YOLCULUK (Gezi notları  1)

YOLCULUK (Gezi notları 1)

Uçaktan inince çocuklarımla kucaklaşmadan sonra ilk sözlerinden biri “Yolculuk nasıl geçti?” sorusu oldu. Şaka değil, on bir saatlik uçuş. Bir saatlik gecikmeyi ve yasal işlemleri ekleyince iyice uzayan bir süre. “Sigara konusu dışında iyiydi.” dedim. “Uyusaydın, film falan seyretseydin”dediler. “Çok az uyudum, onun dışında hiç gece olmadığı için gözüm,önümdeki TV’de verilen uçuş rotasında ve camdan dışarıdaydı” dedim.

Öyle ya dünyanın bir ucuna gidiyordum ve yer, gök nasıl görünüyor, izlemeliydim.

Zaman zaman sigarasızlığın yarattığı sıcak basması, ağlama duygusu, başta uyuşma gibi arazları nikotin sakızıyla en aza indirmeye çalıştım. Gözlerimi ve beynimi ise nerelerden geçtiğimizi gösteren ekran ile camdan dışarısını izlemeye teslim ettim.

 

Uçak yükselmeye başladıkça yerin tümü, beyaz beton üzerine dökülmüş kızıl kahverengine dönüştü. Yükseldikçe beyazlar sönümlendi, koyu kahverengi, o devasa düzlüğün arasına tek tük serpiştirilmiş yeşil noktalardan başka bir de onları bölen uzun yol şeritleri görünür oldu yalnızca. Giderek önce o minik yeşillikler de yok oldu. Bu beton kent havadan görülünce başka türlü can yakıyordu.

Bulut katmanlarının içine dalıp da maviye ulaşıldığında mavi tavanın kapladığı yer, büyüklü küçüklü öbeklerle örtülmüş devasa bir pamuk tarlası haline geldi. Beyaz öbekler arasında artık yeşillikler gülümsüyordu.

İstanbul’dan çıkmış Trakya’yı hızla geçmiş, Bulgaristan üzerindeydik. Sonra Bükreş, o görkemli sarp Balkanlar… Sırbistan ve Belgrad üzeri… Macaristan Budapeşte yakınları, Slovenya, İtalya’nın kuzeyi, İsviçre Zürih, Almanya, Güney İngiltere, İrlanda’nın Güneyi ve Atlas Okyanusu.

İngiltere ve İrlanda’nın güneyinden geçerken büyük bulutlardan oluşmuş pamuk tarlalarının içinden göz kırpan yeşillikler…

Uçak kimi yerlerde daha alçak uçuyor ve aşağıdaki yerleşimleri kabaca da olsa görebiliyorsun. Buraya kadar gözlerim hep İstanbul gibi betonlaşmış bir kent aradı. Canımın yanmasını biraz hafifletir belki. Hayır yok. Belki var da rota onlar üzerinden geçmiyordur. Bunca ülkeyi gezmedin ki deyip ayıp kapama çabasına girişiyorum. Acaba onların, helikopterle gezip nerede yeşil görürse “Kapatın şurayı!” diye buyuran, her yeri silme betona çeviren  sultanları yok mudur? Ne bileyim işte, cahillik başa bela.

Yol devam ediyor. AY! Kocaman ada ve adacıklar… Reykjavik, İzlanda… Aniden belleğimin bir köşesinden PierreLoti fırlıyor. Hırçın okyanusla boğuşan balıkçılar… Okyanusun deli dalgalarının sesleriyle uyumlu bir genç adam yüreği. Umut ve umutsuzluk, aşk… Yoksul zengin. PierreLoti’nin aşkın dilini denizin diliyle yoğuruşu…

Vayyy! Elli beş, belki elli yedi yıl olmuş okuyalı ve belleğim çalıştı işte. Daha dün her şeyi unutuyordum ama anımsadım işte. Ne o? Yaşam sevincinin, yaşam dürtünün gizli gizli dışa vurumu olmalı bu anımsama sevinci. Hem de çiçeklerle örtülü kutsal tümseğim taptaze oradayken? Ey insan! Boşuna dememişler “Dağ taş çatlamış da insan dayanmış” Ne mene yaratıksın sen ey insan?

İzlanda’yı da Loti’nin İzlanda Balıkçısını da geçtik. Diğer yavrularına yaklaşıyorsun be kadın. İşte bak, rota Montreal’ i imliyor. Ardından Ottowa ve Torontooo…

Gözlerim gölleri arıyor artık. Yarısı ABD’de yarısı Kanada’da olan göller bölgesi. Yine elli yıl öncesi. Öğretmen Okulu bilgileri fırlıyor bu kez. Beş önemli büyük göl vardı hani. Anımsa bakalım. Michigan… Erie…..Hurran mı Harrun mu?...Ontanio... Beşincisi? Dört tane miydi, beş mi? Hayır, beş taneydi. Beşincisi? Beşincisi yok. Onu da anımsamayıver. Alzheimer değilsin işte. Yine o gizli dürtü mü?

“Kemerlerinizi bağlayın lütfen” Bağladık, indik. Kontrol, kontrol, sorgu…

O müthiş İngilizcemle  “Neden  Kanada’dasın?”ı anlıyorum. Derhal döktürüyorum. “Becausemydaughter here” diyorum. “Daha önce geldiniz mi?” diyor, anlıyorum. “Know” diyorum. “Ne kadar kalacaksın?”ı da anladım. “Twomonth” diyorum. Sorular bitmiyor. Benden bu kadar. Ne soruyu anlıyorum ne de yanıtları var elbette. Başlıyorum papağancaya. Her soruya üçü bir arada yanıt hazır:

“Becausemydaughter here”

“Know”

“Twomonth”

Yan gişedeki memur beni sorgulayana sataşıyor. “Your” ve “Turkish” sözcüklerinden başkasını anlamıyorum. Ama beden dillerinden ve benim memurun da busözcükleri kullanmasından kendimce bir çeviri yapıyorum. “Sana da hep Türkler düşüyor” diyor galiba. Benimkinin yanıtı da “Darısı başına” gibi bir şey olmalı. Basıyorlar kahkahaları, damgayı vurup “Geçiniz”diye işaret ediyor benimki. Dokuz numaralı bakışımı fırlatıp geçtim.

Fırlattım, çünkü uçakta çok az Türk vardı. Kaç yüz kişilik uçakta, her dilden,ulustan, dinden, renkten insan vardı ve bizim sayımız sanırım yirmiyi geçmezdi. Ayaklarım şişmesin diye uçağı iki kez turlamıştım. Üstelik sanırım en yaşlı Türktüm. Dalga geçmelerine kızdım doğrusu. Yabancı dil eğitimimiz de mutlaka gözden geçirilmeli, diyorum.

Neyse… Bagaj bekle, derken, dış kapı görünüyor. Benim yavrularım işte orada.

Kavuşuyoruz. Bedenler sarmaş dolaş, yürekler birbirine akıyor. Becerip gelmeme hep birlikte seviniyoruz.

Vildan Sevil

30.9.2018

Toronto

30.09.2018 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR