YAZMAYI YAZMAK YAPAN

YAZMAYI YAZMAK YAPAN

“İnsanın başkalarına söyledikleri

kendi duymak istedikleridir.”[1]

 

Edebiyatın hâline ilişkin tartışmaların ilk adımında anımsaması gereken Nurdan Gürbilek’in, “Güçlü edebiyatın ardında hemen her zaman bir kriz vardır,” saptamasıdır.

Yazmak da, eleştirmek de bu gerçeği bir an dahi “es” geçmeden yol alırken; Bedrettin Cömert’in, “Ne yeteneksiz toplumculuk, ne de dünya görüşsüz sanat olabilir,” notunu da kulağına küpe etmelidir…

Neresinden bakarsanız bakın: “Dilin kendisi bir iktidar oluşturma aracı”yken;[2] “Yazmasam çıldıracaktım,” diyen Sait Faik Abasıyanık’ın da; “Yazmak için yaşamak gerek, yoksa yaşamak için yazmak değil… Yazmak ciddi bir iştir… Ne zaman çalışmaya başlamak istesem, yazın beni rahatsız ediyor… En yalın görünen şeyde şaşırtıcılık da vardır güzellik de: Yalnız çekip çıkarmak gerekir... Yazarın işi yazmayı öğrenmektir,”[3] satırlarını kaleme alan Jules Renard’ın da altını çizdikleri, yazmanın müthiş önemlidir.

Evet Amie Suche’nin işaret ettiği üzere, “Yazı yazmayı öğrenmek, her şeyden önce düşünmeyi öğrenmektir”; Ernest Fischer’in satırlarında altını çizdiği gibi:

“Eğer edebi eser çürümeyi yazıyorsa, ona karşılık gelen direnişin örgütlenmesi anlamında, yeni bir etik değerler gerçekleştirecek olan karşılığı da yazmalıdır ve toplumsal görevinden kaçmadığı sürece, dünyayı değiştirebileceğini göstermelidir.”[4]

Devamla: “Yazmak dünyanın üstündeki örtüleri kaldırmaktır.”[5]

Hem de 2012 yılında ‘Le Figaro’nun sorusunu yanıtlarken Patrick Modiano’nun, “Her kitabımda duyduğum tatminsizlik en başlardaki gibi sürüyor. Eskiden beri bir hayalim vardı; artık yazacağım hiçbir şey kalmayacağını, kurtulup özgürleşeceğimi hayal ederdim. Ama ne gezer! Hâlâ aynı alanı temizlemeye çalışıyor ve bu işi asla bitiremeyeceğimi düşünüyorum,” dediği üzere…

* * * * *

Eğer böyleyse yazmak bir eylemdir; hem de en partizanından bir eylem…

Yani egemenden, egemenlik araçlarından ve meta fetişizminden (paradan) kopan bir duruştan söz ediyorum!

“Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir,” diyen Jean Paul Sartre ekler: “Resmi payeleri hep reddettim. Legion d’Honneur’ü de kabul etmemiştim. Fransız akademisine de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu onur verici bir paye dahi olsa bunlar kişisel nedenlerim. Ayrıca şu da var: Ben iki kültürün barış içinde bir arada yaşayabilmesi için uğraşıyorum. Elbette çelişki ve çatışma var ve olmalı. Burjuva bir ailede yetiştiğim hâlde sosyalist oldum. Sempatim ondan yanadır. Bir de bu yüzden, bu ödülü verenlerin konumundan dolayı, kabul edemem…”

Ardında da Edward Said, ‘Entelektüel’ başlıklı yapıtında, “Gözünüz hâminizin üstündeyken bir entelektüel gibi düşünemezsiniz. Sadece bir mürit gibi düşünebilirsiniz. Aklınızın bir köşesinde bir yerlerde onu memnun etmeniz, keyfini kaçırmamanız gerektiği düşüncesi vardır,”[6] derken kopuş ne olduğunu anlatır hepimize…

* * * * *

Burada bir parantez açalım:

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2014’de edebiyat alanında 40 yazara 463 bin TL “destek” vermesine ilişkin olarak Metin Celal’in, “… ‘Devlet edebiyatı teşvik etmesin!’ mi?” “Sinemaya 26.9 milyon veren devletin edebiyata 463 bin lira vermesi adil midir?” soru(n)larını dillendirdiği bu ülkede; Oylum Yılmaz, “Bunun devlet destekli muhafazakâr edebiyat çalışması olduğunu hepimiz biliyoruz. Parası batsın, her şey çok çirkin,” derken; paranın olduğu yerde melanet olduğunun da altını çizmeden geçmeyelim!

Konuya ilişkin olarak tarihsel düzlemde anımsanması gereken bir alay soru(n) vardır ve aslında “Edebiyatın para ile dansından söz edildiğinde, buradaki dans, yazarın değil, iktidarın dansıdır. Para, yazı, edebiyat konularında farklı örneklerimiz var. Yakın zamanda Necip Fazıl Kısakürek ve bazı başka yazarların devletin örtülü ödeneğinden para aldığı bilgisi medyada yer aldı. İktidar parayı, yazarın iyiliği için değil, kendisi için öder, bunu biliyoruz. Çünkü kendine ‘nitelikli eleman’ yetiştirmek ister. İster ki, bu nitelikli eleman iktidarla organik bir ilişkisi olmadan, bürokratik ilişki kurulmadan iktidarı savunsun. Bu ilişkinin en elastiki bütünleyicisi, hiçbir dini, imanı, ırkı olmayan, belkemiği, omurgası bulunmayan bir nesne; yani paradır!”[7]

* * * * *

Özellikle ‘VI. Sanatçılar Kurultayı’ndaki konuşmasında Mimar Mücella Yapıcı’nın, “Kültür sanat metalaşırken, mekânların tüketim nesnesi hâline gelmesini de kolaylaştırıyor,” dediği ve “Neo-liberal rejimin egemenliğiyle, piyasanın bütün sınırlamalardan arındırılmasının sanatın kamusallığını imha ettiğini” belirten Ali Artun’n “Sanatın finansallaşması”na dikkat çektiği tabloda, sanattan edebiyata destek (sponsor) soru(n)larını yakıcı bir şekilde yaşa(tıl)dığımız inkârı mümkün olmayan bir gerçektir.

Kapitalist üretim ilişkileriyle belirlenen ve ya yapılandırılan bir toplumsal düzende “eleştirel tutumun, sanatın eleştirel tutumunun” sınırları olduğunu; parayı verenin hiçbir zaman bu ilişkiyi ve bu ilişkinin ortaya çıkarılmasına hizmet edecek bir “sanatı” desteklemeyeceği açıktır.

Kolay mı? Koca bir “kültür endüstrisi”nin yapılandırıldığı ve işlemesi için avuç avuç paranın döküldüğü kapitalist sistemi örten ya da eleştirilecekse bile bunu sorgulatmadan, birkaç klişeyle geçiştirmeye yarayacak “hazır sanat kalıplarının ve yöntemlerinin” üretildiğini bilmeyen var mı hâlâ?

Mesela Horald Jaffe’nin işaret ettiği gibi, “Amerikan kültür endüstrisi sadece kendisini öyle ya da böyle ayakta tutan sanat türüne destek verir ve bunu yaparken desteklediği yapıtın politik yönden arınmış yazınsal yapıt ya da sözde eşi görülmemiş bir resim ve heykel olup olmadığını göz önünde tutmaz. Bu açıdan bakıldığında, resmi destek gören sanat fırsatçı, kendini öne çıkararak yücelten bir ‘durum estetiği’ yaratmış olur.”[8]

* * * * *

Hale Soygazi’nin, “Sanat vicdanın tarafında; gücün yanındakine sanat denmez, onun adı başka”; Levent Üzümcü’nün, “Sanat dediğin, tiyatro dediğin tartışır... Politika hayatın kendisidir, konuşan insan politiktir. Soru sorduğunda politiksindir, yaşamak politik bir eylemdir, bunu inkâr etmek riyakârlık,” notlarını düştükleri koordinatlarda paranın egemenliği; yazmayı yazmak, sanatı da sanat olmaktan çıkarıp, varoluşuna yabancılaştırır; apolitikleştirir!

“Nasıl” mı?

Alın size bir gazete haberi:

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel, bu yıl 51’incisi düzenlenen Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Başkanlığı yapan ünlü sinema oyuncusu Yılmaz Erdoğan’ın Rixos Downtown’ın kral dairesinde ağırlanmasıyla ilgili olarak “Yılmaz Erdoğan’a o gün benim yanımda gösterdiler haberi. Ben de Yılmaz’a, ‘Seni çadırda mı yatıracağız? Tabi kral dairesinde yatacaksın. Kaç tane Yılmaz Erdoğan çıkıyor’ dedim. Ayrıca oraya para da vermiyoruz belediye olarak. Masrafları sponsorlar karşılıyor. O da ayrı bir mevzu,” diye konuştu. 

Ekstralar hariç geceliği 1.415 euro olan kral dairesinin toplam alanı 128 metrekare. 2 yatak odası, 1 salon, 2 banyo, 1 jakuzi, twin ya da king size yatak, oturma grubu, merkezi klima, kasa ve hali zemin bulunan odada ayrıca 3 LCD televizyon ve internet bağlantısı bulunuyor. Kral dairesi dünyaca ünlü Konyaaltı Sahili manzaralı. Otelde bir ana, 3 ala carte restoran bulunuyor. Bu restoranlarda Türk, İtalyan, Japon ve Rus mutfağından seçkin yemekler misafirlere sunuluyor. Ayrıca otelin ünlü Kalina barında temalı partiler gerçekleştiriliyor. Otel şehir merkezine 1 kilometre mesafede. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Başbakanlık görev süresi boyunca yaptığı tatillerde Rixos otellerini tercih ediyordu.[9]

 “Nasıl”?! Bu kadar yeter değil mi?!

* * * * *

Evet sanatı sanat, yazmayı da yazmak yapan; hayata savunan itiraza mündemiç ısrar ve eylem özelliği taşımasıdır.

İnsan(lık)ın ürettiği bir direnç olarak yazmak; aktarmakla sınırlanmadan ifade edip, önermek ve itiraz edip, eleştirmektir.

Bu hâliyle tarih egemenleri yok ettikleri için, yazmak eylemini de ezilenlerin hafızlarını var ettikleri için anımsar.

Yazın hafızası, imgelem yanında felsefi akla tekabül eder ki, tam da bunun için yazmak bireysellik değil yaşama katlanmanın, onun değiştirmenin önünü açmanın doğal biçimidir.

Yazmak eylemi, ispatlamaz, gösterir, işaret eder, düşündürür, hüküm vermeye yol açar; hiçbir şeyi hayattan üstün tutmaz/ tutamaz ve gerçekliğin muhtaç olduğu eleştiriye “es” geçemez.

* * * * *

“Eleştiri” dedim!

Memet Fuat’ın, “Eleştiri bir sanattır; çok emek isteyen güç bir sanat,”[10] uyarısını kulağına küpe edenler için “Yazmak hayatı anlamlandırmaktır,” Nadine Gordimer’in işaret ettiği gibi; ancak “Tinsel arınma yerine, temel bir toplumsal değişimin sesi olmak...” kaydıyla Murray Bookchin’in…

Benim de kanım odur ki, “Edebiyat pansuman yapmaz, acıları kanatıp belirginleştirir, farkındalığı artırır.”[11]

Böyle olmazsa, edebiyat olmaz…

Olsa olsa, nesir (düzyazı) olur!

* * * * *

Devamla: Tatyana Tolstoya gibi, “Edebiyat belirli kurallara göre yazılır, ama hangi kurallara göre, bir bilsek,” diyenlerden olmadığım gibi, hâlâ da büyük romanlara/ tarzına inanırım…

“Büyük romanlar değişti,” der Semih Gümüş demesine de, ikna edici değildir dedikleri/ “gerekçeleri”:

Pek çok okur, XIX. yüzyılın büyük gerçekçilik döneminin romanlarının artık yazılmadığına hayıflanıyor. Ne Karamazov Kardeşler gibi romanlar yazılıyor ne Savaş ve Barış gibi…

Ne ki, hayat aynı yerde durmuyor. Kapitalizmin yükseliş döneminin yol açtığı modernleşme, bilimsel ve teknolojik ilerlemelerle yirminci yüzyıla evrilirken hayatı topyekûn değiştiriyordu. Edebiyat, bütün değişimlere olduğu gibi buna da karşılıklarını âdeta bir refleks olarak verdi. Bu kez gitgide büyüyüp karmaşıklaşan hayatı temsil edebilecek tipiklikler görmesi olanaksızlaşmışsa da, yazarın önünde karmaşıklaşmış, iç dünyası zenginleşmiş bireyler vardı artık. Bireyin içinden geçerek hayatı görme biçimleri, yeniden yaratma biçimlerini ve roman sanatının olanaklarını değiştirince, önceki yüzyılın büyük romanlarına hiç benzemeyen romanlar yazılmasına neden oldu…”[12]

Bu postmodern bir “izah”tır…

Söz konusu (arz-ı) hâli Demir Özlü şu sözlerle resmeder:

“Son zamanlarda karşılaştığım bir şey var ki, reklam sektörü artık edebiyat dünyasını bile olumsuz manada etkisi altına almış ve biraz zedelemeye başlamış durumda. Kitap çıktığı zaman onun için yapılan reklam ve yayınevlerinin belirttiği üzere ona harcadıkları ilan masrafları konuşulur oldu. Metin unutuluyor sanırım... Eskiden böyle değildi, benim zamanımda da böyle değildi. (...)

Bizde bu olmadı hiçbir zaman, biz okur için ödünler vermedik. Okur bundan hoşlanıyor, halk bunu istiyor, o zaman biz de onu verelim demedik. Aksine onları şayet bizim kadar birikim sahibi değillerse -yanlış anlaşılmak istemem ama bizim seviyemizde değillerse- oraya çekmeye çalışırdık. Biz basitleştirmedik metinlerimizi, dilimizi, tam tersi okurun onları okuyarak birikim sağlamasını istedik. Bizim zamanımızda en büyük reklam, kitap hakkında yazılan tanıtma yazılarıydı.”

* * * * *

Bunun böyle olmasında aktif rol oynayan “şeylere” dair birkaç veriyi aktarayım:

  1. i) Edebiyatın en çok kazananları belli oldu… ‘Forbes Türkiye’nin açıkladığı listeye göre, 2013’de Türkiye’nin en çok kazanan 20 yazarı önceki yıla göre telif gelirini yüzde 34 artırdı. Elif Şafak’ın kitapları 8.7 milyon lira ciro üretti. Şafak’ın bundan payı 1.75 milyon oldu. Şafak’ı Ahmet Ümit ve Sinan Yağmur izledi…
  2. ii) Kültür Bakanlığı artık edebiyata da para yardımı yapacak. Edebiyat eserlerinin desteklenmesi hakkında yönetmelik, 25 Aralık 2013’de Resmi Gazete’de yayımlandı… Kültür Bakanlığı’nın destek programı, yazarların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, üretilecek eserin Türkçe olması koşuluyla...

Yeter değil mi?

* * * * *

Ben, hâlâ da büyük romanlara/ tarzına inanırım; bunda ısrarın “olmazsa olmaz”lığından şüphe duymam…

Kolay mı?

Edebiyat ve büyük roman… deyince; Adnan Binyazar’ın, “Sorunlu olmak edebiyatın yapısından geliyor. Başta ekonomik durum, toplumsal durum, siyasal dalgalanmalar edebiyata da yansır,” saptamasının altı defalarca çizilerek eklenmelidir:

“Türkiye, 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana restorasyonda… Böyle dönemlerde insanlar, hızla nesnellikten, gerçeklikten kaçar, öznele sığınırlar. Falcılık, mistisizm yükselir. Toplum sorunları el yakıcı duruma gelir. Kişi, öznelin çıkmazında dolanır durur.

Türkiye’de yazın dünyası, roman, öykü bu restorasyona uygun biçimde duruyor. Bunun ayrıksı örnekleri varsa da, egemen yazın, restorasyona uygun olan”dır.[13]

Evet, ne yazıktır ki Mehmet Eroğlu’nun, “Edebiyatımızın muhalif tavrı kayboldu” saptamasındaki üzeredir hemen her şey!

Oysa “Edebiyat asla itaatkâr değildir; edebiyatın isyana açılan büyük, geniş bir kapısı vardır ve edebiyat iktidara, hâkim düşünceye meydan okuduğu sürece değerlidir. Son yıllarda edebiyatımıza musallat olan en büyük illet de bu konuyla ilgili bence. Edebiyatımızın eleştirel, muhalif tavrı kayboldu, adeta iğdiş edildi.”[14]

* * * * *

2012’de yitirdiğimiz Carlos Fuentes’ten kısa bir alıntı bizi edebiyatın siyasetle ilişkisi konusunda düşünmeye yöneltebilir.

Şöyle diyor Fuentes: “Kafka’nın kurmacaları, kendi kurmacasını güçlü kılan bir gücü betimler. İktidar ‘Şato’daki otoriteler gibi, gücünü şatonun dışındakilerin düş gücünden alan bir görünüştür. Bu düş gücü, güce güç katmayı bırakır bırakmaz kral çıplak kalır ve kralın terzileri ona yeni giysiler dikerken bunu açığa vuran o güçsüz yazar sürgüne, toplama kampına ya da darağacına gönderilir”…

Edebiyatın, insanları uykudan uyandırmak gibi çok doğrudan bir görevi yoktur. Ama çağlar aşarak bugüne kadar gelen edebiyat eserlerinden de biliriz; iş dönüp dolaşıp çıplak kralların hâlini anlatmaya, insana ve doğaya sadık kalmaya bağlanacaktır. Edebiyat siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın, çıplak kralları açığa çıkaracaktır. Onun gücünü, Balzac’ın ‘Goriot Baba’sını okurken Paris’i, Paris’in erdemden uzak sosyetesini, yeni zenginlerini nasıl lime lime ettiğini gördüğünüzde anlarsınız.

Gerçekçidir Balzac; rüyalardan kolay uyanılamayacağını anlatır. Eugene de Rastignac ömrünü kızlarına adamış ‘Goriot Baba’yı paradan, güçten, sosyeteden başka bir şey düşünmeyen kızlarının yokluğunda mezarına indirdikten sonra “Hadi bakalım, hodri meydan! İşte baş başayız şimdi!” diye kafa tutar Paris’e. Ama bir teslimiyetin kahramanlığıdır Rastignac’inki.

Balzac, kralın çıplaklığını anlatmıştı o müthiş romanda; ama krallar her zaman yeni ve utanmaz terziler bulurlar. Olsun, yine de çıplaktırlar. Ve edebiyat bize kralların hoyrat, nobran ama çıplak insanlar olduğunu anımsama ve anımsatma fırsatı verir her zaman.

Bu da edebiyatın hayatla bağıdır zaten…

 

21 Kasım 2014 11:09:51, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Patika Dergisi, No:89, Nisan-Mayıs-Haziran 2015…

[1] Tezer Özlü.

[2] Michel Foucault, Sonsuza Giden Dil, Çev: Işık Ergüden Ayrıntı Yay., 2006.

[3] Jules Renard, Yazmak Üzerine Notlar, Çev: Orçun Türkay, Sel Yay., 2014.

[4] Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, Çev: Cevat Çapan, Payel Yay., 8 baskı, 2003.

[5] Jean Paul Sartre, Edebiyat Nedir?, Çev: Bertan Onaran, Can Yay., 2. baskı, 2008.

[6] Edward Said, Entelektüel, Çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., 1995.

[7] Sabri Kuşkonmaz, “Edebiyatın Parayla Dansı”, Birgün, 15 Eylül 2014, s.14.

[8] Horald Jaffe, Tekno-Mağara’nın Ötesi, (Milenyumsonrası Kültür İçin Gerilla Yazarın Rehberi), Çev: Turan Parlak, Notos Kitap, 2008, s.38.

[9] Salim Uzun, “Menderes Türel: Yılmaz Erdoğan’ı Çadırda mı Yatıracaktık”, Hürriyet, 19 Ekim 2014… http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/27415810.asp

[10] Memet Fuat, Eleştiri Üstüne-Deneme, YKY., 2014, s.17.

[11] Sibel Oral, “Mehmet Eroğlu: Edebiyat, Acıları Kanatıp Daha da Belirginleştirir”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:696, 18 Temmuz 2014, s.10-11.

[12] Semih Gümüş, “Büyük Romanların Dönemi Kapandı mı?”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:696, 18 Temmuz 2014, s.26.

[13] Cengiz Gündoğdu, “Gerçekçi Yapıtların Zorunluluğu”, Evrensel, 20 Kasım 2012, s.7.

[14] Sibel Oral, “Mehmet Eroğlu: Edebiyat, Acıları Kanatıp Daha da Belirginleştirir”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:696, 18 Temmuz 2014, s.10-11.

 

25.06.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR