İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI

“Pek çok cevabı olanın,

ondan da çok

sorusu olması gerekir.”[1]

 

“Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor. Şimdi canavarlar zamanı,” biçiminde tarif edilen zaman dilimine Antonio Gramsci “geçiş süreci” der.

Bir alt üst oluşa, patlamalara yol açacak sıkışmaya denk düşen söz konusu hâl; yani “geçiş süreci” imkân(lar) ve tehdit(ler)de ifadesini bulan yapısal kriz zamanlarıdır.

Öyle ki emperyalistlerin “ticaret savaşları”ndan başlayıp, yine emperyalistler arası paylaşım dalaşmalarına uzanan küresel tansiyon, reaksiyoner hareketlerle yükselerek, hegemonya sorununu acil gündem maddesi kılarken; ütopyayla distopyanın[2] kol kola gittiği ilginç zamanlarda yaşıyoruz.

Kimsenin inkâr edemeyeceği üzere XIX. yüzyıl sonu ile iki dünya savaşı arası veya Soğuk Savaş’ın en tedirgin vakitlerini hatırlatan bir ruh hâli dünyayı sarıp, sarmalıyor.

Siz bakmayın bu hâle dair, uyduruk “Post-truth/ Hakikât sonrası!” mefhumuyla, bilgi ve olguları çöpe atıp, artık neye inanıyorsanız “hakikât” o oluveriyorcuların zırvalarına!

“Hakikât sonrasında” falan değiliz; tam tersine, “Evrensel riyakârlık dönemlerinde hakikâti söylemek devrimci bir eylemdir,” diyen George Orwell’ın işaret ettiği gibi hakikâti söylemek çok önemlidir…

O hâlde “Donald Trump’lı Dünya”ya ilişkin olarak sıralayalım!

Trump’ın ABD başkanı olarak görevine başlamasıyla, dünya çapında “büyük belirsizlik” dönemi de açılmış oldu.

“Belirsizlikler hiç bu denli yüksek olmamıştı… Enteresan bir döneme girdiğimiz açık.”[3] “… ‘Çifte standartlar’ ve ‘riyakârlıklar’ âlemine bir kez daha hoş geldiniz,”[4] diyor Ceyda Karan…

“Trump’ın seçilmesiyle, kendisinin de dediği gibi, sıradan bir iktidar değişikliği olmadı; bunun ötesinde bir şey oldu,”[5] diye ekliyor Taha Akyol…

Bu kadar değil! Meryem Koray’ın, “Feleğini şaşırmış dünyaya bir Trump yaraşır!”[6] formülasyonu hemen her şeyi özetliyorken; “Trump’ın yemin töreninde yaptığı konuşmayı, hafif bir ürpertiyle dinledim… Dünya hızla her türlü ortak değerden yoksun, gücü gücüne yetenin hâkim olduğu, astığı astık kestiği kestik liderlerin türediği ve küresel ilişkilerin değerler değil al-ver üzerine kurulu olduğu bir XIX. yüzyıl düzenine geri dönecek. O zaman, vay hâlimize!”[7] saptamasını dillendiyor Aslı Aydıntaşbaş da…

Evet, ‘The New York Times’ın Trump’ın dünya sahnesinde yarattığı belirsizlikle ilgili bir makalede, “Trump’ın öngörülmezliği belki de en öngörülebilir karakter özelliği,” denirken; Trump’lı dünya zor günler yaşayacaktı. Ekonomik, siyasi, askeri her anlamda saldırgan, provokatif bir kesitin kapıları açılacaktı. Trump’ın, “Tanrı Amerika’yı korusun” sözleriyle bitirdiği yeminine şahit olan Trump’lı bir dünyada korunması gereken ABD değil, dünyanın geri kalanı oldu!

Kolay mı? Afrika kökenli Amerikalıları katletmekle ünlü Ku Klux Klan’ın (ve WASP denilen Beyaz-Anglo/Saxson-Protestanların) resmî desteğini alan Trump’la[8] “geçiş süreci” militerleşip,[9] çatışmalı özellikler kazanıyor!

Tam da bu noktada John Bellamy Foster’e göre, bugün emperyalizm daha saldırgan ve hedeflerinde sınır tanımaz bir hâldedir. ABD’nin gerileyen hegemonyası yanında, ekonomik ve ekolojik gerileme koşullarında dolar-petrol-Pentagon rejimi, ABD/Kanada, Avrupa, Japonya üçlüsü tarafından desteklenerek, jeopolitik ve jeo-ekonomik üstünlük sağlamak için tüm askeri ve finansal gücünü seferber ediyor. Amaç dünya hiyerarşisinin altında yer alan ulusları tabi kılmak, yükselen ülkelerin önüne engeller çıkarmak, egemen düzenin kurallarını ihlâl eden tüm devletleri tepelemektir. Üçlünün çekirdek ülkeleri arasındaki çatışmalar devam etmekle birlikte, gerginlikler sadece ABD’nin kahredici gücüne bağlı olarak değil, aynı zamanda emperyal düzene ağır tehdit olarak görülen Çin ve Rusya’yı kuşatmak için de bastırılıyor…

Bu koşullarda, küresel değer/tedarik zincirleri yanında enerji, doğal kaynaklar ve finans da askeri-stratejik kapsamda görülüyor. Bu iç içe geçmiş, küresel dünya düzeninde Amerika Kalesi hem Avrupa, hem Japonya üzerinde istikrarsız bir hegemonya uyguluyor. Bugün ABD eli kulağında bekleyen gezegen felaketi ve ekonomik ve politik karmaşaya karşı, sadece askeri değil, aynı zamanda teknolojik, finansal ve hatta küresel enerji egemenliğine dayalı tam spectrumlu bir egemenlik stratejisi izliyor. Giderek neo-liberalizm neo-faşizm ile birleşerek, ırkçılığı ve intikamcı milliyetçiliği körüklüyor…[10]

Evet, uluslararası ilişkiler açısından çatışmalı militer “geçiş süreç”, böylesi bir güzergâhta yol alıyor; hem de ABD emperyalizmi hegemonya sorunuyla yüzleşirken ve imparatorluğun başında Trump varken!

 

TRUMP PARANTEZİ

 

Verili ufukta yerkürenin ve emperyalizmin geleceğini Trump’sız ele almak mümkün görünmüyor.

Siz sakın ola Aslı Aydıntaşbaş’ın, “Trump dikiş tutmaz”;[11] Richard Stengel’in, “Trump’ın vizyonu Amerika’nın etki gücünü bırakacağını işaret ediyor. Trump, Amerikan Yüzyılı’nın ölüm çanlarını çalıyor… ABD’nin, özgürlükler ve hukukun üstünlüğü ilkeleri açısından küresel bir model ve garantör olarak değerlendirildiği dönem Trump tarafından sonlandırılıyor”;[12] Orhan Özkaya’nın, “Artık ABD’nin “şahinleri” kendilerine eskisi gibi dünyanın ezilen uluslarına karşı çizmeleriyle çiğneyebilecekleri bir ortam bulamıyor”;[13] Hilâl Kaplan’ın, “Reuters’da çıkan, “Trump ve Amerikan Küresel Düzeninin Ölümü” başlıklı analizde, ABD hâkimiyetinin sona ereceği öngörülüyor,”[14] diyen toptancı/ ucuz senaryolarını ciddiye almayın![15] Kazın ayağı hiç de öyle değil…

Çünkü ABD İmparatorluğu’nun başındaki Trump, “basit bir tesadüf” değil; zamanın ruhudur sanki…

Milyarder Trump sahaya indi; hem de paldır küldür; çok kabaca. Üstelik de -ilk icraat olarak sağlık güvencelerini kaldırdığı- fakir fukaraya dayanarak! Trump tam da bu dönüşümün adamı mı?

ABD’nin 45. Cumhurbaşkanı olan Trump, 3.7 milyar dolarlık servetiyle, ülkesinde gelmiş geçmiş en zengin Devlet Başkanı! Hatta bu servetin daha önceki 44 cumhurbaşkanının servetlerinin toplamının (1.900 milyar dolar) yaklaşık iki katı olduğunu da hatırlamak gerek![16]

The Forbes’ın net servetini 3.7 milyar dolar olarak hesapladığı Trump 2016 yılına göre servetinden 800 milyon dolar kaybetmesine rağmen hâlâ listenin üst sıralarında. ‘The Forbes’ dergisinin hazırladığı Trump’ın servetini oluşturan 27 varlığı değerlerine göre şöyle:[17]

 

SIRA

NE

DEĞERİ (milyon dolar)

1

Trump Tower (New York)

371

2

1290 Avenue of the Americas (New York)

409

3

Niketown (New York)

309

4

Trump Park Avenue (New York)

177

5

Trump Parc/Trump Parc East (New York)

88

6

Trump International Hotel ve Towers, Central Park West (New York)

38

7

Trump World Tower, 845 United Nations Plaza

27

8

Spring Creek Towers (New York)

25

9

Trump Plaza (New York)

13

10

Trump Towers Penthouse (New York)

90

11

555 California Street (San Francisco)

317

12

Trump National Doral Miami

169

13

  1. Maralago (Palm Beach, Florida)

150

14

ABD’de golf sahaları

206

15

İskoçya ve İrlanda’da golf sahaları

85

16

Trump Chicago

119

17

Trump International Hotel (Washington)

104

18

Trump International Hotel (Las Vegas)

69

19

Nakit/likit varlıklar

230

20

Trump Winery

30

21

Otel yönetimi ve lisanslama işi

123

22

Ürün lisanslama

14

23

Uçak

35

24

Rezidans (Florida)

14.5

25

809 N. Canon Drive (Beverly Hills)

9

 

Elbette bu devasa zenginliğin arka planında bir tarih, bir hikâye var; o da şu:

 Donald Trump’ın dedesi kadın satıcısı, babası ise yaptığı daireleri siyahlara satmayan ırkçı Ku-Klux Klan üyesi bir müteahhitti.

Trump’ın pezevenklik yapan dedesi Friedrich 1869’da Almanya’da doğdu, 16 yaşında 1885’te ABD’ye göç etti. Esas mesleği olan berberliği bırakıp, Kanada Klondike bölgesinde kadın satıcılığına başlayıp genelev işletti.

11 Ekim 1905’te oğlu Frederick (Fred) doğdu. Babası 1918’te ölünce Fred, genç yaşta annesiyle birlikte inşaat işlerine girdi. Aynı zamanda ırkçı Ku-Klux Klan üyesiydi; bu nedenle kısa bir süre tutuklu kaldı. İkinci Dünya Savaşı’nda işleri büyüttü; ABD Donanması ve personeli için kışla ve evler yaptı. Dairelerini siyahlara satmayacak kadar ırkçıydı. 1935’te İskoç göçmeni Mary MacLeod ile evlendi. Beş çocukları oldu; Maryanne, Fred Jr, Elizabeth, Donald ve Robert.

14 Haziran 1946’da Donald Trump doğdu. (Soyadları; Almanca “Triumph” idi; “zafer” anlamındaydı; sonra Trump yaptılar.) Donald’ın dersleri kötüydü. Müzik öğretmenini dövdü.

Askeri Lise’ye verildi. 1964’te mezun olunca subay olmak istemedi. Hollywood’da film yapımcısı olmak tek hayaliydi.

Babası Fred işleri çok büyütmüştü; 200 milyon dolarlık servetleri vardı. Vietnam Savaşı’ndan ayağında topuk dikeni olduğu gerekçesiyle ‘yırttı’! Babasından 350 bin dolar alarak iş hayatına atıldı.

Manhattan’daki Commodore Otel harap hâlindeydi. Alıp yenilemek isteyince babası dahil herkes karşı çıktı. Ama dediğini yaptı; Hyatt otellerinin sahibi Jay Pritzker ile ortak oldu. Yıl, 1975 idi. Sadece bu ortaklığı değil belediye ile 40 yıllık vergi ödememe anlaşması yapması da büyük başarıydı. Krizi fırsata çevirmişti. 1.400 odalı bu otel 1980’de açıldı. Yılda 30 milyon dolar kâr getiriyordu -yeni adıyla- Grand Hyatt Oteli…

Donald Trump bu otelin inşaatı sürerken 1978’de Manhattan’ın ünlü alışveriş bulvarı üzerindeki binayı 25 milyon dolara -hep yapacağı gibi- banka kredisiyle aldı; 68 katlı gökdelen yaptı. Daireleri satamayacağı söyleniyordu. Şanslıydı. Başkan R. Reagan ABD ekonomisinin dümenini neo-liberalizme kırdı. Dönem artık lüks tüketim dönemiydi.

Trump’un daireleri 1983’te kapışıldı! Steven Spielberg, Paul Anka, Sophia Loren gibi müşterileri vardı! Amerikalılar, parlak pembe mermerli, altın görünüm musluklu, 25 metre yüksekliğinde şelalesi olan bu cam giydirilmiş gökdelene bayılıyorlardı.

Trump binaya önce yakındaki Tiffany mücevher mağazası nedeniyle “Tiffany Kulesi” adını vermek istedi; sonra vazgeçti ve bir geleneği başlattı; binalarına adını verecekti! 60 santim boyunda altın sarısı harflerle ön kapının üstüne adını koydu: Trump Kulesi…

Amerika’da bankalar, finansçılar ve inşaat sektörü büyüdükçe Trump da büyüdü. Bankalardan, finansçılardan aldığı kredilerle evler yapıp gösteriş budalalarına satıyordu. Ancak, yaşamında bir eksiklik hissediyordu; şöhret değildi. Tanınmayı ve aslında kabul görmeyi çok önemsiyordu. Sonunda fırsatı yakaladı…

New York belediyesi Central Park’ta inşa etmeye çalıştığı buz pateni sahasını 20 milyon dolar harcamasına rağmen yedi yıldır bitiremiyordu. Trump “Üç ayda üç milyon dolara bitiririm” dedi. Ve dediğini yaptı. O artık imkânsızı başaran işadamıydı!

Hemen ardından 5 milyar dolarlık Trump Place projesini hayata geçirdi. New York’un mimari dokusunu bozuyordu ve kimi sivil toplumcuların dışında kimse sesini çıkarmıyordu. Sadece New York’ta değildi artık. Chicago, Miami, Las Vegas ve dünyanın dört yanında Trump Place, Trump World Tower, Trump Plaza, Trump International vs. vardı.

Atlantic City’de içinde kumarhaneler olan oteller yaptı. Kumar oynayanları kınayanların riyakarlık yaptığını düşünüyordu; ona göre asıl kumar Wall Street’te (borsada) oynanıyordu!

Lokanta, erkek giyimi, saat, ev mobilyası, koku, çikolata, içki, dergi, televizyon yapım şirketi bir ara üniversite vs. Trump adı her yerdeydi artık! Oyuncak mağazalarında 27 dolara 30 santim boyunda oyuncak Donald Trump satılıyordu!

NBC ekranında 2004 yılında başlayan “Çırak” adlı programındaki performansıyla reyting rekorları kırdı. Bölüm başına 50 bin dolar alırken, ileri bölümlerde milyon dolar almaya başladı! Programda söylediği “kovuldun” sözü Amerikalıların dillerine pelesenk oldu. Gallup anketine göre o yıllarda 12 yaş üstü Amerikalıların yüzde 98’i onu tanıyordu. Çok ünlüydü artık.

Trump’ın başkan adaylığı 1987 yılından itibaren konuşulmaya başlandı. Bunun nedeni ilk çıkan kitabının promosyonunu/tanıtımını yapmaktı! Gazetecilere neler diyordu; Henry Kissinger bile aday olmasını istemişti!

Televizyondaki “Çırak” programının başarısından sonra 2004’te başkanlığa aday olabileceğini yine açıkladı. ABD dış politikasına ilişkin ağır sözler söylemeye başladı. Cumhuriyetçiydi ama Bush yönetimini Irak konusunda ağır eleştirdi. Esquire dergisine, “ABD bu ülkeden çıktıktan sonra, Irak Saddam döneminden daha kötü olacak” diyen ilk kişilerden oldu.

Obama’ya karşı sözlü ırkçı saldırılarda bulundu. Ve nihayet, 16 Haziran 2015’te, 2016 başkanlık seçimine resmen aday olduğunu açıkladı. Bu tarihten sonra… Kimi Amerikalılar gülmek için, kimi Amerikalılar inanarak Trump’ı takip etmeye başladı.

Trump’ın özel hayatından satır başlarına gelince o da şöyle…

1977’de evlendiği ilk eşi Çek model Ivana Zelnickova 1991’de boşanma için 2 milyar dolar istedi; 25 milyon dolara razı oldu…

Bu evlilikten üç çocuğu var: Donald Jr (d: 1977), Ivanka (d: 1981)[18] ve Eric (d: 1984)…

1993’te aktrist Marla Maples ile evlendi. Tiffany bu evlilikten iki ay önce doğmuştu. 1999’da boşandılar…

2005’te Sloven manken Melania Knauss ile evlendi. 2006’da Baron William doğdu…

Yedi torun sahibi: oğlu Donald Jr’dan; (Kai Madison, Donald John, Tristan Milos, Spencer Frederick ve Chloe Sophia) ve kızı Ivanka’dan; (Arabella Ross ve Joseph Frederick)…

Kızı Ivanka’nın eşi Jared Kushner, Amerikalı Yahudi. Ivanka kocasının dinine geçerek Yael adını aldı…

Medyadan kaçan patronlardan değil; ‘Playboy’ dergisi dahil her yere röportaj veriyor. Ona göre teşhirin sonu yok. Dikkat çekmek için gerekirse bedel ödenmeli…

Negatif reklamların bile değeri olduğunu düşünüyor…

1987’den itibaren, ‘Nasıl Zengin Olunur’, ‘Tepeye Çıkan Yol’, ‘Milyarder Gibi Düşün’ gibi kitaplar yazıyor. Hepsi en çok satanlar listesinde yer alıyor…

‘The Fortune’ dergisinin hep en güçlü işadamları listesinde…

‘The Forbes’ dergisinin hep en zenginler listesinde…

Satış-pazarlama işinde Muhammet Ali’yi örnek aldığını söylüyor. Boks gibi bir sporda “en büyük ben” diye markalaşarak kendini dünyaya pazarlamanın çok güç olduğunu belirtiyor…

Ve Donald Trump’ın dünyanın en kurnaz satıcısı-pazarlamacısı olduğu konusunda herkes hemfikirdir![19]

 

SEÇİLMİŞ BAŞKAN

 

Seçimlerle birlikte “Korku tellalı, ırkçı, yırtıcı bir İslâmofobik Beyaz Saraya girdi,”[20] gerçeğinin altı özenle çizilmeliyken; Trump’ın başkan seçilmesiyle de “dünya değişti”…

Vaktiyle “faşist” denen çevrelere, artık “alternatif sağ” denilirken; “alternatif sağ”cıların “biz”i, “eril Hıristiyan beyaz”ların olduğu dünyada; “biz”in karşısına çıkarılan ise Müslümanlar, Yahudiler, siyahiler, göçmenler, eşcinseller, kadın hakları savunucuları olup çıktı…

Trump’ın başkan seçildiği günden beri yanından maskot gibi ayrılmayan ve Washington’la sürekli mekik dokuyan İngiliz aşırı sağının lideri Nigel Farage başta olmak üzere Avrupa’nın tüm faşistleri boşuna bayram etmedi; 8 Kasım 2016’daki ABD Başkanlık Seçimleri ile dev bir Pandora kutusu açıldı; kolay kolay da kapanmayacak.

Multimilyarder emlak-TV kralı Donald Trump, ırkçılığa meyleden üslubu, maçoluğu, radikal İslâmı dinin tüm mensuplarına mal etmeye varan söylemine rağmen orta sınıfı arkasına alıp yakaladığı popülist dalgayla kazandı. Amerika’nın yarısı ve tüm dünya şaştı kaldı…

Amerikalılar devletin israfını azaltıp vergi indirimi, eşit şartlarda adil rekabetle dış ticaret istediğini söyleyen birini seçtiler. Trump, kampanyasında uluslararası kurumlar ve mali yapıları hedef almıştı. WTO, IMF, NAFTA ve AB ile anlaşmalar, yetmedi NATO’yu sorgulamıştı, Japonya ve Güney Kore’den çekilmekten söz etmişti. Apaçık küreselleşme karşıtı durmuştu.

Buna “Demokrasi krizi”[21] denilebilir miydi?

Elbette “Hayır”! Trump, zamanın ruhuna (ve taleplerine) uygundu[22] ve de “Seçmen canavarlara vekalet verdi…”[23]

“Tehlikeli”, “ne yapacağı bilinmez”, “ırkçı”, hatta “faşist” gibi ifadelerle tanımlanan Trump’a oy verenlerin büyük çoğunluğunun, beyaz, orta sınıf, mavi yakalı işçilerden oluşmasının, eğitim düzeyi yükseldikçe Trump’a oy verme oranının düşmesinin maddi nedenleri var.

İmalat sanayinde çalışan işçilerin sayısı 1979’da 20 milyondan 2015’te 12 milyona gerilerken bu kesimin yaşam koşulları 1980’lerden bu yana gittikçe bozuldu. Artık iş aramayan, (25-54 yaş arası erkek) işsizlerin oranı 1980’den bu yana iki kat artmış. Bu kesimde, beyaz orta yaşlı, üniversiteye gitmemiş kesim çoğunlukta. ‘Pew Research Centre’in araştırması, büyük kentlerde orta sınıfın gelirinin, 15 yılda belirgin biçimde gerilediğini gösteriyor. Bu gelir diliminin toplam nüfus içindeki payı ilk kez yüzde 50’nin altına düşmüş.

Bir OECD araştırması, 1980’lerden bu yana ABD’de ortalama yaşam uzunluğunun, artmaya devam etmekle birlikte gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmaya başladığını gösteriyor. Rapora göre, ABD çoğu gelişmiş OECD ülkelerinden daha yüksek yoksulluk, obezite oranları sergiliyor.[24]

Bu dönemde, Latin Amerika kaynaklı göçmen nüfusun toplam içindeki oranı arttı. Siyahlar arasında yoksulluk artarken yukarı orta sınıf bir kesim yükselerek, toplumda çok daha görünür oldu. Böylece Samuel Huntington’ın ‘Biz Kimiz’ kitabının betimlediği beyaz nüfusun içinde azınlık olmaya başladığı bir etnik mozaik oluştu. ABD nüfus idaresi, beş yaşından küçük çocuklar diliminde, artık hiçbir etnik grubun çoğunluk olamadığını açıkladı. Beyaz bebekler ise bu “azınlıkların” en ufak kesimini oluşturuyor.[25]

ABD’de beyaz işçi sınıfı, beyaz üstünlüğü 1960’lardan bu yana sürekli geriliyordu. Ekonomik kriz bunun üzerine gelerek ekonomik demografik değişimi hızlandırdı.

Trump, “biz” derken, göçmenleri hedef alan bir dil kullanırken, sürekli seçkinleri, üniversiteleri suçlarken hep bu kesime hitap ediyor. Sosyal sigorta, sağlık hizmetlerini koruyacağını söyleyerek, işsizliğin önemli nedenlerinden biri olarak belirmeye başlayan serbest piyasayı, “güçlü dolar” politikalarını eleştirerek, bu kesimin, ekonomik, etnik korkularını, taleplerini dile getiriyor.[26]

Bu kapsamda Trump seçim kampanyası boyunca, sürekli sağ popülist (faşist) duyarlılıkları kaşıdı, “kurulu düzeni”, “Washington elitlerini” eleştirdi, Amerika’yı yeniden büyük yapmaya, ekonomik korumacılıkla yeni iş yaratmaya söz verdi. Trump büyük kana ve hazineye mal olan savaşlardan çıkacaktı; “ABD artık dünyanın polisi olamazdı”; “Önce Amerika” gelecekti.[27]

Söz konusu eksenli konumlanış ise, uluslararası ilişkilerin yeniden dizaynını gerektiriyorken; Harvard Üniversitesi Profesörü Oliver Hart, “Şu an 10 kat daha fazla dehşet içindeyim,” diyordu.[28]

Evet seçim sonuçlarıyla ABD dalgalı denizlere yelken açarken;[29] “Başkanlık seçiminin ardından sıradışı bir döneme girdiğimiz kesin”dir.[30]

Çünkü, seçim kampanyası boyunca, güçlü Amerika imajını öne sürmüş, bir tür Amerikan rüyası savunuculuğu yapan Trump konusunda kesin olan bir şey: Gaddar fırsatçı, seksist, ırkçı, ötekileştirici olduğu ve bunun da bir Amerikan kâbusu olduğudur.

Kaldı ki Trump’a seçimleri kazandıran nedenlerin başında, esas olarak, sözcülüğünü yaptığı iki büyük korku geliyordu: Birincisi “terör”; ikinci de “yabancılar”dı. Ve söz konusu korkulardan ötürü, Trump’ın korumacı politika önerisi cazip hâle geliverdi.

Bu noktada esas korkutucu olan, egemen sınıfın temsilcisi seçkinlerin, Amerikan kapitalizminin, gereksinimlerine uygun ve kullanılabilir olduğunu düşündükleri için Trump’ı desteklemeleridir. Kapitalizmin krizinden kaynaklanan bu tercihin mantıksal uzantısında bir “Büyük Savaş” olasılığı yatmasıdır.

Söz konusu ortam milliyetçi-militarist, emperyalist politikacıların yönetim içinde ağırlığını arttırarak, silahlanma yarışını, “bir büyük savaş” beklentisini hatta arzusunu da körükler. Trump sayesinde, “reaksiyoner” dalganın öfkesini bu beklentiye, arzuya doğru yönlendirecek bir lider aramaya da artık gerek kalmaz. Esas korkutucu olan da budur![31]

Sağ popülizm diye paketlen neo-faşizm de altını çizdiğim korkuyla doğrudan ilintilidir. Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi Batı ülkelerinde yükselişte olan neo-faşist politikaların başarısı açısından da bir hayli önemli. Örneğin Hollanda’nın faşist Özgürlük Partisi’nin lideri Geerts Wilders Trump’ın seçilmesini Batı ülkelerinin yaşadığı vatanseverlik baharının bir işareti olarak değerlendirmekte son derece haklı.

Çünkü Batı’daki şu “vatanseverlik” neo-faşist literatürün en sihirli kavramı. “ABD’yi yeniden büyük yapalım” diyerek beyazlara çağrı yapan Trump da, “Hollanda Hollandalılarındır” diyen Wilders ile “Her şey Macarlar için” diyen Viktor Urban gibilerinin pratiklerindeki üzere…

Bunlar böyleyken unutulmasın: “Kapitalizmin tüm tuzaklarına sorgusuz sualsiz düşen halkların ne verdikleri oy oydur; ne yaptıkları seçim seçim”dir;[32] ABD’de ve tüm kapitalist dünyada olduğu üzere!

Bir örnek: Seçim kampanyaları, bağışlar, ulusal güvenlik harcamaları derken ABD yerleşik siyasetinde, büyük çıkar ve sermaye gruplarının etkisinin hissedilmediği tek bir an bile yok…

‘The New York Times’a göre, “2016 başkanlık seçimlerinde 6.4 milyar dolarlık rekor harcama yapılırken, lobiler hükümeti etkilemek için 3.15 milyar dolar harcadı. Her iki rakam da 2000’lerde yapılan harcamaların iki katı”

‘Opensecrets’, 2018 yılındaki ara seçimlerde en çok bağış yapan 10 kişinin 436 milyon dolara ulaştığını ortaya koyuyor. Silah lobisi NRA’in 2016 seçimlerinde, 30 milyon doların üzerinde para harcadığını ortaya koyan ‘Opensecrets’e göre, AIPAC’ın 2016 seçimlerinde hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler için harcadığı miktar 17 milyon doları geçti. AIPAC’ın odaklandığı meselelerden biri İran’la nükleer anlaşma karşıtlığı. Öte yandan İsrail’in Filistin işgaline ve insan hakkı ihlâllerine karşı Boykot, Tecrit, Yaptırım (BDS) Hareketi’ne karşı da faaliyetler yürütüyordu.[33]

Ve nihayet bu çerçevede ABD seçimlerinden bir gün önce İtalyan yazar Claudio Magris’e, “Trump’ın başkan olması ihtimali” hakkında ne düşündüğü sorulunca, “Bir zamanlar gelecek daha iyiydi!” yanıtını verip eklemişti: “Çünkü geleceği hep daha iyi yönde değiştirmek ve dönüştürmek yönünde bir umut vardı. Bugün böyle bir perspektiften yoksunuz.”

Bu değerlendirmesinin ardından yazar, Marx’tan alıntıladığı bir cümleyi de sözlerine ilave etmeyi de unutmadı: “Ezilenler, isabetli muhakeme yeteneğinden yoksundurlar!”

Zaman, seçmenlerine “büyüklük, görkem” vaat eden ve beri yanda “ötekilere” nefret kusan faşistler ve popülistlerin zamanı.

David Remmick ‘The New Yorker’daki 9 Kasım 2016 tarihli, ‘Bir Amerikan Trajedisi’ başlıklı yazısında Trump’ın zaferini irdelerken “insanların hangi kertede boş ve aptal olabileceklerini” George Orwell’in geçmişte bu konuda ileri sürdüğü tespitlerle aktarıyordu.

“İnsanların icabında ihtiyaç duydukları tek şey öfke, kin, nefret dalgalarını okuyabilecek sinsi bir demagogdur” diyen Orwell vaktiyle eklemiş:

“Özgürlükler, yalnız kamuoyuna endekslidir. Yasalar güvence sağlamaz. Hükümetler kanunları yapar ama onların uygulanıp uygulanmayacağı veya polisin nasıl davranacağı, ülkenin genel ruh hâline bağlıdır. Yasalar yasaklasa bile, yeterince insan eğer ifade özgürlüğünden yanaysa, ifade özgürlüğü yaşanır. (Buna karşın) yasalar tarafından korunsa da, kamuoyu eğer ağırlığını azınlıklardan yana koymazsa insanlar ezilir!”

Evet, el özet Amerikalılar zamanı ruhuna uygun olarak Trump’ı seçtiler!

 

İMPARATORLUK GERÇEĞİ

 

Amerikan halkı, ABD’nin küresel gücünün ve saygınlığının azaldığını düşünüyorken; ABD’nin küresel gücünün azaldığına inananların sayısı, 2004’ten bu yana iki kat artarken, halkın yüzde 70’i ABD’nin uluslararası arenadaki saygınlığının da önemli oranda gerilediğini düşünüyor.[34]

Evet ABD İmparatorluğu, görece bir gerileme içindeyken; bu hâli James Petras’ın, “İmparator’un galeyanı: Dünyayı kaos kuşatsın!”[35] formülüyle kavramakta yarar vardır.

 

“AFGANİSTAN VE IRAK’TA İŞGALDEN GERİYE KALANLAR”[36]

330 BİNİ AŞKIN KİŞİ ÖLDÜ

ABD’nin Afganistan işgali 7 Ekim 2001’de, Irak işgali ise 19 Mart 2003’te başladı. ABD’de kurulan Cost of War (Savaşın maliyeti) grubunun verilerine göre 2001’den bu yana Afganistan, Pakistan ve Irak’ta 201 bini sivil olmak üzere 330 bini aşkın kişi yaşamını yitirdi. Ölümler hâlen devam ediyor. Afganistan’da 2012 yılında 2754 sivil yaşamını yitirdi. Hemen her gün bombalı saldırı haberlerinin geldiği Irak’ta ise yalnızca Temmuz ayında bini aşkın insan patlamalarda öldü. UNAMI’nin rakamlarına göre 2013’ün başından bu yana ülkede 5 bin sivil öldürüldü. 12 yılda öldürülen gazeteci sayısı ise 319.

31 MİLYON NÜFUSA 22 BİN DOKTOR

Savaş silahla öldüremediğinde yan etkileriyle öldürdü. Costs of War’dan Neta Crawford, ülkedeki sağlık sisteminin tamamen çöktüğünü, savaşla birlikte ülkeden kaçan yetişmiş sağlıkçıların, doktorların ülkeye geri dönemediğini söylüyor. 31 milyon nüfuslu Irak’ta yalnızca 22 bin doktor var. Psikiyatr sayısı ise 84. 2003’teki işgal öncesi ülkede 34 bin doktor bulunuyordu. 1990’la 2005 karşılaştırıldığında ülkedeki çocuk ölümü yüzdesi yüzde 150 arttı.

2.8 MİLYON KİŞİ YERİNDEN EDİLDİ

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre Iraklıların yüzde 70’i temiz suya erişim imkânından mahrum. Nüfusun yüzde 80’i ise yeterince sağlıklı bir çevrede barınmadığı için bulaşıcı hastalık tehlikesiyle iç içe yaşıyor. Her 5 Iraklı çocuktan biri yetersiz beslenmeden dolayı büyüme geriliği sorunu yaşıyor. İşgal sonrası 2.8 milyon kişi zorla yerinden edildi. Bunların 1.5 milyona yakını mülteci olurken, 1.3 milyona yakın kişi ise ülke içinde yer değiştirdi.. İşgal sonrası barınma problemi de büyük oranda arttı. 2010’da yapılan bir araştırmaya göre ülkenin yüzde 53’ü gecekondu benzeri evlerde yaşıyor. İşgal öncesi bu rakam yüzde 17’ydi.

EKONOMİ VE ALT YAPI YERLE BİR

ABD, 11 Eylül’den bu yana işgal hareketleri için 3 trilyon dolardan fazla para harcadı. Yerle bir olan kentlerin alt yapısı büyük zarar görürken önemli miktarda sermaye kentlerin rehabilitasyonuna harcandı. Savaşla birlikte vasıflı iş gücü büyük oranda ülkeleri terk etti. Bu da yeniden inşa sürecini olumsuz etkiledi. ABD’nin 2003’ten itibaren Irak’ta uygulamaya koyduğu neo-liberal politikalar işsizliği ve güvencesiz çalışmayı arttırdı. Tarım ve imalat sanayi büyük zarar gördü. İşgal sonrası ülkenin devasa petrol kaynakları ABD ve İngiliz şirketlerinin kontrolüne geçti. Irak’ta BM rakamlarına göre nüfusun yüzde 28’si işsiz.

ÖZGÜRLEŞTİLER Mİ?

ABD’nin işgal hareketlerine başlarken kullandığı argümanlardan biri Afganistan ve Irak halkını özgürleştirmekti. Her gün onlarca kişinin öldüğü, ekonomik alt yapının yerle bir olduğu her iki ülkede de demokratik rejim göstermelikten öteye gidemiyor. İşgalle birlikte ülkeyi terk edenlerin önemli bir oranını eğitimli orta sınıf oluşturdu. Ülke üniversiteleri ve eğitim sistemi bundan ve bombalamalardan büyük zarar gördü.

SAVAŞ BARONLARI KAZANDI

Savaş ekonomisinin kazananı ise yine başını emperyalist devletlerin çektiği silah sanayi oldu. Pentagon’un bütçesi 400 milyar dolara çıkarken ABD merkezli Lockheed Martin sürecin en büyük kazananı. Yalnızca bu şirket 2011 yılında Pentagon’la 36 milyar dolarlık silah anlaşması yaptı. Pentagon, 11 Eylül’den sonra tüm anlaşmalarını beş şirketle imzaladı: Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman, Raytheon ve General Dynamics. Bu şirketler, işgalin yarattığı ortamda önemli iç sorunlar yaşayan Irak ve Afganistan’da silah sattı. Irak’a 2005’ten bu yana 35 milyar dolarlık silah satıldı. CIA, NSA gibi istihbarat kurumlarının da bütçeleri artarken, 11 Eylül ortamının yarattığı gözetim toplumu tüm dünyada “Güvenlik endüstrisi”ni pompaladı.

 

20.09.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR