TRUMP KÂBUSU VE EMPERYALİST ABD

Temel Demirer

TRUMP KÂBUSU VE EMPERYALİST ABD

“Bir çocuk ağlasa dağ başında

gözyaşında Amerika akar.

Vurdularsa birini, kanı şorladıysa

bilin ki kurşunlarda Amerika var.

Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa

darağacında Amerika var.”[1]

 

George Carlin’in ABD tarifi ile başlayalım diyeceklerimize: “… ‘Özgürlükler diyarı.’ ‘Cesurların vatanı.’ ‘Amerikan rüyası.’ ‘Tüm insanlar eşittir.’ ‘Adalet tarafsızdır.’ ‘Basın özgürdür.’ ‘Oylarınız değerlidir.’ ‘İş dünyası dürüsttür.’ ‘Hep iyiler kazanır.’ ‘Polis sizin tarafınızdadır.’ ‘Tanrı sizi gözetiyor.’ ‘Yaşam standartlarınız asla düşmeyecek.’ Ve ‘Her şey çok güzel olacak.’

Resmi, ulusal zırva hikâyesi. Ben buna ‘Amerikan eyvallahı’ diyorum. Bunların her birinin, tamamının şöyle ya da böyle doğru olmadığı kanıtlanabilir. Ancak biz bunlara inanırız. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren kafamıza kazınmışlardır. Yaptıkları budur, böyle bir araçla çocukların beyinlerine kazırlar. Çünkü bilirler ki çocuklar bu denli karmaşık fikirlere karşı entelektüel bir savunma geliştirebilmek için henüz çok küçüktürler. Yine bilirler ki, belli bir yaşa kadar çocuklar aileleri onlara ne söylerse inanırlar. Ve bunun sonucu olarak hiçbir zaman bir şeyleri sorgulamayı öğrenemezler.

Bu ülkede artık kimse, hiçbir şeyi sorgulamıyor. Kimse bir şey sorgulamıyor. Herkes çok şişman ve mutlu. Herkes kendilerine gözlemeler yapan ve taşaklarını ovalayan cep telefonlarına sahip. Her şey bizlerin iyiliği için tam tıkırında anasını satayım. Her şey tam tıkırında. Amerikalılar oyuncaklar ve teknolojik aletlerle satın alındı ve artık kimse sorgulamayı öğrenmiyor.”

Bunlara bir de Arundhati Roy’un, “Amerikan yaşam tarzı sürdürülebilir değil. Amerika’nın ötesinde bir dünya olduğunu kabul etmiyor” ve Bob Dylan’ın, “Şirketler her şeyi ele geçirdi. Kayıt stüdyosunda dahi. Gerçekte şirketler Amerikan yaşamına hemen her yerde hükmediyor. Bir kıyıdan ötekine git, aynı giysileri giyen, aynı şeyleri düşünen, aynı yemekleri yiyen insanlar görürsün. Her şey işlenmiş durumda,” tespitlerini eklemek gerek!

Evet ABD, köleci Roma’yı andıran bir tarih ve emperyalist bir hakikâtken; “Nefes alamıyorum” haykırışıyla katledilen George Floyd ile bir kez daha polis şiddeti, ırkçılık haberiyle gündemin baş maddesi oldu. Irkçılık karşıtı protestolar dalga dalga yayılırken; haklı isyanı anlamak için ABD tarihine bakmakta fayda vardır.

Birçok yoruma göre, ırkçılığın temeli İngiliz emperyalizminin bıraktığı mirastır. Amerika kıtasını işgal eden İngilizler, Afrika’daki siyahları uzun yıllar çiftliklerinde, işyerlerinde “köle” olarak kullandı. Amerikan özgürlük savaşında siyah gönüllülerden oluşan birlikler İngilizlere karşı savaşan beyazlarla beraber olurken; ABD bağımsızlığını kazandı ama İngiliz emperyalizminin hediyesi olan “beyaz ırk üstünlüğü” zihniyeti aynı kaldı. Savaşı kuzeyliler kazandı ve “kölelik” kaldırıldı. Ancak “beyaz ırk üstünlüğü” nefretten yana, ayrımcı zihniyetlerde yaşamaya devam etti.

Irkçı Ku Klux Klan (KKK) ilk defa “köleliğin devamı” için savaşan güney eyaletlerinde 1860’ların sonunda ortaya çıktı. Amaçları Cumhuriyetçi hükümeti yıkmak için siyahlara saldırıp terör yaratmaktı.

Bu gizli örgüt değişik güney eyaletlerindeki şehirlerde ve kırsal kesimde korku salmaya ve terör estirmeye devam etti, federal güvenlik güçlerince bastırılan bu şer yuvaları giderek örgütsel güçlerini kaybetse de “beyaz ırk üstünlüğü zihniyeti” sürdü. KKK, 1915’te Georgia’da adeta hortladı.

1920’lerin ortalarında orta batı ve batı eyaletlerine sıçradı. Bunun nedenlerinden biri, 1915’te D. W. Griffith’s’in ‘The Birth of a Nation/ Bir Milletin Doğumu’ isimli sessiz filminin, KKK’nın kurulmasını bir anlamda mitolojik hâle getirmesiydi. Filmden de etkilenen popülist nitelikli gizli Protestan örgütler kuruldu.

Ayrıca Katolik ve Musevi düşmanlığı da eklendi bu nefret söylemine. Irkçı örgüt, törenlerinde beyaz kıyafet kullanıyordu. KKK’nin üçüncü kez yeniden sahneye çıkması ise 1950’lerde oldu. Küçük gruplar hâlinde ve yerel etkinlik arayışındaydılar. Amaçları sivil haklar hareketine mani olmaktı.

Adları cinayet, kaçırma, işkenceyle eşdeğerdi. Zaman içinde bu gruplar kimi eyalet yönetimleri tarafından nefret suç örgütleri olarak nitelendirirlerse de kimi kaynağa göre, 1996’da 6 bin kişinin bu tür yapılanmalara üye olduğu dikkat çekiyordu. KKK, her ne kadar artık etkinliğini kaybetse ve yasadışı hâle gelmişse de ABD’de “beyaz ırk üstünlüğü”ne inanan bir kesim hâlen mevcut…

ABD’nin nüfusu 330 milyon civarında, bunun yaklaşık yüzde 13’ünü siyah vatandaşlar oluşturuyor. Ülkede gelir dağılımının adaletsizliği öteden beri tartışmaların merkezinde. Özellikle Afro-Amerikan, Latin kökenlilerin beyazlara göre pek çok imkâna erişiminde uçurum derin. Coronavirüs yüzünden artan işsizlik bu farkı daha da büyüttü. 2016 istatistiklerine göre, ortalama bir beyaz ailenin yıllık geliri 171 bin dolar iken siyah ailelerde bunun onda biri kadar...

Gelir dağılımında olduğu gibi derin ayrımcılık eğitim, sağlık, konut-barınma olanakları konularında da görünür hâlde. Her ne kadar her yıl üniversiteye giden siyah genç sayısı artsa da mezuniyet sonrasında iş bulma, düzenli gelir elde etme olanaklarında ciddi sorunlar var. Obama’nın başkan seçilmesinden sonra siyahlar arasında ırkçılık karşıtlığı yüzde 81 iken; beyazlarda ise yüzde 52..

ABD Başkanı Donald Trump, Neo-Con, Evanjelist kanada yakın durarak dini hassasiyetleri, muhafazakâr cephenin desteğini kullanarak seçimi kazandı. 2020 Kasım seçimleri için geri sayım sürerken coronavirüs salgınıyla ekonomik krizle boğuşan Trump’ın, protestolara karşı federal ordu tehdidi ülkede tepkileri daha da alevlendirdi. Bir kilisenin önünde elinde İncil ile poz vermesi, Ortadoğu manzaraları gibi yorumlarıyla karşılandı. Kiliselerden emekli askerlere pek çok isimden dini siyasete alet ediyor tepkileri yükseldi.[2]

 

BİRAZ TARİH

 

ABD topraklarında bulunan en eski insan izi 14.000-30.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu insanların son Buzul Çağı sırasında Bering Boğazı’nın sularının donarak bir köprü oluşturması sonucu Doğu Sibirya’dan Alaska’ya yürüyerek geçtikleri sanılmaktadır.Onlar ABD yerlilerinin (“Kızılderililer”) atalarıdır. Göçebe yerliler Apaçi, Mohawk, Cheyenne, Navaho, Cherokee gibi birçok kabile oluşturdular.

ABD topraklarına ilk ayak basan Avrupalı Kristof Kolomb’dur. Amerika kıtasına yaptığı ikinci yolculuğunda 19 Kasım 1493’de ABD’nin bir parçası olan Porto Riko’ya ayak basmıştır. XVI. yüzyıl boyunca İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç ve Portekiz ülkelerine ait kaşifler ABD topraklarına girerek koloniler kurdular.

1733’e gelindiğinde bu koloniler ‘On Üç Koloni’ adı altında Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir sömürge hâline geldi.

Avrupa’da 1756-1763 kesitinde süren ‘Yedi Yıl Savaşları’ Birleşik Krallık’ın zaferiyle sonuçlandı. Ancak savaşın borçlarını ödeyebilmek için Birleşik Krallık Kuzey Amerika’daki kolonilerine ağır vergiler yüklemeye karar verdi. Bu vergiler kolonilerde büyük bir sıkıntı yarattı. Çaya yüklenen vergileri protesto etmek amacıyla Boston kentinin halkı 1773’de Boston Çay Partisi adı verilen olayda İngiliz gemilerine yüklü çay balyalarını denize attı. Önceleri dar amaçlı olan bu eylemler kısa zamanda bağımsızlık taleplerine dönüştü.

4 Temmuz 1776’da Amerikalılar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kurulan bu devlete Amerika Birleşik Devletleri (ABD) adı verildi.

3 Eylül 1783’de imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere, batıda Mississippi Nehri’ni de içine alan geniş sınırlarla, Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı. Florida İspanya’ya verildi. Antlaşmanın imzalanmasından 3 ay sonra 25 Kasım 1783’de en son İngiliz askeri New York kentini terk etti. 1787’de ABD Anayasası kabul edildi. 1789’daki seçimlerde başkomutan George Washington ABD’nin ilk başkanı seçildi.

ABD’nin bağımsızlığını kazandığı andaki toprakları Atlas Okyanusu kıyısında günümüzdeki yüzölçümünün üçte biri civarında bir alandan oluşuyordu. Batısındaki topraklar Fransa’ya aitti. ABD’nin 3. başkanı Thomas Jefferson bu toprakların ABD için gelecekteki önemini anlamıştı. Fransa’nın başındaki Napolyon Bonapart yönetimine bu toprakları para karşılığı ABD’ye satma teklifini getirdi. 2.147.000 km2lik alan 1803’de 78 milyon Fransız Frankı (15 milyon ABD Doları) karşılığında ABD’ye satıldı.

1830’da başkan Andrew Jackson Mississipi Nehri’nin doğusunda kalan yerlilerin yurtlarından çıkarılarak zorla batıdaki yerli topraklarına göç ettirilmesini amaçlayan ‘Yerli İskân Yasası’nı imzaladı. ‘Gözyaşı Yolu’ diye tarihe geçen zorunlu göç sırasında çoğu kelepçeli Choctaw ve Cherokee yerlilerinin dörtte biri yolda öldü(rüldü).

1845’de o zamana dek bağımsız bir ülke olan Teksas Cumhuriyeti başkan John Tyler tarafından ABD topraklarına katıldı. Bunu kabul edemeyen Meksika Teksas’a müdahale edince Meksika-Amerika Savaşı patlak verdi. ABD’li General Winfield Scott Veracruz üzerinden Mexico’ya yürüdü. Mexico’nun 14 Eylül 1847’de düşmesiyle savaşın askeri aşaması sona erdi. 2 Şubat 1848’de Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar 15 milyon dolar karşılığında ABD’ye bırakıldı. 1848’de Kaliforniya’da altın keşfedilmesi üzerine çok sayıda Amerikalı Kaliforniya’ya akın etti. Altına hücum adı verilen göç ile ABD’nin sınırları Pasifik Okyanusu’na kadar genişledi. 1867’de Alaska Rusya İmparatorluğu’ndan 7.2 milyon dolar karşılığı satın alındı. 1898’de Hawaii işgal edilerek Amerika topraklarına katıldı. Böylece ABD aşağı yukarı günümüzdeki sınırlarına ulaşmış oldu.

XIX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ABD’nin güney bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika’dan getirilen siyahî kölelerden sağlanmaktaydı. 

Nisan 1861’de Amerikan İç Savaşı patlak verdi. İç savaşın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Ancak Temmuz 1863’deki Gettysburg Savaşı önemli bir dönüm noktası oldu. Bu kanlı savaşta her iki taraf da askerlerinin yaklaşık üçte birini kaybettiler. Ancak kuzeyliler tartışmasız bir üstünlük sağladı. Sonunda 9 Nisan 1865’de kuzey orduları güneyli komutan Robert Edward Lee’nin ordularını birkaç koldan sarıp, teslim olmaya mecbur bıraktılar. Aynı yılın Haziran ayında geri kalan bütün güneyli askerler de silahlarını bırakarak teslim oldular. Böylelikle Amerikan İç Savaşı kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaşın bitiminde güneydeki bütün kölelere özgürlük hakları verildi. İç savaş ekonomik açıdan güney-kuzey dengesini bozdu. Savaştan önce ABD’nin güney ve kuzey tarafları eşit zenginlikteyken, savaştan sonra güney ekonomik yıkıma uğradı ve kuzey öne geçti.

Birinci Dünya Savaşı başladığında ABD büyük ölçüde sanayileşmiş ve ekonomik açıdan gelişmişti. 1898’da Porto Riko, Guam ve Filipinler’i İspanya’nın elinden almıştı. Ancak o zamana kadar genelde Avrupa’nın içişlerine karışmamayı tercih ediyordu. Başkan Woodrow Wilson[3] ABD’yi I. Dünya Savaşı’na sokarak savaşın sonucunu İtilaf Devletleri’nin lehine değiştirdi. ABD Senatosu Versailles Barış Antlaşması’nı onaylamayarak bağımsız bir dış politika izlemeyi tercih etti.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, Amerikalı bankerlerin savaşı kazanan ülkelerden, özellikle de İngiltere ve Fransa’dan çok büyük alacakları vardı. Bu alacaklar, savaşta yenilmiş devletlerin galip devletlere ödeyecekleri savaş tazminatlarıyla karşılanacaktı. Para, yenik ülkelerce galiplere ödenecek; galipler de Amerika’ya geri ödeme yapacaklardı. Yani, Amerikalı bankerler yenik devletlerin ödeme gücünü de sürdürmek zorundaydılar. 1914’e girilirken, dünyanın çeşitli ülkelerine 3.7 milyar dolar borcu olan Amerika; 1918’e gelindiğinde, diğer ülkelerden 3.8 milyar dolar alacaklı hâle gelmişti.

Amerika’da 1917’de çıkarılan, “casusluk yasası” çok ağır hükümler içeriyordu. Yasaklananlar arasında, ‘Savaş’ı eleştirmek de bulunuyordu. Dünya Sanayi Çalışanları Birliği (IWW) lideri Bill Haywood, “Yöneten sınıf savaşları çıkartıyor, yönetilen sınıf ise, savaşıyor ve ölüyor” dediği için 10 yıl hapse atıldı. Daha sonra, Başkan Wilson’ın izni ile “IWW” tamamen kapatıldı. Almanya ve Almanlarla ilgili her türlü konuda da yasaklar getirilmişti. Birçok okulda, Alman kökenli Amerikalı öğrenciler, derse başlamadan önce, Amerika’ya bağlılık yemini ettiriliyorlardı. Orkestralar, Alman bestecilerin eserlerini repertuarlarından çıkarttılar. “Hamburger”e, “özgürlük sandviçi”, denmeye; “German Shepherd” köpekleri, “polis köpeği” olarak adlandırılmaya başlandı.

Kimilerinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD lehine bir dünya düzeninin nasıl olması gerektiğini içeren, adını da taşıyan Wilson Prensipleri yüzünden pek bir demokrat, ezilmiş halkların dostu sandığı Wilson, kendi zamanında bile aşırı sayılacak ırkçı görüşlere sahipti.

O pek beğenilen “prensipleri” de aslında büyük devrimci Vladimir İlyiç Lenin’in ‘Barış Bildirgesi’ne karşı yazılmıştır. Wilson, 1913’te başkan olduğunda New Jersey valisi idi. Zachary Taylor’dan bu yana başkanlığa seçilen ilk güneyli oluşu önemli, çünkü ırkçılığın çok yaygın olduğu bölgedir güney. Wilson ırkçı olduğunu hiçbir zaman gizlemedi.

Demiryollarında siyah ile beyaz işçilerin ortak kullandığı alanları ayıran, havlu, sabun gibi malzemelerin bile ortak kullanımını yasaklayan bir öneriyi, seçildikten sonraki ilk bakanlar kurulu toplantısında savunmuş, ardından da onaylamıştı. Bu onay, ülkede posta hizmetlerinin de demiryollarının da siyahların kullanımına kapatıldığı anlamına geliyordu.

Göreve geldiğinde çalışmakta olan 17 siyah danışmanın 15’inin işine son verdi. “Bir siyahın yeri mısır tarlasıdır” sözü meşhurdur. İşe alımlarda elemeyi ilk anda yapabilmek için fotoğraflı başvuru istemeyi akıl eden de budur. Bir siyah, daha başvuru anında geri çevrileceğini bilirdi bu nedenle.

Harvard mezunu gazeteci Monroe Trotter siyah biri olarak siyah hakları mücadelesinde çok önemli bir isimdir. Bir grup siyah arkadaşıyla ayrımcılığı konuşmak için görüşmeye gittiklerinde Wilson’dan duydukları şudur: “Ayrımcılık aşağılayıcı değil, aksine çok da yararlıdır. Siz de bunu saygı duymalısınız.” Trotter, 1934’te evinin balkonundan düşüp öldü. Suikast kokan bir ölüm olarak değerlendirilir hâlâ, eklemiş olayım. Theodor Roosevelt de, William Howard Taft da siyahları kamu görevine atama konusunda çok daha iyiydiler.

Wilson, onların yerleştirdiği eşitlikçi tutumu yerle bir etti. Dış ülkelere yapılacak elçi atamalarında bile ırkçı tutumunu sürdürdü. Özellikle Haiti’ye, Dominik Cumhuriyeti’ne siyah elçiler atamak bir gelenekti. Wilson’la bitmiş bir gelenektir. Siyah karşıtlığı siyasal kimliğinin olduğu kadar, ırkçı düşüncelerinin de bir parçasıydı. Beyaz ırkın üstünlüğünün savunucusu olarak utanç verici bir yaşamı vardı. Başkan olmadan önce de yazdığı yazılarda, yaptığı konuşmalarda ırkçılığını dile getirmekten çekinmezdi. Wilson’un ‘Amerikan Halkının Tarihi’ başlıklı yapıtı; siyah düşmanı, ırkçı Ku Klux Klan’a sempatik bakan rezil bir kitaptı.[4]

Yani ırkçılığı yanında Wilson, müthiş bir emek düşmanıydı da!

Örneğin savaş sona ermeden 8 ay önce Vladimir İlyiç Lenin’in Almanya’yla bir anlaşma imzalayıp, Rus ordusunu savaştan çekmesi; Başkan Wilson ve müttefikleri çok kızdırmıştı. Bolşevikler, kapitalizmin yok edilmesi gerektiğini söylüyor ve Avrupa’daki ayaklanmaları destekliyorlardı. Batının komünistlere karşı olan güvensizliği, böyle başladı. Savaş sonrası İngilizler, Kafkasya ve Bakû’de, 1923’e kadar asker tuttular. Amerikan askerleri de 1920’ye kadar, Rus topraklarında kaldılar. Bu durum da, Batı ile Bolşevikler arasının açılmasında rol oynadı. Amerika, ancak 1933 yılında Rusya’yı tanıdı. Savaş sırasında, Amerikalı işçilerden 35 bininin, kötü çalışma koşulları nedeni ile hayatını kaybettiğini biliyoruz. Savaşın son yıllarında 450 bin maden işçisi, 365 bin demir çelik işçisi ve 120 bin tekstil işçisi grevde idi. Savaş sonrası, işçilerin bazıları, Rusya’da çalışmak için Sovyet elçiliklerine başvurmuştu. Başkan Wilson, bütün bu gelişmelerin Ruslar tarafından kışkırtıldığı görüşündeydi. O yıllar, her türlü belanın Rusya’dan geldiğinin savunulduğu yıllardı.

Bu çerçevede Amerika’da, komünizmin ve aşırı uçların Yahudiler tarafından destelendiğinden bahseden, “anti semitist” görüşler türedi. Yahudi öğrencilerin üniversitelere alınması engellendi. Örneğin Harvard’a alınan Yahudi öğrenci oranı, 1925 yılında yüzde 25 iken, 1933’e kadar yüzde 12’ye düşmüştü. 1920 ile 1925 arasında, 6 milyona yakın Amerikalı; ırkçı, Yahudi karşıtı veya KKK gibi anti-Katolik topluluklara katıldılar. Maskeler giyip, bulduklar siyahı asan 35 bin KKK mensubu, 1925’te, Washington’a yürüyebildi. [5]

Böylesi bir tabloda Amerika 1920’lerde hızla gelişti. Ancak bu gelişme ABD tarihindeki en büyük ekonomik bunalım olan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na yol açtı.

ABD başlangıçta II. Dünya Savaşı’na katılmamayı tercih etti. Ancak 7 Aralık 1941’de Japonya’nın ABD’ye ait Oahu adasındaki askeri tesislere karşı gerçekleştirdiği Pearl Harbor Saldırısı üzerine savaşa girdi. 3 gün sonra Nazi Almanya’sı da ABD’ye savaş ilan etti. Böylece ABD kendini hem Pasifik Okyanusunda hem de Avrupa’da iki cepheli bir savaşın içinde buldu. ABD ordusu 6 Haziran 1944 günü Almanya’ya karşı Fransa sahillerine yaptığı Normandiya Çıkarmasını izleyen büyük bir taarruzu başlattı. Sovyet ve ABD orduları tarafından kıskaca alınan Almanya 8 Mayıs 1945’de teslim oldu. Ancak Japonya savaşa devam etti. Başkan Roosevelt’in ölümü üzerine yerine geçen Harry Truman 6 Ağustos 1945’de Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye atom bombası atılmasını onayladı. 15 Ağustos 1945’te Japonya teslim oldu.

İkinci Dünya Savaşı, Amerikan şirketleri için bulunmaz bir fırsat yaratmıştı. 1940’da toplam 6.4 milyar dolar kâr eden şirketlerin, 1944 kârı 10.8 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde, savaş nedeniyle işçi ücretleri dondurulmuştu. Sadece 1944’de 1 milyondan fazla işçi grev yaptıysa da; işçi ücretleri yükseltilmedi. Savaş hâlinin büyük şirketlere iyi kârlar bıraktığı anlaşılınca da, savaş geleneği sürdürüldü. Bu gelenek, hâlâ devam ediyor.

1944 Ekim’inde, İngiliz Başbakanı Churchill ile Sovyetler Birliği Başkanı Stalin, Moskova’da gizli olarak buluştu ve bölgeyi paylaştılar. Bu buluşma, Amerikan Başkanı Roosevelt’ten habersiz yapılmıştı. Anlaşmaya göre Romanya’nın yüzde 90’ı, Macaristan ve Bulgaristan’ın yüzde 75’i, Yugoslavya’nın yüzde 50’si Sovyetler’e bırakılıyor; Yunanistan’ın yüzde 90’nına İngilizler el koyuyordu. Singapur, Hindistan ve Ortadoğu ile Yakın Doğu’daki tüm eski İngiliz sömürgeleri ise, İngiltere’ye geri veriliyordu. Anlaşmada, Polonya’dan hiç bahsedilmemişti. Bu buluşmadan hemen hemen iki ay sonra bu kez Roosevelt, Churchill’e haber vermeden, Stalin’le görüştü ve Çin’deki 2 milyon Japon askerinin buradan temizlenmesi karşılığında, Sovyetler’e toprak ve ekonomik yardım vermeyi kabul etti. Savaş sonrası kesin toprak bölüşümü ve barış, Şubat 1945’te yapılan Yalta Konferansı ile sağlandı. Roosevelt olmasa idi, konferans başarı ile sonuçlanamazdı.

Dört kez Amerikan Başkanı seçilen Roosevelt’in ölümünden sonra yerine, Yardımcısı Truman geçti. Roosevelt’den sonra, Amerika’da “iki dönemden fazla Başkanlık yapılamayacağı” hükme bağlandı. Başkan Truman, sadece 82 gün süren Başkan Yardımcılığı boyunca, Roosevelt’le sadece iki kez görüşebilmişti ve atom bombasının yapılmakta olduğundan haberi bile yoktu. Truman, Mart 1947’de Türkiye ve Yunanistan’ın kalkınması ve Sovyetler’e karşı korunması amacıyla, bu ülkelere 4 milyon dolar yardım ayıran başkan olarak tarihe geçti.[6]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Sovyetler Birliği yerkürenin iki hegemonu hâline geldiler. Kore Savaşı Soğuk Savaş’ın ilk çatışmasıydı. 3 yıl süren savaş hiçbir taraf üstünlüğü kazanamadan sona erdi. Bu savaştan sonra ABD müttefiklerini NATO örgütü çatısı altında birleştirerek Batı Bloğu’nu oluştururken, Sovyetler Birliği’nin yanındaki (çoğu Doğu Avrupa’da olan) ülkeler Varşova Paktını kurarak Doğu Bloğunu oluşturdular. 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı Batı’yı Doğu’dan ayırarak Soğuk Savaş’ın simgesi hâline geldi.

Soğuk Savaş döneminde ABD’de komünizm korkusu o denli arttı ki, birçok sanatçı ve aydın kendilerini McCarthycilik’in baskı ortamının içinde buldular. 1960’da başkan seçilen John F. Kennedy’nin ilk yıllarında Küba Füze Krizi yaşandı.[7] ABD 1963’de Kennedy suikastıyla bir krize girdi. Vietnam’ın kuzey ile güneyi arasındaki savaş 1960’larda şiddetlendi. Sosyalist Vietnam’ın başarılı olmasından korkan ABD Vietnam’a asker gönderdi. 50.000’i aşkın ABD askerinin öldüğü savaş, 1975’de ABD’nin Saygon’u boşaltmaları ile sona erdi.

1980’de Ronald Reagan ABD’ye başkan seçildi. ABD’nin askeri harcamalarını büyük miktarda arttırmayı başaran Reagan Stratejik Savunma Girişimi adı altında Sovyetler Birliği’yle büyük bir silah yarışı başlattı. 1991’de Sovyetler Birliği de dağıldı. Böylece Soğuk Savaş son buldu.

1990’larda başkanlık görevini üstlenen Bill Clinton döneminde askeri harekâtlar düşük yoğunluklu olarak sürdürüldü.

ABD 11 Eylül’ü yaşarken; Bush ‘Terörizmle Savaş’ adını verdiği bir dizi askeri harekâta girişti.

Böylelikle Afganistan Savaşı 7 Ekim 2001’de başladı.

“El-Kaide’ye yataklık yapmak” ve “Kitle imha silahları geliştirmek” gibi asılsız “iddia”lara suçlanan Irak’taki Saddam Hüseyin rejimine karşı Mart 2003 bir diğer harekât başlatıldı. Saddam sonrası Irak’ta Sünnîler tarafından direniş hareketi başlattı. Söz konusu direnişi bastırmak için 2003’de ABD ordusunun işkence yöntemleri kullandığı ortaya çıktı. Savaş yüz binlerce Iraklı ile binlerce ABD’li askerin ölümüne neden oldu.

Daha sonra ABD tarihinde ilk kez Afro-Amerikalı siyasetçi Barack Obama ABD’nin 44. devlet başkanı seçildiyse de; değişen bir şey olmadı.

Sonrasında da Donald Trump’lu kâbus sahneye çıktı.

 

ABD BAŞKANLARI

 

Sıradan Amerikalı Donald Trump’tan önceki 44 başkandan sadece kurucu Washington, Jefferson, Lincoln, belki F. D. Roosevelt ve bir önceki Obama’yı bilir. Amerikan üniversitesinde alt sınıftakilere Adams, Jackson, Van Buren, Harrison, Tyler, Polk, Taylor, Fillmore, Pierce, Buchanan, Hayes, Garfield, Arthur, McKinley ve Taft gibi adlar sorulduğunda; çoğu bu kişilerin geçmişte ABD başkanları olduklarını çıkaramadılar.

İlk başkan George Washington, İngilizlerin yerlilerle yaptığı kısıtlayıcı antlaşmalarla bağlı kalmayıp yayılabilmek için bağımsızlık savaşını üstlenmişti. İki dönemden sonra çiftliğine çekildi.

Adams’ı rakipleri “kralların, para babalarının adamı” diye eleştirdiler. Tutkusu oğlunu da başkan yapmaktı; altıncı başkan da o oldu.

Bağımsızlık düşüncelerini John Locke’tan alan Jefferson, yazdıklarının adamı değildi. “Herkes hür doğar” diyenlerin tümü köle sahibiydiler.

Madison, başkanlığını Britanya ile yeni savaşa borçludur.

Monroe’nun katkısı, adını taşıyan “doktrini”dir. ABD’den başka hiçbir devlet Latin Amerika’ya el atamayacaktı. Oğul Adams’ın iktidarı tam başarısızlıktı. Rakipler birbirini “hileci, kumarbaz” diye kötülemiş, tabancalar çekilmişti.

Aday Jackson, rakibini pazarları seçim konuşması yaptığından, Hıristiyan olmamakla suçladı. Jackson yandaşları başkanlıkta yiyip içip eşyaları kırdılar; kadınlar korkup kaçarken, Jackson gizlice sıvışıp kendini bir hana attı. Ancak, rakipleri eşine “fahişe”, ona da “kral oldu” diyorlardı.

Harrison başkanlık töreninde zatürree olunca öldü. Sıra yardımcısı Tyler’a geldi. Köleci toplum Teksas’ı ülkeye kattı; kabinesindekiler görevi bıraktılar.

Sonraki Polk, İrlanda kökenliydi; binlerce İrlandalı göçmen geldiğinde tümü oy için yurttaş yapıldı. Rakibi Polk’un kölelerinin sırtına kendi adını dağlattığını yaymıştı.

General Taylor, Meksika’ya karşı savaşın kahramanı diye seçildi. Rakibi Cass’ın adı İngilizce “eşek” (ass) ve “gaz” sözcükleriyle uyaklı olduğundan, siyaset alay oldu çıktı. Taylor, “Altına Hücum” sırasında öldü, yerine yardımcısı Fillmore geçti. Yaptığı önemli iş Japon limanlarını bombalama tehdidiyle zorla ticarete açtırmasıdır.

Sonraki Başkan Pierce, iki yakınını yitirince eski alışkanlığı alkole döndü.

Lincoln, köleci Güney’in başlattığı İç Savaş’ı (1861-65) kazandıran kişidir. Bir Güneyli tarafından öldürülmüştü. Bakanlarına karşı yalnız kendi kararlarını aldırtmasıyla bilinir.

Sıra Kuzey’in komutanı General Grant’a geldi. Birlik korundu, ama ırkçılığı önlemek için anayasaya eklenen 15’inci Değiştirge 1965’e değin uygulanamadı. Grant’ın başkanlığı mafya babalarının görünmeden yönetimine dönüştü; gerçek kazanan çürümüşlüktü.

Para babalarının adayı Hayes, Lincoln’un demokrasi tanımını şöyle değiştirdi: “Şirketlerin, şirketler tarafından, şirketler için yönetimi.” Seçimi kazanmadan Beyaz Saray’a girdi. Adaylar parayla oy topluyorlardı. Sonraki Garfield, kazanmasına kazandı ama ardından öldürüldü.

Yerine Cleveland seçildi. Rakibinin bir sloganı şuydu: “Ana, ana; hani baba? Beyaz Saray’da: Ha, ha, ha!” O günler Carnegie çelik fabrikalarından işçi çıkarıldığı, karşı koyanlara da özel polis Pinkerton’un ateş açtığı dönemdi. Ünlü işçi önderi Debs de yıllarını zindanda geçiriyordu. Oradan aday oldu, bir milyon oy aldı.

Başkan Harrison dönemi işverenlere “evet” demekle geçti. Ünlülerden Bn. M.E. Lease’in dediği gibi, “ABD Wall Street’ten yönetiliyordu.”

McKinley, 1898 İspanyol savaşından sonra dünyayı ABD sömürüsüne açan başkandı. Yandaşlarına para dağıttı; ardından öldürüldü.

Yerine eski polis müdürü Th. Roosevelt seçildi; yazar H. James, onun için “dev bir gürültü” diyor. Afrika’da 8 fil, 9 aslan, 20 zebra avladığının fotoğraflarını bıraktı.

Taft, tekelci sermayeye teslimiyeti sürdürdü. “Zavallı Wilson” denilen yeni başkan, Paris’te 1919’da “dünya barışını kuracak adam” diye karşılandı, birçok yönden başarısızdı, kalp krizinden öldü.

Harding, Coolidge ve Hoover yaklaşan 1929 ekonomik bunalımını fark etmediler bile. Harding, poker ve içkiyle yaşadı. Adaylardan biri rakibi Katolik Al Smith, için “Papa’dan buyruk alır; Atlantik’in dibinden Vatikan’ın bodrumuna tüneli var” demiş, inananlar çıkmıştı.

Ekonomik bunalım F. D. Roosevelt’e rastladı. Sol düşüncelerin birkaçını uyguladı. Gerçek kurtarıcı, Japonya’nın (silah fabrikalarını açan) Pearl Harbor baskınıdır. Roosevelt’in Japon saldırısını bildiği, fakat gizlediği yorumu da var.

Truman, oy kaygısıyla Siyonist baskı örgütüne uyup İsrail’i on bir dakikada tanıdı. Yurtsever İran Başbakanı Musaddık’ı CIA devirince, Eisenhower, “hiç ilgimiz yok” dediyse de, Tahran’daki CIA şefi, “Musaddık’ı Nasıl Devirdik” diye kitap yazdı.

Kennedy, kalabalık Şikago oylarını alabilmek için mafya babası Giancana’ya bavul dolusu para yolladı. Saldırı silahlarına yatırımı azaltmak isteyince, gizli devletçe öldürüldü.

Johnson da Vietnam’da savaşı tırmandırıp 55 bin Amerikalının ve 3.5 milyon Vietnamlının ölümüne yol açtı. Başkan Carter, onun için “yalan ve dalaverede eşi yoktur” demişti.

Nixon, başkanlıktan atılacağını anlayınca, istifa etti. Reagan, son yılında Alzheimer hastasıydı; basın toplantısında bir filmi başından geçmiş olay gibi anlatmıştı.

Eski CIA Başkanı ve ABD’nin 41. Başkanı baba George H. W. Bush 94 yaşında hayatını kaybetti. 1989-1993 yılları arasında sürdürdüğü Başkanlık görevine seçildiği gün, çok büyük bir ABD efsanesinin bir palavradan ibaret olduğunun anlaşıldığı gündür. ABD’de “en iyiler ile en başarılıların” zirveye çıkmasını sağlayan sistem dedikleri Meritokrasi bu zatın seçilmesiyle gerçekten çökmüştü. Çünkü ne kendisinin ne de mensubu olduğu son derece karanlık Bush Hanedanı’nın “en iyi” ya da “başarılı” sayılacak bir tarafı yoktu.

Bush’ların sistem içinde yükselmeleri “ahbap - çavuş kapitalizmi”nin (Crony Capitalism) bir azizliğidir. Petrol sanayii ile askeriyenin doğurduğu hanedan Bushlar, soylarını İngiliz Kraliyet ailesine kadar götürmekten pek hoşlanırlardı ama büyük bir palavradır bu.[8]

CIA Başkanlığı döneminde Reagan’ın Irak’taki Saddam rejimine dolarlar akıtmasını sağladı. İran ile anlaşmazlığında Irak’ı İran’a savaş açması konusunda teşvik etti. Nikaragua’daki solcu Sandinista hükümetini devirmek için eli kanlı Kontraları bu kurdurup, destekledi. ABD’nin kontralara yasadışı silah satmasındaki uğursuz parmak onundu. Irak’ın sonradan ABD tarafından yok edilmesi gereken bir güce dönüşmesi de onun marifetidir. Reagan’ın yardımcısı olduğu dönemde istihbarat desteği, askeri malzeme ve hatta gelişmiş kimyasal/ biyolojik silahlar verdiği Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal edip “Ortadoğu petrolünün akışını tehdit eder” hâle gelince, Başkan olduktan kısa bir süre sonra Irak’a saldırarak başlattığı Körfez Savaşı’nda 200 bin Iraklının ölümüne yol açtı. “Bağdat Kasabı” diye adlandırılmasının nedeni budur.[9]

Bill Clinton’un Monica’yla ilişkisi bir yana, görevden ayrılırken eşi Hillary, Beyaz Saray’daki (değerli tablolar dahil) birtakım eşyaları özel evine taşımış, bir bölümünü uzun süren baskılar sonucu geri vermeye yanaşmıştı. Bu konuda seçim danışmanı Dick Morris’in iki kitabına bakılabilir.

2000 seçimini Oğul Bush kazanmamıştı, ama kardeşi Jeb vali olduğu Florida’da rakibinin 60 bin oyunu saydırmayınca, birkaç yüz oy farkla öne çıktı. Herkese yalan söyleyerek Irak’a girdi. Bilgisizliği üstüne çok sayıda kitap basıldı.

“İlk siyah başkan” Obama “umulanı” yapmadı; böyle bir olasılık olsaydı, aday bile yapılmazdı zaten...

Trump da bu geleneğin halkasıydı.[10]

 

ABD HAKİKÂTİ

 

 

 DEVAM EDECEK

21.09.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

AYDIN DURUŞU VE SORUMLULUĞU

VATAN’IN F3’ÜNDE DÖRT GÜN

SORU(N)LAR, YANIT(SIZLIK)LAR

DOĞAN HIZLAN VESİLESİYLE ELEŞTİRİ VE YAZMAK ÜSTÜNE

BİR “İZMİRKOLİK”İN SERÜVENİ

TÜRKÜLER(İMİZ) VE BİZ

HAYALLERİMİZİ EMZİREN YAZMAK EYLEMİ

LAİKLİK ZARURETTİR

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR ( 2 )