VALİZİNİ KARISINA HAZIRLATAN ERKEK ' FAŞİST ' SAYILIR MI ?!

Adil OKAY

VALİZİNİ KARISINA HAZIRLATAN ERKEK ' FAŞİST ' SAYILIR MI ?!

“Faşizm, meydanlarda veya kalabalıklar arasındaki gerilimlerde değil, fakat iki insan arasındaki ilişkide başlar.” İngeborg Bachmann

Başlık abartılı oldu sanki. Niye bu başlık ve ne demek valizini kendi hazırlamayıp, karısına hazırlatmak? Anlatacağım tabi. Sabırlı olur, yazıyı sonuna kadar okursanız bağlantıyı kurabilirsiniz. Tabi yüksek sesle söylemeseler, itiraf etmeseler bile ‘mübalağa sanatını’ ve nedenini anlamayıp bana öfkelenen ‘erkekler’ olacaktır. Neyse ben arif olan anlar diye ısrarla aynı başlığı atıyor ve ‘faşist’ sözcüğünü bu insanlara, yani eşlerine (sevgililerine - çocuklarına) fiziki ve/veya psikolojik şiddet uygulayanlara karşı küfür olarak kullanıyorum. Yoksa elbette faşist sözcüğünün etimolojik kökenini bilmeyen yok bu devirde. 1975’ten 1985’e kadar bu konuda seminerler veren ve 2000’li yıllarda da Özgür Üniversite’nin ‘Kavram Sözlüğü’ne katkı sunan, ansiklopedi maddesi yazan bir yazar olarak ne yazdığımın ve ne ima ettiğimin gayet iyi farkındayım. Yarası olan gocunuyor. Özünde duyarlı olan, ancak bu konuda aymazlık içinde ne yaptığının farkında olmayanlar bu tür şok yazılardan sonra kendini sorguluyor, değişiyor, değişmeye çalışıyor. Bir kesim ‘Haklısın ama alışkanlık işte…’ diyor. Bir kesim de ‘Valla ben istemesem de hanım bana bırakmıyor, kendi hazırlıyor valizimi’ diye utangaç biçimde savunmaya geçiyor. Ama en azından duyarlı okuyucular bana ve yazıya saldırmak yerine, çabalarım sonucu yüzyılların alışkanlığını sorgulama zahmetine giriyorlar. Lümpenler ise bu konulardaki yazılarımdan yararlanmamak için üç maymunları oynamaya devam ediyor.

Bir kadın arkadaşımın dediği gibi: “Bunların alayı kravat takan entel magandalar.”

12 Eylül darbesinden sonra birçok eski solcu ne yazık ki aslına döndü. Lümpenleşti. Alkol masası solcusu oldu. Bunların kadın sorununa ve bu konudaki yazılara - çalışmalara küçümseyici bakmalarının, değişime direnmelerinin nedeni de çok açık: Acizlik ve bencillik.

Anlaşılacağı gibi beni kadın sorununda yazmaya iten sadece gerici cenah değildir. Bizzat kendi çevremde, davranışlarıyla bana malzeme veren çok sayıda insan var. Çünkü ne yazık ki en ‘devrimci-anarşist-eşitlikçi’ görünen (erkek) arkadaşlarımızın bazılarının eşleriyle ilişkilerinin faşizanca - despot olduğunu düşünüyorum. Ve en eşitlikçi - aydın kadınlar arasından da bu faşizan –despot -hegemonyacı uygulamaya, şu veya bu nedenle boyun eğenlerin, hatta bu ‘erkek’lere destek olanların çıktığını da biliyoruz. ‘Koca olsun, başımda olsun, isterse çamurdan olsun’ diyen ‘okumuş’ kadınların sayısı ne yazık ki tahmin edilenden çok daha fazla.

Tabi bir de erkek egemenliğini içselleştiren, ana babalarının yaşam tarzını devam ettirenler var. Sorgulamadan yaşayan, erkek egemenliğinin devamına katkıda bulunan kadınlar. Üstelik bu eleştirdiğim kesim sadece ‘ev kadınları’ değil. Çalışan kadınların büyük çoğunluğu, evde kocalarının faşizan davranışlarına boyun eğiyor. Kimi zaman farkında olmadan, doğalmış gibi oluyor kadınlardaki bu edilgenlik. Hatta güle oynaya kabul ediliyor erkek egemenliği. Örneğin kadın, kocası gibi çalışıp yorulduğu halde, maaşını kocasının eline veriyor, ondan harçlık alıyor, yolculuğa çıkan erkeğin valizini hazırlıyor. Tatile birlikte çıksalar da değişmiyor bu durum. O zaman daha da zorlaşıyor kadının işi. Hem kendinin, hem eşinin, hem çocuklarının valizini hazırlıyor. Diğer, birlikte yapılması gereken, kadının sırtına kocası tarafından doğalmış gibi yüklenen birçok ev işi gibi. Yani çalışan kadın, ekonomik özgürlüğünü kazansa da, yüzyılların ataerkil yaşam tarzını değiştiremiyor. Çoğu bu uğurda mücadele de etmiyor, verilen mücadeleye katkı sunmuyor. Kimi zaman valizini kendi hazırlamak isteyen erkeği bile ‘sen yapamazsın’ v.s. diyerek engelliyor. Erkeklerin de büyük çoğunluğu -teorik olarak bunun aksini savunanlar dahil- bu modern kölelik düzeninden, ataerkiden faydalanıyor. Valizini karısına hazırlatan erkek, belki de dışarıda attığı nutuklarda kadın - erkek eşitliğinden dem vuruyor ama evde bu alışkanlıkların saltanatını sürmeye devam ediyor. Milleti geri zekalı sanan bazı ilkel tiplerde, kadın sorununun çözümünü devrime erteleyip, ataerkinin nimetlerinden biraz daha yararlanmaya çalışıyor. (Bu ara kendi valizini gereksiz kozmetikle doldurup ağırlaştıran ve kendi taşıyamayıp erkeğe taşıtan ceberut kadınlar da çok tabi.)



***

“Sadece insanları doğrayıp, sabun yapılarak faşist olunmaz” Zeynep Oğuz



Evet, neden ‘Valizini karısına hazırlatan ‘faşist’ sayılır mı’ abartılı başlığını attığım anlaşılıyor değil mi. Mübalağa sanatından yararlandığım. Yani bir küçük örnekten yola çıkarak, o ailenin ne kadar ‘uygar’, ‘çağdaş’, erkeğin ne kadar ‘demokrat’, kadının da ‘modern - özgür’ olduğunun analizini yapabiliyoruz. Hayat abartılarla dolu değil mi zaten? Kimi zaman da, abartı olan olay ve olgular kanıksanmıyor mu? Alışmıyor - alıştırılmıyor muyuz, insana yakışmayan davranışlara maruz kalmaya. Özellikle kadınlar çekmiyor mu bunun acısını. Bir de sınıfsal baskı görüyorsa bu sözünü ettiğim kadınlar. Yani işçi-memur iseler, yani emekçi sınıflara mensuplarsa.

O kadınların işi daha zor. Her konuda öteki olarak dışlanır, baskı görürler. Ama kimi zaman emekçiler arasındaki iş bölümü, esnaf, küçük burjuva ailelerine göre daha adil olabiliyor.

Elbette valizini karısına hazırlatan yaşlılarımıza, hastalara bir lafım yok. Bu yüzyılın başına kadar kent soyluların, esnafların eşleri çalışmazdı. Erkekler çalışır, kadınlar ev işiyle uğraşır, çocuk bakardı. O zamanların doğal bir iş bölümü diyebilirsiniz belki. (Kentli kadınların çalışmamasının, ev kadını olmak üzere yetiştirilmelerin analizi başka bir yazı konusu.)



***

Antropolog yazar Sibel Özbudun bu konuda şöyle diyor: “Umarım bu sözlerimden, sosyalizmin kadınları otomatik olarak kurtaracağı, ya da kadın mücadelesinin sosyalizme dek ertelenmesi gereği sonucu çıkartılmaz. Erkeklerin binlerce yıllık iktidarın (“ataerki”) kendilerine sağladığı konforlardan kendiliğinden vazgeçmesi beklenmemeli. Çünkü iktidar yalnızca devlet düzleminde gerçeklenen makro ölçekli bir görüngü değildir; iktidar ilişkileri gündelik yaşamımızın kılcal damarlarına sinmiştir. Onları içselleştirdiğimiz için, farkına varmayız çoğunlukla.

Örneğin gecenin yarısında, bebek ağladığında kalkması için karısını dürtükleyen bir erkek, sosyalist de olsa, bir iktidar uygulayıcısıdır. Kız arkadaşının lafını sürekli ağzına tıkayarak onu kendisinin sessiz hayranlığına mahkûm kılan solcu delikanlı da öyle. Ya da zamanında yemek önüne konulmadığı için hır çıkartan koca; yanından geçen kadının kalçasına çimdik kondurmayı kendine hak bilen mahalle bıçkını; yan dairede oturan bekar kadının eve erkek misafir kabul etmesine bozulan “namus bekçisi” bakkal; kendisi gün boyu toplantı, eylem, afişleme, miting koştururken kadından evi temiz, yemekleri hazır, çocukları tok tutmasını bekleyen militan…

Bunların hepsi, ataerkil iktidarın paydaşlarıdır. Ve toplumsal iktidardaki paylarını elden çıkartmada hiç de istekli değildirler.

Toplumsal muhalefet organlarına, sol partilere, derneklere, sendikalara bir göz atın. Hemen hepsinin yönetim organlarında kadın temsili, acınacak düzeyde. Bir yandan da erkekler bu pozisyonları kadınlara kaptırmada gönülsüz davranıp kadın adayların önünü kesmekte. Ama daha da önemlisi, iş ve ev yükü arasında kısılmış kadınlar, bu tip faaliyetlere zaman ayıramamakta, politika yapmanın eril tarzına ayak uyduramadığından özgüven eksikliği duymakta, sendika, parti, dernek vb. faaliyetlerine ayırdığı vakti ev işlerinden, çocuğundan çaldığı düşüncesiyle suçluluk hissetmekte… vb.dir.

Dolayısıyla, kadınların ataerkinden özgürleşmesi sorunu, salt kadınlara yönelik toplumsal desteklerin arttırılması sorunu değil, aynı zamanda erkeklerle kadınlar arasındaki mikro-iktidar ilişkilerinin tasfiyesi, gündelik ilişkilerde, mahrem hayatta köklü bir dönüşümün yaşanması sorunudur.

Sözümü şöyle tamamlayayım: Kapitalizm bir yanda sömürülenlerin, ezilenlerin, bir yanındaysa sömüren ve ezenlerin yer aldığı dinamik bir denge(sizlik) hâlidir. Adına ister “demokratikleşme” denilsin, ister “sosyal haklar”, ister “kadın hakları” ya da “toplumsal devrim”, ezilen-sömürülenler lehine biçimlenecek her durum, onların örgütlü güç ve mücadelelerine bağlıdır…”



Sonsöz: Kadın sorunu üzerine daha çok düşünmek ve yazmak gerekecek. 25 Kasım’larda, 8 Mart’larda nutuk atmak yetmez. Teori günlük hayatla bağ kurmazsa, sokaklara ışık saçmazsa, birçok yasa gibi kadük kalır. Bu anlamda önce kendi yaşamımızdan, kanıksadığımız haksız uygulamalardan başlamalıyız değiştirmeye ve çevremize örnek olmaya diye düşünüyorum. Valizimizi eşimize-sevgilimize hazırlatma zaafı-haksızlığı da bunun bir parçası.

Not: Bu yazı “Valizini Karısına Hazırlatan Faşist Sayılır mı?” Adlı kitabımda yer almış ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” vesilesiyle güncellenmiştir.
okayadil@hotmail.com

25.11.2014 (Adil OKAY)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

DÜNYA YANIYOR… PEKİ KİM NASIL SÖNDÜRECEK !?

Mersin gümüşkum tabiat parkında ölüm makinesi

30-yildir-cocuklarini-arayan-mektup-arkadasim-mehmet-gok-tarsus-hapishanesinde-hayatini-kaybetti

SİYASİ İKTİDARLA SERMAYE SINIFI SANATA DÜŞMANLIKTA YARIŞIYOR

Sanat cesaret ister...

“ZAMANA ADANMIŞ YÜZLERİMİZ”*

"TUTSAKLARIN DÜŞLERINI GÖRÜNÜR KILMAK... "

İçeriden Dışarıya Fotoğraf TUTSAKLARIN DÜŞLERİNİ GÖRÜNÜR KILMAK

Hapishanede yasaklanan romanım hakkında