AKP “MUHAFAZAKÂR”LIĞI: CEMAATLER NE İŞE YARAR?

Sibel ÖZBUDUN

AKP “MUHAFAZAKÂR”LIĞI: CEMAATLER NE İŞE YARAR?

“Karanlık

karanlığı uzaklaştıramaz;

bunu ancak ışık yapabilir.”[2]

 

Satırlar Yılmaz Özdil’in. Birlikte okuyalım.

“Sene 2002…

AKP geldi.

TBMM başkanlığı, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez harem selamlık iftar verdi. Milletvekillerine gönderilen davetiyede ‘hanım milletvekillerimize ayrıca iftar yemeği tertip etmiş bulunmaktayız’ denildi. “Kadın” kelimesi bile kullanılamadı, ‘hanım’ denildi. TBMM’nin sosyal tesislerindeki yüzme havuzu ve spor salonu, harem selamlık hâline getirildi. Kadın milletvekilleri salı çarşamba, erkek milletvekilleri cuma cumartesi girebiliyor.

AKP, İzmir’de harem selamlık miting yaptı. Demir bariyerlerle ayrıldı, kadınlar miting alanına başka kapıdan, erkekler başka kapıdan alındı, böylece miting meydanında kadınlar topluca başka yerde, erkekler topluca başka yerde durmuş oldu. Kadından sorumlu bakanlığın, kadın bakanının katıldığı AKP il kongresinde harem selamlık oturuldu.

Spor bakanlığının gençlik kampları harem selamlık hâline getirildi.

AKP’li belediye 3-6 yaş arası çocukların yüzme kursunu harem selamlık ayırdı. 3-6 yaşındaki erkek çocuklarına erkek, 3-6 yaşındaki kız çocuklarına kadın eğitmenler kurs veriyor. Erkek velilerin 3-6 yaşındaki kız çocuklarını tribünden seyretmelerine izin verilmiyor. İstanbul’da ilköğretim okulunun kantini harem selamlık hâline getirildi. Öğrencilerin bisküvi gazoz alırken aynı sıraya girmesi yasaklandı, kızlar başka sıraya, erkekler başka sıraya giriyor.

Harem selamlık oteller patladı. Türk Standartları Enstitüsü Helal Teknik Komitesi tarafından ‘helal otel kriterleri’ belirlendi. Harem selamlık otellere altı yaş sınırı getirildi. Altı yaşındaki oğlan çocukları harem selamlık otellerin kadın bölümüne girerse, o otel ‘helal’ olmuyormuş.

Turizm başkentimiz Antalya’da harem selamlık plajlar açıldı.

Malatya’da harem selamlık trambüs seferleri başladı, bilahare Kahramanmaraş’ta harem selamlık seferler başladı, Van’da harem selamlık belediye otobüsü için imza kampanyası başlatıldı.

İstanbul büyükşehir belediyesi ‘harem selamlık metro ve tramvay’ için zemin hazırlıyor, ‘kadınlara özel vagon olmasını ister misiniz?’ diye anket yaptırıyor. (AKP’nin TBMM başkanı, kahkaha atan kadınların ‘iffetsiz’ olduğunu söylüyor. Profesör “topuklu ayakkabı ayete aykırıdır” diyor. TRT yorumcusu ‘hamilelerin sokağa çıkması terbiyesizliktir’ diyor. Milli eğitim müdürü ‘kız öğrencilerle erkek öğrenciler aynı merdiveni kullanmasın’ diyor. Anadolu lisesi müdürü, kızlı erkekli halkoyunu oynanmasını ‘din dışı’ ilan ediyor, halaya horona ‘zina’ diyor. Belediye otobüslerinde şortlu kızlara ‘şeytan’ diye saldırılıyor.)

En son…

AKP yandaşı Sosyal Doku Vakfı’nın başkanı ‘birbirini tanımayan bir kadınla bir erkek asansöre binerse, halvet olurlar’ dedi.

Harem selamlık asansör yakındır yani.”[3]

“Kazana atılan kurbağa” öyküsünü bilirsiniz. Onu anımsatmıyor mu?

Aslında Türkiye’de olup bitenler (ya da daha doğrusu: bitmeyenler) “muhafazakârlık” terimiyle açıklanabilecek sınırı fazlasıyla aştı. “Muhafazakârlık” nihayetinde “modernizmin, getirdiği değişimleri yumuşatmayı, yavaşlatmayı, “sosyal bünyeye uydurmayı” öngören “öteki yüz”ü.

AKP ise siyaseten ve sosyo-kültürel kertede (örneğin DP/AP/DYP hattında temsil edilen) “muhafazakârlık”ın çok daha ötesinde emel ve hevesleri olduğunu çoktan gözler önüne serdi. Siyasetbilimle ilgili olanlar onu siyaseten tanımlarken “totaliter/faşizan” terimlerini yeğlemekte son zamanlarda. Biz ise gelin burada, konumuzla ilişkin olarak “Siyasal İslâmcı” tanımlamasını kullanalım.

“Muhafazakârlık” terimine AKP iktidarının ülkede yürüttüğü “İslâmileştirme” siyasetini tanımlamak üzere başvuruyorum.

Biliniyor. AKP içeride ve dışarıda farklı hesap ve dengelerin ürünü olarak biçimlenmiş ve 2002 seçimlerinde, siyasal İslâm’ın Türkiye’deki yüzde 20’yi bulmayan geleneksel oy desteğini neredeyse üçe katlayıp -bugüne dek gitmemek üzere- iktidar olabilmişti.

Hesap ve dengelerin “dışarı”yla ilgili kısmı, bu söyleşinin konusu değil.

Ama “içeri”deki hesap ve dengeler, ya da başka bir deyişle AKP’yi ortaya çıkartan hevesler, oldukça farklı ve karmaşıktı: Kurucu ideoloji Kemalizm’le hesaplaşmak, 1980’li yıllarda neoliberalizme geçiş yapan ülkede “Anadolu Kaplanları”nın sermaye pastasındaki payını büyütmek, dinine, imanına sahip çıkan bir toplumu yeniden biçimlendirmek, Osmanlı’nın lebensraum’unu ihya ederek İslâm Dünyasının lideri olmak, o güne değin “laikçi” elitlerin yararlandığı ayrıcalıkları temellük etmek…

İktidarları toplumun kendini Batıcı-laik elitler karşısında “ezik” hisseden taşralı Sünnî, muhafazakâr kesimlerince kısa sürede benimsenip içselleştirildi: AKP’yi sevdiler, çünkü onlara kapalı duran bir evreni ilk defa önlerine açmıştı: o güne dek girmeyi tahayyül dahi edemedikleri “elit” mekânlar: İstanbul’un seçkin semtleri, otelleri, restoranları, spor salonları, saunaları ve lüks AVM’ler, TV haber/tartışma programlarının ekranları, üniversite ve mahkeme kürsüleri, anaakım medya köşeleri, TSK komuta kademeleri, Bodrum, Marmaris sahilleri, mavi yolculuklar, Bakanlıklar, Cumhurbaşkanlığı sarayı, kordiplomatik… Tüm toplumsal yaşam, tüm kurumlar onların “gereksinimler”ini karşılayacak şekilde yeniden tanzim edilmekteydi: eğitim sistemi dinselleşiyor, giderek Sünnî İslâm’ın gereklerine uyarlanıyor, diyanet ve cemaatler ticaretten yatak odasına, hangi elle yemek yemek gerektiğinden işçi grevlerine, evlenme yaşından hayvanlarla cinsel ilişkiye, nasıl davranılması, neyin helal, neyin haram olduğuna dair yurttaşlara yol gösteriyor, daha da vahimi herkesin kendilerine benzemesi için çalışıyor; ekranlar, sokaklar alkolden, sigaradan ve “farklı” olanlardan (uzun saçlı, küpeli erkekler, şortlu kadınlar, flört eden gençler, LGBTI bireyler, gayrımüslimler, marjinaller, Alevîler, Kürtçe konuşan Kürtler, alternatif yaşam tarzı sürdürenler…) arındırılıyor, “sivil toplum” dönüşüme uğratılarak cemaat ve tarikatlara bağlı derneklerle istila ediliyordu.

Özetle, mevcut iktidar, birbiriyle uyumlu görünse de alttan alta çelişen ikili bir “dışlanmışlık” duygusundan buluyor desteğini. Yukarıdan ve aşağıdan.

Yukarıdan: Marmara sermayesinin Cumhuriyet tarihi boyunca ayrıcalıklı konumu karşısında kendisini “dışlanmış” hisseden ve/fakat 1980’lerin neoliberal açılımıyla rüzgârı arkasına alarak küresel sermayeyle entegre olma yolunu açan, ama bu entegrasyonda “kimliği”ni yitirerek “Batılı” gibi olmak istemeyen Anadolu sermayesi. Ve aşağıdan: Kemalist modernizm anlayışının, özellikle de laiklik yorumunun marjlara ittiği, baskıladığı ve denetim altında tuttuğu, taşra kökenli küçük burjuvazi (esnaf, küçük ticaret erbabı, küçük imalathane sahipleri…) sınıf temelli tarikat ve cemaatler. Ve bunların “kliyantel ağlar” vasıtasıyla denetlediği “yoksullar mahallesi”: çocukları cemaat yurtlarında barındırılan kayıtdışı emekçiler, cebine zaman zaman harçlık konan işsizler, evine erzak taşınan, tekkede doyurulan açlar, veresiye defteri zaman zaman silinen asgari ücretliler, borçlandırılmış köylüler…

 Hem “yukarısı”, hem de “aşağısı” de “elhamdülillah Müslüman”, buna şüphe yok. Ancak Ülker’lerin, Cengiz’lerin, Limak’ların “İslâm”ıyla, Perşembe akşamları dergâhta zikreden, Cuma’yı mahalle arası camide eda eden, kafası bozuldukça palasına sarılıp protestocu kovalayan esnafın İslâm’ı farklı. İkinci grup, toplumun konumunu yitirmekte olan, her krizde biraz daha dibe çekilen kesimlerinden oluşuyor. Ne ki tarikat/cemaatler onların ayakta kalabilme kaynaklarını oluşturuyor. Yalnızca “manevi destek” sağladığı için değil. İktidar, onlarda toplumun her köşe bucağına nüfuz edebilmenin aracını görüyor. Yani bugüne dek “laikçilerin” elinde “dinini-imanını yitirmiş” bir toplumu yeniden terbiye etmenin aygıtı olarak değerlendiriyor onları. Ve yollarını açıyor. Bakanlıkların kadroları, polis teşkilâtı, Milli Eğitim teşkilâtı önlerine seriliyor; kurdukları vakıflar aracılığıyla devlet olanaklarından nemalandırılıyorlar.

Böylelikle alt-orta sınıf olarak yitirdikleri konumu geri kazanırken, fırsatı ele geçirmişken bir yandan sermaye içindeki paylarını arttırmaya (yalnızca ekonomik değil, sosyal ve siyasal sermaye: yakın zaman öncesi Adıyaman’ın bir köyünde alkoliklerin bu “illetten” kurtulmak için gittiği bir önemsiz dergâh olan Menzil grubu, aniden başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere devlet bürokrasisinde dal budak sarmasını nasıl açıklamalı?); bir yandan da topluma kendi bildikleri İslâm doğrultusunda şekil şemal vermeye çabalıyor. 9 yaşındaki kız çocukların evlendirilebildiği, tarikat yurtlarında erkek çocukların tecavüze uğradığı ve olayın sessizce geçiştirildiği,[4] kadınların dizlerinin, boyunlarının, saçlarının tellerinin görünmesinin cehennemlik sayıldığı, LGBTI’lerin mahallelerden kovalandığı, bira içen gençlerin darp edildiği, Ramazan’da sigara içenlerin linçe uğratıldığı, Alevîlerin evlerinin işaretlendiği, kentlerin mahalle mahalle, ev ev taranıp hane sakinlerinin etnik, dinsel, siyasal eğilimlerinin kayıt altına alındığı bir İslâm bu…

Kanımca Türkiye’de “muhafazakârlık” ya da ‘muhafazakârlaşma’dan söz etmek, öncelikle bu gerçekliği göz önünde bulundurmayı gerektirir: “Muhafazakârlık”ın taşıyıcısı olan kesimlerin siyasetle girdikleri “velût” ilişkileri…

Bunu birlikte irdeleyelim.

Ama bu irdelemeye geçmeden, bir parantez açıp bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Türkiye’de bir süredir “muhafazakârlık/muhafazakârlaşma” araştırması yapılmıyor. Oysa çok değil bundan 5 yıl öncesine dek bu araştırmalar farklı kurumlar tarafından neredeyse her yıl yapılırdı: Örneğin Prof. Binnaz Toprak ve Ali Çarkoğlu’nun 1999 ve 2006 yıllarında TESEV için yaptıkları Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset başlıklı araştırma; KONDA araştırma şirketinin 2007 yılında Tarhan Erdem başkanlığında gerçekleştirilen “Gündelik hayatta din, laiklik ve türban” araştırması; 2008 yılında yine Profesör Binnaz Toprak başkanlığında Boğaziçi Üniversitesi bünyesinde yürütülen “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı araştırma; 2009’da Prof. Yılmaz Esmer başkanlığında gerçekleştirilen, Bahçeşehir Üniversitesi’yle İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın ortak projesi “Radikalizm ve Aşırıcılık” başlıklı anket çalışması; yürütücülüğünü Hakan Yılmaz’ın üstlendiği, Açık Toplum Vakfı - Boğaziçi Üniversitesi tarafından yürütülen, 2010 tarihli “‘Biz’lik, ‘Öteki’lik ve Ayrımcılık: Kamuoyundaki Algılar ve Eğilimler” başlıklı araştırma[5]

İlginçtir: Türkiye’deki “muhafazakârlaşma” ölçeği oluşturmaya yönelik araştırmalar bu noktada kesildi…

Nedeni belirsiz… Kim bilir, belki de bu araştırmaların sonuçlarının anaakım medyada büyük ölçüde “canım değişen bir şey yok, nihayetinde dindar olan dindarlığını sürdürüyor, diğerleri üzerinde de baskı filan yok, her şey olduğu gibi sürüyor” izlenimini yaratacak tarzda yorumlanmasından kaynaklanıyor bu ihmal. Çünkü nihayetinde son 15 yılda evet; ama özellikle son beş yılda Türkiye’de toplumsal-kültürel sahne siyasete koşut olarak hızla, fazlasıyla ve inkâra, ya da “hayırhah” yorumlara yer bırakmayacak tarzda değişti.

Bu değişimi dilerseniz, Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Merkezi’nin Ocak 2018 tarihli ve yıllara göre karşılaştırma olanağı veren “Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması’na müracaatla izleyelim.[6] Hemen belirteyim, siyasal tercihleri sosyo-kültürel köken temelinde anlamlandırmaya yönelik bu çalışma, doğrudan “muhafazakârlaşma”yı sorunsallaştırmamakla birlikte, özellikle muhafazakârlığın iki sacayağını oluşturan milliyetçilik ve dindarlık konusunda önemli ipuçları sağlıyor.

İşte bu araştırmadan önemli bulgular:

“Kendinizi etnik olarak nasıl tanımlarsınız?” sorusuna verilen yanıtların yıldan yıla önemli değişiklikler göstermesi, ilk çarpıcı veri.

Örneğin, kendini “Türk” olarak tanımlayanların oranı 2012’de yüzde 54.8 iken bu oran 2015’de yüzde 65.7, 2017’de ise yüzde 89.9’a fırlıyor.

Buna karşılık, “Kürt” olarak tanımlayanların oranı, 2012’de yüzde 6.2’den 2015’de yüzde 11.1’e çıkıyor, 2017’de, yani iki yıl içerisinde yarı yarıya, yeniden yüzde 6.2’ye düşüyor.

Etnik özalgının Türkiye’de sarsıcı iç çalkantıların yaşandığı son iki yıl içerisinde (Temmuz 2015 seçimlerde AKP’nin tek başına iktidar olmasına yetmeyecek bir oy oranıyla çıkmasını izleyen katliamlar dizisi, intihar bombaları, Kürt coğrafyasına yönelik askeri müdahaleler, darbe teşebbüsü, OHAL ilanı, ülkenin KHK’larla yönetilmeye başlanması, Başkanlık sistemi referandum süreci…) bu denli değişmesi dahi, bu ülkede kültürün en azından kimi alanlarının siyasal müdahaleler karşısında ne denli kırılgan olduğunu gösteriyor.

Yalnız etnik aidiyet algısı değil, dindarlığa ilişkin veriler de bu saptamayı doğrulamakta.

Örneğin, “kendinizi siyasal açıdan (dikkat! “siyasal açıdan”) nasıl tanımlarsınız?” sorusuna verilen yanıtlarda da yıldan yıla önemli değişiklikler kaydedilmekte.

Bu soruya 2015’de deneklerin yüzde 14.7’si “dindar” yanıtını vermiş. 2017’de “dindar”ların oranı neredeyse ikiye katlanarak yüzde 27.6’ya fırlıyor. Ancak yalnızca dindarlar değil. “Dindarlık” öztanımı, araştırmaya 2015’te dahil edilmiş. O yıldan önce yapılan anketlerde “muhafazkâr” şıkkı mevcut. Öyle anlaşılıyor ki o yıla kadar “dindar”lar kendilerini “muhafazakâr” başlığı altında tanımlayagelmişler. Çünkü 2014’de bu soruya “muhafazakâr” yanıtını verenlerin oranı yüzde 37.1 iken, 2015’te bu oran yüzde 20.7’ye düşüyor. Bir başka deyişle, 2015’de kendini dindar + muhafazakâr olarak tanımlayanların oranı (14.7 + 20.7= 35.4) 2014’te kendini “muhafazakâr” olarak tanımlayanlara göre (yüzde 37.1) fazla değişmiyor, hatta bir miktar düşük çıkıyor. Gelgelelim, 2017’ye gelindiğinde dindar + muhafazakârların oranında bir sıçrama yaşanıyor: yüzde 47.4. Buna “milliyetçiler”i de eklediğimizde (2017’de: yüzde 19.2) bu ülkede kendini “dindar + muhafazakâr + milliyetçi olarak tanımlayanlar yüzde 66.6’yı buluyor. Buna karşılık, kendilerini Cumhuriyetçi/Kemalist + sosyal demokrat + ulusalcı + sosyalist olarak tanımlayanların oranı ise sürekli düşüş kaydediyor: 2015’de yüzde 45’den, 2017’de yüzde 29.6’ya…

Bu noktada bir kez daha vurgulamak gerekiyor; “dindar”lar, kendilerini kültürel, gündelik hayatta, itikat olarak vb. değil, “siyasal açıdan” dindar olarak tanımlamaktalar. Bir başka deyişle, Cumhuriyet rejiminin “dini siyasete alet etmeme” kırmızı çizgisi, nüfusun yüzde 30’a yakınının zihninde, ilga edilmiş durumda.

Gelelim bu (siyasal) öztanımların gündelik yaşamımızda nasıl biçimlen(diril)diğine… Siyasetin önünü açtığı, desteklediği, çoğu zaman da dayattığı bir dindar (muafazakâr)laşma/ İslâmîleşme toplumsal dokuya nüfuz etmekte.

Bunun için gazete sayfalarında, internet sitelerinde, sosyal medyada bir gezinti yapmak, yeterli. Kuşbakışı ve rastgele…

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, 2002-2017 yılları arası ülkede yapılan kütüphane sayısının 11 olduğunu açıkladı. 15 yılda yapılan kütüphane sayısı 11 iken, 10 yılda yapılan cami sayısı ise, 8 985 oldu.[7] 11 kütüphaneye 9 000 kadar cami! Ama ülkedeki cami sayısı yalnızca kütüphane sayısını geride bırakmıyor ki! Diyanet’e bağlı cami sayısı (90 bin) Milli Eğitim’e bağlı okul sayısını (61 201) da çoktan geride bırakmış durumda![8]

Ya da diyanetin yaşamın her alanında dal budak sarması: “Diyanet, 2018’de bakanlıklardan belediyelere, Emniyet’ten STK’lere, muhtarlardan apartman yöneticilerine kadar herkesle ‘işbirliği’ yaparak vaiz gönderecek.” Böylelikle etki alanını cami dışına taşıran Diyanet, müftülere apartmanlardan işyerlerine, kahvehanelerden öğrenci yurtlarına, okullardan fabrikalara, her mekânda aile yapısından medya okuryazarlığına, evliliğe hazırlık sürecinden kadınların çalışmasına, çocuk eğitiminden modern yalnızlığa… velhasıl kendisini ilgilendirmeyen, din ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi olmayan konularda sohbet toplantıları düzenlenmesi talimatı gönderdi.

Diyanet’in toplumun bütün kesimlerine ulaşma planında kapsamlı faaliyet alanları da belirlendi. Her alanda ayrı konu, hedef kitle ve faaliyet belirleyen Diyanet, müftülere ‘Çocuk-Cami buluşmaları, apartman sohbetleri, KYK programları, işyeri-fabrika sohbetleri, kahvehane ziyaretleri, aile okulu seminerleri, panel, ev sohbetleri, sabah namazı buluşmaları, köy sohbetleri, iftar programları, aile buluşmaları’ düzenlenmesi talimatı verdi. [9]

Her yer, ama özellikle okullar. 4+4+4 sistemine geçerek, öğrenime başlama yaşını (“hafızlık öğrenimine başlamanın ideal yaşı 9’dur diye!) 5.5’a çekerek, türlü manevralarla düz liseleri ortadan kaldırıp imam-hatiplerle dönüştürerek, çocukları tarikat yurtlarına mecbur bırakarak, zorunlu din derslerinin sayısını katlayıp seküler konuları müfredat dışı bırakarak, “dindar ve kindar” nesiller yetiştirme gayretleri yetmedi; diyanet M.E.B.’la imzaladığı protokoller aracılığıyla okul kapılarını vaizlerine, imamlarına, cemaatlere ardına dek açtı:

“Okullarda laik eğitimin yok edilmesinin yeni adımı olarak, Diyanet’in vaiz görevlendirme süreci başladı. Diyanet, 81 ile gönderdiği yazı ile Aile ve Dini Rehberlik Büroları’nın 2018 yılı için çalışma takvimini açıkladı. Vaizler, ‘Milli ve manevi değerler’i anlatacak. 10 yaşındaki çocuklara verilecek vaazın konuları arasında “ümmet bilinci, şehitlik, şehadet, felaket anında sabır, duanın kabul olması vb. bulunuyor.”[10]

Ancak Diyanet yalnızca müfredat ya da vaizler aracılığıyla değil, aynı zamanda doğrudan okul ve üniversitelere “temsilciler” atayarak işi sağlama alma kararlılığında: Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalanan protokole dayanılarak hazırlanan Gençlik Çalışmaları Yönergesi”nde toplumun tüm kesimleri, ama özellikle de gençler ve kadınlar arasındaki çalışmalarını yoğunlaştırma niyeti açıkça belli oluyor: Yönergeye göre “gençlik koordinatörü” olarak atanan imamlar okul ve fakültelerde “okul temsilcileri” belirleyip öğrenci gençlik içinde yönlendirici faaliyetler yürütecek.[11]

Eğitime İslâmcı müdahale, ya da “dindar ve kindar nesiller” yetiştirme hevesi, Diyanetin okulları denetim altına alma çabalarıyla sınırlı değil. Milli Eğitim Bakanlığı da hem yerel hem de ulusal düzlemdeki karar ve uygulamalarıyla, geleceğin “İslâmcı” Türkiyesi’ni biçimlendirmek için elinden geleni ardına koymuyor: “Okul öncesi ve ilkokullar için Kur’anı Kerim Dersi Öğretim Programı” ile anaokullarına Kur’an dersleri konulmasından[12] “liselerde ‘umre’ ödüllü yarışmalara[13], imam hatiplere gönderilen “9 Şubat’a kadar 100 000 Fetih suresi okuma” talimatına[14]; sağcıları “Allah topluluğu”, solcuları “Şeytan topluluğu” ilan eden[15], Alevîlere hakaretler yağdıran, “Bizi Allah doktor olalım diye dünyaya göndermedi. Ziraatçi olalım diye de dünyaya göndermedi. Allah hepimizi kendi dinine hizmet etmekle vazifeli kıldı”[16], ifadeleri yer alan, kız çocukların okula gönderilmemesi gerektiğini söyleyen[17] kitapların Bakanlık onayıyla okullarda dağıtılmasından, ilk ve orta dereceli okullara atanan yöneticiler arasında ilahiyat çıkışlıların giderek ağırlık kazanmasına[18]…. ve tüm bu olayları, Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Eğitim Dindarlaşıyor Lafları Haksız Eleştiri” sözleriyle savunmasına…[19]

Bütün bu örnekleri niye mi veriyorum?

Görüldüğü üzere, eğitim alanı başta olmak üzere toplumsal yaşamın tüm alanları üzerinde, devlet, daha doğrusu devletin kontrolünü ele geçirmiş olan siyasal İslâmcı parti dönüştürücü bir faaliyet yürütüyor. Toplumun deyim yerindeyse “de-sekülarize” edilmesi yönünde…

Bu hiç kuşku yok ki, sadece yukarıdan çıkartılan yasa ve yönetmeliklerle sürdürülmesine olanak olmayan, son derece çaplı bir girişim. Siyasal İslâmcı iktidarın, bu karar, yasa ve yönetmelikleri hayata geçirecek “volan kayışları”na gereksinim var. Bu volan kayışlarını ise, AKP iktidarının “sivil toplum”a ikame etmeye çalıştığı cemaat ve tarikatlar sağlıyor.

“Sivil toplum”a ikame dedim. 9 Eylül Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Esergül Balcı ve ekibinin yaptığı araştırma, tarikat ve cemaatlerin nasıl dal-budak sarmakta olduğunu gözler önüne seriyor. Burada bir parantez açarak Prof. Baltacı’nın verilerini aktarayım:

“Türkiye’de belli başlı 30 tarikat silsilesi ve bunların 400 kolu bulunmaktadır. Sadece İstanbul’da 445 tekke faaliyetlerini açıktan sürdürmektedir. Çoğunluğu İstanbul, Siirt, Diyarbakır, Mardin, Adıyaman, Batman, Van, Hakkâri, Şırnak, Ağrı, Muş, Bitlis, Gaziantep ve Şanlıurfa olmak üzere 800’ün üzerinde faal medrese bulunmaktadır. Üstelik büyük şehirlerde kaç apartman medresesinin faaliyette olduğu ise tam olarak bilinmemektedir. Çoğunluğu kız çocuklarına yönelik açılan apartman medreselerinde 12-18 kişi kalmaktadır.

MEB verilerine göre, 2016-2017 eğitim-öğretim yılı itibarıyla okul öncesi çağdaki 3-5 yaş grubu çocuklarının % 64.48’i, 4-5 yaş grubunun % 54.30’u, 5 yaş grubunun ise % 41.21’i okul öncesi eğitim alamamaktadır. İstanbul’da 3-5 yaş grubundaki çocukların % 80’i, 4-5 yaştakilerin % 62’si, 5 yaştakilerin ise % 51’i okul öncesi eğitim alamamakta olup bu rakamlar Türkiye ortalamasının çok altındadır. MEB’in bu konudaki yetersizliğini tam da bu noktada tarikat okulları doldurmaktadır. (…) Türkiye’de 2017-2018 eğitim-öğretim yılında kreş ve anaokulu fiyatları aylık 550 TL’den 3 bin TL’ye kadar değişmektedir. Çoğunluğu tek aylıkla ve asgari ücretle geçinen 6 milyon ailenin bu parayı ödemesi mümkün değildir. Bu ailelerin çocukları medreselere ve tarikat yuvalarına mahkûm edilmektedir.”[20]

Özetle, mevcut iktidar, (zaman zaman bazılarıyla takışsa da) cemaat ve tarikatlara mecburdur. Büyük “proje”sini gerçekleştirebilmek için onların önlerini açmak, desteklemek, kendi elleriyle toplumun her alanına yerleştirmek, her hücresine nüfuz ettirmek ve (aralarında daha derin ve özgül nizalar çıkmadığı sürece) her yaptıklarını sahiplenmek, savunmak zorundadır. Bu nedenledir ki cemaat ve tarikatlar resmî protokole dahil edilir[21]… Devletin her mercii cemaat ve tarikatlarla protokoller imzalar[22]… Cemaatler vakıf kurmaya teşvik edilir ve yoksul öğrenciler cemaatler ve tarikat vakıflarının kurduğu yurtlara teslim edilir, bu vakıfların yayınları okullara dağıtılır[23]… Tarikat/cemaat mensupları okullara “manevî rehber” olarak atanır[24]… Günde beş vakit namaz kılıp çevrelerine toplananlara abuk-subuk menkıbeler anlatmaktan, Perşembe akşamları dergahta toplaşıp zikir çekmekten, şeyhlerini eteklemekten, fırsat buldukça umreye gitmekten, Ramazanlarda yemek yiyenlere hayatı zehir etmekten, etrafta gördükleri kısa etekli, dar giysili kadınlara, ortalıkta dolaşan hamile kadınlara, uzun saçlı, küpeli erkeklere, LGBTİ’lere, bira içen gençlere, protesto gösterisi yapan solculara, çevrecilere bozuk atmaktan başka bir marifeti olmayan “imanlı” yurttaşlar, birden bire “herşey”le yetkilendirilmiş buldular kendilerini! Vakıfları/dernekleri aracılığıyla okullara, yurtlara nüfuz etmekten, muhtarlıklar aracılığıyla mahalleleri gözetlemeye; “muhbir vatandaşlar” olarak otobüste, sokakta, dersliklerde kulak kabarttıkları konuşmaları polise bildirmekten linç girişimlerine, kaymakamlıklarda, valiliklerde, hastanelerde, belediyelerde, devlet dairelerinde örgütlenerek “sivil” hayata “nizam” vermekten, sandık görevlileri, seçim kurulları üyeleri olarak oylar üzerinde oynamaya; cezaevlerinde yönetici, infaz memuru olarak tutuklu ve hükümlülere keyfî eziyetlerde bulunmaktan, polis, özel güvenlik, paramiliterler olarak yargısız infazlara; havuz medyasının kalemşörleri olarak gazete köşeleri, TV programlarında kahvehane sohbeti tadında bir bilgiçlikle kamuoyu oluşturmaktan, sosyal medya trolleri olarak ortalığı velveleye vermeye…

Bütün bunları yaparken de, iktidar tarafından bir dokunulmazlık hâlesiyle donatıldıklarını gördüler – tabii aralarında bir çıkar çatışması olmadığı sürece:

Karaman’da onlarca erkek çocuğun cinsel istismara uğradığı Ensar rezaletini unutmadınız, değil mi? Kim unutabilir ki?

Peki ya Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanı’ndan Cumhurbaşkanı’na dek tüm ricalin vakfı savunmak için nasıl cansiperane uğraştığını anımsıyor musunuz?

Anımsatayım:

  • “Büyük çoğunluğunu iktidara yakın vakıfların oluşturduğu Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı, Karaman’da 10 erkek çocuğun cinsel istismara uğraması olayıyla kamuoyunun gündemine oturan Ensar Vakfı’na destek verdi. Açıklamada, ‘Bir şahsın suçu dolayısıyla bir kurumun karalanması asla kabul edilemez’ denildi. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nda toplam 150 kuruluş var. Vakfın üyeleri arasında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetim kurulunda olduğu TÜRGEV ile AKP’li belediyeler tarafından ayrıcalık tanınarak bedelsiz yurt tahsisleri yapılan Aziz Mahmut Hüdai Vakfı, Bilim ve İnsan Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, İlim Yayma Vakfı, Birlik Vakfı, Enderun Eğitim Vakfı ve Fatih İlim ve Kültür Vakfı da yer alıyor. Üyeler arasında en dikkat çeken derneklerden biri ise bir dönem Almanya’daki yolsuzluk davasıyla gündemden düşmeyen Deniz Feneri Derneği de bulunuyor…”[25]
  • “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, Karaman’da çocuk öğrencilere tecavüz skandalıyla ilgili ‘Karaman’da olan konuyla ilgili olarak ilk vaka ortaya çıkar çıkmaz hemen hukuki açıdan bakanlığımız müdahil oldu. Bu olay bizim hizmetleriyle her zaman gurur duyduğum0444uz vakıfla ilişkilendirilmek istendi ki bu vakfımızda bir süre görev yapmış onun da ne kadar olduğunu vakıf çalışanları açıkladı. Bu, bir kere rastlanmış olması, hizmetleriyle ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz,’ dedi.”[26]
  • “Ensar Vakfı ile ilgili her gün bir destek açıklaması yaparken, sessizliğini koruyan Cumhurbaşkanlığı da ‘manevi’ bir adım için hazırlık yapıyor. Sarayda açılan Millet Camisi’nin imam hatibi Hafız Mehmet Bilir, Ensar Vakfının Marmaris Şubesi’nde Kur’an Ziyafeti verecek.[27]
  • “Karaman’daki çocuklara yönelik tecavüz skandalının ardından AKP’nin kurulmasına “zoraki” razı olduğu Meclis Araştırma Komisyonu üç aylık çalışma süresinin sonuna yaklaştı. AKP, sayısal çoğunluğunu kullanarak etkin bir çalışmayı engelledi.”[28]
  • Ensar skandalı üzerine Meclis’te kurulan Çocuklara Yönelik Cinsel İstismarı Araştırma Komisyonu’nun MHP’li Üyesi Deniz Depboylu, Karaman Valiliği’ne yaptıkları ziyarette yönelttikleri bazı soruların komisyon tutanaklarında “sansürlendiğine” dikkat çekti. Depboylu, komisyon raporuna yazdığı muhalefet şerhinde, Karaman Vali yardımcısına yönelttiği ‘İlinizde Çocuk Koruma İl Koordinasyon Kurulu bulunuyor muydu?’, ‘Olay yaşandıktan sonra böyle bir kurul oluşturdunuz mu?’, ‘İlerleyen süreçte ihmali, kusuru olan resmi kurum ve kuruluşlarda soruşturma gerçekleştirildi mi? Bu sebeple ceza alan biri var mı?’ sorularının tümüne ‘Hayır’ yanıtı aldığını, ancak soruların ve yanıtlarının komisyon raporuna geçirilmediğini belirtiyor.[29]
  • “Emniyet Genel Müdürlüğü tepkilerin hedefindeki Ensar Vakfı’nı korumak için yurt genelindeki polis birimlerine yazı yazdı. Yazıda Ensar Vakfı şubelerinin korunması istendi.”[30]
  • Ve nihayet, Ensar Vakfı, diğer cemaat vakıflarıyla birlikte “devlet protokolü”ne dahil edildi: “Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu TÜRGEV, çocuk istismarıyla bilinen Ensar gibi vakıflar resmi bayram protokolüne dahil edildi.”[31] Böylelikle, çocuk istismarcılarının cirit attığı cemaat vakıfları, acı bir istihzayla, örneğin 23 Nisan’larda devlet protokolünde çocukların geçit resimlerini, gösterilerini izleyecekler!

Abartıyor muyum? Karaman olayının Ensar’ın “ilk”i olmadığı ortaya çıktığına göre, hayır. “İlk”i değil, çünkü CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm, İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın yanıtlaması istemiyle TBMM Bakanlığı’na verdiği soru önergesinde Ensar Vakfı Çorum Şube Başkanı’nın 2008 yılında cinsel tacizden tutuklandığını ve ceza aldığını anımsatıp “iyi hâl” indiriminden yararlandırılan şahsın toplum içinde serbestçe dolaştığını kaydediyor.[32]

Dahası, Ensar Vakfı’nın, bir erkek çocuğa tecavüz ettiği için 2 buçuk yıl hapis cezası alan İslâmcı yazar Mustafa İslâmoğlu’nu, Nisan 2015’te konferansa çağırdığı[33] göz önünde bulundurulursa, en azından “çocuk istismarı” gibi konuları “sakıncalı” bulmadıkları çıkıyor ortaya… Şaşırtıcı mı? Bir başka cemaat vakfının, Sosyal Doku Vakfı’nın başkanının çıkıp da “6 yaşındaki kız çocukları evlenebilir” buyurduğu[34] ve bunun “düşünce özgürlüğü” kapsamında değerlendirildiği[35], bununla da yetinilmeyip, bu sözlerin sahibinin AKP’lilere eğitim verebildiği[36] bir ülkede, hayır! Ama mide bulandırıcı!

Ensar skandalının devlet ricalince örtbas, skandalın kahramanı vakfın ise baş tacı edilmesi, çoğunun cinsel sorunlarla yüklü olduğu anlaşılan “yetkili” tarikat ehlini cesaretlendirmiş olmalı ki tarikat yurtlarında, imam hatiplerde, tarikat-cemaat kıskacındaki okullarda cinsel taciz vakaları çorap söküğü gibi birbirini izledi, izliyor…[37]

Ve tüm bunlar, sosyal medyada sıkça rastlanan, bir sunucunun sokaklarda dolaşıp rasgele karşısına çıkanlara sorular sorduğu programlarda verilen yanıtlara yansıyan çürüme zemininde gerçekleşiyor. Yani “Mısır piramitlerinin Türkiye’den kaçırıldığı söyleniyor, ne dersiniz?” sorusuna “Gümrükçülere rüşvet yedirmişlerdir; bu tip kişiler cezalandırılmalı; kanunlar yetersiz; kaçırılmasaydı daha iyi olurdu…” gibi yanıtlar verenlerin[38], uzaya köprü projesini “Tayyip yapıyorsa” sonuna kadar desteklediğini açıklayanların[39], Einstein’ın fotoğrafına bakıp “İsmail Dümbüllü mü bu?” diye soranların…[40] “kendinden hoşnut” cehaleti…

Peki, bu iklimin kadınlar üzerindeki etkisi ne?

Hemen şunu belirtmeli, güçsüzden, ezilenden, yoksuldan yana olmak, ya da eşitlikçi/özgürlükçü olmak yalnız bir vicdan değil, aynı zamanda bir akıl/bilinç işidir… Çünkü sömürü ve tahakküm düzenleri, işlerliklerini sağlayan baskı ve eşitsizlikleri örtecek, meşrulaştırıcı söylemler üretirler sürekli olarak: eşitsizlik, tahakküm ve sömürünün ilahi iradeye uygun ya da doğal düzenin gereği olduğuna dair, ya da eşitsizlikleri, sömürüyü “milli birlik, beraberlik”, “ulusun varlığına yönelik tehlikeler” vb. söylemler ardında gizleyen ideolojiler. Çok yaygın, çok köklü, çok kolay anlaşılabilir, üzerinde fazla düşünmeye gerek duymaksızın kabul edilebilir, geleneklerce onaylanmış vb. oldukları için de kolaylıkla benimsenmiş, içselleştirilmişlerdir. Değiştirilmesi son derece güç değerlere, daha doğrusu önyargılara dönüşmüşlerdir.

Nesnesi kadınlar olan tahakküm ise, baskı ve tahakküm biçimlerinin en kadim, en çok-veçheli olanına, ataerkine dayanır. Ataerki, kadınların “fitne”ye yatkınlığı, güçsüzlükleri, aklî yetersizlikleri, duygularının denetiminde varlıklar oldukları, doğurganlıktan kaynaklanan fiziksel zaaflardan malûl oldukları, doymak bilmez cinsel iştahları, erkeklere hizmet için yaratılmış oldukları, iffetlerinin korunması gereği gibi, sonsuza dek çoğaltılabilecek, değişken, birbiriyle çelişen gerekçelerle eril denetim altında tutulmasını öngören ve diğer baskı ve sömürü biçimlerini payandalayan, onlara eklemlenen bir tahakküm formudur.

Kadınları Sezen Aksu’nun deyişiyle “tarlada ırgat avrat, hanede hazır hatun” konumunda tutmaya yaradığı için şişkin eril ego tarafından fazlasıyla benimsenir, desteklenir.

Ve ataerki, ister dinsellikten beslensin, ister milliyetçilikten, isterse her ikisinden birden, muhafazakârlığın aslî bileşenlerinden biri olagelmiştir her daim… Muhafazakârlığı besler, muhafazakârlıktan beslenir… Din ya da milliyet gibi kesimsel olmadığı, dahası her iki cinsiyet için de ikna edici argümanlara (erkekler için her türlü hizmetten yararlanma, kadınlar için ise erkeğin sağlayacağı maddî ve fiziksel güvenlik) dayandığı için erim alanı, diğer ikisine göre daha yaygındır.

İslâm’ı topluma nüfuz ettirmede iktidar ile toplum arasında volan kayışı işlevi gören cemaat ve tarikatların ataerkinden bolca nasiplendiğini söylemeye gerek var mı?

Şurası kesin; İslâm ataerki açısından bir hayli yüklü bir din. İslâm tarihi, bir bakıma kadınların aşiret dönemindeki göreli özerkliklerini yitirmelerinin tarihidir. Kadınların yaşamları, kaynağını Kur’an, ama daha büyük ölçüde hadislerden alan bir dizi yaptırımla kuşatılagelmiştir. Zaman zaman ve yer yer daha “liberal” yorumlar mümkün olsa da, Muhammed Peygamber’e dayandırılan söz ve davranışlar, genelde İslâmcı kadın yazarları dahi isyan ettirecek kadar kesif bir misojiniden malûldür.

Vasat bir Müslüman erkek, dininin kadınlara nasıl davranılması gerektiği konusunda neler söylediğine ilişkin fikirleri genellikle cami önlerinde satılan İslâm ilmihâllerinden ya da buna denk “televaiz”lerden edinir.

Bu kaynakların kadınlar açısından hiç de parlak olmadığını görmek için bu kitaplara bir göz atmak, ya da bu programları 10 dakika izlemek yeterlidir.

Ya da vasat Müslüman erkeğin kadına ilişkin kanı ve kanaatlerini biçimlendiren “kamuoyu oluşturucuları”nın bakış açılarını yani “dervişin fikri”ni sosyal medyaya sık sık düşen mesajlarından çıkarsamak da mümkün.

Örneğin İsmailağa cemaati “ağabey”lerinden Metin Balkanlıoğlu’nun örtünmelerini beğenmediği kadınlara yönelik “Açıl kızım, al diplomanı, gelen öpsün, giden yalasın,” sözleri[41]; “genç kayınvalidelerin şehvet uyandıracağını” buyuran ilahiyatçı İhsan Şenocak[42]; “gebe kadınlar uluorta sokakta dolaşmasın, hava almak istediğinde beyi arabayla dolaştırsın” sözleriyle uzun süre gündemde kalan “tasavvufçu” Ömer Tuğrul İnançer;[43] “Payitaht”, “Diriliş” gibi diziler arasındaki ped reklamlarına kafayı takıp bunları kullananların “kellelerinin alınması”nı isteyen Akit yazarı Ahmet Maranki[44]; yarışma programında şortlu dans gösterisi yapan 7-11 yaşındaki kız çocuklardan “milletin tahrik olduğu”nu ileri süren RTÜK üyeleri[45]; eşofmanlı kız öğrencileri için “Bir genç kızın vücut hatlarını gördükten sonra şeytan size üflemiyorsa ya erkekliğinizi ya da imanınızı kaybetmişsiniz demektir,” yollu paylaşım yapan imam-hatip öğretmenleri[46]… Kabul etmeli; son derece çirkin lapsus’lar…

Kadınlara ilişkin tüm tahayyül dünyasının böylesine cinselliğe ve nefse indirgendiği bir ortamda, kadınların eğitimi, çalışması, toplumsal yaşama katılması, bilimle, sanatla uğraşması, siyasal yaşamda yerini alması vb. konuların gündeme girmesi hiç kuşku yok ki giderek zorlaşmakta… Bugün kadınlar için yaşanan durum, ne yazık ki bir “can pazarı”… Toplumsal cinsiyet eşitliği endeksinde ülkenin yeri geriledikçe, her yıl boğazlanan, üzerine kurşun yağdırılan, satırla doğranan, diri diri betona gömülen kadınların sayısı artıyor.

1990’lı yıllarda oluşturduğumuz kadın inisiyatifinin sloganı, “Yerimiz mutfak değil, dünya!” idi. Bugün kadın gruplarının temel şiarı ise, “Kadın cinayetlerini durduracağız!”

Dünya Ekonomik Forumu “Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi”nde Türkiye, 2014 yılında 142 ülke arasında 125. sırada yer almaktaydı. 2015’te ülkenin yeri 145 ülke arasında 130.luğa geriledi. Ertesi yıl ülke sayısı 144’e düşerken, Türkiye yine 130. sıradaydı, yani sondan 15.likten, sondan 14.lüğe gerilemişti![47]

Bu süreç içerisinde kadın cinayetleri ve kadına yönelik şiddette de koşut bir tırmanış yaşandı. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre[48]:

 

YIL

KADIN CİNAYETİ

2013

237

2014

294

2015

303

2016

328

2017

409

 

Bir başka deyişle, kadın cinayetleri, 2-3 yılda ikiye katlanarak artmaktadır: tabii başta çocuklar olmak üzere her türlü cinsel şiddet de öyle.

Bir parantez açıp vurgulayayım: İşin ürkütücü yanı, Adalet Bakanlığı’nın kadına yönelik şiddeti “basit suç” sayarak uzlaşma, para cezası ya da kamu hizmeti ile cezalandırılmasına ilişkin hazırladığı teklif[49], uygun zamanı kolluyor.

Zaten tecavüz sanıklarının “mağdurun rızası var”, “evvelden tanışıyorlarmış”, “kemik yaşı daha büyük”, “sanık kravat taktı, takım elbise giydi” gibi sudan gerekçelerle salıverildiği, alt sınırlardan cezalandırılıp dosyaların kapatıldığı bir yargı sisteminde yeni yasa eril saldırganlığın dizginlerinden boşanmasını kışkırtacaktır, kuşkusuz.

Özetle, denilebilir ki, siyasal İslâmcı iktidarın, toplumsal yaşamı dönüştürmek üzere seferber ettiği “volan kayışları”nın topluma sirayet ettirdiği muhafazakârlık, “geleneksel değerler etrafında birleşmeye, değerlere sahip çıkmaya, ahlâksal rejenerasyona” vb. ne taalluk etmekten çok, çürütücü, çözücü bir etki yapıyor toplumda. Bunun bedelini de en çok kadınlar, gençler, çocuklar ödüyor. Tecavüze uğrayarak, taciz edilerek, öldürülerek…

Yukarıda bir yerlerde mevcut iktidarın desteğini alttan alta çelişen ikili bir “dışlanmışlık” duygusundan bulduğunu belirtmiştim: Yukarıdan ve aşağıdan.

Yani Marmara Baronları karşısındaki ezikliklerinin acısını bugün ellerine geçirdikleri devlet gücünü tüm kaynakları kendilerine yönlendirmek üzere kullanarak (ihale yolsuzlukları, usulsüz krediler, ıskartaya çıkartılan Gülen Cemaati varlıklarını ya da BTDK eliyle tasfiye edilen şirketleri ucuza kapatma, imar afları, çerez parasına özelleştirme kıyakları…) çıkartan Anadolu kaplanları…

Ve seküler-Batıcı-elitist yönelişin ötelediği, küçük kentlerde, kasabalarda, metropollerin arka sokaklarında sıkışmış esnaf ve küçük ticaret erbabı.

Müslümanlıkta birleşiyorlar: alttakiler “vur” denilince öldürüyor olsalar da. Ve üsttekiler “alttakiler”in, kadınlarının Pierre Cardin başörtüleri, Burberry gözlükleri, abiye tesettürleri, 4 x 4 cipleri ile AVM’lerde salınmalarına homurdandıklarını biliyorlar… Olasıdır ki “öpsün yalasın”lı, “6 yaşındaki kız çocuklar evlenebilir”li, “şeytan üfleme”li söylemlerden rahatsızlık da duyuyorlar…

Ama onlara “mecburlar”. Yalnızca İslâm’a dayalı bir yaşam tarzını toplumun kılcal damarlarına dek yaymakta işlevsel oldukları için değil.

Şaşırtıcı gelebilir, ama aynı zamanda işgücünü ucuzlattıkları için.

Çünkü bodoslama daldıkları küresel rekabet dünyasında alabildiğine ucuz işgücüne ihtiyaçları var. Dinsel dogmalarla biçimlenmiş, kanaatkâr, uysal, yürekleri Allah korkusuyla dolu, patronlarını “baba” bilen işçilere ihtiyaçları var. Özellikle de kimliği değersizleşmiş, birkaç yıl çalıştırıp ardından da kıdem tazminatı, emeklilik vb. hakları üzerine hiç kafa yormadan kapı dışarı edebilecekleri, durduk yerde kreş, servis, iş saatlerinin kısaltılması, yemek, emzirme molası, doğum izni vb. gibi talepleri aklından dahi geçirmeyecek, sefalet ücretleriyle yerlerini almak için bekleşen yüzbinlerce işsiz kadının baskısı altında boğaz tokluğu ücretlerine razı, evdeki çamaşır, bulaşık, temizlik, çocukların, hastaların, yaşlıların bakımı vb. işleri karşılıksız üstlenerek sosyal bütçenin daralmasına olanak sağlayacak kadınlara…

İktidar partisinin “iman simsarları” en çok bu emekçi tipolojisinin oluşmasına katkılarından dolayı İslâmî “yüksek sosyete”nin vazgeçilmezini oluşturuyor.

Ve her iki kesimin de beslenip yaygınlaştırdığı muhafazakâr iklim, toplumu zehirledikçe zehirliyor…

Bu nedenledir ki bu ülkede belki de ilk kez, emek mücadelesiyle sekülarizm mücadelesi bu denli iç içe geçti…

 

19 Şubat 2018, İstanbul.

 

 

21.12.2020 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

SORU(N)LARI İLE 15 TEMMUZ

UNUTMAMALI… KANIKSAMAMALI

NE GEÇMİŞ TÜKENDİ, NE YARINLAR… (1920’LERDEN 1970’LERE DEVRİMCİ KADINLAR)

HATIRA DEĞİL, HAFIZADIR ÇELİĞE SU VEREN(LER)

ÖĞRETEN EDEBÎ ZENGİNLİK: STEFAN ZWEIG

ZİNDANLARDAN HAYKIRAN ŞİİRSEL ESTETİK

ARZU ÇERKEZOĞLU’NA AÇIK MEKTUP

KENT(İN) VE KANAL(IN) SORU(N)LARI

ORTADA NE BİLİM KALDI NE DE AKADEMİ

ABDULLAH’IN MESELLERİNDEN SESLENEN ACILAR

KÜLTÜREL ÇÜRÜME VE FAŞİZM

BAŞINI KALDIRAN ŞİİR İNSANLIĞIMIZDIR

YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA!

BİLİM, SOSYAL BİLİMLER, SOSYALİZM ÜZERİNE SORULAR, YANITLAR

ABD SEÇİM(SİZLİK)İ: MADE IN USA

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN” 2

DÖRT DAĞ İÇİNDEKİ DERSİM’İN HİKÂYESİ: “MA DİYA, SIMA MEVİNE/ BİZ YAŞADIK, SİZ YAŞAMAYIN”

KAPİTALİZM KADINLARIN YAĞMALANMASIDIR !

SİNBO DİRENİŞÇİLERİNE BİN SELAM; ÖZELLİKLE KADIN DİRENİŞÇİLERE !

FİGEN’İN (YÜKSEKDAĞ) DİZELERİYLE ŞİİR ÜSTÜNE

GELECEKTEKİ ETİKTİR ESTETİK

“ÖZGÜRLÜK” MÜ DEDİNİZ?!

ENDER ÖNDEŞ’İN YİRMİ ÖYKÜSÜ

YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ) 2

YOKSULLARIN BAŞKALDIRISI VE KADINLAR (TARİHSEL BİR BAKIŞ)

“KAPİTALİZM VE ATAERKİ” ÜZERİNE NOTLAR

ENGELS, KADIN, AİLE

UNUTMAMAK, DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR...

DERSİMİZ: KOMUTAN(IMIZ) CHE VEYA HASTA SIEMPRE, COMMANDANTE!

“SOSYALİZM VE İSLÂM” TARTIŞMALARINDA ÖNEMLİ BİR KAYNAK: BOLŞEVİK DEVRİMİ VE DİN

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ ( 2 )

ANADOLU’NUN OTOKTON HALKI RUMLARIN HÂLİ

KİMİNİN DÜŞÜ, ÖTEKİNİN KARABASANIDIR

İKTİDARIN “KAYIKÇI DÖVÜŞÜ”: İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

KADINLAR “SAVAŞ GANİMETİ” Mİ?

PANDEMİYLE GELEN(LER): DİSTOPYA MI, ÜTOPYA MI?

KAPİTAL’İN DİYALEKTİK MATERYALİST YORUMU

GEZİ/ HAZİRAN HAKİKÂTİ

“KADIN(LIK) BİLİNCİ” Mİ? (GENÇ BİR KADIN ARKADAŞIN SORUSUNA YANIT

“YASAM KÜÇÜKLERİMİ KORUMAK, BÜYÜKLERİMİ SAYMAK !

COVID-19 BİR TURNUSOL KÂGIDI

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS (2)

COVID-19: BÜYÜK RESMİ YA DA DEKADANS

ÜÇLÜ KRİZ SARMALINDA İNSAN MANZARALARI

“AGORAFOBİ”YE TESLİM OLMAMAK

İNFAZ DÜZENLEMESİ: “ADALET” Mİ DEDİNİZ?[*]

AKP, HSK, CORONA VE KADINA ŞİDDET

“İKİ KARDEŞ YAN YANA VE OMUZ OMUZA”: MUZAFFER –İLHAN- ERDOST

YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE

KADINLARIN “YA BASTA!”SI

SAHNEYİ SOKAĞA, SOKAĞI SAHNEYE TAŞIYAN ESTETİĞİN ETİĞİ YA DA “YENİ(LMEYEN) KAPI”NIN MENŞEĞİ VEYA ONLARA DAİR

“VAR GİT ÖLÜM”: ÖLÜM RİTÜELLERİNE ANTROPOLOJİK BİR BAKIŞ

“İSA BOLİVYA’YA DÖNÜYOR” MU? YA DA BOLİVYA DERSLERİ

AKADEMİA’NIN “METAMORFOZ”U: “BAŞKAN”IN “ÜNİVERSİTELER”İ

KOLOMBİYA’NIN “BARIŞ”I!

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ ( 2 )

İKİ “YOL” ÖYKÜSÜ

GÜNDELİK YAŞAMI DÖNÜŞTÜRMEK: EKİM DEVRİMİ DENEYİMLERİ

SORU(N)LARIYLA BAŞKALDIRI(LAR)

“KIZIL’I MOR’A BOYAMAK” MI? HAYIR, TEŞEKKÜRLER!

YANITLAR

100 YIL DAHA YAŞAYASIN, İNSANCIL!

ÖLEN, NEO-LİBERALİZM DEĞİL, KAPİTALİZMİN KENDİSİ

DEVRİMLERE, KADINLARA VE NARODNİKLERE DAİR...

İYİ Kİ YAŞADILAR, İYİ Kİ YAZDILAR

AYŞE ÖĞRETMEN “DAVA”SININ ANIMSATTIĞI ( 2 )

AYŞE ÖĞRETMEN “DAVA”SININ ANIMSATTIĞI

“LÜZUM” ÜZERE: BİR KEZ DAHA İSTANBUL SEÇİMİ

İSTANBUL SEÇİMİ - BİR DEĞERLENDİRME

NEO-FAŞİZM(LER) “FEMİNİST” Mİ?

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[2)

2019: YERKÜREDE VE COĞRAFYAMIZDA İŞÇİ SINIFI(MIZ)[

MASKELİ FAŞİZM: “POPÜLİST AŞIRI SAĞ”

ELEŞTİRİ, HAYATTIR; YAŞATIR!

“HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” MI SAHİDEN?!

2019’UN 1 MAYIS’INA KENAR NOTLARI

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU 3

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU (2)

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU

KADINLARIN BAŞKALDIRI TARİHİ VEYA “ÖNCE KADINLARI VURUN!

SEN ÇÜRÜMENİN RESMİNİ ÇİZEBİLİR MİSİN ABİDİN? YA DA MEMLEKETTEN EĞİTİM MANZARALARI

1968’İN 50. YILINDA SARI YELEKLİLER

“YA SEV YA TERKET”: BİR BİAT ARACI OLARAK MOBBİNG

YENİDEN HAYKIRABİLMEK: “YERİMİZ MUTFAK DEĞİL, DÜNYA

“KADINLAR İÇİN OLABİLECEK EN KÖTÜ ALAŞIMIN ORTASINDAYIZ”

ÖLÜMSÜZ ABİ(MİZ) OKTAY ETİMAN

Selam olsun bizden önce geçene

KEŞFEDİLMEMİŞ GELECEĞİN BİÇİMLENMESİ İÇİNDİ SAMİR AMİN

SAHİCİ OLMAK

HAVADIR, SUDUR, ATEŞTİR YANİ HAYATTIR GRUP YORUM

YARGI BAĞIMSIZLIĞI” MI DEDİNİZ ?

“ATAERKİ” ÜZERİNE

ÖFORİNİN ORTASINDA, UNUTULMAMASI GEREKENLER

KAPİTALİZMİN KENDİNİ İMHASI: NEOLİBERALİZM

SEN MİSİN “BARIŞ” DİYEN!

MARKSİZM VE KADINLARIN KURTULUŞU

AKP, İSLÂM, FAŞİZM ve KADINLAR

“KRAL ÇIPLAK” DEME VAKTİ: 2018 İSTANBUL’UNUN 1 MAYIS’(LAR)I

YA SOSYALİZM YA BARBARLIK!

OKTAY AĞABEY(İMİZ)

AKP’NİN “MUHAFAZAKÂR”LIĞI NEYE DENK DÜŞER?

KADIN(LAR) VE DEVRİM(LER)

AFRİN (VE SURİYE), AFRİN (VE SURİYE’N)İN ÖTESİDİR

KÜLTÜR “YERLİ VE MİLLİ” MİDİR? YA DA NEDİR?

EMPERYALİZM, T. “C” VE AFRİN

FAŞİZM VE KADINLAR

“YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” NE KADAR “YENİ”?[

İŞÇİ SINIFININ KADINLAŞMASI

ZAPATİSTALARIN 33. YILI: BİR DEĞERLENDİRME

MARX’TAN ÖĞRENEN BİR ÇUKUROVALI: OKTAY ETİMAN

MURAT’IN DÜŞÜ, LAMBORGHİNİLER VE DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLMEK

MARKSİZM + V. İ. LENİN = EKİM DEVRİMİ (NOTLARI)

AKP’NİN EĞİTİM SİSTEMİ Mİ DEDİNİZ?

HAMZA YALÇIN DERHÂL SERBEST BIRAKILMALIDIR

SOYKIRIMA TANIKLIK(LAR)

BİR İKTİDAR ARACI OLARAK KORKU

EMEKÇİLER, İŞSİZLER, YOKSULLAR NEREDE?[

“HALKIN SOYTARISI” DARIO FO “TİYATRONUN BÜYÜCÜSÜ”YDÜ

AKP’NİN EĞİTİM SİSTEMİYLE İMTİHANI

TOTALİTERLEŞMEYE, İHVAN’LAŞMAYA KARŞI

OĞLUM(UZ) ÖLÜMSÜZDÜR

ULAŞ, ULAŞ’TIR…

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VAZGEÇİLEMEZ, ÖNCELİKLİ DEĞERDİR

BAŞKALDIRIDIR MİZAH YA DA HİÇ!

NE OLDU O “İMTİYAZSIZ, SINIFSIZ, KAYNAŞMIŞ KİTLE”YE?

HER KÖYDE BİR “KÖPEK” VARDIR...

“EVET” ÇIKSA DA “HAYIR”!

“MARKSİST-LENİNİST ROMAN YAZARI” : VEDAT TÜRKALİ

“CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ” VEYA BU KADAR YETKİYİ BABANIZA VERİR MİYDİNİZ

BİR “ELEŞTİRİ”YE KISA KENAR NOTLARI

ALEVÎLİK VE SINIF MÜCADELESİ: KÜLTÜR VE EKONOMİ POLİTİK

“DEMİRİN TUNCUNA, İNSANIN…”

PARANOYA VE MEGALOMANİNİN (“YENİ”) REJİMİ

TOTALİTARYANİZMİ SOKAKTA ALT EDEBİLMEK

FİDEL İÇİN SANCAĞI YARIYA İNDİRMEYİN, DAHA DA YÜKSELTİN!

AKP’NİN KADINLARA KARŞI SAVAŞI: “MADAM GİBİ ÖLMEK”

KRİZ, SAVAŞ VE İŞÇİ SINIFI ÜZERİNE GÖRÜŞLER

“ÇOCUKLAR ÖLMESİN” DEMEK “TERÖR SUÇU” MU?[*]

LATİN AMERİKA: SAĞIN GERİ DÖNÜŞÜ-2/ PARAGUAY: “TEKNİK DARBE”[*]

LATİN AMERİKA: SAĞIN GERİ DÖNÜŞÜ - 1/ BREZİLYA ÖRNEĞİ[*]

DARBE GİRİŞİMİ VE SONRASI[*]

“LAİKLİK” Mİ? HANGİSİ?[*]

KADINLAR GERÇEKTEN DE “SINIFLAR-ÜSTÜ” MÜ?[1]

ÇOCUKLARININ ETİYLE BESLENEN ÜLKE[*]

AKP’NİN “BAŞKAN”LIĞI[*]

GÜNDEM’E, DÜNE VE BUGÜNE DAİR…[1]

RECEP’İN TÜRKÜ(/ŞİİR)LERİ[*]

AKP’NİN MUHAFAZAKÂRLIĞI, İSLÂMCILIĞI, NEOLİBERALİZMİ VE KADINLAR[*]

İBRAHİM KAYPAKKAYA VE KÜRT SORUNU[1]

“BİR DAHA ASLA” DİYEBİLMEK İÇİN: GÖZALTINDA KAYIPLAR[*]

“ESKİ(MEYEN)/ YENİ TÜRKİYE”DE BARIŞ (MI?)![*]

VAHŞETİN ALTERNATİFİ VAR ELBETTE![*]

GERÇEKTEN DE NEDİR “TERÖR”?[1]

1 MAYIS 2016 DERS(LER)İ[1]

LATİN AMERİKA’NIN DESAPARECIDO’LARI[*]

TANTALOS’U YARATMAK[1]

“KÜRESEL KÜLTÜR” MÜ?[*]

2016'DAKİ 1 MAYIS('IMIZ)

"İNSANLAR, BİR ŞİİR OKUDUKLARI, BİR RESME BAKTIKLARI İÇİN İSYAN ETMEZ!"

KAPİTALİZM, KÜLTÜR, DİRENİŞ[*]

“SUSMA, SUSTUKÇA SIRA SANA MUTLAKA GELECEK!”[1]

NİCE ONYILLARA ‘YENİKAPI’LI YOLDAŞLAR[*]

AKADEMİNİN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN[1]

SUSMA! SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK...[1]

HANGİMİZ ÖZGÜRÜZ Kİ?[1]