EKİM’İN 100. YILINDA KAVRAMLAR, GERÇEKLER

Temel Demirer

EKİM’İN 100. YILINDA KAVRAMLAR, GERÇEKLER

“Bir çiçek duruyordu orda, bir yerde,

Bir yanlışı düzeltircesine açmış.”[1]

 

Heiner Müller’in, “Aslında çağımız trajediler çağı. Ama bu trajedileri yazan çıkmadığı için dönüp dönüp eski trajedileri günümüze taşıma gereksinimini duyuyoruz,” sözlerinin sıkça anımsatıldığı ve her şeyin tersine gittiği sanılan (ve de Sisyphos kısırdöngüsüne[2] benzetilen!) çürümenin tarihi ürettiği şimdi,[3] bir yanıyla da Marksizm-Leninizm zamanıdır…

Hatırlanır ise, ‘Business HT’de yer alan 9 Kasım 2016 tarihli haberde, Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Trump’ın başkanlığını olumlu karşıladığı vurgusuyla şunları demişti:

“Trump eğer kaybetseydi belki kendisine antipati duyduğumuz için pek çoğumuz memnun olacaktık ama bu bir çözüm olmayacaktı. Çok büyük halk kitleleri mutsuz. Bu sistemin kendileri lehine çalışmadığını düşünüyorlar ve öfkeliler. Bu nedenle böyle aykırı gözüken adaya oy veriyorlar. Çok yakın bir geçmişte hepimiz dünyada sorunların çözümlendiğini sanıyorduk. Sovyetler Birliği yıkılmış, Doğu Bloğu çökmüştü. Hepimiz düşünüyorduk ki demokrasi ve serbest piyasa insanların tüm sorunlarını çözecek. Bunun böyle olmadığının ilk işareti 11 Eylül 2002’de geldi. Galiba bir şeyler ters gidiyor diye başladık. Bugün o işaretleri çok yaygın görüyoruz. İnsanlar reform beklentisi içindeler. Trump, bu reformu yapabilir mi yapamaz mı bilmiyoruz. Eğer yapabilirse insanlık rahat bir düzene kavuşacak, eğer yapamazsa seçmenler yapamayacağını vaat edene oy vermenin yanlış olduğunu anlayacak diye düşünüyorum. Eğer Hillary Clinton kazansaydı tamamen kurulu düzenin bir adayı olarak bu reformları yapma şansı çok düşüktü diye düşünüyorum…”

Durum buyken; kimilerine “çok iddialı” gelebilecek “Şimdi, Marksizm-Leninizm zamanıdır” saptamasının ardında Nâzım Hikmet Ran’ın, “en güzel deniz:/ henüz gidilmemiş olanıdır./ en güzel çocuk:/ henüz büyümedi./ en güzel günlerimiz:/ henüz yaşamadıklarımız./ ve sana söylemek istediğim en güzel söz:/ henüz söylememiş olduğum sözdür,” dizelerindeki bilinçli ısrar yatar.

  1. İ. Lenin’in, “Umutsuzluk ve karamsarlık, yıkımın nedenlerini kavrayamayan, çıkış yolu göremeyen, mücadele yeteneğini kaybetmiş olanlara ait bir sorundur,” haykırışındaki üzere bilinçli bir ısrar, duruş ve meydan okumadır Marksizm-Leninizm.

Karl Marx’ın ifadesiyle, “İnsanların varlıklarını belirleyen şey bilinçleri değildir. Tam tersine onların bilinçlerini toplumsal varlıkları belirler”ken; Marksizm-Leninizm, cehaletin panzehiri ve dünyayı değiştirmenin kaldıracıdır.

Söz konusu kaldıraç/ yöntem için “Toplumun kalabalıkları ve onlar gibi düşünenler benim kitabımı okumasınlar; hem ben, ona hiç el sürmemelerini alışkanlıklarına uyarak eserimi yanlış anlamalarına yeğ tutarım,” notunu düşen Karl Marx hepimize/ herkese şöyle seslenir:

“Varolan her şey... sadece herhangi bir hareket sayesinde vardır, yaşar... Biz, üretici güçlerin büyümesi, toplumsal ilişkilerin parçalanması sürekli hareketi içinde yaşıyoruz...

“Bilincin içinden çıktığı hayatı ve bir ürün olarak onun tarafından belirlendiği hayatı belirlediğini düşünmek yanlıştır. Çünkü tersine, bilinç hayat tarafından belirlenir…

“Eğer dış görünüş ve şeylerin özü aynı olsaydı, o zaman bilime gerek kalmazdı…

“Cehalet, ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır…

“İlkel komünal toplulukların çözülmesiyle, toplumun farklı ve en sonu karşıt sınıflara bölünmesi başlar. Bu tarihten başlayarak günümüze kadarki tüm toplumların tarihi sınıf savaşımları tarihidir…

“Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirmek gerekir…

“Komünistler, fikirlerini ve amaçlarını gizlemekten nefret ederler. Hedeflerine ancak varolan tüm sosyal koşulların şiddet yoluyla ortadan kaldırılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Varsın, hâkim sınıflar, komünist devrim korkusuyla tir tir titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır”…[4]

 

  1. AYRIM: TEMEL SORU(N)

 

Sınıf savaşımları tarihinde, öne çıkan dış görünüş ile onların ardındaki özü bire bir çakışmazken; Marksizm-Leninizm’in sorduğu ve sorulması gereken ilk soru(n) şudur:

“İşçilere ve köylülere şunu söylüyoruz: Yalancıların maskelerini indirin, körlerin gözlerini açın onlara sorun:

- Hangi cinsin hangi cinsle eşitliği?

- Hangi ulusun hangi ulusla eşitliği?

- Hangi sınıfın hangi sınıfla eşitliği?

- Hangi boyunduruktan ya da hangi sınıfın boyunduruğundan kurtuluş? Hangi sınıf için özgürlük?

Bu soruları ortaya atmaksızın, bunları ön plana çıkarmaksızın, bunların sessizce geçiştirilmesine, gizlenmesine, örtbas edilmesine karşı savaşmaksızın politikadan ve demokrasiden, özgürlükten, eşitlikten ve sosyalizmden söz eden kimse, emekçilerin en acımasız düşmanıdır, kuzu postuna bürünmüş kurttur, işçilerin ve köylülerin en kötü düşmanıdır, mülk sahiplerinin, çarların ve kapitalistlerin uşağıdır.”[5]

Ve bu aslî soru(n)dan, her koşulda asla vazgeçilmemelidir.

 

I.1) DİYALEKTİK MATERYALİZMİN GEREKLİLİĞİ

 

Aslî soru(n)dan söz ettiğinizde, de facto olarak, diyalektik materyalizmin gerekliliğinden söz etmiş olursunuz.

Friedrich Engels’in, “Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiç bir şey katmaksızın kavranmasıdır…

“Diyalektik için, kesin, mutlak, kutsal... hiç bir şey yoktur…

“Tek gerçek, bizim de içinde olduğumuz, duyusal olarak algılanabilen maddi dünyadır... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir…

“Her varlığın temel biçimleri mekân ve zamandır ve zaman dışında bir varlık, mekân dışında bir varlık denli büyük bir saçmalıktır…

“Doğanın işleyişi diyalektiktir…

“Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir var oluş ve yok oluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir,” vurgusuyla eklediği üzere:

“Doğa, insanlık tarihi ya da kendi zihinsel faaliyetimiz üzerine düşünürken karşımıza çıkan ilk tablo, sonu olmayan bir ilişkiler ve etkileşimler labirentidir; burada hiç bir şey eskiden olduğu gibi ve eskiden olduğu yerde kalmaz; her şey hareket eder, değişir, vücuda gelir ve yok olup gider.”[6]

“Şeylerin her birini, bu şey ister kendi kendine, ister bir başkasının yanı sıra ya da bir başkasının peşi sıra olsun, hareketsiz ve ölü olarak kavradığımız sürece, onlarda herhangi bir çelişkiyle karşılaşmayacağımız doğrudur. Kimi niteliklerin kısmen hepsinde ortak olduğunu kısmen her birinde farklılaştığını ve hatta kimi niteliklerin de birbirine ters düştüğünü görebiliriz; ama böylesi bir durumda söz konusu nitelikler farklı nesneler arasında dağılmıştır ve bu nedenle de hiç bir çelişki içermezler (...) Ancak, şeyleri hareketleri, değişimleri, yaşamları ve birbiri üzerindeki karşılıklı etkileri içerisinde ele almaya başlar başlamaz, bu durum bir hayli farklılaşır. Birden çelişkilerle uğraşır hâlâ geliriz.”[7]

“Hareketsiz madde, maddesiz hareket kadar kavranılamaz bir şeydir.”[8]

Aynı konuda “Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bütün değişikliklerin öznesi maddedir,” saptamasının altını çizen Karl Marx, “Diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu nedenle onun geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiç bir şeyin dayatmasına izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir,”[9] der.

Herakleitos’un, “Her şey akar, hiç bir şey durmaz... Zaman nehir gibidir. Aynı suda iki kez yıkanılmaz… Karşıtlar yararlıdır, en iyi uyum farklılıklardan çıkar,” saptamalarını anımsatırcasına…

Ayrıca, “Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur,” diyen[10] V. İ. Lenin için de “Diyalektik, şeylerin asıl özündeki gelişmenin incelenmesidir.”[11]

“Dünya, bugünkü durumuyla, her alanda uzun bir evrimin ürünü, bu bakımdan, yavaş ve sürekli bir hareketin ürünüdür. O hâlde, maddenin varlığını ortaya koyduktan sonra, kesinlikle belirtelim ki: Evren hareket hâlindeki maddeden başka bir şey değildir ve bu hareket hâlindeki madde, mekân ve zamandan başka bir şeyin içinde hareket edemez…

Doğa bilimleri, yeryüzünün insanın da, başka herhangi bir canlı varlığın da varolmadığı, varolamadığı bir durumda da, varolduğunu kesin olarak doğrular. Organik madde, çok sonradan gelen bir olgudur, uzun bir evrimin ürünüdür.”[12]

 

I.2) FELSEFESİZ OL(A)MAZ

 

Diyalektik metodoloji materyalist felsefesiz ol(a)mazken; “Felsefe işçi sınıfı ayağa kalkmadan kendisini gerçekleştiremez, felsefe gerçekleşmeden işçi sınıfı ayağa kalkamaz… Ülkenin özgürleşmesi, insanın özgürleşmesi demektir. Bu özgürleşmenin başı felsefe, kalbi proletaryadır. Felsefe proletarya ortadan kalkmadan kendini gerçekleştiremez, proletarya felsefe gerçekleşmeden kendini ortadan kaldıramaz,” der Karl Marx.

Gerçekten de “Felsefe din çevrelerini rahatsız eder, bu yüzden din çevreleri felsefeyi dinde eritmek isterler: Felsefeyi de kucaklayan bir din onlar için ülküsel yani dural bir dünya için iyidir. Din adamına gözünde felsefe bozguncudur, çünkü düşünce kalıplarına yani dogmalara saldırır. Felsefe dogmacı düşünceyi kendi varlığı için de gelişen dünya için de engel görür, ya dogma ya ben demek ister. Bu yüzden gerçek felsefeler biraz da ölçüsüzlük diyebileceğimiz bir atılganlığı kendilerine uygun görürler. Varsın bazı görüşlerimiz gerçeklikle bağdaşmıyor gibi dursun: Filozofluk yürekliliği gerektirir.

Korkaktan filozof olmaz. Filozof da bilir birçok görüşünün gelecekte çürütülebilir özellikler taşıdığını, yarın belki de kesin bir biçimde eleştirileceğini. Zaman aşırılıkları ayıklar. Hiç bir felsefe mutlak biçimde bütün yerler ve bütün zamanlar için geçerli olamaz. Önemli olan yürekli olmaktır, görebildiği kadarını görmektir, korkmadan önermektir, bugünden yarına köprüler uzatmaktır. Felsefe yapanlar yanlışa düşmekten korkmazlar, yanlış yapma haklarını kullanırlar. Felsefeci yanlış yapmaktan korktuğu sürece felsefe yapamayacağını bilir,” diyen Afşar Timuçin’in satırlarının altı özenle çizilmelidir.[13]

 

I.3) İDEOLOJİ MESELESİ

 

İdeoloji zihinsel güçtür;[14] tıpkı “Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda, egemen düşüncelerdir, başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır,”[15] diyen Karl Marx’ın belirlemesindeki üzere.

“Nasıl” mı?

“Fikirlerin, anlayışların ve bilincin üretimi, her şeyden önce doğrudan doğruya insanların maddi faaliyetine ve karşılıklı maddi ilişkilerine, gerçek yaşamın diline bağlıdır. İnsanların anlayışları, düşünceleri, karşılıklı zihinsel ilişkileri, bu noktada onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlâkının, dininin, metafiziğinin vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir.

Sahip oldukları anlayışları, fikirleri, vb. üretenler insanların kendileridir, ama bu insanlar, sahip oldukları üretici güçlerin belirli düzeydeki gelişmişliğinin ve bu gelişkinlik düzeyine tekabül eden -ve alabilecekleri en geniş biçimlere varıncaya kadar- karşılıklı ilişkilerinin koşullandırdığı gerçek, faal insanlardır.

Bilinç hiç bir zaman bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz ve insanların varlığı, onların gerçek yaşam süreçleridir. İnsanlar ve sahip oldukları ilişkiler tüm ideolojilerinde sanki camera obscura’daymış [karanlık oda-ç.n] gibi baş aşağı çevrilmiş bir biçimde görülüyorsa, nesnelerin gözün, ağtabakası üzerinde ters durmalarının onların dolaysız fiziksel yaşam süreçlerinin yansıması olması gibi, bu olgu da, insanların tarihsel yaşam süreçlerine aynı şeyin olmasından ileri gelmektedir.”[16]

Sınıflar mücadelesi temelinde iki antagonistik ideolojiden söz etmek kaçınılmazken; V. İ. Lenin herkese şunu hatırlatır:

“Çalışan yığınların hareketlerinin süreci içerisinde kendi başlarına formüle edecekleri başka bir ideolojiden söz edilemeyeceğine göre, tek seçenek şu oluyor - ya burjuva ideolojisi ya da sosyalist ideoloji ikisi arasında ortak bir yol yoktur. (Çünkü insanlık “üçüncü” bir ideoloji yaratmamıştır ve ayrıca sınıf karşıtları ile parçalanmış bir toplumda sınıf dışı veya sınıf üstü bir ideoloji söz konusu olamaz.) Öyleyse, herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık olsun yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir.”[17]

 

I.4) YÖNTEM KONUSU

 

“Doğa ve insan dünyası ilkelere uymaz, ilkeler ancak doğa ve tarihe uydukları ölçüde doğrudur,”[18] diyen Friedrich Engels’in, Bresau’daki Warner Sombart’a mektubundaki ifadesiyle, “Marx’ın anlayışı, bir doktrin değil bir yöntemdir. Hazır dogmalar vermez, daha ileri araştırmalar için ölçütler ve bu araştırmalar için yöntem verir.”

Yine Friedrich Engels’in, Joseph Bloch’a belirttiği üzere, “Materyalist tarih anlayışına göre tarihte belirleyici etken, son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de hiç bir zaman bundan daha fazlasını ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi birisi ekonomik etken tek belirleyicidir demek üzere bu önermeyi çarpıtırsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz hâline getirmiş olur. Ekonomik durum temeldir, ama çeşitli üstyapı öğeleri de -sınıf mücadelesinin politik biçimleri ve sonuçları, yani çarpışma bir kez kazanıldıktan sonra kazanan sınıflar tarafından kurulan yapılar, vb., hukuksal biçimler, ve bütün bu güncel mücadelelerin onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, siyasal, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve ayrıca bunların dogmatik sistemlere gelişmeleri- tarihsel mücadelelerin gidişatı üzerinde etki yapar ve birçok durumda bunların biçimini belirlemekte üstün gelir.”

“Radikal olmak, şeyleri kökünden kavramaktır. Ama insan için kök, bizzat insanın kendisidir,”[19] diyen Karl Marx’ın yöntemi, toplumdaki “yanlış”ları gösterip, yerine konması gereken “doğru”ları vaaz etmek değilken; Marksist eleştiri, demistifikasyon, yani gizemden arındırma demektir.

Ona göre, toplumu saran mistik sis perdelerinin arkasında insanın insanlığı katledilmektedir; bunu ortaya çıkarmak için, toplumdaki “var olan her şeyin eleştirisi”ni yapar. Örneğin Karl Marx’a göre, eğer din eleştirisinde tutarlı olunacaksa, eleştiriyi dini doğuran akıl dışı toplumsal koşulların eleştirisine doğru ilerletmek gerekir.

 

I.5) MARKSİZM NEDİR (Mİ?)

 

“Nasıl Darwin organik doğanın evrim yasasını bulduysa, Karl Marx da, insan tarihinin evrim yasasını buldu,” vurgusuyla der Friedrich Engels.

“Marksizm işçi partisini eğiterek, iktidarı ele geçirme ve tüm halkı sosyalizme götürme, yeni düzeni yönetme ve örgütleme, toplumsal yaşamlarının burjuvazi olmadan ve burjuvaziye karşı biçimlendirilmesinde tüm emekçilerin ve sömürülenlerin öğretmeni, yöneticisi, önderi olma yeteneğine sahip proletaryanın öncüsünü eğitir. Buna karşılık bugün egemen olan oportünizm işçi partisi içinden, kitleye yabancılaşan, kapitalizme oldukça iyi biçimde ‘uyma’yı bilen, büyük kardeşlik hakkını bir tas mercimek çorbasına satan, yani burjuvaziye karşı halkın devrimci önderi rolünden vazgeçen ücretleri daha iyi işçi temsilcilerini eğitir,”[20] diyen V. İ. Lenin de şunların altını çizer:

“Marksizm her türlü soyut formüle, dogmatik reçeteye kesinlikle düşmandır ve hareketin gelişmesiyle… sürekli olarak yeni ve çeşitli savunma ve saldırı yöntemleri ortaya çıkartan kitle mücadelelerinin dikkatle incelenmesini gerektirir. Hiç bir zaman hiç bir mücadele yöntemini reddetmez. Asla verili anda mümkün ve mevcut mücadele yöntemleriyle sınırlanmaz, yeni mücadele yöntemlerinin ortaya çıkmasını kaçınılmaz sayar. Mücadele biçimleri sorununu, somut tarihi durumun dışında ele almak diyalektik-materyalizmi bilmemektir.”

“Marx’ta ütopyacılığın zerresi yoktur; tepeden tırnağa ‘yeni’ bir toplum türetmez o, tepeden tırnağa ‘yeni’ bir toplum tasarlamaz. O yeni toplumun eski toplumdan başlayan doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler. Somut proleter yığın hareket deneyini ele alır ve ondan pratik dersler çıkarmaya çalışır.”

“Tamamı ile Marksist kuram zemininde duruyoruz: Bu kuram, önce sosyalizmi ütopyadan bilime dönüştürdü, bu bilimi değişmez temeller üzerine oturttu ve bilimi geliştirmek ve tüm ayrıntıları ele almak için gidilmesi gereken yolu gösterdi.”

Ve nihayet Karl Marx da, Marksizm’(in)e dair şu notu düşer:

“Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere ya da ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir.” 

 

I.6) DEVRİMCİ PRAKSİS

 

Devrimci praksis, Marksizmi var edip, kuvveden fiille çıkaran gerçekliğin ta kendisidir; tıpkı Karl Marx’ın, “Nasıl özel yaşamda bir adamın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı birbirinden ayrılırsa, tarihsel savaşımlarda da, özel yaşamdakinden daha çok, partilerin sözlerini ve emellerini onların kuruluşlarından ve gerçek çıkarlarından ayırt etmek, kendileri hakkında düşündükleri ile gerçekte ne olduklarını birbirinden ayırt etmek gerekir,”[21] uyarısındaki üzere…

Burada bir parantez açarak hatırlatalım:

“Proleterler kendilerini (metalaşmış, ücretli emekçiler sınıfı olarak ortadan kaldırıp, gelişmiş) birey olarak öne sürmek için öteden beri sürüp gelen kendi var oluş koşullarını, yani ücretli emeği ortadan kaldırmak zorunda kalacaklardır. Böylece onlar (toplum yerine geçmiş) devleti doğrudan karşılarında görmektedirler. Bunun içindir ki, kendilerini birey olarak öne sürebilmeleri için devleti alaşağı etmeleri gerekir.”[22]

“Burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.”[23]

“İşçi sınıfı eğitim, gelenek ve ekonomik ilişkilerin sessiz zorlayıcılığı yoluyla itaat etmeyi öğrenir, kapitalist üretimin özgül tarihsel koşullarını toplumsal değil, doğal güçler (kader, değiştirilmesi olanaksız olan, insan iradesi dışındaki güçler) olarak kabul eder,”[24] saptamalarıyla kavranması gereken Marksizm’den söz ederken; “İnsan, hakikâtı, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşünmenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur,” diyen Karl Marx’ın yaşamsal vurgusu “es” geçilmemelidir.

Tabii Karl Marx’ın, “Eleştiri silahı, silahların eleştirisinin yerini kuşkusuz alamaz; maddi güç ancak maddi güçle yenilebilir; ama teoride yığınları sarar sarmaz maddi bir güç durumuna gelir”; V. İ. Lenin’in, “Tek gerçek güvence işçi yığınlarının örgütlenmesi ve silahlanmasıdır,”[25] uyarıları eşliğinde!

“Neden” mi?

Çünkü her şey Karl Marx’ın işaret ettiği üzeredir: “Komünistlerin vardıkları teorik sonuçlar, hiç bir biçimde, şu ya da bu sözde evrensel reformcu tarafından icat edilmiş ya da keşfedilmiş düşüncelere veya ilkelere dayandırılmamıştır. Bunlar ancak, gözlerimizin önünde cereyan eden tarihsel bir hareketten, varolan sınıf mücadelesinden doğan gerçek ilişkilerin genel bir ifadesidir.”

“Hükümetlere şunu açıklamalıyız: Biz, sizin, proleterlere karşı yöneltilmiş bir silahlı güç olduğunuzu biliyoruz. Biz, size karşı, olanak bulunduğu sürece barışçıl araçlar ve kaçınılmaz olduğu zaman da silah kullanacağız.”[26]

 

  1. AYRIM: SINIFI VAR EDEN(LERİN) ZEMİN(İ)

 

Sınıfı var eden(lerin) zemini özel mülkiyetçi üretim ve paylaşım ilişkileri veya artı değere el konulması biçimidir.

“Sosyal ilişkiler, üretici güçlere sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanlar yeni üretici güçler elde ettikçe, üretim tarzını da değiştirirler ve üretim tarzını, geçimlerini kazanma tarzını değiştirmekle, tüm toplumsal ilişkilerini de değiştirirler. El tezgâhı, feodal ağalı bir toplumu, buhar tezgâhı ise sanayi kapitalisti bulunan bir toplumu verir”ken;[27] hızla aktararak sıralayalım:

“Bireylerin ilk tarihsel eylemi, insanları tarihten ayıran ilk eylem, insanların düşünmeleri değildir, kendi geçim araçlarını üretmeye çalışmalarıdır.”[28]

“Bütün kapitalist üretim sistemi, işçinin emek gücünü meta olarak satmasına dayanır.”[29]

“İş gücü... ücretli işçinin kapitaliste sattığı metadır. Ama iş gücünün uygulanması, emek, işçinin kendi yaşam faaliyetidir, kendi yaşamının tezahürüdür. Ve işte, işçinin gerekli geçim araçlarını sağlamak için bir başkasına sattığı bu yaşam faaliyetidir.”[30]

“İşçi, kapitalist için ya da sermaye biçiminde, sürekli olarak, bir kısmı kendi var oluşunun koşullarını, öteki kısmı ise sermayenin var oluşunun koşullarını karşılamak üzere, ikili bir fon yaratır.”[31]

“Herhangi bir işçiyi, örneğin bir dokumacıyı alalım. Kapitalist ona dokuma tezgâhını ve ipliği sağlar. Dokumacı işe koyulur ve iplik beze dönüşür. Kapitalist, bezi alır ve onu örneğin 20 marka satar. O hâlde, dokumacının ücreti, bezin, 20 markın, kendi emeğinin ürününün bir bölümü müdür? Hiç de değil. Dokumacı, bez satılmadan çok önce belki de bezin dokunması bitmeden önce, ücretini almıştır. Şu hâlde kapitalist, bu ücreti, bezin satışından alacağı paradan değil, önceden biriktirilmiş paradan öder. Nasıl ki, işveren tarafından sağlanan dokuma tezgâhı ve iplik dokumacının ürünü değilse, aynı şey dokumacının kendi metaı, yani kendi işgücü karşılığında aldığı metalar için de geçerlidir.”[32]

“Nasıl ki gönüllü, üretken etkinlik insanlığın tattığı en üstün haz ise, zorunlu çalışma da en haşin ve aşağılayıcı bir cezadır. İnsanın kendi iradesine karşı, her gün, sabahtan gece vaktine kadar, belli bir şey yapmakla sınırlandırılmasından daha dehşet verici bir şey yoktur.”[33]

“İşçiye, kölenin aksine belli nitelik ihtiyaç maddeleri değil, herhangi bir ihtiyaç madddesine (niteliğe) dönüştürebilecek bir para (nicelik) verilir. Bu, işçinin giderek ihtiyaçlarının alanın genişletebilmesinin, bir alıcı (tüketici) olarak, kendi patronu dışındaki kapitalistlerle ilişkiye girmesinin ve o kapitalistlerin, kendi üretimlerini genişletebilmek amacıyla işçinin ihtiyaçlarının alanını genişletmeye çalışmalarının (reklam vb.) önkoşuludur.”[34]

“İşçi, kendisini kiralayan kapitalisti istediği an terk eder ve kapitalist de, artık onun sırtından kâr elde etmediği ya da umduğu kârı elde etmediği anda kendisine yol verir. Ama yaşamının biricik kaynağı kendi işgücünün satımı olan işçi, kendi varlığını reddetmeksizin alıcılar sınıfının tümünü, yani kapitalist sınıfı terk edemez. İşçi şu ya da bu kapitaliste değil, kapitalist sınıfa aittir ve dahası, kendisini satmak, yani bu kapitalist sınıf içinden bir alıcı bulmak ona düşer.”[35]

“Emekçi, yaşamının büyük bir kısmını üretim süreci içerisinde geçirdiği için, üretim sürecinin koşulları, geniş ölçüde, onun aktif yaşam süreci, koşulları ya da yaşam koşullarıdır ve bu yaşam koşullarında ekonomi, kâr oranının yükseltmenin bir yöntemidir; daha önce de gördüğümüz gibi, aşırı çalıştırma, emekçiyi bir dolap beygirine çevirme, sermayeyi çoğaltmanın ya da artı-değer üretimini hızlandırmanın bir aracıdır. Bu ekonomi, daracık ve sağlığa zararlı yerlere işçileri üst üste yığmaya, ya da kapitalistin diliyle, yerden tasarrufa; güvenlik aygıtları kullanmaksızın, tehlikeli makineleri avuç içi kadar yerlere doldurmaya; sağlığa zararlı, ya da madencilikte olduğu gibi tehlikeli, vb., üretim süreçlerinde güvenlik kurallarını ihmal etmeye kadar varır.

Üretim sürecini, işçi için insani, zevkli ya da hiç değilse dayanılabilir hâlâ getirmek için gerekli koşulların ve önlemlerin hiç birinin yerine getirilemediğinin burada sözünü bile etmiyoruz. Kapitalist açısından bu tamamen yararsız ve anlamsız bir israftır. Kapitalist üretim biçimi genellikle, bütün pintiliğine karşın, kendi insan malzemesi konusunda çok hovardadır; tıpkı, tersine ürünlerini ticari kanallardan dağıtma yöntemi ve rekabet yüzünden, malzeme ve araç bakımından çok müsrif olması ve bireysel kapitalist için kazandığını toplum adına yitirmesi gibi.”[36]

Tablo buyken; “Kapitalist üretimin amacı, her zaman, yatırılan asgarî sermaye ile, azamî artı-değeri ya da azamî artı-ürünü yaratmaktan ibarettir; eğer bu amaca, işçilerin aşırı çalıştırılmasıyla varılamıyorsa, sermaye, belirli bir ürünü elden gelen asgarî masrafla üretmek, emek-gücünü ve masrafları kısmak eğilimini gösterir... Bu kavrama göre, kapitalist üretimde, işçilerin kendileri, ne kendinde bir amaç, ne de üretimin amacı değil, basit üretim araçları olarak görünürler,” vurgusuyla Karl Marx ekler:

“Toplumsal emeklerin bütünlüğünün, o emeklerin her birini dıştalayan, onlara yabancı bir varlık olarak belirmesi bir çelişkidir. Tıpkı ücretli emeğin kendi emeğini kendisine yabancı ve dışsal bir güç olarak vazetmesi gibi, bir toplumsal yeniden üretim süreci olan sermaye de, kendisini oluşturan birimleri (emekleri), kendisine yabancı ve dışsal güçler olarak vazeder. Kapitalizmin, kendi bağrında, kendi olumsuzlanması olan proletaryayı yaratması (üretmesi, vazetmesi vb.) denilen olay bu çelişkiye dayanır.”[37]

Ve ayrıca “İçerdiği bütün üretici güçleri geliştirme potansiyelini tüketmeden, bir toplumsal oluşum tarih sahnesinden çekip gitmez.”[38]

 

II.1) SERMAYE SORUNU

 

“Sermaye... bir toplumsal üretim ilişkisidir. Bir burjuva üretim ilişkisi, burjuva toplumun üretim ilişkisidir…

Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar. İşçinin çalıştığı süre, kapitalistin ondan satın aldığı emek gücünü harcadığı süredir…

Ücretli işçi, ücretli işçi oldukça, yazgısı sermayeye bağlıdır. İşçi ile kapitalist arasındaki o kadar övülen çıkar ortaklığı işte budur,”[39] saptamasını öne çıkaran Karl Marx, şunların da altını çizmeden edemez:

“Sermayenin tarihi misyonu öncelikle üretici güçleri geliştirmek değil, üretimdeki artışın gerçekleşebilmesinin ve herhangi bir anlam taşımasının koşulu olan, bu yeni üretimlere tekabül eden yeni ihtiyaçların yaratılmasıdır. Uygarlık yeni makinelerin vb. üretilmesi değil, yeni insanların yaratılması, insan ihtiyaçlarının “bir lokma, bir hırka, bir dam” çerçevesinin süreçlerde yaratılmış ihtiyaçlar hâline getirilmesidir. Bu olmadan üretici güçler gelişemez. İhtiyaç yaratılmadıkça üretim büyüyemez.”[40]

“Sermayenin genel formülü P-M-P’dür. Başka bir deyişle, dolaşımdan, daha büyük bir miktar değer çekmek için, bir miktar değer dolaşıma sokulmuştur. Bu daha büyük miktarı üreten süreç, kapitalist üretimdir. Bunu gerçekleştiren süreç, sermayenin dolaşımıdır. Kapitalist, bir metaı, ne sırf meta üretmiş olmak için, ne de, onu, kullanım değeri ya da kendi kişisel tüketimi için üretmez. Bu üründeki kapitalisti gerçekten ilgilendiren şey, bizzat somut ürün değil, üründeki, üretimi için tüketilen sermayenin değerini aşan değer fazlasıdır.”[41]

“Sermaye, kargaşalıktan ve kavgadan kaçar ve ürkek bir tabiata sahiptir. Bu, çok doğru olmakla birlikte, gerçeğin tamamı değildir. Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmaması ya da çok az kâr olması hâlinde dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun, aslan kesilir. Yüzde 10’luk emin bir kârla her işe girişir; yüzde 20 ile canlanır; yüzde 50 ile cesareti mutlaklaşır; yüzde 100 ile bütün yasaları ayaklar atına alır; yüzde 300 için işleyemeyeceği suç yoktur, asılmayı bile göze alır. Kargaşa ve kavga kâr getirsin, bunların ikisini de teşvik eder. Kanıt: Kaçakçılık ve köle ticareti.”[42]

“Sermayenin kendisini genişletmesi için sermaye ile durmadan kaynaşmak zorunda kalan ve sermayeden kopup ayrılması olanaksız bulunan, sermaye köleliği, yalnızca, kendisini sattığı bireysel kapitalistlerin başka başka olmalarıyla gözlerden saklanan bu emek-gücü kitlesinin yeniden-üretimi, aslında sermayenin kendisinin yeniden üretiminin kökü ve esasıdır. Bu yüzden sermaye birikimi, proletaryanın çoğalması demektir.”[43]

Evet sermaye, proletaryayı çoğaltır; tıpkı Friedrich Engels’in, “Sermaye her gün artıyor; nüfusla birlikte emeğin gücü de büyüyor ve bilim her geçen gün, doğa güçlerini insanın hizmetine daha çok sokuyor. Bu üretken kapasite, bilinçli olarak ve herkesin çıkarı doğrultusunda uygulansaydı, insanlığın payına düşen emek, kısa zamanda asgariye indirilmiş olurdu. Rekabete bırakılacak olursa o da aynı şeyi yapar ama çelişkiler çerçevesi içinde. Toprağın bir bölümü en iyi biçimde işletilirken, bir bölümü bomboş durmaktadır. Sermayenin bir bölümü şaşırtıcı bir hızla dolanırken, bir bölümü de sandıklarda ölü yatıyor. İşçilerin bir bölümü günde 16 saat çalışırken diğer bölümü işsiz ve açlıktan ölüyor,” analizindeki üzere…

Ve bir şey daha: V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Burjuvazi... bir yöntemden ötekine, bazı kişilerin kötü niyetli hesapları sonucu değil, bir rastlantı sonucu da değil, fakat kendi öz durumunun temel çelişkisi nedeniyle geçer”ken; “Burjuva sınıfının esas varlık ve egemenlik koşulu, servetin özel ellerde birikmesidir, sermayenin oluşması ve artmasıdır; sermayenin koşulu ise ücretli emektir. Ücretli emek yalnızca işçilerin kendi aralarındaki rekabete dayalı. Taşıyıcısı ister istemez ve engelsizce burjuvazi olan sanayinin ilerlemesi, işçilerin rekabet yoluyla yalıtılması yerine onları bir araya getirerek devrimci birleşimlerini sağlamakta. Demek ki büyük sanayinin gelişmesiyle burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünü sahiplendiği kendi temeli ayağının altından çekilmekte. Burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını üretiyor.[44] Onun yıkılması da proletaryanın zaferi de aynı oranda kaçınılmaz”dır.[45]

 

II.2) EMEĞİN KONUMU, SÖMÜRÜ VE ARTI-DEĞER

 

Birikmiş emeği sermayeye dönüştüren tek şey, birikmiş, geçmiş, maddeleşmiş emeğin, dolaysız, canlı emek üzerindeki egemenliği”yken;[46] “Emek zenginler için harikalar, ama işçi için yoksunluk üretir. Saraylar ama işçiler için inler üretir. Güzellik ama işçi için solup sararma üretir. Emeğin yerine makineleri geçirir, ama işçilerin bir bölümünü de makine durumuna getirir.[47] Us ama işçi için budalalık, aptallık üretir.”[48]

Bu tabloda “İşçinin, sermayenin hızla büyümesinde çıkarı vardır demek, işçi başkalarının zenginliğini ne kadar büyük bir hızla çoğaltırsa, kendi payına düşen kırıntılar o denli bol olacak, istihdam ve var edilebilecek işçilerin sayısı o denli çok olacak, sermayeye bağımlı köleler yığını o denli artırılabilecek demektir.”[49]

Kuşku yoktur ki, “Sermaye, ancak işgücü karşılığında değişilmek suretiyle, ancak ücretli emek yaratarak çoğalabilir. Ücretli işçinin işgücü, sermaye ile ancak sermayeyi artırarak, kölesi olduğu gücü kuvvetlendirerek değişilebilir. O hâlde, sermayenin artması demek, proletaryanın artması yani işçi sınıfının artması demektir.”[50]

Çünkü “Kapitalist, emek-gücünü, daha üretim sürecine girmeden önce satın alır, ama karşılığını, ancak belirlenen zamanlarda, bu emek-gücü, kullanım- değerlerinin üretilmesinde harcandıktan sonra öder. Kapitalist, ürünün değerinin geri kalan kısmıyla birlikte, bir de bu değerin, emek-gücünün ödenmesinde harcanan paranın eşdeğeri olan, yani ürünün değerinin, değişen-sermayeyi temsil eden kısmına da sahip olur. Değerin bu kısmında emekçi, zaten kapitaliste, ücretlerinin bir eşdeğerini sağlamış durumdadır.”[51]

“Dar görüşlü bireysel bir kapitalist (ya da, her bireysel üretim alanındaki bütün kapitalistler), kârının, sırf kendi çalıştığı emekten ya da kendi üretim alanından gelmediğine, haklı olarak inanır. Kendi kâr oranını ilgilendirdiği kadarıyla, bu, oldukça doğrudur. Ama bu karın ne ölçüde, emeğin, toplam toplumsal sermaye, yani bütün kapitalist meslektaşları tarafından topluca yapılan sömürüsü ile gerçekleştiği, bu iç bağıntı, bireysel kapitalist için tam bir sırdır; burjuva teorisyenleri, ekonomi politikçiler şimdiye değin bu sırrı aydınlatmadıkları için kapitalistin bu bilgisizliği daha da katmerlenlenmiş”ken;[52] “Servet biriktirme hırsı, doğası gereği sınırsızdır. Para, her tür metaya doğrudan doğruya çevrilebilir olduğundan, nitelik ya da biçim açısından sınırlanmamıştır, yani maddi zenginliğin genel temsilcisidir. Ama aynı zamanda, fiilen var olan her para toplamı nicel açıdan sınırlıdır ve dolayısıyla bir satın alma aracı olarak sınırlı bir etki alanına sahiptir. Paranın nicel sınırlılığı ile nitel sınırsızlığı arasındaki bu çelişki, servet biriktiricisini, sürekli olarak Sisyphos’unkine benzer biriktirme işine dönmeye zorlar. O, her yeni fethettiği ülkede sadece yeni bir sınır gören bir dünya fatihi gibidir.”[53]

Bunun da ardında artı değer temellükü yatar.[54]

Yeri geldi hatırlatalım: Karl Marx’ın, “Metanın değeri, kendi başına, kapitalisti hiç ilgilendirmez. Onu ilgilendiren tek şey, metada yatan ve satışı ile gerçekleşen artı-değerdir,” notunu düştüğü konuda[55] V. İ. Lenin de, “Artı-değer öğretisi, Marx’ın iktisat öğretisinin temel taşıdır,”[56] der.

Gerçekten de, “Rant, faiz ve kâr artı-değerin yani metanın içerdiği ödenmemiş emeğin çeşitli bölümlerine verilen farklı adlardan başka bir şey değildir ve bunların hepsi de bu kaynaktan, yalnızca bu kaynaktan elde edilirler.”[57]

“Kapitalistin başkalarının emek-zamanı üzerindeki açgözlülüğü, vb., artı-değer tahlillerimizle ortaya çıktığı gibi, artı-değerin niteliği, elbette etkisini bütün üretim süreci boyunca kapitalistin bilinci üzerinde sürdürür.”[58] 

 

II.3) VE KAPİTALİZM!

 

Emma Goldman’ın, “Kapitalist toplum, hiç durmadan çalışanların asla bir şeye sahip olmadığı, buna karşılık hiç çalışmayanların her şeyin keyfini çıkardığı bir toplumdur”; Murray Bookchin’in, “Kapitalizm toplumsal kanserdir. O her zaman bir toplumsal kanser oldu. O toplumun bir hastalığıdır. O toplumun tümörüdür,” notunu düştükleri kapitalizm için[59] Karl Marx da şunları der:[60]

“Kapitalist üretim, yalnızca meta üretimi değil, esas olarak artı-değer üretimidir. Emekçi, kendisi için değil, sermaye için üretir. Bu nedenle, artık yalnızca üretmesi yetmez. Artı-değer üretmek de zorundadır.”[61]

“Yoksulluğu azaltmadan zenginliği arttıran ve suç işleme bakımından, sayılardan daha hızlı artış gösteren bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şeylerin olması gerekir.”

“Kapitalist ilişkiler içinde insan değersizleşmiş, köleleşmiş, terk edilmiş, aşağılanmış bir varlıktır... Bu ilişkileri, yani kapitalizmin insana dayattığı koşulları, köpeklere vergi getirileceğini işiten bir Fransız’ın kapıldığı telaş çok iyi betimler; zavallı köpekler! Size insan muamelesi yapmak istiyorlar?”

 “Boş zamanı olmayan, tüm yaşamı uyku, yemek ve benzeri şeylerin getirdiği fiziksel kesintiler dışında kapitalist için çalışmakla geçen kişi, yük hayvanından bile aşağıdır. Kendi dışına yönelik zenginlik üreten bir makinedir.”[62]

Bu dizaynda “Proletarya çaresizdir; kendi hâline bırakılırsa, tek bir gün bile yaşayamaz. Burjuvazi, sözcüğün en geniş anlamında tüm yaşama araçlarının tekelini eline geçirmiştir. Proletarya neyi gereksiniyorsa, ancak burjuvaziden, kendi tekeli içinde devlet gücü tarafından korunan burjuvaziden alabilir. Bu nedenle proleter, hukuken ve gerçekte, yaşamı ya da ölümü hakkında hüküm verebilen burjuvazinin kölesidir. Burjuvazi ona yaşam araçlarını önerebilir, ancak ‘denk’ bir çalışma sunması karşılığında. Hatta proleterin rüştüne erişmiş sorumlu bir taraf olarak özgür seçimiyle davranıyormuş gibi bir görünüm kazanmasına; özgür, sınırlanmamış rızasıyla bir sözleşme yapıyormuş gibi bir görünüm kazanmasına bile izin verir. 

Harika bir özgürlük! Proleter, ya burjuvazinin kendisine önerdiği koşulları kabul edecek, ya açlıktan ve soğuktan ölecek, orman hayvanları arasında çıplak uyuyacaktır! Burjuvazinin keyfine göre değerlendirilen harika bir ‘denk’lik! Ve bir proleter, burjuvazinin ‘doğal amirleri’nin ‘hakça’ önerilerini kabul etmek yerine açlıktan ölecek kadar budalaysa, onun yerine kolayca bir başkası bulunacaktır; dünyada yeterince proleter vardır ve hepsi de yaşamak yerine ölmeyi yeğleyecek kadar deli değildir.”[63]

Tam da bunun için “Kapitalizm, ekonomik ve dolayısıyla toplumsal eşitsizlik ile biçimsel eşitliği birleştirir. Bu, kapitalizmin burjuvazinin yandaşlarınca, liberallerce, yalanlarla gizlenmeye çalışılan ve küçük-burjuva demokratlarca anlaşılmayan temel özelliklerinden biridir,” der ve ekler V. İ. Lenin:

“Kapitalizm, soygunculuğunun bütün görünüşleri ve tarihsel gelişmesi ile ulusal özelliklerinin en ince dal budak salmaları içinde hiç bir zaman sonuna değin irdelenemeyecektir; bilginler ve hele bilgiçler özel ayrıntılar üzerinde tartışmayı hiç bir zaman bırakmayacaklardır. ‘Bu yüzden’ kapitalizme karşı sosyalist savaşımdan vazgeçmek, bu savaşıma ihanet etmiş olan kimselere karşı çıkmak istememek gülünç olurdu.”[64]

 

II.4) KRİZ

 

Ve krizsiz yapamayan, olamayan kapitalizm açısından, “Bütün gerçek krizlerin son nedeni… kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir,”[65] diyen Karl Marx ve ekler:

“Ekonomideki tıkanıklıkların nedeni sermaye yetersizliği değil, tersine sermayenin aşırı birikimidir.”

“Kapitalist üretim, sürekli olarak, kendi niteliğinden gelen engellerin üstesinden gelmeye çalışır, ama bunu ancak, bu engelleri tekrar kendi yoluna ve hem de daha heybetli ölçekte koyarak becerir.”

Bugün bu bağlamda, XXI. yüzyılın başında bir “büyük savaş” olasılığına işaret eden gelişmeler söz konusu... Kapitalizmde büyük savaşların arkasında her zaman büyük ekonomik krizler yatar. OECD, UNCTAD raporları, ABD merkez bankasının eski başkanı Bernanke ve şimdiki başkanı Yellen’in sözleri, yalnızca böyle büyük bir kriz içinde olduğumuzu vurgulamakla kalmıyor, krizin çok daha sert bir aşamaya girmek üzere olduğunu düşündürüyor…

Sonuç olarak, 2007 mali krizine yol açan borç köpüğü olduğu gibi duruyor; bu kez yükselen piyasaları da kapsıyor. Merkez bankaları daha etkisiz. Yatırım, üretim, ticaret geriliyor. Yeni bir dalga geliyor. Evet, “bu kapitalizm bu krizden çıkamaz” ama çıkmaya çabalarken büyük felaketlere yol açmayı başarabilir.[66]

Bu çerçevede Kapitalizmin “ruhu” sanırım yine değişiyor. Brexit, Trump, popülist dalga bu değişimin öncü sarsıntıları…

Kapitalizm de kendini yenilemeye çalışırken “statükonun” direncini, yine entelektüellerin, işçi sınıfının kapitalizme yönelik eleştirilerinden yararlanarak kırmaya hazırlanıyor. Yeni “ruhun” nasıl bir şey olacağını henüz bilemiyoruz, ama Brexit’e, Trump’a, Marine le Pen’e, Orban’a bakınca bir fikir edinebiliyoruz.[67]

Yani sürdürülemez kapitalizmin her “çözümü”, binlerce soru(n) yaratırken; “Kapitalizmi kendiliğinden çökertecek bir nihai kriz yoktur. Kapitalist sistem işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle yıkılmadığı sürece, egemen güçler insan toplumunu en yıkıcı felâketlere sürükleme pahasına kendi sistemlerini yaşatmanın bir yolunu bulacaklardır,” der ve ekler V. İ. Lenin:

“Krizlerdeki ortak yan, kitlelerin kabından taşan hoşnutsuzluğu, burjuvaziye ve onun hükümetine karşı öfkesidir. Her kim ki meselenin bu özünü unutur, sessizce geçiştirir ya da küçümserse, sosyalizmin sınıf mücadelesine ilişkin en temel ilkelerini yadsımış olur.”

 

II.5) İŞÇİ SINIFI (PROLETARYA)

 

  1. İ. Lenin, “İnandığımız tek kutsallık emeğin gücüdür,” derken;[68]Karl Marx da ekler: “Sorun işçinin emeğinin karşılığını tam ya da yarım alması değil, emeğinin üzerinde hakkı olmamasıdır.”

Gerçekten de 30 Nisan 1891’de Friedrich Engels’in yazdığı gibi, “Bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır... Ne var ki, işçiler tarafından üretilen bu değerler, işçilere ait değildir.”[69]

İşte tam da bunun için Paul Lafargue, “Çalışın, çalışın proleterler, toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu artırmak için çalışın. Çalışın ki, daha da yoksullaşarak daha çok çalışmak ve yoksullaşmak için birtakım nedenleriniz olsun. Kapitalist üretimin acımasız yasası budur işte,” notunu düşer!

Tıpkı İngiltere’de 1837’de illegal sendikalarda ve grevlerde filizlenip, 1842’den 1848’e 250 bin asker ve polisle bastırılan görkemli bir ayaklanmayı gerçekleştiren ve 1850’de yenilen Çartist işçi hareketinin ünlü önderlerinden James B. O’Brien’ın, “Devlet, kâr-sahipleri tarafından, fahiş kârlarını, rantlarını ve çalışan halkın sırtındaki yükleri sürdürmek üzere kurulmuştur. Yasaları yapan devlet midir, yoksa tersine, kendilerini zenginleştirmek için yasaları yapıp devlete uygulattıran kâr-sahipleri mi? Kâr-sahipleri her yerde ezenlerdir. Devlet onların bekçisi, çalışan halk ise ezilenlerdir,” saptamasındaki üzere…[70]

“İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak-tefek yakınma konularında değil, ama kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır. Ücretli işçi, emek-gücünü, belli bir gündelik karşılığı kapitaliste satar. Bu gündeliğin karşılığı olan değeri, birkaç saatlik bir çalışmayla üretmiştir; ama sözleşmeye göre, işgününü tamamlamak için daha bir dizi saat çalışmak zorundadır; bu ek artı-emek saatlerinde ürettiği değer,[71] kapitaliste hiç bir maliyeti olmayan, ama yine de onun cebine giren artı-değerdir.”[72]

“Pazarda, para sahibi ile doğrudan doğruya yüzyüze gelen aslında emek değil, emekçidir. Onun sattığı, kendi emek-gücüdür. Onun emeği, fiilen başlar başlamaz, artık, ona ait olmaktan çıkmıştır ve bunun için de bu emeğin şimdi onun tarafından satılması söz konusu olamaz. Emek, değerin özü ve değerin içkin ölçüsüdür, ama kendisinin değeri yoktur.”

“Kapitalist, elden geldiğince az parayla, elden geldiğince çok emek elde etmek isteyecektir. Bu yüzden, uygulamada onu ilgilendiren tek şey, emek-gücü fiyatıyla, bunun işlevinin yarattığı değer arasındaki farktır. Bir de, ayrıca, her türlü metaı elden geldiğince ucuza almaya çalışır ve düpedüz kandırmayı, bir şeyi değerinin altında alıp, bu değerin üzerinde satmayı kendine kâr bilir. Bu yüzden de, eğer emeğin değeri diye bir şey gerçekten varsa ve o, bu değerin karşılığını gerçekten öderse, sermaye diye bir şeyin olmayacağını, parasının sermayeye dönüşemeyeceğini hiç bir zaman göremez.”

“Kapitalistin, emekçiye ücretini para olarak ödediği doğrudur, ama bu para, onun emeğinin ürününün kılık değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildir.”[73]

Ancak nihayetinde unutulmamalıdır ki, “İşçi sınıfı için en elverişli olan koşullar, sermayenin olabilecek en hızlı büyümesi bile, işçinin maddi varlığını ne denli iyileştirirse iyileştirsin, kendi çıkarlarıyla burjuvazinin çıkarları arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı ortadan kaldırmaz.”[74]

Ayrıca “Burjuvazi ile karşı karşıya bulunan bütün sınıflar içinde, yalnızca proletarya gerçekten devrimci bir sınıftır. Öteki sınıflar, modern sanayi karşısında çürümekte ve sonunda yok olmaktadır; proletarya onun özel ve temel ürünüdür,” Karl Marx’ın işaret ettiği üzere…[75]

Tüm bunlarla birlikte Karl Marx’ın, “İşçinin ulusu ne Fransız, ne İngiliz, ne de Alman’dır; Çalışmadır, ücret köleliğidir, kişinin kendini satmasıdır. Hükümeti ne Fransız ne İngiliz ne de Alman’dır, kapitaldir. Onun esas atmosferi ne Fransız ne İngiliz ne de Alman toprağıdır, yeryüzünün birkaç santim altıdır,” saptamasının altı özenle çizilmeliyken; buna V. İ. Lenin’in şu notu da eklenmelidir kuşkusuz:

“Burjuva egemenliği ancak proletarya tarafından alaşağı edilebilir. ‘Proleterya’, ekonomik varlık koşulları bu alaşağı etme işini hazırlayan ve ona bu işi başarma olanağını ve gücünü veren tek sınıftır.”

Çünkü “İşçi sınıfı yaratıcı sınıftır. İşçi sınıfı bir ülkede, maddi refahın gerektirdiği her şeyi üretir. İktidar işçi sınıfının elinde olmadığı sürece; işçi sınıfı, iktidarın sömürücü toprak sahiplerinin, haksız kazanç sağlayanların, tekellerin, yerli ve yabancı çıkar gruplarının elinde kalmasına izin verdikçe; silahlar işçi sınıfının değil de, çıkar gruplarına hizmet edenlerin elinde oldukça; bu çıkar gruplarının ziyafet sofralarından dökülmesine göz yumduğu kırıntılar ne denli çok olursa olsun, işçi sınıfı yoksul bir hayat sürmeye zorlanacaktır,” der Fidel Castro…

 

II.6) SINIF HAREKETİ VE MÜCADELESİ

 

Evet Karl Marx’ın dediği gibi, “Her şeyden önce, burjuvazinin ürettiği, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmaz” olsa da; bu sınıf hareketinin tarihsel misyonuna içkin bir önermedir. Bunun yanında bir de sınıf hareketinin güncel yanı söz konusudur.

Öte yandan “İşçi sınıfı eğitim, gelenek ve ekonomik ilişkilerin sessiz zorlayıcılığı yoluyla itaat etmeyi öğrenir, kapitalist üretimin özgül tarihsel koşullarını toplumsal değil, doğal güçler (kader, değiştirilmesi olanaksız olan, insan iradesi dışındaki güçler) olarak kabul eder”ken;[76] günceli, tarihsele bağlayan sınıf hareketinin kendiliğindenlikten kurtulup, kendisi için özelliklerine mündemiç örgütlü bilinç düzeyine erişmesidir.[77]

Bu doğrultuda “İşçi hareketinde bilincin uyanışı birdenbire olmaz. Bu, yeni işçi kuşaklarının politik yaşama katılmaya koyulmasıyla her seferinde yinelenen eylemlerin basit bir toplamı da değildir. İşçi hareketinde bilincin uyanışı, işçi sınıfının kapitalist toplumda yaşam koşulları değiştikçe ve durumunu değerlendirme kıstasları arttıkça yeni boyutlara ulaşan karmaşık bir süreçtir. İşçi sınıfının yeni gereksinimlerin, yeni örtülü ve daha ustaca sömürü biçimlerinin bilincine varması, eskiden olduğundan daha çok emek ve sermaye, ekonomi ile politika, taban ile alt yapı vs. arasındaki dolaysız bağların kavranmasını zorunlu kılar.”[78]

Çünkü “İşçiler, somut ve güncel politik olaylar ve olgular temelinde diğer toplumsal sınıfların her birini entelektüel, moral ve politik yaşamlarının bütün tezahürleri içinde gözlemlemeyi öğrenmezlerse; nüfusun bütün sınıf, katman ve gruplarının yaşam ve faaliyetlerinin bütün yönlerinin materyalist tahlil ve materyalist değerlendirmesini pratikte uygulamayı öğrenmezlerse, işçi kitlelerinin bilinci gerçek bir sınıf bilinci olmaz. (…) çünkü işçi sınıfının kendisini tanıması, onun modern toplumun bütün sınıfları arasındaki karşılıklı ilişkilere dair yalnızca teorik düşüncelerle değil, daha doğrusu teorik olmaktan çok, politik yaşamın deneyimleri temelinde edinilmiş düşüncelerle kopmaz biçimde bağlıdır.”[79]

Bu tabloda “Ne yapabiliriz? Mücadeleyi seçebiliriz. Diz çökerek yaşamaktansa, ayakta ölmeyi seçer, büyük bir talep yaratabiliriz,” diyen Ken Loach’un uyarısına kulak vermeliyiz:

“Haysiyet nedir? Bana kalırsa güven veya özgüven yaratabildiğiniz sürece oluşan her neyse, o haysiyeti yansıtır. Eğer güvene veya özgüvene sahipsek, haysiyetimiz de, özsaygımız da olur. Kendine saygı, haysiyet ve güven birbirine son derece bağlı unsurlar. Bizlerin, sınıf olarak özgüvene gereksinimimiz var. Bunu yalnızca bireyler olarak değil, sınıf olarak da talep edebilmeliyiz. Eğer işçi sınıfı, özgüven sahibi olursa, birlikte hareket ederek değişimi de yaratabilir. Ama ayrışır, bireyci, yalıtılmış hâle gelirseniz, özgüveninizi de yitirirsiniz. Çünkü özgüven dayanışmadan ileri gelir. Bu, birlikte çalıştığınız insanlarla birlikte olan bağınızla ilgili bir durumdur. Sınıf olarak özgüvene sahipseniz, değişimi gerçekleştirebilirsiniz. Bizler son 40 yılı dayatılmış bir ‘bireysellik kültürü’yle mücadele ederek geçirdik. Bu yüzden de toplum ‘ortadan silindi’. Hadi oradan! Toplum duruyor! Dahil olduğunuz sendikalarla, örgütlerle, emekle birbirinize bağlı olduğunuz müddetçe, şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu yüzden özgüven son derece önemli ve gereklidir.”[80]

Çünkü “İktisadi üretim ve ondan zorunlu olarak çıkan, her tarihi çağın toplumsal yapısı, bu çağın siyasi ve düşünsel tarihinin temelini teşkil eder; dolayısıyla (toprak üzerindeki ilkel komünal mülkiyetin çözülmesinden bu yana) tüm tarih, sınıf mücadelelerinin, toplumsal evrimin değişik aşamalarındaki sömürenle sömürülen, ezenle ezilen sınıflar arasındaki mücadelelerin tarihidir; ama bu mücadele şimdi öyle bir aşamaya erişmiştir ki, ezilen ve sömürülen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürü, baskı ve sınıf mücadelesinden ebediyen kurtarmadıkça, kendini ezen ve sömüren sınıftan (burjuvazi) kurtaramaz.”[81]

“Ezilmekte olan sınıfın varlığı, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı üzerine kurulmuş her toplumun hayati koşuludur. Ezilen sınıfın kurtuluşu demek, yeni bir toplumun yaratılması demek olmaktadır böylece. Ezilen sınıfın kendini kurtarabilmesi için, o ana dek elde edilmiş üretici güçlerle var olan toplumsal ilişkilerin artık yan yana var olmamaları gerekir. Bütün üretim aletleri içinde en büyük üretici güç, devrimci sınıfın kendisidir.”[82]

Karl Marx’ın, “Kapitalistleri iktidarda tutan sihir” işçiler arasındaki bölünmedir!”[83] notunu düştüğü çerçevede, “Sınıf mücadelesinin dışındaki sosyalizm, boş bir laf ya da saf bir hayaldir,”[84] der ve ekler V. İ. Lenin:

“Sınıf bilinçli işçiler bir erk olabilmek için çoğunluğu kendilerine kazanmak zorundadırlar: Kitle üzerinde bir diktatörlük olmadığı sürece, başka bir iktidar yolu söz konusu olamaz. Biz Blankist değiliz, iktidarın bir azınlık tarafından ele geçirilmesi yandaşı değiliz. Biz Marksistiz, küçük-burjuva sarhoşluğuna karşı, şovenist anavatan savunusuna karşı, lafazanlığa karşı, burjuvaziye bağımlılığa karşı proleter sınıf mücadelesinin yandaşlarıyız.”[85]

 

II.7) YABANCILAŞMA VE META FETİŞİZMİ

 

Karl Marx’ın, “Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür”. “Para metaların değer-biçiminden başka bir şey olmadığı hâlde, kendileri madde olmayan aşk, gurur, namus, vicdan, onur gibi şeyler burjuvalar tarafından satışa çıkarılır ve böylece bir fiyatları olduğu için eğlence biçimini alır”. “İnsan doğaya ne kadar yabancılaşırsa o kadar toplumsallaşır, ne kadar toplumsallaşırsa da o kadar kendine yabancılaşır,” tümceleriyle betimlediği yabancılaşma, Marksizm’in kilit kavramlarındandır.

Marksist yabancılaşma kuramına göre, “İnsanın devredilemez sandığı her şeyin değişime, alışverişe konu olduğu ve devredilebilir olduğu bir dönem gelmiştir (Kapitalist dönem). Bu, o ana dek ifade edilen ve aktarılan, ama asla değişmeyen; verilen, ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınmayan-erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan vb.-kısaca, her şeyin ticarete girdiği dönemdir. Bu çürümüşlüğün genelleştiği, her şeyin para ile elde edilmesinin evrenselleştiği ya da ekonomi politik diliyle konuşacak olursak, manevi ya da maddi her şeyin pazarlanabilir bir değer durumuna geldiği, en gerçek değerinden kıymetlendirilmek için pazara getirildiği dönemdir.”[86]

“İşçi yaşamını [ürettiği] nesneye koyar. Bu durumda yaşamı ona ait değildir [artık], ürettiği bu nesneye aittir. O hâlde bu faaliyet ne kadar büyükse, işçi de o kadar nesnesizdir. O emeğinin [çalışmasının] ürünü olan şey değildir [artık]. Yani bu ürün ne kadar büyükse, işçi de o kadar daha az kendisidir. İşçinin ürünündeki bu [kendine] yabancılaşması, yalnızca emeğinin bir nesneye, dışındaki bir varlığa dönüşmesi anlamına gelmez, üstelik emeğinin kendisinin dışında, ondan bağımsız olarak, ona yabancı bir varlık olarak mevcut olması ve onun karşısında bağımsız bir güce dönüşmesi, yaşamını koyduğu bu nesnenin yabancı ve düşman olarak karşısına çıkması anlamına da gelir.”[87]

“İnsanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, onların gözünde şeyler (yani bu belirli toplumsal ilişki biçimlerinin soyutlanmasından başka bir şey olmayan ve fakat insanlardan bağımsızmış ve üstündeymiş, onlara hükmedermiş gibi görünen tanrılar, yasalar, kurallar, ilkeler, gelenekler, kurumlar, metalar, vb.) arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünür... Bu âlemde, insan beyninin ürünleri, bağımsız canlı varlıklar gibi görünür ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki içine girerler. (Tanrılar, yasalar vb.) İşte metalar âleminde de, insan elinin yarattığı ürünler için durum aynıdır. Emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız olan şeye ben fetişizm diyorum... Metalardaki bu fetişizmin kökeni, bunları üreten emeğin özel toplumsal niteliğindedir.”[88]

“İşçi ne kadar emek harcayıp üretim yaparsa, kendi karşısında yarattığı yabancı şeyler dünyası o kadar güçlü ve kendi iç dünyası o kadar yoksul hâle gelir... Emek işçinin dışındadır; emeğiyle kendisini ortaya koymak yerine, kendisini yadsır ve mutsuz kılar... Yalnızca emek süreci dışında kendisi olur; dolayısıyla emeği bir ihtiyacın tatmini değil, kendisi dışındaki ihtiyaçları tatmin etmenin aracıdır... İşçinin etkinliği öz-etkinlik olmaktan çıkar. Başkasına aittir, kendini kaybetme hâlidir. Sonuçta, çalışan insan kendisini ancak hayvani fonksiyonları içinde özgür hisseder: yemek, içmek, üremek gibi. İnsani fonksiyonlarını gerçekleştirirken de kendisini hayvan gibi hisseder. Şüphesiz yemek, içmek ve üremek de gerçek birer insani işlevdir. Ama onları etkinliğin diğer alanlarından koparan ve birer amaç hâline getiren bir soyutlama içerisinde, hayvanî hâle gelirler... Söz konusu olan işçiyle kendisine yabancı hâle gelen etkinliği arasındaki ilişkidir.”[89]

Özetle yabancılaşmış emek faaliyeti, içinde bulunduğumuz dünyayı tersine döndüren aslî faaliyettir. İnsanı parçalayan işbölümü, özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi sapkın toplumsal ilişkiler, yabancılaşmış emek faaliyetinin dolaysız yansımasıdır.

Yabancılaşmış ilişkilerle, sınıflar, sınıf karşıtlığı, devlet, kadının ezilmesi, etnik, ulusal, dinsel, kültürel baskılar, savaşlar, doğanın katli doğar.

Ekonomi politik, yabancılaşmış emeğin büründüğü özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinin bilimidir. Ekonomi politik, teorisini yaptığı bu cinnet hâlleri gibi tarihsel olarak

9.03.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

“EHLİLEŞTİRİLEMEYEN” TİYATRO(CU)NUN GEREKLİLİĞİ

ŞİİR İNCE İŞTİR; KALIN KAFALARA TESİR ETMEZ!

NURHAK AYAKTAYKEN “ÖLDÜ MÜ DENİR ONLARA”?!

HAKLAR(IMIZ) İÇİN DEVLETE KARŞI ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ

MADIMAK’TA YAKILIP YIKILAN HEPİMİZDİK

SEVDİĞİ RENK MAVİ; TUTKUSU DA AŞK VE DEVRİMDİ

HAKLAR(IMIZ) İÇİN DEVLETE KARŞI ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ

FUTBOL FELAKETİ

MAFYASIZ KAPİTALİZM OL(A)MAZ

BUGÜNDE ‘68/ ‘71’İ ANLAMAK

1830’DAN 1871’E -AVRUPA’DA- SINIF SAVAŞLARI

GENÇLİK(İM)DEN KALAN(LAR) FİKRET İLE TİMUR

NEFRETİN, AYRIMIN BOY HEDEFİ: ÖTEKİLEŞTİRİLEN ALEVÎ(LER)

İKTİSADÎ ÇÖKÜŞ, BEŞERÎ ÇÖZÜLME

1 MAYIS’A GİDERKEN

ANIN YAZARI: ADALET AĞAOĞLU

KARDEŞİM(İZ)İN “DAVA”SI (MI?)![*]

SAHNE (DURUŞU) PERFORMANSININ POLİTİKASI

YEDİ NOKTA YA DA YETER ARTIK

YAZMAK SERÜVENİNE BİR BAKIŞ

ÇİN DEYİNCE...

KLASİK MÜZİĞİN ÖNEMİ[*]

ÖZGÜRLÜK YERKÜREYİ KURTARIP, GÜZELLEŞTİRME UMUDU VE İRADESİDİR

KAHVERENGİ TONLU COVİD-19 GÜNLERİNDE (C)EZAEVLERİ

“İŞÇİ SINIFI” DEYİNCE

ANILAR, SESLER, ŞARKILAR

ÖZGÜR İFADE “HAZIR OL”DA DUR(A)MAZ

MİZAH/GÜLMECE ŞAH(LAR)I MAT EDER

DEDE EFENDİ’Lİ, İTRÎ’Lİ, LİMONCİYAN’LI KLASİK MÛSİKÎ

EKONOMİK VAZİYET(İMİZ) İLE BEŞERİ TABLO(MUZ)[1]

“ADINI SİZ KOYUN” 3

“ADINI SİZ KOYUN” 2

“ADINI SİZ KOYUN”

“AZ YAZIP ÇOK SÖYLEYEN” CEMAL SÜREYA

İSYAN SANCAĞINI YÜKSELTENLERİN KUŞAĞINDANDIR GENÇLİK

ÖRNEKLERİYLE -OLMASI GEREKEN- AYKIRI[*]

YAPITLARIYLA HAFIZALARDAN SİLİN(E)MEYEN AGNÈS VARDA

“ŞİMDİLERDE KARAMSARLIĞI DAHA İYİ ZAMANLARA BIRAKALIM”

GOMİDAS’LI HALK MÜZİĞİ(MİZ)

ŞAİRLER GALERİSİ

RUMLARA DAİR TARİH (B)İLGİSİ

GEÇMİŞTEN (BUGÜNDEKİ) GELECEĞE

IRKÇILIK/ FAŞİZM SUÇU

COVID-19 GÜNLERİNDE SORU(N)LAR, SORUMLUKLAR

V. İ. LENİN VE EKİM DEVRİMİ

HÂLÂ ONLARLAYIZ; ONLARDANIZ

“MED CEZİR”Lİ ‘ÇETİN’ KALEM

AYDIN DURUŞU VE SORUMLULUĞU

VATAN’IN F3’ÜNDE DÖRT GÜN

SORU(N)LAR, YANIT(SIZLIK)LAR

TRUMP KÂBUSU VE EMPERYALİST ABD

DOĞAN HIZLAN VESİLESİYLE ELEŞTİRİ VE YAZMAK ÜSTÜNE

BİR “İZMİRKOLİK”İN SERÜVENİ

TÜRKÜLER(İMİZ) VE BİZ

HAYALLERİMİZİ EMZİREN YAZMAK EYLEMİ

LAİKLİK ZARURETTİR

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR ( 2 )

15-16 HAZİRAN İŞÇİ SINIFININDIR; ÖĞRETEN TARİHİMİZDİR

DOĞAN GÜNÜN OZANLARI

SURUÇ’UN 33’LERİ VE ONLARIN ÇAĞDAŞ AYDIN’I

ARKADAŞ(IMIZ) Z. ÖZGER

“DİNEN BİR FIRTINA”YI ANLA(T)MAK

“MODAYI BİLİP DE ONA KAPILMAYAN”DI AHMET OKTAY

ÖZLEMLERİN İSYAN ÇIĞLIĞIDIR ŞİİR

PINAR YOLDAŞA KALKAN ELLER KIRILIR

BİR SEVDADIR TİYATRO

ÖMER ŞERİF’İN OYUNCULUĞU

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

YER İLE GÖK ARASINDAKİ UYUM: KLASİK MÜZİK

6 MAYIS HAKİKÂTİ ÖLÜMSÜZDÜR

ÖLÜM ORUCUNUN 320. GÜNÜNDE İBRAHİM GÖKÇEK İÇİN

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020 ( 2 )

COVID-19 YERKÜRESİ İLE COĞRAFYAMIZDA 1 MAYIS 2020

ÖĞRENCİSİ OLDUĞUM ‘İNSANCIL’A DAİR

BUGÜNÜ VE SONRASI İLE COVID-19

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR ( 2 )

“DUVAR”(LAR)I AŞAN O; HÂLÂ “UMUT”LA “YOL”DA, BİZİMLEDİR

UNUTAMADIĞIM FİLM(LER), YÖNETMEN(LER), OYUNCU(LAR

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ ( 2 )

HAPİSHANE(LERİN) HÂL(LER)İ

TARIM(IN) HÂL(LER)İ

KLASİK MÜZİĞİN FARKLI İKİLİSİ: MOZART İLE STRAUSS

AŞIKTI, “GARİP”Tİ, HALK DERVİŞİ NEŞET ERTAŞ

TARİH(İMİZ)E HAYRANLIKLA, MİNNETLE, SAYGIYLA

ÇOKSESLİ MÜZİĞİN DEVRİMCİ DEHASI BEETHOVEN

SİNEMAMIZIN DERVİŞİ: AYTAÇ ARMAN[*]

EYGİ VESİLESİYLE -BALIK HAFIZALILAR İÇİN- 50 YIL SONRA “KANLI PAZAR

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ! ( 2 )

19 ARALIK’IN (C)EZAEVLERİ GERÇEĞİ!

KRİZ İLE GELEN(LER)

USTANIN KADİM DOSTU, YADİGÂRI BALABAN

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? ( 3 )

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR? (2)

DÜNDEN BUGÜNE ŞİLİ’DE NE(LER) OLUYOR?

IŞIĞIN RESMİNİ ÇİZEREK, TARİHİ ZAPT ETMEK

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER ( 2 )

KRİZ KISKACINDA: YERKÜRE, COĞRAFYAMIZ VE İŞÇİLER

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ! ( 2 )

EMPERYALİZM ÇAĞINDA BARIŞ SAVAŞ DEMEKTİR, SAVAŞ DA BARIŞ!

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ ( 2 )

BLUES, CAZ, ROCK VE ÖTESİ…

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK) ( 2 )

“YDD” EŞİTSİZLİĞİ VE GÖÇ(MENLİK)

EKONOMİK HÂL(İMİZ) Mİ ( 2)

EKONOMİK HÂL(İMİZ) Mİ?!

HAS BİR TİYATROCU: CÜNEYT TÜREL

AHMET KAYA VARDI, VARDIR, VAR OLACAKTIR

KAVGADAN BESLENİP; ONU ÇOĞALTAN ŞİİRİN ŞAİRİ: ADNAN YÜCEL

33’LER İLE ÇAĞDAŞ’INDAN ÖĞRENDİKLERİM(İZ)[*]

ULUSLARARASI KAOSUN GELECEĞİ

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI ( 2)

İMPARATORLUĞUN TRUMP’LI ENCAMI

POLİTİK (DEVRİMCİ) MÜZİK ( 2 )

POLİTİK (DEVRİMCİ) MÜZİK

KÖLELİĞE KARŞI MÜCADELENİN BİRLİĞİ İÇİN (YA DA “NE OLUYOR; NASIL; NE YAPMALI” MI?)

ELEŞTİREL ARABESK HİKÂYESİ

SÖZÜN MİLİTAN EYLEMİ; HAKİKÂTİN BEDELİ ÖDENMİŞ SÖZCÜSÜ

KIPIR KIPIR, NEŞE DOLU “DELİ KADIN”: AYŞEN GRUDA

CUMHURİYET İLE MÜZİK(İMİZ)

BAŞKALAŞANLARDAN DEĞİL, GELİŞENLERDENDİ GÜLRİZ SURURİ

KİTLE ÖRGÜTLERİ VE DEMOKRATİK İŞLERLİK

“SANAT UZUN, YAŞAM KISA”YDI MELİH CEVDET İÇİN

ZOR(UNLU) BİR MESELE: ALTERNATİF DEVRİMCİ-HALKÇI YEREL YÖNETİM

YAZDIĞINIZ YAŞAM YA DA SAFSATADIR!

HALKIN -BAŞKALDIRAN- ARZUHÂLCİSİ: YAŞAR KEMAL

ERMENİ SOYKIRIMI’NIN BELGESİ VAR (MI?)[2]

ERMENİ SOYKIRIMI’NIN BELGESİ VAR (MI?)

MAYIS KIZILLIĞINDA ‘71 KOPUŞU VE KAYPAKKAYA

BUGÜN(ÜMÜZ)DE FAŞİZM(LER)

SİNEMANIN MÜSTESNA İSİM: METİN ERKSAN

İNSAN OLMAK ZORKEN, ‘İNSAN’DI ZEKİ ALASYA

ÖLÜMSÜZLÜK BAĞLAMLI KIZILDERE(MİZ)

SAİT FAİK’İN DÜŞ(ÜNCE)LERİ

İSYANA DÖNÜŞ(EME)YEN İTİRAZ VEYA MÜSLÜM GÜRSES HİKÂYESİ (Mİ?

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM ( 3 )

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM ( 2 )

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF ( 2 )

EGEMEN MEDYAYA İTİRAZ VE ALTERNATİF

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ) 2

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ)

DİZELERİYLE REFİK DURBAŞ ÖYKÜSÜ

AFORİZMALARDAN BUGÜN(ÜMÜZ)E UYARILAR

‘KEL MAHMUT HOCA’ + ‘YAŞAR USTA’ + ‘TURŞUCU KAZIM’ + ‘AYYAŞ EMİN’Dİ O…

hatırlamiyorum-nakaratlarina-hatirlatalim

“NETAMELİ BİR KONU”: ULUSAL SORU(N)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 3)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 2 )

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI

ABD EMPERYALİZMİ VE VENEZÜELLA 2019

AYKIRI DİZELER, ŞAİRLER

ÇEŞİTLİ VECHELERİYLE BEŞERİ (EKONOMİ-POLİTİK) KRİZ

“BÜYÜK FOTOĞRAFÇI”NIN GERÇEĞİ VE DRAMI

KRİZ “İMKÂN, TEHDİT VE KARAR” BİLEŞKESİDİR

İNSANI İNSANLAŞTIRAN DEĞERLER: AŞK, SANAT, BAŞKALDIRI, MÜCADELE

HİÇLEŞTİRİLME KAYGISINDAN ÖFKEYE SARI YELEKLİLER

68 HAREKETİ, MAYIS(IMIZ), KAYPAKKAYA VE 1971

KAPİTALİZM, EKOLOJİK YIKIM VE MARKSİZM ( 2)

KAPİTALİZM, EKOLOJİK YIKIM VE MARKSİZM

NBC SİNEMASI (MI?)

DÖRT GÜNLÜK “Bİ ŞEY”

ISINMANIN ÖTESİNDE -YANIYOR!- YERKÜRE

YEŞİLÇAM’LI TÜRK(İYE) SİNEMASI

YAZMAK EYLEMİNE MÜNDEMİÇ NOTLAR

SANAT (VE TİYATRO) İLE HAYAT

EYYAMCI DEĞİL, HER DEVİRDE İNSANDI TARIK AKAN

YIKA YIKA YARATARAK YAZMAK

SIRILSIKLAM BİR ÂŞIK: BEDRİ RAHMİ

İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR) ( devam)

İŞÇİ SINIFININ “BUGÜN”ÜNDE SENDİKA(LAR)

ÖNCESİYLE 15-16 HAZİRAN’DAN BUGÜN(ÜMÜZ)E

HAKKÂRİ’DEKİ PARİS’Lİ: FERİT EDGÜ

TİYATRONUN UNUTULMAZ İNSAN(LAR)I

KARL MARX İLE MARKSİZMİ

LATİN AMERİKA VE EDEBİYAT ve GRUP YORUM'la dayanışma videosunu

ÜTOPYALAR(IMIZ)IN TARİHSEL ZEMİNİ

TÜKETİLE(MEYE)N İNSAN(LIK

KAPİTALİST KENT(LEŞMEMİZ)İN HÂL-İ PÜR MELALİ

KRİZİN, SAVAŞIN, VAHŞETİN “YDD”Sİ

POLİTİK SİNEMA İHTİYACI BÜYÜRKEN

O SES PEŞİNDEN SÜRÜKLENEN YILDIZ KENTER

MART’IN 10 KIZIL KARANFİLİ (VE ANIMSATTIKLARI

“DERİN AŞKLARIN, BAĞLILIKLARIN, HASRETLERİN, ŞEFKATİN ŞARKILARINI SÖYLEDİ” YILMAZ GÜNEY

DEVRİMCİ BİR DERVİŞ: OKTAY ETİMAN

İTİRAZ EDEN MÜLKSÜZLER İÇİNDİR LE GUIN

İRAN SOKAKLARININ BAŞKALDIRISI

SAF IŞIĞIN, ŞEFFAF SİMGELERİN ŞAİRİ: TOMAS TRANSTRÖMER

KAPİTALİZM KİRLİDİR, KİRLETİR

HRANT’IN KOLEKTİF KATLİNİN ANATOMİSİ

OHAL’(LERİN)İN EKONOMİ-POLİTİK DÖKÜMÜ

ŞİMDİLERDE ŞİİRE DAHA ÇOK MUHTACIZ GİRİZGÂHI

İSYANCI ŞEYH BEDREDDİN GERÇEĞİ

ORTADOĞU SARMALI VE T.“C”

DÜŞÜN(ECEĞİZ), YAZ(ACAĞIZ), KONUŞ(ACAĞIZ), SUSMA(YACAĞIZ)![

FAŞİZM(LER)İN GÜNCELLİĞİ VE IRKÇILIK

AŞK -İNSAN(LIK)A DAİR- HER ŞEYDİR![

EKİM DEVRİMİ İLE TARTIŞMALI “TARTIŞMALAR”I

GÜNCELDEN TARİHSELE İŞÇİ SINIFI

KAPİTALİST İKTİDARIN EĞİTİM(SİZLİĞ)İ VE COĞRAFYAMIZ

YENİ(DEN) ‘68’İ ANIMSA(YALIM)

AN-KARA’DA BİR KIPKIRMIZI CUMARTESİ

GÜLTEN AKIN: KENDİ GİTTİ, ŞİİR(LER)İ KALDI

BOYACI HALİL’İN MÜŞFİK KENTER’İ

EMPERYALİST YERKÜREDE BARIŞ (YALANI) VE SAVAŞ (GERÇEĞİ )

SİNEMA VE YÖNETMEN(LER)

PARİS KOMÜNÜ(MÜZ) HÂLÂ GÜNCEL

KAPİTALİZM VE TARIM(IMIZ)

“DUYARLILIĞIN İNCELİĞİN ESENLİĞİN YAZARI”: OKTAY AKBAL

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI TABLO MU DEDİNİZ?

ÖĞRENCİ HAREKETİNİN TOPLUMSAL MÜCADELEDEKİ YERİ VE ROLÜ

HAYAT(LAR)IMIZA DOKUNMUŞ BİR MÜZİSYEN: ATTİLLA ÖZDEMİROĞLU

ADALETSİZLİK KARŞISINDA DEVRİMCİ SANATIN KONUMU VE İŞLEVİ

KATLEDİLDİĞİMİZ SURUÇ’LA ÇOĞALDIK

ŞİİRE KOÇAKLAMA

ÖZGÜRLÜĞE MUHTAÇ VE MAHKÛMUZ!

AYDIN/ ENTELEKTÜEL MESELESİNE DAİR

ŞİİR GİBİYDİ JOHN BERGER

SEVDİKLERİMDENDİR ÜÇÜ BİRDEN

YAZMAYI YAZMAK YAPAN

BAHAR(LAR)IN HALKI: ROMANLAR

ESKİ(MEYEN) SESLER, TINILAR

ORHAN KEMAL: USTADIR, YERİ AYRIDIR, MÜHİMDİR

“CULPA VACARE MAXIMUM EST SOLATIUM”

UNUTUL(A)MAZLAR YA DA HATIRLAYIN ONLARI

FİRARİ YAŞAM(IN)IN YAZMAK EYLEMİ

15’LER DAİR: GEÇM(EM)İŞ BUGÜNÜ(MÜZÜ)N ÖNSÖZÜDÜR !

SATIRLARDA AKAN YAŞAMIN BİLGELİĞİ

İNKÂRA ORTAK OLMA(K)!

“EVET”(İN EKONOMİSİN)E HAYIR!

ALAYINA İSYAN: “EVET”İN REFERANDUMU’NDA “HAYIR”![

“ÖZGÜRLEŞME DİLDE BAŞLAR”[

İNSAN(LIK), ONA İNANAN ŞAİR(LER)İN ŞİİR(LERİN)E MUHTAÇ

ALAYINA İSYAN, HEPSİNE “HAYIR”![

ZULA(NIZ)DAKİ ŞİİR, MAVZER(İNİZ)DEKİ MERMİ GİBİDİR

İKTİDAR, EĞİTİM, ÜNİVERSİTELER VE GENÇLİK

AKP’NİN -KAPİTALİZM PATENTLİ- ÇEVRE PRATİĞİ

“TEKÇİLİK” GÜZERGÂHINDA NEYİ, NASIL YAPMALI?

KÖTÜLÜK(LER) TABLOSU MU? “PANTE REI”![

ŞEYH BEDREDDİN: “SÖZÜ, BAKIŞI, SOLUĞU ARAMIZDAN ÇIKIP GELECEKTİR

UMUDU -TÜKETMEDEN- ÇOĞALTANDI SENNUR SEZER

“KIRIK MOZAİK”(İMİZ)İN PARÇASI SÜRYANÎLER

ORTADOĞU: BÜYÜK FOTOĞRAF İLE “KÜÇÜK” AYRINTI(LAR)

“İNSANLIK HÂLİ”NİN TERCÜMANI: FRANZ KAFKA

RESİM “SÜS” YA DA “AKSESUAR” DEĞİLDİR, OLAMAZ!

FUTBOL: GERÇEK VE BAĞINTILARIYLA TARTIŞALIM MI, TARTIŞMAYALIM MI?

EKİM’İN LENİN, LENİN’İN EKİM DESTANI

EGEMEN KLİKLER ARASI HESAPLAŞMA VEYA 15 TEMMUZ’UN ŞECERESİ[*]

SİYONİZM KARŞISINDA FİLİSTİN İLE ARAFAT’I[*]

ZEKÂ, YARATICILIK KADAR YÜREKLİLİKTİR KARİKATÜR(İST)[*]

BARIŞ (=HAYAT) İLE SAVAŞ (=ÖLÜM) HÂLİ[*]

TARTIŞILAN ASLÎ SORU(N) ÖZGÜRLÜKTÜR[*]

EGE MAVİSİNİN -HALİKARNAS- BALIKÇISI[*]

101. YAŞINDA AZİZ NESİN USTA[*]

68 BAŞKALDIRISI VE ÖĞRENCİ HAREKETİ[1]

“ÇORUMLU ‘BAUDELAİRE’PEREST”: SAİT MADEN[*]

KARAR VERİN: “SİZİN MUHAMMED ALİ’NİZ HANGİSİ?”[*]

HAYAT VE SANAT = GENÇLİK VE MÜCADELE[1]

GİDEN(LERİN) İKİ(SİN)DEN KALAN(LAR)[*]

BAŞYAPITI ‘GABO’NUN KENDİSİYDİ, HAYATIYDI[*]

YAZMAK EYLEMİNİN KADINLARI[*]

MİLLİYETÇİLİK VİRÜSÜ VE FUTBOL[*]

ANAYASA, BAŞKANLIK SİSTEMİ VE LAİKLİK[*]

33’LER SURUÇ’TUR; BİZ 33’LERİZ![*]

SYRIZA: NEYDİ? N’OLDU?![*]

“GEZİ”(/HAZİRAN) SANATI[*]

YENİDEN -VE BİR KEZ DAHA- FAŞİZM[*]

TÜRK(İYE) PATENTLİ PANOPTİKON HÂLİ[1]

ÇÖZÜLME, PARÇALANMA VE KUTUPLAŞMA GÜZERGÂHINDA[*]

DİK DURAN NİKBİNLİK: SABAHATTİN ALİ[*]

AŞKLARIN, KAVGALARIN, BARUT KOKAN DİZELERİN ŞAİRİ: HASAN HÜSEYİN[*]

SOYKIRIMDAN SÜRGÜNE ÇERKESLER[*]

44 YIL SONRA ONLAR YANİ SONSUZLAR[*]

AŞK, TRAVMA, TOPLUMSAL İNŞA VEYA DEVRİM, KAPİTALİZM, SOSYALİZM[1]

PEKİYİ YA İSYANCI KAZIM’DAN SONRA BİZ?![*]

TARİHSELDEN GÜNCELE İBRAHİM KAYPAKKAYA[1]

HAYATI ÖRGÜTLEYEN AŞKINLIKTIR SANAT (İLE TİYATRO)[*]

KAPİTALİZMİN “ÇEVRE”Sİ YA DA EKOLOJİK KÂBUS![1]

BUGÜN(ÜMÜZ)DE ENTELEKTÜEL, EĞİTİM, AKADEMİ[*]

MÜLKİYET, İKTİDAR, DEVLET (=DEMOKRASİ) VE…[1]

RADİKAL SOSYALİZM HÂLÂ GÜNCEL!

2015 1 MAYIS’INDAN 2016’YA YİNE, YENİDEN, ISRARLA TAKSİM!

KIZILDERE TARİHİ(MİZ) HEPİMİZİNDİR[1]

KÜLTÜREL YOZLAŞMA KARŞISINDA DEVRİMCİ SANAT[1]

KOMÜN’DEN EKİM’E ESKİ(MEYEN) SOSYALİZM

YALNIZLIĞIN ÇOĞUL SENFONİSİ: SAİT FAİK ABASIYANIK[*]

SAVAŞIN BATI CEPHESİNİN SORU(N)LARI İLE “DOĞU”[*]

ORTADOĞUDA T.CNİN HÂLİ VE ROJAVA

SANATIN SINIFI VEYA SANAT SİYASAL VE SINIFSALDIR

ORTADOĞUNUN KANAYAN YARASI FİLİSTİN

VERİLERİYLE DEMOKRASİ (MÜCADELESİ) VE DÜZEN(SİZLİK) ÜZERİNE

FAİLİ MEÇHUL -OLMAYAN- KAYIP(LAR)

80'Lİ YILLAR = İNSAN(SIZLIK) + UMUT(SUZLUK) + EYLEM(SİZLİK)

ERMENİLERİN BUGÜNÜ=HRANT+KAMP ARMEN

KÜRTLER VE ORTADOĞU

chavez venezüella'sında ne(ler)oluyor? bolívarcı halkçılık mı, sosyalizm mı