YÜZLEŞME- 3

YÜZLEŞME- 3

Adam fark etmedi bile en eski, tek eski, hatta tek arkadaşının gidişini. Dalmıştı. O soruyla sanki bir düğüm çözülmüş, bunca yıldır kıskıvrak bağlanmış olan düşünceler birbiri ardına dökülmeye başlamıştı.


Evet, o korkunç günden sonra ‘güven’, ‘sadakat’, ‘cesaret’, ‘direnç’ gibi kavramlar anlamsızlaşmış, uzaklaşmıştı ondan. Başkalarında gördüğünde hoşuna gidiyor, hatta hayranlık bile duyuyor, ama kendi hayatındaki yokluklarını algılamamayı yeğliyordu. Hayatta kimseye körü körüne inanmak, güvenmek yoktu artık. İçinde birikenleri yüksek sesle söylemeyi, bir şeylere karşı durmayı madem göze alamıyordu, tek çıkış yolu vardı artık: Yazmak. Odasına kapanıp yazıyor, yazıyor; bu süreçte kimsenin kendisine ilişemeyeceğinden, onu yoğurup şekillendirmeye çalışmayacağından emin; içinin karanlığını kağıtlara yükleyip duruyordu.

Ve o kâğıtlar doldukça kendisi boşalıyor, ferahlıyor, yeni sıkıntılara yer açıyordu. Bir süre sonra baktı ki önünde kapkara öykülerle dolu kâğıtlar biriktikçe tümüyle rahatlayamayacak, duyduğu-bildiği ne kadar edebiyat dergisi varsa öyküleri birer ikişer postalamaya başladı. Sonuç kendisi için bile şaşırtıcıydı. Yazdıkları ciddi bir ilgiyle karşılanmış, hatta yenileri talep edilmeye başlanmıştı.Bir yandan böylesine iç karartıcı öykülerin nasıl olup da bunca beğenildiğine akıl erdiremiyor, öte yandan giderek artan bir iştahla yazıyordu.İçin için şöyle diyordu sanki insanlara: “Sizi manyaklar! Sizler Annem olup, Babam olup, Müdür olup bu hale getirdiniz beni, şimdi de meyveleri topluyorsunuz ha? Öyle olsun. Ben de sizi boğarak, adımla ezerek, içinizi karartarak, size rağmen varolacağım. Siz miydiniz beni un-ufak eden? Alın işte, geçin bakayım şöyle sıraya!... Hah şöyle!”


“Gerçek bu işte. Başka çarem yoktu. Nefes almayı sürdürebilmek için insanlığımı yazarlığıma feda ettim. Saygı gösterip selâm verdiklerinin aslında kim, nasıl biri olduğunu bilmeyen bir sürü insana sattım kendimi. Başka nasıl varolabilirdim ki?”Bu kez, üstelik yaşamında ilk kez, içindeki Adam’la konuştuğunun farkında bile olmadı; kendini haklı çıkarma çabasıyla öyle meşguldü ki...


Birden, nedenini anlamaksızın ferahladığını algıladı. Oturduğu yerde döndü arkasındaki dolaba, kapağı açıp üst üste gelişigüzel yığılmış dosyalardan birini ne olduğuna bakmadan aldı, açtı ve gözlerinin önüne ilk öykülerinden biri serildi:


Ter içinde. Her yanında aynı anda başlayan sarsıntı gittikçe artıyor. Sadece kendisinin değil, içinde bulunduğu o kapkara boşluğun her bir zerresindeki depremi de, yaklaşan tehlikeyle tüm evrenin giderek ısınmakta olduğunu da algılıyor. İstemiyor, bunu bir kez daha yaşamaya dayanamayacak gibi geliyor ama bir yandan da biliyor, kaçışının olmadığını. 

İşte, her geceki gibi yine: Bir beyaz, bir parlak, bir ürkütücü noktadan üzerine doğru salınan o ölümcül soluk. Giderek büyüyor nokta, renk değiştiriyor; sarı, turuncu, kan kırmızı derken şekillenmeye de başlıyor: Boğucu dakikalar boyu sürüyor o bildik, o tanımlanamaz, o var ama yok yüzün belirmesi. Sessiz kahkahaları ardı ardına depremler yaratan o kadın, yemyeşil yüzünde kıpkızıl bir kuyu gibi ağzının kıvrımlarından sızan kirli beyaz salyalarıyla dimdik bakıyor gözlerinin içine. Ne bakışlarını kaçırabiliyor, ne gözlerini kapatabiliyor. Salyalar giderek çoğalıyor, önce koyu, yapışkan bir sıvı içinde soluksuz kaldığını hissediyor, derken kendi içine doğru toparlanmaya başlayan salyalar kalınlaşan kollara dönüşerek uzanmaya başlıyor. Simsiyah bir dipsizlikteki o çiğ yeşil yüz gülüyor gibi; ama öyle acımasızca, öyle saldırgan, öyle acıtıcı bir gülüşle ki...

Evrenin sahibi ve tek hakimi!Kendini geriye çekmeye, o iğrenç kollardan uzaklaşmaya çalışıyor. Bütün kaslarını her hücresi yaraymışçasına duyumsuyor ama boşuna. Bir milim oynayamıyor olduğu yerden. Ve peltemsi kollara dönüşen beyaz salyalar uzanıp dolanıyor kollarına, bacaklarına. Hiçbir işe yaramayan çırpınmasının arasında yine de görüyor o yeşil surattaki zalim galibiyet ifadesini. “Bitsin! Bitsin... yine dayanamayacağım, yine parça parça olacağım” derken, birden farkediyor:O ürkünç yeşil kadın yüzünde bu kez, ilk kez, panikle karışık bir hayret! Beyaz kollarda gevşeme yok ama kadın artık ona değil, arkasında bir yere bakıyor. O anda sırtından doğru gelen hafif, taze, hayat veren serinliği algılıyor. Kırmızı gülümseme donuyor, soğuyor ve ağır ağır nefretle geriliyor yeşil yüzün kasları. Beyaz kollardaki bir anlık gevşemeden yararlanıp omzunun üzerinden arkaya bakıyor:Yine bir beyazlık. Ama bu sakin, yumuşak, biraz da hüzünlü bir kar beyazlık. Bir erkek yüzü. O kadar çok yaşadı ki bu kâbusu, her anını ezberlediğini sanırken yepyeni bir yüz bu. Kadın ne kadar zorlasa da yeniden kendisine dönmesi için, kolların gücü giderek azalıyor. Birden ruhu kendi içinden çıkıp yükseliyor, üçünü birden kuşbakışı görüyor. Kadının yüzü inanamazlıkla sararırken adamınkinde anlık bir zafer ışıltısı beliriyor ve bir anda olacakları anlıyor:

“Yapma!” diye bağıran insan ötesi tiz ses, kulakları sağır eden patlamanın içinde kayboluyor. Ve ardından milyarlarca parçaya ayrılan beyaz adam, her bir parçası gülerek, uzaya saçılıyor.


Bu patlamayla sıçrayarak uyandığı anda da tıpkı düşteki gibi ter içindeydi. Saate baktı, kadrandaki 02.30’u gördü ve bu, alt kattan gelen feryatları ve gerçeği algılamasıyla aynı andı. Fırladı yataktan, odasından koşarak çıktı, bir çırpıda ulaştığı merdivenin basamaklarını üçer-beşer atlayarak inerken bir yandan da bağırıyordu annesinin çığlıklarına karışan, kendi kulağına yabancı bir sesle:
“YAPMA BABA! YAPMA!”

Acemiceydi bu metin, şimdi yazsa böyle mi yazardı; gelişmiş, oturmuş bir tarzı vardı artık ve hâlâ kişiliğinin temeline kazınmış o konuyu bir o yanından bir bu yanından dolaşıp işlemekteydi ama bütün bunları düşünmedi bile. Asıl dikkatini çeken, sayfanın üstündeki kargacık-burgacık el yazısı oldu. Meyhanedekilerle birlikte toplam kadeh sayısı 9’a ulaşmıştı, üstüne gecenin duygusal çalkantısı da eklenince enikonu sarhoşlamış sayılırdı, ama bütün bunlar bir daktilo makinesi alabilmek için harçlıklarıyla arada sırada babasının Anne’den kaçamak verdiği üç-beş kuruşu nasıl biriktirdiğini anımsamasına engel olmadı. Şöyle bir yokladı kendini, artık duygularının adını koyamayacak durumdaydı.


Masasının başından ağır ağır kalktı, önündeki yığına çarparak, tökezleyerek, kapaklanarak çıktı odadan, yatak odasına, karısının yanına gitmedi, balkona geçti. Çevreyi gündüzmüşçesine aydınlatan tabak gibi aya çevirdiğinde yüzünü, kendini bildi bileli belki de ilk kez, sicim gibi yaşlar aktı gözlerinden.Dudaklarından duyulur-duyulmaz bir çığlık döküldü:
“Anne, yapma!” 


04.09.2013 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR