Ajda Pekkan'ın yerinde olsanız siz ne yapardınız

Ajda Pekkan'ın yerinde olsanız siz ne yapardınız

Yaşayan mumyalar çağı...

Geçen haftaki yazımda "yaşlanılmayan bir dünyada FaceApp, yani yaşlandırma uygulamasını" tartışmıştım. Bu yazıda bahsettiğim "doğa Ajda Pekkan’ı kaç bin yılda geri dönüştürecek?" cümlem dikkat çekmişti. İşte bu nedenle, bu gün bu konuyu işlemek istedim.

Tabii bu yazıyı yazarken de yanlış anlaşılmak istemem. Bu yazı Ajda Pekkan’ın ya da diğer adı geçen kişilerin şahsiyetleri ile ilgili değildir. Onların medyaya yansımış olan işlerinin eleştirileri ile ilgili olacaktır.

Siz de bilirsiniz. Çocukların oynadığı oyuncakların onların başlarına gelecek trajedinin habercisi olduğu söylenir. Örneğin silah oyuncaklarla oynayan çocuklar, 1. ve 2. Dünya Savaşları’nda ölmüşlerdi. Şu dönem ki erişkinler ise, plastik oyuncaklarla oynamışlardı. Bu nesiller büyüdüğünde ise plastik; Barbie ile oynayanlar ise Barbie olmuşlardı. Şu an ise çocuklar robot oyuncaklarla oynanıyorlar. Onları bekleyen trajediyi siz tahmin edin.

Bahsettiğim gibi, birkaç nesil de plastik oyuncaklarla oynadılar ve sonunda plastik oldular. İşte bu durumun ülkemizdeki en bariz örneği kimdi? Ajda Pekkan

Ajda Pekkan, estetik, kozmetik ve dolgu maddeleri ile deyim yerinde ise hep plastik kaldı. Hiç yaşlanmamış göründü. En kötüsü ise onu rol model alan milyonlarca kadın da yaşlanmamaya çalıştılar ve bu sektörün ürünlerine ve estetik cerrahlarına sorgusuz sualsiz tapmaya başladılar. Hala da tapmaya devam ediyorlar.  

Çünkü Neo-liberal sistem, televizyonu, medyası ve hatta bu günkü sosyal medyası ile insanların yaşamlarını ve değerlerini yerle bir ediyordu. Gençlere sürekli olarak "cildin yumuşak değil, burnun düzgün değil, beden ölçülerin şöyle… Yani, yeterince seksi değilsin" gibi mesajlar vererek yaşamlarını değiştiriyordu. Çözüm ise ekranlara örnek olarak koydukları anoreksik mankenler ve ünlü oyuncular gibi olmaktı. Sistem, model olarak onları sunuyordu.

YAŞLANIYORSUN, GENÇLİĞİN VE GÜZELLİĞİN GİDİYOR…

Orta yaşa gelen insanlara ise, yaşadıkları döneme özgü olan "yaşlanıyorsun, gençliğin ve güzelliğin gidiyor" mesajı veriliyor ve onları estetikçilere ve güzellik uzmanlarına yönlendiriyordu. İnsanlar ise tıpkı J. Campbell’in bahsettiği gibi gençliklerini ve güzelliklerini kaybetmek istemiyordu (1). Deli gibi paralar harcamaya başlıyorlardı.

Torun torba sahibi olmuş insanlar bile rayından çıkıyordu. Torun sahibi erkekler, torunu yaşındaki kızlarla birlikteydi. Viagra sağ olsun, diyorlardı. Orta yaşlı, hatta yaşlı kadınlar bile dolgusunu, estetiğini yaptırarak, aşk beklentisiyle yanıp tutuşuyordu. Yüzünü bu maddeler ile dolduran kadınların doğallığı gidiyordu. Yılların izi olan doğal kırışıklıkları yok etmek için, bir plastik cerrahın deyimiyle "Vakfıkebir ekmeği gibi bir suratla" geziyorlardı.

Topluma yol gösterici olması gereken yaşlı insanlar raydan çıktığında ise, tüm toplum deliriyordu. Bu konuda ki en iyi örnek ise, 73 yaşındaki Ajda Pekkan idi.

Her ne kadar Türk halkı onu Yeşilçam filmleri (1963, Adanalı Tayfur) ile tanısa da, müzik ile ilgisinin daha erken yaşlara dayandığı söyleniyordu. Doğrusu ilk plağı olan "Her yerde kar var"ı 1965 yılında (17 yaşında iken) çıkartmıştı. Sonrasında ise sinemaya son vermiş ve müzik sektöründe devam etmişti. Özellikle 1980 yılında ki Eurovision yarışmasında atanmış sanatçı olarak "pet’r oil" şarkısı ile başarısız olmasına rağmen, her kesimden insan onu tanır hale geliyordu.  

Özal sonrası ise "süperstar" imajı ile medyada bolca boy gösteriyordu. Çünkü o yıllarda televizyon ve hayatlar yeni renklenmişti. Özal’ın başlattığı liberal sistemle özdeşleşip milyonlara model olacak sanatçılar aranıyordu. İşte Ajda Pekkan’ın "süper star" olduğu yıllardan bir 5-10 yıl sonra "kıl oldum abi" diyen Tarkan"megastar" oluyordu. Söylediğim gibi, kapitalizm kendi ikonlarını yaratıyordu. Bir süre sonra ise bu ikonlara tapılıyordu.

Hatta Ajda Pekkan katıldığı bir programda "bana süperstar unvanını halk verdi" diyordu. Oysa bu açıklamayı yaptığı yıllarda "halk süperi bilirdi, ama star’ı nerden bilsin?" Yükselen liberalizmin ve medyanın onu kitlelere pazarlama taktiğini halka mal etmeye çalışıyordu.

AJDA PEKKAN’IN YERİNDE OLSANIZ SİZ NE YAPARDINIZ?

Doğrusu ben bu şahısları eleştiriyorum, ama bir yandan da kendi kendime "sen olsan ne yapardın" demeden de edemiyordum. Bir anda ülkenin görünümü değişiyor ve bu kişiler kitlelerin adeta Tanrıları haline geliyorlardı. O yıllarda siz bir Hülya Avşar olsaydınız ne yapardınız? O yıllarda yer gök "Hülya" diye inliyorken, Yeşilçam’ın jönleri ve arabeskçiler film çekmek için sıraya girmiş iken, hatta tüm gazeteler sizinle dolu iken siz ne yapardınız?

Bir düşünün. Kimsenin tanımadığı bilmediği bir delikanlı iken, "kıl oldum abi" diye bir şarkı yapıyorsunuz. O şarkıyı dinleyen kalabalıklar şarkınızla delirirken, hatta kızlar saçlarını başlarını yolarken siz ne yapardınız? Önceki günkü yazımda yazdığım gibi, sistem onları "ilah" koltuğuna oturtmuştu. Siz olsanız o koltuktan iner miydiniz? Gerçekte bu kişiler, o yıllarda tıpkı darı ambarına girmiş olan tavuk gibiydiler. Şişinceye kadar yemişler, sonrasında ise o midedekileri sindirememişlerdi.  

Oysa Boudrillard’a göre, Ajda Pekkan da, Tarkan da, Hülya Avşar da birer simülakr’dılar. Yani, gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünümdüler (2). PR uzmanlarının yarattıkları ve yaşattıkları imaj ve görüntü idiler. Bu görüntüler ise zaman içerinde kitlelerinin besini haline geliyordu. Hatta bu görüntülerle özdeşim kurulduğunda rol model bile oluyorlardı.

Hatta ben üniversite yıllarımda iken, bir arkadaşıma "Tarkan’da ne bulduğunu"sormuştum. Bana "onu dinlerken bir şey düşünmüyorum" yanıtını vermişti. Gerçek de bu idi. Tarkan, Liberal sistemin bir ikonu idi. Her ikon gibi zihni kilitliyordu. Bu şekilde kilitlenen zihinler zaman içerisinde hiç düşünemez hale geliyordu. Bu şekilde sistemin sahiplerine, gerçek efendilerine sorun çıkarmıyorlardı (3).

YAŞAYAN MUMYALAR ÇAĞI

Gelelim Ajda Pekkan’ın için ifade ettiğim "bir plastik pet şişeyi 1000 yılda eriten doğa, onu kaç bin yılda geri dönüştürecek" sorumun tartışmasına… İşte bu konu ile ilgili tartışma Özal’ın mezarı yeniden açıldığında ve çürümemesi nedeniyle gündeme gelmişti. İşte o dönem Prof. Dr. Barbaros Çetin "biyolojik çevrim bozulduğu için pek çok cesedin çürümediğini" açıklamasını yapıyordu (4).

Prof. Çetin, Avrupa’da da cesetlerin çürümediğinin fark edildiğini, bunun da kirlenen ve yapısı değişen doğa koşulları ile ilgili olduğunu söylüyordu. Gıda koruyucu maddelerden, tarım ilaçlarına kadar vücutta yağ depolarında biriktiğini söylüyordu. Vücut bunları yok edemiyor ve kimya deposuna dönüyorduk. Öldüğümüzde ise bu kimyasallar bir çeşit mumyalama etkisine neden oluyor ve bedenler çürümüyordu (4).

Peki vücuda alınmış olan bir o kadar yaşlanma engelleyici kremlerden, solüsyonlara kadar kozmetik ürünler, parfümler, makyaj malzemeleri, hatta estetik için kullanılan botoks ve dolgu maddeleri bu yağ dokusunda hiç mi birikmiyordu?

Özellikle vücuda zararı olmadığı söylenen silikon dolguların hiç mi çürümeyi engelleyici etkisi yoktu?

Gerçekte ise bu vücutlar, botoks gibi zehirlerle, silikon gibi maddelerle doluyordu. Lütfen bir empati yapalım. Sizler mezardaki çürümeyi başlatacak olan bakteri olsanız, bu vücutlarda çürümeyi başlatır mıydınız? Bir yerde peynirli ve ıspanaklı doğal börekler varken, silikonlu böreği yer miydiniz?

İşte bu nedenle Ajda Pekkan ve onu model alanlar, hep genç ve seksi kalabilmek için feda edilmiş olan vücutlardı. Estetik, kozmetik ve dolgu malzemeleri ile günü kurtarmışlardı. Şimdi ise yüz mikro hareketlerini ve mimiklerini kaybetmişlerdi. Bu kişilerde mimik olmayınca, beyinler empati de yapamıyordu. Bu da robotlaşmanın ilk adımı idi.

Peki ya bu gün? Peki ölüm sonrası biyolojik çevrim? Maalesef ki, Ajda Pekkan gibi vücutları eritmek için, binlerce yıllık bir çevrim gerekecekti. Belki de 5000 yıl sonra onu bulacak olan kavim ise, onun bir ermiş olduğuna inanacaktı.

Aslında bu kişiler ölmeden mumyalanmış olan bedenlerdi. Yaşlandıkça kırışıklıkların oluşmasına ve bedenin eskimesine izin verilmeyen, biyolojik yapısına ve enzimlerine müdahale edilmiş olan tenlerdi. Neo-liberal Tanrı ve Tanrıçası olmanın da bedeli bu idi.

"Tıpkı bir ilah gibi hiç yaşlanmayacakları ve ölmeyecekleri" yanılsamasına inandırılmışlardı. Bu yanılsama gerçeğin yerini almıştı. Kendileri raydan çıkmışlar ve milyonlarca insanı da raydan çıkarmışlardı. Bu ise, dünya tarihindeki altıncı büyük yıkımın habercisi idi.

Aslında bir simülakr olmanın, "hipergerçek"liğin bedeli idi.  

Bilimsel benzetme ile; Ajda Pekkan gibi, yaşayan bir mumya olmaktı. 

Öldüğünde seni çürütecek, doğal döngünü sağlayacak bir bakteri bulamamaktı.

Ahmet Koyuncu

Odatv.com

 

21.07.2019 (Haber Merkezi)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz