YÜZLEŞME- 2

YÜZLEŞME- 2


“İşte böyle açık tavır koyunca da kimseyi memnun edemiyorsun,” dedi kendi kendine Adam boş kahve fincanını ileriye iterken. “Neden? Sevgisizler de ondan. İçlerinde sevgi olsa anlayışlı da olurlar. Ama nerede? Bütün ilişkiler çıkar üstüne kuruluyor. Sen bana, ben sana. Buna uyduğun sürece eyvallah.”Burada durdu, baktı yoğunlaşıyor, mutfağa gidip bir kadeh rakı koydu kendine. Elinde ağzına kadar dolu bardağıyla masasına dönüşü gidişinden zor oldu ama onca eşyanın üstünden rakısının bir damlasını dökmeden atlamayı başardı.

“Evet, kimse tam anlamıyla sevmedi beni. Karıma bak. Hiç lüksümüz olmadı, yine de iyi-kötü belli bir standardı tutturduk gidiyoruz işte. O da zaten bunu istiyordu, bu yüzden de bunca yıldır hep yanımda oldu. Allahtan belâsını mı isteyecek daha? Tamam, kendince seviyor beni ama bunun ne kadarı çıkar, ne kadarı sevgi, ayırmak zor. Hoş, kimsenin de adını koymaya çalıştığı yok ya... Yaşayıp gidiyoruz işte.Ya ötekiler? Adım böylesi duyulmuş olmasaydı, bir sürü ünlü-önemli adamla senli-benli olmasaydım o kadınların kaçı girerdi hayatıma? Beni ben olarak, sadece bankacı ben olarak kim adamdan sayardı? Eh, bazıları kendine göre sevmiştir belki ama ya aşk?...”Düşüncelerinin burasında rakısından bir yudum aldı, bir de derin nefes.


“Yapma... Aşkı da gördün pekâlâ. Ama onu yaşamayı bile beceremedin. Daha doğrusu cesaret edemedin. Bana bıraksaydın, ah, bir bana bıraksaydın... Oysa o her şeyin, hatta benim bile farkımdaydı, neredeyse senden çok...”

 
Birden 12 yıl öncesine kayıverdi. Gerçekten haksızlık ettiğini bildiği, herkese uydurduğu bahanelerin hiçbirinin geçerli olmadığından emin olduğu tek kadını hatırladı. Biliyordu ki istediği kadar yadsımaya çalışsın, O, gerçekten sevmişti kendisini. Kendisini. Değil yazar, bankacı bile olmasa Adamı gerçekten seven tek kadındı O. Ve onu da inanmayarak, güvenmeyerek kaçırmıştı. “Ama ne yapayım?” dedi kendini teselliye çalışarak, “İnsanlara, hele kadınlara güvenilmez ki... Belli mi olur ne zaman ne yapacakları?” Bir an karısı geldi gözünün önüne, “O başka.” dedi,

“O gitmez. Bir o gitmez. Hem, gidip de ne yapacak?”


Tam bu anda sadece birkaç saat önce birlikte içtiği arkadaşı geldi, bu kez çalışma odasında oturdu karşısına. Onun bu üst üste yığılı eşya tepesinde bağdaş kurmuş görüntüsü nedense hiç şaşırtmadı Adamı.“Biliyordum geleceğini. Hatanı anlayacağını biliyordum.” dedi.“Haydi oradan! Bok biliyordun. Kıvranıp duruyorsun işte.”“Kim kıvranıyor yahu? Ben hayatımdan memnunum. Sorun sizde. Al işte, ben sana derdimi anlattığım anda fırladın gittin. Oturup tartışaydın ya!”“Neyi tartışacaktım ki? Bir düşün, yaşamın kimse için kendinden hiçbir şey vermeden süregitme manevralarıyla geçti. Dur! Hemen karşı çıkma! Söylediklerimin doğru olduğunu bal gibi biliyorsun. Kim olursa olsun birine yardıma kalkışmanın, onun için kaygılanmanın sana bir yükümlülük getireceğinden öyle korktun ki hep körü, sağırı oynadın. Çünkü yaşamın hep almaya, mümkünse de hiç vermemeye ayarlanmış durumda.”

“Haklı işte!”


“Ama bak,...”“Dur, dinle hele bir. Anlıyorum ama izin ver. Ben seni otuz altı yıldır tanırım. Zaten bunca yıla dayanmasam bu kadar katlanabilir miydim? Ben biliyorum senin buralara nasıl geldiğini. Bana laga-luga yapma şimdi. Açık olalım. Haydi söyle bakalım, hayatta kayıtsız şartsız güvendiğin kaç kişi var?”“E canım, var tabii... Örneğin sen! Sana hep güvenmişimdir ama...”“Ama ne?”“İşte bak bu akşama... Lâfın ortasında, daha ben derdimi anlatamadan kalktın gittin.”“Pardon da biz bu akşam benim derdimi konuşmak üzere buluşmuştuk. Senin badananı değil...

”“Anlamıyorsun, herkesin gün içinde olanlardan etkilenmesi farklı. Ben yaşadığım ortamda düzen sarsıldı mı allak bullak oluyorum, elimde değil.”“İyi de birader, bir an düşün. Sen badanadan, çalışma masanın önündeki şu yığından sıkılıyorsun. Bense sana karım iki çocuğumu alıp gitti ve nerede olduklarını bilmiyorum, bulamıyorum diyorum. Düşün gözünü seveyim, biz eğer gerçekten dostsak, hangisi daha önemlidir, daha hayatidir söyle yahu!”


“Ah, keşke sadece günlük sorunlar olsaydı. Tâ nerelerden, ne zamanlardan geliyor senin sorunun. Bilmez miyim? Sana o günü ve devamını yaşatanın biraz da ben olduğumu bilmez miyim? Ondan değil mi beni bunca hapsetmen? Hâlâ o korku değil mi elini kolunu bağlayan?”
“...............”
İkisi aynı anda konuşmuştu, Adamın cevap veremediğinin hangisi olduğunu anlamak zordu, arkadaşı da anlamadı, diğerini duyamazdı zaten, devam etti: “Öyle ya da böyle hepimiz zor günler de geçirdik, hoş şeyler de yaşadık. Çok şükür dedik geçtik hepsine. Peki sence insanlar onca sıkıntıya, üzüntüye nasıl katlanıyor, nasıl dayanıyor? Yanında-yöresindeki üç-beş insanıyla. Faik’i hatırlıyor musun? Karısı kanser olunca üç yıl süreyle ona bakmaya nasıl dayandı? Hepimiz destek olmadık mı ona? Hoş, sen onu da becerebildiğin kadar uzaktan izledin ya... O günlerden birinde ne dediğini hatırlıyor musun?

”“Ne demiştim?”“'Ben böyle durumlarda bir şey diyemem, yapamam. Ne yapacağımı bilemem. Yoksa ilgilenmediğimden değil’ gibi bir şeyler zırvalamıştın. Seni o gün nasıl bir temiz dövmedim, hâlâ şaşarım.”“O niye? Ne var? Gerçek bu.”“Haydi oradan. Açık açık ‘Benim kimsenin derdini paylaşmaya niyetim yok. Kendi derdimi taşıyamıyorum’ demeyi beceremedin, o kadar. Kim senden kahramanlık bekliyor ki? Biz Faik’e ne yaptık ki?”“Ne bileyim? Ben böyleyim işte.”“Aferin. Gün gelip gerçek bir sorunla karşılaştığında umarım çevrene bakınca gözüne ilişecek birileri kalmış olur. Ya da o salak hayranların koşar yardımına.”“Ağır konuşuyorsun ama... Sanki ben bunu bilerek, isteyerek yapıyormuşum gibi... Ama tabii beni anlayamayan gider isterse.”


“Ben hep burada olacağım ama bir türlü güvenemiyorsun ki...”


 “Bak, ben senin dostunum. Hatta belki de kalan son dostunum. Seni benden iyi tanıyan kimse olmasın. Hayatımızın belki de en ağır darbesini birlikte almadık mı? Birbirimizi tâ o günden bilmiyor muyuz?”


“Evet, ben de o günden beri...”


“Aslında haklısın ama ben böyleyim işte.”“Yoo arkadaş, o iş o kadar kolay değil. Sen böyle olmayı seçtin. Böyle olmaya karar verdin. Evde başladı mıymıntılığın, hayatın boyunca da sürdü gitti. Bazen şaşıyorum, nasıl olup da o yazdığın öyküleri birilerine gösterme cesareti buldun diye...”“Başka çarem var mıydı?”İşte tam burada, Adam birden hayatının en içten ve önemli sorusunu sorduğunu fark etti. Yıllardır kancalı kurt gibi içini kemiren ama bir türlü dillendirmeye cesaret edemediği kilit soruydu bu:


“Başka çarem var mıydı?”


Çalışma masasının önündeki yığının üstüne tünemiş olan Sahir sessizce gülümsedi ve geldiği gibi aniden kayboldu.


“Evet! İşte bu! Haydi başla, buradan başla. Bu kez çıtımı çıkartırsam namerdim” dedi ses,“Sonunda bizi buluşturacak ışık göründü işte. Susuyorum. Haydi!”


30.08.2013 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR