YENİ(DEN) ‘68’İ ANIMSA(YALIM)

YENİ(DEN) ‘68’İ ANIMSA(YALIM)

“Bir yanım sen

Bir yanım ben

Senden yanayım.”[1]

 

Yeni(den) ‘68’in anımsanması gereken zamanlardan geçiyoruz.

Biliyorum kimileri bu saptamama, “Eski güzel günleri özlemeyi bırakın, yeni kötü zamanlarla başlayın işe,” diyen Bertolt Brecht’in sözüyle karşı çıkacak.

Hayır, tavrım “Bu patolojik duruma nostalji deniliyor,”[2] saptamasının muhatabı falan değil.

Ayrıca Tanıl Bora’nın, “… ‘68, ‘yarım kalmış devrim’ sıfatıyla bir tecrübe kaynağı olmanın ötesinde, ‘çok kuvvetli olduğumuz eski güzel günler’ diye yüceltildikçe, mitoslaştı. Mitoslaştırma, bir bilgi, imge, sezgi, duygu muhtevasıyla mesafeli, rasyonel, alışverişli ve aynı zamanda samimi bir ilişkiyi engellemeye birebirdir - öyle oldu… Türkiye’de ‘68’in mitoslaştırılması, Batı’dakinden daha ‘verimsiz’ ve pervasız bir manzara arz etti,”[3] saptamasını da ciddiye almıyorum.

Kastettiğim, yeni kötü zamanlarda, gelecek için, eski(meyen) güzel günlerden ders(ler) çıkartmak…

Evet, evet Noam Chomsky’nin, “Gelecek açık uçludur, öngörülemez ve içinde çok sayıda ciddi tehdit ve umut verici olasılıklar barındırır,”[4] diye tanımladığı tabloda, bugünde biçimlenen geleceği, eski(meyen) güzel günlerden ders(ler) çıkartarak kazanabiliriz.

‘68’in çok önemli bir milat ve ders olduğunu unutmadan, unutturmadan!

 

‘68

 

Tarihin hızlandığı fırtınalı bir dönemin adıdır ‘68.

Kapitalist sisteme bağlanmış umutların çözüldüğü; ezilenlerin silkinip doğrulduğu; kabullenme ve uzlaşma eğiliminin yerini itiraz ve başkaldırıya bıraktığı; isyanın temel eğilim hâline geldiği bir dönemdi sözünü ettiğim.

Bütün sınıfları etkileyen ‘68’e damgasını vuran, anti-emperyalist dalganın yükselişiydi.

Vietnam Savaşı ve Amerikan işgali karşısında Vietnamlıların ortaya koyduğu direniş, bu yükselişte tayin edici rol oynadı. Yığınsal karakteriyle emperyalizme bu karşı koyuş, sadece başkaldırılabileceğini değil, zaferin de umut edilebileceğini kanıtladı. Vietnam direnişi, her yönüyle emperyalizme karşı bir savaş çağrısı oldu ve örnek oluşturdu. Avrupa’da ve ABD’de Vietnam’ın uğradığı saldırganlığa tepkiler giderek yükseldi. “Dünyanın efendisi”ne karşı yükselen bu tepkiler, genel bir sorgulamayı kışkırttı. Emperyalist saldırganlık sorgulanır ve protesto edilir hâle geldi. Sorgulamaya ve tepkilerini ortaya koymaya en başta büyük bir heyecanla gençler girişti. Üniversiteler sorgulama merkezlerine döndü. Ve sorgucuların safları hızla kabardı.

Kuşkusuz anti-emperyalist dalganın yükselticisi rolünü tek başına Vietnam direnişi üstlenmedi. Latin Amerika başta olmak üzere, Asya ve Afrika’da ortaya çıkan emperyalizme karşı direnişlerle Küba Devrimi’nin yarattığı sarsıntıların bu yükselişteki payı küçümsenemez.

‘68’den beslenen protestocu tutum müzikten tiyatroya, edebiyattan felsefeye her alanda kendisini gösterdi. İdeolojik alan ciddi bir sarsıntı geçirdi. Sorgulanmayan hemen hiçbir değer kalmadı. Başkaldırı, devrimci değerlerini de yarattı ve bu değerler yaygınlaştı…

Ancak gerek dünyada gerekse coğrafyamızda ‘68 homojen bir hareket olarak gelişmedi. Avrupa’da genel bir düzen protestoculuğu ve reformculuk iç içe geçerken; coğrafyamızda ise görünürde reformculuğa pek yer yoktu.[5]

 

BARİKAT + TAŞ = ‘68

 

‘68 Mart’ında Nanterre Üniversitesi öğrencileri, Napolyon (1808) döneminden kalma merkeziyetçi üniversite yasalarını değiştirmek için eyleme geçmekle kalmamış, aynı zamanda siyasal tavır almaya başlamışlardı. O günlerde siyasi gündemi işgal eden en önemli olaylardan biri Vietnam Savaşı idi. Fransa sömürgesi olan Vietnam, 1954’te Fransız ordusunun yenilmesinin ardından Güney ve Kuzey (Komünist) Vietnam olarak ikiye bölünmüştü. ABD 1965’te Kuzey Vietnam’a askeri müdahalede bulundu. 

‘68’e gelindiğinde ABD’nin Vietnam’daki asker sayısı 500 bine ulaşmıştı. Bu durum ABD’de büyük protesto gösterilerine neden olmuştu. Nanterre’li gençler 20 Mart’ta Ulusal Vietnam Komitesi (CVN) ile Devrimci Komünist Gençliğin (JCR) ortaklaşa düzenlediği savaşı protesto eylemi için sokaklara döküldüler. Bir grup genç de Marksist, cinsel özgürlükçü ve anarşist bir karışımdan oluşan söylemlerle 22 Mart’ta üniversitenin idare binasını işgal etti. Tarihe ‘22 Mart Hareketi’ olarak geçen olayın önderi Daniel Cohn Bendit idi. Anarşistler Federasyonu’nun üyesi olan Bendit, o zamanlar kızıl olan saçlarından dolayı “Kızıl Danny” olarak anılıyordu... 

Olaylar kısa sürede Nanterre’den 20 km. uzaklıktaki Paris’e sıçradı. Çünkü Nanterre Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi Sorbonne Üniversitesi’ne bağlıydı ve Nanterre Rektörü, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi Daniel Cohn Bendit ve birkaç arkadaşının cezalandırılması için Sorbonne Üniversitesi’ne başvurmuştu. Tarih 29 Nisan ‘68’di. Bu başvuruyu haber alan Daniel Cohn Bendit, Sorbonne’un bahçesinde öğrencilere şöyle seslendi: “Sorbonne yeni bir Nanterre olmalıdır!” 

2 Mayıs günü Sorbonne’un bahçesi, rektörün deyimiyle “Nanterreli kudurmuşlar” tarafından dolduruldu. Rektör, “Occident” (Batı) adlı sağcı öğrenci grubu ile işgalcilerin çatışacaklarını düşündüğü için polisi üniversiteye davet etti. 3 Mayıs günü polis “sınavların güvenliğini sağlamak” bahanesiyle üniversiteye girdi ve dört öğrenciyi gözaltına alarak götürdü. 

Ardından Milli Eğitim Bakanlığı Sorbonne’u kapattı. Bunlar beklenmedik bir tepki yarattı. O zamana kadar ayaklanmaya katılmamış büyük öğrenci kitlesi “polisle dövüşmek” için ayaklanmaya katıldı. Aynı şekilde polisin şiddet kullanmasını protesto eden öğretim üyeleri öğrencilerin yanında yer aldılar. 6 Mayıs’tan itibaren üniversitenin bulunduğu Quartier Latin’de öğrenci polis çatışmaları yaşanıyordu. Bu çatışmaların en önemlisi ‘Barikatlar Gecesi’ denilen 10-11 Mayıs ‘68 gecesi yaşandı. 

O geceye tanık olan Komünist Henri Weber şöyle anlatmıştı: “Fransız tarihinde barikatlar hep halk ayaklanmalarının kahramanlıklarına karışmıştır: 1830, 1848 ve [1871] Paris Komünü. Barikat bir simgedir, kralların ve gericilerin ordularına karşı işçilerin, fakirlerin savunusu...” 

Bir başka görgü tanığı Troçkist Alan Krivine ise olayın “planlı” olduğunu ileri sürenlere şu cevabı verecekti: “Bu barikatlar genelde spontane (kendiliğinden) bir davranışın sonucu olarak ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır…”[6]

‘Liaisons’ adlı polis dergisinin ‘68 Mayıs’ıyla ilgili özel sayısında Paris Emniyeti’ne dayanarak aktardığı verilere göre, polis teşkilâtlarına mensup 1912 görevli barikat savaşlarında yaralanmış, 298 polis aracı tahrip olmuş, 96 adet ağaç devrilmiş, 9 polis karakolu eylemcilerce dağıtılmış. 

Kuşkusuz Mayıs ‘68’i en iyi simgeleyen rakam şu sonuncusu: Yaklaşık 10 bin metrekarelik alana yayılı parke taşları, güvenlik kuvvetlerine fırlatılmak üzere yerinden sökülmüş. Bir tarafta cop, göz yaşartıcı gaz ve basınçlı su, diğer tarafta 10 bin metrekare cadde ve sokak karşılığı parke taşı. Futbol sahasının 7 bin 300 metrekare olduğunu düşünürsek neredeyse 1.5 top sahalık alan…[7]

 

‘68’İN ÖZELLİĞİ

 

Tek bir ‘68 yoktu ve olmadı.

Batı Avrupa ve ABD’deki üniversite hareketlerinin dünyada ‘68’in tamamı gibi algılanıp, sunulması yanıltıcı bir toptancılıktır.

Örneğin Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’nın ‘68’iyle; bizimde dahil olduğumuz Latin Amerika ve Ortadoğu’nun ‘68’i arasında (belli bir rezonans, bir ruh hâli ortaklığı olsa da) farklar vardır.

Coğrafyamızın (Latin Amerika ile) ‘68 hareketinin Batı’daki hareketlerden en temel farkı ve örtüştüğü nokta, iktidar perspektifi oldu.

‘68 başkaldırısı, geriye doğru düşünüldüğünde, sanatla siyaset ilişkisinde de önemli bir duraktı.

“Gerçekçi ol, imkânsızı iste!” sloganıyla betimlenen ‘68’de hayatın hemen her alanına, kültürün, yaşam tarzı kalıplarının dönüşümüne yönelik ilgi, enerji ve girişimler en az verilen siyasal mücadeleler kadar ön plandayken; bir yerde de eski sola karşı bir isyandı ‘68.

‘68 Mayıs’ının bir başka sloganı da “Bütün iktidar hayal gücüne!” idiydi.

‘68’in mücadeleleriyle itiraz ortaklıkları oluştu. Bu çok önemliydi. Ayrıca anımsamak gerekir ki, ‘68 anti-emperyalist savaşlar döneminin ürünüydü.

‘68 eylemleri, anti-emperyalist kurtuluş savaşları, kitlesel işçi hareketleri ve Marksizm’in yükselişiyle biçimlenmişti.

Söz konusu isyan, doğal olarak coğrafyamıza da yansıdı. İsyana katılan üniversiteler arasında ODTÜ, eylemlerin niteliği ve sürekliliği açısından en önde gelen üniversiteydi.

Sonrasında ‘68’in devrimci eylemlerin üniversite direnişlerinin ötesinde taşındı. Tütün tarlalarına, fabrikalara ulaştı. Daha da ileri giderek ilk devrimci gerilla hareketlerinin oluşumuna yol açtı.

O kesitte ‘68 sayesinde sanat, bizatihi bir devrimci eylem olarak görülmeye başladı.

‘68 paradigmayı değiştirip; “Devrimci Sanat” yerine “Sanat Olarak Devrim” fikrini pratikleştirdiler.

 

‘68 KUŞAĞI

 

Batı’da “Çiçek Çocukları” olarak da anılan ‘68 hareketleri, “Başkaldır, yeni bir dünya kur” ütopyasına yaslanan kolektif bir eylemdi.

ABD, Tokyo, Mexico City, Londra, Madrid, Varşova, Belgrad, Pekin, Prag, İstanbul ve elbette ‘68’in başkenti Paris’te sayısız ayaklanmalarla bir kuşağı peşinden sürükledi.

“Öğrenciler, size ayrıcalıklı muamelesi yapılmasının nedeni, ekonomik, bilimsel buyruklarla sizi kandırarak, kârlılığın ve ilerlemenin bu endüstriyel bürokratik teknokrasisine sizi daha rahatça dahil edebilmektir... Kârlılık ve ilerleme ideolojisini ya da aynı addaki sözde güçleri kesin olarak reddedelim. İlerleme, biz ne olmasını istersek o olacaktır... Biz, ne bilimin yasaları tarafından ne de ekonominin yasaları ya da teknik ilerlemeler tarafından yönetilmek istiyoruz,”[8] diye haykırdıkları bildiriyle kendilerine de karşı olduğunu gösteren ‘68 Kuşağı tam anlamıyla otoriteye bir başkaldırıştır.

Che Latin Amerika’da dağlara çıkıyordu.

ABD’de Vietnam Savaşı’na büyük tepki vardı.

Çin’de Kültür Devrimi oluyordu.

‘68 Kuşağı sonuna kadar idealist bir kuşaktı; idealleri vardı.

O idealleri uğruna mücadele ettiler.

Hapislere girdiler. Öldüler. Hele ki bu coğrafyada!

Büyük bir çoğunluğu 1975 sonrasını göremeyecekti: Sinan Cemgil (1944-1971), Deniz Gezmiş (1947-1972), Mahir Çayan (1946-1972), İbrahim Kaypakkaya (1949-1973), Alparslan Özdoğan (1946-1971), Yusuf Arslan (1947-1972), Cihan Alptekin (1947-1972), Ali Haydar Yıldız (1953-1973), Ulaş Bardakçı (1947-1972), Hüseyin İnan (1949-1972), Ömer Ayna (1952-1972), Saffet Alp (1949-1972), Kadir Manga (1947-1971), Taylan Özgür (1948-1969), Niyazi Yıldızhan (1948-1972), Ahmet Atasoy (1946-1972), Harun Karadeniz (1942-1975), Hüdai Arıkan (1946-1972), Hüseyin Cevahir (1945-1971), Sinan Kazım Özüdoğru (1949-1972), Sabahattin Kurt (1949-1972), Vedat Demircioğlu (1943-1968), vd’lerin “Çağın(ın) Prometheusları” olarak sunulması mümkündür.

Onlara çok şey borçluyuz.

‘68 Kuşağı’nın “Kayıp Kahramanları”na ait hikâyelerle büyüdü devrimci hareket;  Deniz’leri, Mahir’leri, İbo’ları, Ulaş’ları, Sinan’ları, Hüseyin’leri, 1 Mayıs’ları, 6. Filo’ları, ODTÜ direnişlerini hiç mi hiç unutmadı…

AKP’li Burhan Kuzu’ya göre, “Ülkenin en büyük baş belaları”ndan ve “Bugünlerde yaşanan olaylardan bile sorumlu” olan ‘68 Kuşağı’nın devrimcileri Paris’te, Münih’te, Milano’da ya da Ankara’da, İstanbul’da barikatların arkasında enternasyonal söylerken, XX. yüzyılın ümitleriydiler…

“Yankee Go Home”un, “Karanlığa Geçit Yok”un, “Darağacında Üç Fidan”ın, “Gülünün Solduğu Akşam”ın kuşağının sıra neferleri devrime inandıkları için ölüme başkaldırmışlardı.

“Onlar yaşanmaya değer bir hayat adına kendi hayatlarından vazgeçme” fikrine büyülenmiş bulutsuzluk özlemiyle yanıp tutuşan devrimci insanlardı; Atillâ İlhan’ın, “bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/ hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı/ gittiler akşam olmadan ortalık karardı,” dizelerindeki üzere.

Dünyada esen anti-emperyalist rüzgârın coğrafyamızda yarattığı ‘68 Kuşağı insan(lık)a çok şey anlatır elbet. Ancak en net ifade, “Beni ayaklarımdan asın; çünkü peşimden gelecek çok insan olacaktır!” Deniz Gezmiş’e aittir.

Özetle irade sahibi insanlardı; parkalı gençliktiler; “Yaşamış sayılmaz zaten, ütopyası için ölmesini bilmeyen,” anlayışının öğrencileriydiler…

İdealisttiler, devrimciydiler, hayatın içindeydiler…

İşten atılan Çorum belediye işçileri için yürüdüler.

Kürtler için de yürüdüler; Kürtçe slogan atıp, Kürtçe şiirler okudular. Azgın Zap Suyu’na kardeşlik köprüsü kurdular.

Pancar, tütün, fındık, haşhaş mitingleri yaptılar.

Dillerinde John Lennon’un ‘Imagine’ı ve hayalleri vardı.

Joan Baez’ın, Aşık İhsani’nin, Jacques Brel’in, Ruhi Su’nun, Leonard Cohen, Bob Dylan, Che’nin yoldaşlarıydılar…

 

KAZANDIRDIĞI

 

Malcolm X. gibi, “Amerikan rüyası görmüyorum, Amerikan kâbusu görüyorum,” diye haykıran ‘68 hepimize, yeniden ve yine devrimci bilincin[9] cüretiyle hayal etmeyi hatırlattı.

Tıpkı Halil Cibran’ın, “Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim,/ sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;/ ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız/ içimizde ölmekte olanlara;/ ve tutunacağız, tüm gücümüzle,/ güneşin karşısında;/ ve de tehlikeli olacağız,” dizelerindeki üzere…

‘68 hepimize “Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık bir tavuktur.” “Dalın ucuna gitmekten korkma, meyve oradadır,” diyen Aldous Huxley’in haklı olduğunu ve ezenlere karşı, ezilenlerin yanındaki mücadeleyi ruhuyla, azmiyle, idealler için gerektiğinde ölmek pahasına yaşatmak gerektiğini öğretmiştir.

Bir de Nâzım Hikmet’in, “Yürümek;/ yürümeyenleri/ arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,/ havaları boydan boya yarıp ikiye/ bir mavzer gözü gibi karanlığın gözüne/ bakarak yürümek!” dizelerindeki kararlılığı…

 

COĞRAFYAMIZIN ‘68’İ

 

‘68 gençliği yıllar süren baskı, zulüm ve akıtılan kanların bir birikimi olarak devrimci bir direniş hâline, etkiye karşı tepki olarak doğmuştur. Dünyaya da baktığımızda durumun pek farklı olmadığını, coğrafyamızdaki gençlerin de bu olaylardan etkilenerek hareket ettiklerini görüyoruz.

Devrimci öğrenciler, 1965’ten sonra, öğrenim gördükleri kurumların öğrenci derneklerine el attılar öncelikle. Bu oluşumları ideolojisi ve düşünsel zemini olan birliklere dönüştürmeye başladılar. Doğaldır ki bu durum bazı kesimleri rahatsız etmiş, öğrenciler çeşitli sebeplerle okullarından uzaklaştırılmaya ve atılmaya başlanmıştı. Bu noktada ise boykotlar baş gösterdi.

Bu gençlik hareketlerinin filizlendiği bir ortamın en güçlü ürünü Dev-Genç’ti.

Dev-Genç birçok eyleme, ses getiren gösterilere imza attı (ve bedellerini de ödedi).

Vietnam halkının “Hanço/ Kasap” unvanını verdiği casus-elçi Commer’in, ODTÜ’ye ayak basması ile arabasının yakılması bir oldu. Ve yapılan açıklamada, “Bu yanan araba İkinci Kurtuluş Savaşımızın ilk kıvılcımıdır,” dendi.

ABD Ankara büyükelçisi Robert Commer, rektör Kemal Kurdaş tarafından yetkili kurullardan herhangi birine haber verilmeksizin 6 Ocak 1969’da ODTÜ’ye çağrılmıştı. Elçinin resmi makam arabasının forsunu açarak rektörlük önünde park ettiği haberi, daha birkaç hafta önce kendisini protesto etmek üzere havalimanını doldurmuş olan binlerce ODTÜ öğrencisi tarafından önce hayret sonra öfkeyle karşılandı ve öğrenciler giderek büyüyen bir kitle hâlinde ABD elçisinin arabasının park edildiği rektörlük binası önünde toplanarak ABD ve rektör Kurdaş’a karşı gösterilere başladılar; tepkiler büyüdükçe öğrenciler kitle hâlinde ABD büyükelçisinin arabasını kollarıyla kaldırarak devirdiler ve ters çevirdiler; ardından, arabanın deposundan aldıkları benzinle, Sinan Cemgil, Taylan Özgür, Ulaş Bardakçı ve İbrahim Seven arabayı ateşe verdiler. Arabayı söndürmesi için çağrılan kent itfaiyesine de izin vermeyen öğrenciler, sonuna kadar yanmasını bekledikten sonra arabanın enkazı üzerinde hatıra fotoğrafı çektirmeye başladılar.

Olay, siyasal ve diplomatik çevrelerde bir şok etkisi yarattı. ABD çıkarlarının savunucusu bir hükümetin büyük oy desteğine sahip olduğu bir dönemde, ABD tarafından finanse edilen ve İngilizce eğitim yapılan bir eğitim kuruluşunda böylesine şiddetli bir anti-ABD patlamanın ortaya çıkması oldukça beklenmedik bir durumdu.[10]

Dönemin gençlerinin Vietnam gibi üzerinde durduğu bir başka konu ise Filistin sorunu idi. Filistin Kurtuluş Örgütü’nden oldukça etkilenmişlerdir. Örneğin, 1970 yılı Kasım ayında Ürdün Krallığı’nın yoksul Filistin’e saldırması Türkiyeli gençlerin büyük tepkisine yol açar. Ankara’daki Ürdün elçiliğini basan gençler, elçilik balkonuna Filistin bayrağı asarak, tepkilerini apaçık bildirirler.

Artık gençlik her yerdedir ve bir hareketi ile yer yerinden oynamakta, binlerce kişiyi sokaklara dökebilmekteydi.

Özetle ‘68 öyküsünde ODTÜ’nün ayrı bir yeri varken; sol açından büyük bir sıçrayışa yol açan altüstlük dönemiydi.[11]

 

DEVRİMCİ KOPUŞ

 

‘68,  bir devrimci kopuş güzergâhıdır; ‘71 devrimci kopuşunun kilometre taşıdır.

Devrimci kopuşlar, süreklilik içinde anlamlıyken; nihayetinde kesintiye uğramadan devam etme durumudur.

Bir başkaldırma hareketi olarak isyan da bu özelliklere sahiptir.

Her kölenin, en temel hakkı olan isyan; yeniden, yenilik yaratmakken; köle-efendi, ezen-ezilen diyalektiğinin bozulduğu andır.

İnsan(lık)ın olmanın en güzel anı olarak isyan pratiktir, harekettir.[12]

Jean Baudrillard’ın, “Toplumsal düzen size susmayı öğretir, sessizliği değil,”[13] diye formüle ettiği koordinatlarda kapitalist zorbalık düzenin değişimine önayak olur.

İsyan, başkaldırı, zorlayıcı güç oluşturma isteği, baskının yırtılması çabası olarak nitelendirilir. Bu özelliğiyle de nisyana itiraz olan isyan, haklı şiddettir; boyun eğmemektir.

  1. P. Snow’un ifadesiyle, “İnsanlığın uzun ve iç karartıcı tarihine baktığınızda, korkunç suçların isyandan çok ‘itaat adına’ işlendiğini görürsünüz.”

“Daha gelmemiş, yaşanacak zaman, istikbal, ati, gerçekleşmesi beklenen, müstakbel” diye betimlenen geleceğin çok uzaklarda değil, yanı başımızda olduğunu söylermiş Aristo.

Takvimin henüz koparılmamış yaprakları olan gelecek, yarın yapılacak ile değil, bugün yapılan ile yaratılır.[14]

Gelecek ya farklı olacak ya da hiç olmayacakken; umut olmadan anlamsızlaşır. O, Nurullah Ataç’ın deyişiyle “bugün”dür ya da Publilius Syrus’un, “Bugün, dünün öğrencisidir,” notunu düştüğüdür.

Ve ezilenler için geleceğin, isyan edilmeden kazanılması mümkün değildir; bu durumda, durmadan terennüm edilmesi gereken, “ormanlar daha gür olacak, daha gür./ tarlalar daha çok şey verecek, daha çok şey./ şehirler daha canlı olacak, daha canlı./ insan ömrü daha uzun olacak, daha uzun,” diye haykıran Bertolt Brecht dizeleri olmalıdır.

Dünyada her şey yıkılsa bile yerinde duran gelecek; insanların yapmak ve ulaşmak istediklerinin, hayallerinin gerçekleşmesini umduğu zamandır.

Her zaman beklenen bu zamanın ezilenler açısından ‘68’den öğrenmesi gereken çok şeyi vardır.

Kolay mı? Gelecek, hayal kurmaktır öncelikle; sonra da, o hayal için mücadele etmektir.

Tam da bunun için içinde hayatın anlamını barındıran bir kavram olarak gelecek, insan(lar) tarafından biçimlendirilir. Ancak ne istediğimize göre değil; kim olduğumuza, ne yaptığımıza göre şekillendirilir; Rainer Maria Rilke’nin, “Gelecek gerçekleşmeden çok önce kendini dönüştürmek için içimize girer,” saptamasındaki üzere…

Bazen hiç gelmeyecek gibi yaşayıp, geldiğinde fark ettiğimiz ona ilişkin olarak, Albert Einstein, “Geleceği hiç düşünmem. Yakında gelir nasılsa,” derken Cemal Süreya da ekler: “ne varsa yarım kalmış, geleceğindir/ bir kez girilmiş sokaklar/ açılmamış kapılar.”

O hâlde “yarım kalmış” ‘68, neden -tamamlanarak- geleceğimiz olmasın!

 

27 Ağustos 2017 17:59:04, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No: 195, Ekim 2017…

[1] Bedri Rahmi Eyüboğlu.

[2] “Düş âleminde yaşıyoruz. Yuvamızı yitireli çok oldu ama hâlâ yuvamız varmış gibi davranıyoruz; kabuklarını yitiren keşiş yengeçleri gibi çırılçıplak yakalandık. Sadece sığındığımız hayallerimiz var, geçmişin hayalleri. Uzuvları kesilmiş bir bedenin, artık yerinde olmayan organlarını duyumsamasına benziyor bizimkisi. Hayalet uzuv sendromu. Eskinin tüm organları, kurumları, toplumsal bağları, değerleri kesilmiş ama biz sanki varmış gibi onları hareket ettirmeye, harekete geçirmeye çalışıyoruz. Tuhaf bir patoloji. Ve üstelik gözlerimize de hayal perdesi inmiş; geçmişe ait imgelerle hayal âlemlerine dalıyoruz. Bu patolojik duruma nostalji deniliyor.” (Rahmi Öğdül, “Modern, Köklerine Geri Dönüyor: Ur-Modernite”, Birgün, 26 Mayıs 2017, s.15.)

[3] Tanıl Bora, “… ‘68: İkinci Eleme”, No: 109, Mayıs 1998… http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/3244/68-ikinci-eleme#

[4] Noam Chomsky, Güç ve İdeoloji Üzerine: Managua Dersleri, çev: Taylan Doğan-Şebnem Duran, BGTS Yay., 2017.

[5] Kemalizm bile devrimci tarzda ve anti-emperyalist tutum ve yönelişlerinden tutularak savunulmuş; ama savunulmuştu. Türkiye’de revizyonist tahribatın kendisini gösterdiği en belli başlı alan Kemalizmin yüceltilmesi oldu. ‘68 Türkiye’de bu etkiden kurtulamadı.

[6] Ayşe Hür, “Siyasi ve Kültürel Bir Karnaval: ‘Paris Mayıs 1968’…”, 9 Haziran 2013… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/siyasi-ve-kulturel-bir-karnaval-Paris-mayis-1968-1136873/

[7] Sabetay Varol, “68 Türkiye’deki Öğrenci Hareketleri Nasıldı?”, Milliyet, 17 Mayıs 2008… http://www.milliyet.com.tr/----turkiye-deki-ogrenci-hareketleri-nasildi-/sabetay-varol/pazar/yazardetay/18.05.2008/545562

[8] Michael Lowy-Robert Sayre, İsyan ve Melankoli-Moderniteye Karşı Romantizm, Çev: Işık Ergüden, Versus Kitap, 2007, s.208.

[9] “Bilinç insandan ne ister? Şunları ister;

  • Yaptığın işleri “ne yaptığını bilerek yap”.
  • Yaptığın işleri “neden yaptığını bilerek yap”.
  • Aklın yatmıyorsa, sor, öğrenmeye çalış.
  • Sormaktan, tartışmaktan çekinme,
  • Gerçeği cesaretle ara.

Bilinç insanlardan bunları ister.

Bilincin yolu eleştirel düşünceye sahip olmaktır.

Bu yol bilimsel düşünce ile beslenir.

Bilinçli insanlar yenilikçidir, yaratıcıdır.” (Erdal Atabek, “Bilince Karşı Olmak...”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2017, s.4.)

[10] Çünkü 1961’de ABD’nin inisiyatifi ve finansmanı ile ABD dostu Türklerin oluşturduğu bir mütevelli heyetinin yönetiminde kurulmuş olan ODTÜ, Türkiye’de İngilizce eğitim yapan kolej ve ortaöğrenim kurumlarından çıkan gençlerin öncelikle alındığı bir yüksek öğrenim kurumuydu. ABD sanayi ve teknolojisinin gerektirdiği zihin gücünün son derece düşük bir maliyetle ama ABD standartlarına uygun olarak kitlesel ölçekte yeniden üretilmesini amaçlayan üniversite, devlete bağlı öteki yüksek öğrenim kurumlarından ayrı gerçekleştirdiği bir sınav sistemiyle, her yıl ortaöğrenim kurumlarını bitiren gençlerin en niteliklilerini ABD kültürüne bağımlı olacak bir biçimde İngilizce eğitime tabi tutuyordu.

[11] Murat Belge’ye göre, Gezi Parkı Direnişi Türkiye’nin 68’i ile değil, Batı Avrupa’nın Fransa’nın 68’i ile örtüşmekteymiş…

[12] “İlk isyan, teolojinin, tanrı’nın hayaletinin o muazzam zorbalığına karşı olmalı. Cennette bir efendimiz olduğu sürece, yeryüzünde köle olacağız.” (Mikhail Bakunin, 1871.)

[13] Jean Baudrillard, Cool Anılar III-IV, Çev: Yaşar Avunç, Ayrıntı Yay., 2002.

[14] “Gelecek, olgusallığın (geçmiş), kendi-içinin (şimdiki zaman) ve kendi-için için mümkün olanın (gelecek) aniden ve sonsuza dek sıkıştırılmasının kendi-içinin kendinde varoluşu olarak en sonunda kendini açığa çıkaracağı ideal noktadır.” (Jean-Paul Sartre.)

1.12.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR