Yaşantımızı "Evet" ile "Hayır" arasına sıkıştıranlara inat

A. Mümtaz İdil

Yaşantımızı "Evet" ile "Hayır" arasına sıkıştıranlara inat

Alaska’nın en büyük kenti Anchorage’ın W 3 rd Avenue üzerinde gece yarısını geçmiş bir saatte Porche 908 otomobiliyle sarışın mavi gözlü, sert yüz hatlı bir adam aşırı hızla kent merkezine doğru yol almaktaydı.

Anchorage, Eskimoların yoğunlukta olduğu, askeri üs bulunduğu için askerlerin ve ailelerinin zorunlu ikamet ettikleri alabildiğine geniş alana yayılmış yüz bini biraz aşan nüfusuyla sakin bir kentti. Arabanın hız kurallarına uymaması bir anda Anchorage polisini harekete geçirmiş ve hız sınırını aşan arabanın peşine takılmışlardı bile.

TUTUKLANMA

Araba, kent merkezine yaklaştıkça, şimdiki Hilton Oteli’nin hemen yanında kıvrılarak, “E St” yoluna saptı. Tam bu sırada da arkadan gelen polis arabaları sirenlerini açarak, önde giden Porche’ye durması uyarısında bulundular.

Porche yavaşladı ve Hilton oteline kısa bir mesafe kala, kısmen dar olan “E St” yolunda sağa çekerek durdu. Polis araçlarından biri tam arkasında durdu ve polis inerek Porche’ye doğru ilerledi. Direksiyondaki genç adam hiç kıpırdamadan ve kayıtsız gözlerle önündeki camdan dışarı bakıyordu. Polis camı açmasını istedi, adam açtı. Ardından gerekli kağıtları göstermesini istedi, adam yine umursamaz tavırlarla kağıtları polise uzattı. Polis kağıtları aldığı sırada Porche’nin sürücü koltuğunda oturan adamı tanıdı.

Adam, o sıralarda ABD’nin en çok kazanan film aktörlerinde Steve McQueen’di.

Bir tuhaflık sezmiş olmalı ki, McQueen’e arabadan inmesini söyledi. Haklıydı da, McQueen arabadan inemeyecek kadar sarhoştu ve o nedenle de kıpırdamadan oturuyordu. Gecenin bir yarısı olmasına rağmen, Temmuz ayının parlaklığı hala dışarıda izlenebiliyordu.

Yıl 1972’ydi...

Neile Adams’tan boşanmak üzereydi ve aklında Gateway filmindeki rol arkadaşı, yeni aşkı Ali MacGraw vardı.

Jack London’un ruhu çekmişti sanki Steve McQueen’i Alaska’ya. Ele avuca sığmaz, her bulunduğu ortamda bir “aksiyon” yaratmayı beceren Steve McQueen alkollü araç kullanmaktan oracıkta tutuklandı.

O sıralarda hem alkol hem de uyuşturucu düşkünüydü ve şöhretinin doruklarında olmasına rağmen çılgınlıklarından asla vazgeçmiyordu.

Nitekim, kefaret ödeyerek çıkabileceği halde,  daha önce de yaptığı gibi kefalet ödemeyi reddetti ve bir süre hapishanede kaldı. Üstelik hesabında ne kadar olduğunu kendinin bile bilmediği kadar yüklü miktarda para vardı.

TÜM ZAMANLARIN EN KARİZMATİK AKTÖRLERİNDEN BİRİ...

Geçen yüzyılın Hollywood sinemasının en parlak ve geleceği en aydınlık oyuncularından biri olarak Steve McQueen, özellikle “The Magnificent Seven (1960), The Great Escape (1963) ve belki de kendisine “şöhret” kapılarını ardına kadar açan en önemli filmlerinden “Bullitt (1968)” gibi filmlere imza atmış önemli bir aktör konumundaydı.

Ancak hırçınlığı ve ele avuca sığmazlığı ile daha çok ün yapmıştı ve belki de James Dean’dan sonra en çok taklit edilen, aranan ve özlenen bir “yıldız” olmuştu.

Terence Steve McQueen (d. 24 Mart 1930-ö. 7 Kasım 1980, gezici bir sirkte dublör olarak görev yapan Terence William McQueen ile, o sıralarda genç ama alkolik bir fahişe olan Jullian Crawford  “Ann”ın sefaletle geçen bir yıllık birlikteliklerinin bir gecelik ürünüydü.

Baba Queen, Steve doğduktan altı ay sonra birlikte olduğu Julian’ı ve oğlunu terk etti ve bir daha da dönmedi. Ancak anne Julian, Steve’e bakamayacak durumdaydı. Bu yüzden de oğlunu amcası Claude Thomson’un yanına yolladı.

Steve McQueen belki de hayatının ilk yıllarındaki en mutlu günlerini burada geçirdi. Ancak amcası yeniden evlenmeye karar verince oradan ayrılmak zorunda kaldı. Ayrılırken amcası Claude ona köstekli altın bir saat hediye etmişti. Saatin arkasında “oğluma” diye bir not da kazınmıştı.

Erken yaşlarda yaşadığı travmaların sonucu olarak Steve’in kişiliğinde bazı sorunlar gelişmeye başladı. Sert ve kendinden emin dış görünüşünün altında kırılgan, sevgi ve şefkate muhtaç, kendine güvensit, duygusal ve utangaç bir çocuk bulunuyordu hep. İşte Steve, bu olumsuz özelliklerine rağmen geleceğin en büyük aktörlerinden biri olacaktı. Ünlü olduktan sonra bile, kendisini seven milyonlarca kişiye rağmen kendisini sevenleri kendinden uzaklaştırmayı çok iyi beceriyor, sık sık sevgili değiştiriyor ve kimseyle yakınlaşamıyordu.

Kendisinden büyük kadınlardan nefret ediyordu. Bunun nedenini de hiç sevgi görmediği annesi Julian’a bağlıyordu. Daha sonraları, oyunculuğunun en başındayken tanıştığı kendi yaşındaki kadınlara da aynı güvensizliği gösterdi ve annesinden kalan nefret “mirasını” onlara kustu.

Steve McQueen iin evlilik kargaşa ve kaos dolu bir havuzda biriyle birlikte yüzmek anlamına geliyordu. Evlilik yeminleri, bağlılık sözleri aslında insanlara başta cazip geliyordu ona göre, ama bir süre ssonra kadınlar tarafından terk edilme korkusu (annesi gibi), onlardan hızla uzaklaşmasına, hatta kaçmasına neden oluyordu.

MCQUEEN Mİ, EASTWOOD MU

Aslında, fiziksel olarak neredeyse tüm film yönetmenlerinin aradığı bir tipti. Yönetmenler, özellikle kendisiyle hesaplaşmasını bitirip kapatmış, iç karışıklıklardan arınmış tipleri filmlerinde karakter oyuncusu olarak görme eğilimindeydiler. Zira bu tür aktörler, drama konularında çok başarılı oluyorlardı. Steve McQueen’de bu aranan özellikler fazlasıyla vardı.

Başkalarına olan güvensizliğinin yanı sıra, kendine olan güveni ise tamdı. Yeteneklerini “eşsiz” buluyordu ve bunları geliştirmek için var gücüyle çalışıyordu. Başlarda sadece fiziksel bir gelişme söz konusuydu ve aklında “sinema oyuncusu” olmak yoktu, ama giderek bu “eşsizliği” oynadığı filmlerde de göstermek için inanılmaz bir çalışma temposuna girişti.

New York’a gelince, Stanislavski yöntemlerinin öğretildiği, Elia Kazan’ın da kurucuları arasında olduğu Actors Studio’ya devam etmeye başladı. Metod yöntemi Steve McQueen’e oyunculuk disiplini ve başarısı sağladı, ancak bir türlü patlamaya hazır bomba gibi dolaşmasına, sinirlerine hakim olmasına yetmedi bu eğitim.

Televizyonda, uzun soluklu “Wanted: Dead or Alive” dizsiyle kendine düzenli bir iş olanağı sağlamayı becermişti. Dizi hem tutuluyordu hem de Steve kendini dış dünyaya tanıtmış oluyordu. Sonunda, 1958 yılında Hollywood’un kapısını çalmaya karar verdi. Aynı dönemlerde, (doğum yılları da aynıydı) kendisine bir anlamda rakip olacak Clint Eastwood da Hollywood kapılarını aşındırmaya başlamıştı. Aralarındaki rekabet Steve McQueen’in ölümüne kadar sürdü. Eğer McQueen 50 yaşında ölmeseydi, bu rekabet kesinlikle hala sürüyor olacaktı.

Steve McQueen ile Clint Eastwood karşılaştırması çok sık yapıldı ABD’de ve Clint Eastwood’un ticari zekasıyla, özellikle de “Dirty Harry” adlı polis tiplemesiyle öne geçmesi tamamen McQueen’in zamansız ölümüyle bağdaştırılmakta.

Zira, Eastwood “Rawhide (1959)” filmininde boy gösterirken, McQueen çok daha önemli sayılan “Wanted: Dead or Alive (1958)” dizisi ve filmiyle zaten bir adım önde yarışa başlamış oluyordu.

Amerikalı biyografi yazarları Clint Eastwood’un sırtında pançosu, elinde sigarı, yalnızlığı yücelten sessizliğiyle var olma yönünde değil, daha çok kadın oyunculara hiç yer vermeden sadece “erkek” egemenliğiyle dikkat çekilebileceği hedeflenmişti. Oysa McQueen bunun tam tersi rollerde görünüyor ve mavi gözleriyle “sert adam”dan çok romantik bir adam portresi çiziyordu.

Bu özelliğine ABD’li sinema eleştirmeni ve tarihçi Andrew Sarris özellikle dikkat çekerek, McQueen’in “ender bulunan metod oyuncularından biri” olduğunu belirtir. Yine Sarris’e göre, Eastwood’un içgüdüsel biçimde ortaya koyduğu aktörlüğünün yanında McQueen’in yönteme (metoda) bağlı bir oyuncu olması, ikisi arasındaki en net farkı ortaya çıkarmaktadır.

MARLON BRANDO VE JAMES DEAN FIRTINASINA FREN

Steve McQueen’in oyunculuk metoduna sıkı sıkıya bağlılığı ve dikkati çeken fiziksel özellikleri 1950’li yıllarda çok etkili olmuştu. Actors Studio’nun genç yetenekleri kendilerine James Dean ve Marlon Brando’yu örnek seçerken, yepyeni bir ekolün gelişmesini sağladı. Üstelik o yıllarda Marlon çılgınlığı ortalığı kasıp kavuruyordu ve James Dean kasırgasının etkileri ise henüz bitmemişti.

Ancak, “An Enemy of the People (1978)” ve “Lee H.Katzin’s Le Mans (1971)” filmlerindeki narsistik rollerde görülmesi, kullandığı Stamislavski metodunu da bırakmasına yol açtı ve bu da kariyerinde kötü bir puan olarak algılandı.

Öte yandan Eastwood, kariyerinin ilk günlerinden başlamak üzere, hiçbir yöntemle ilgilenmedi. Eastwood için iyi bir yönetmen ve kamera karşısında iyi bir görüntü vermek yeterliydi. Onun için bir yönetmen oyuncusuna kamera karşısına geçmesini söyler, oyuncu yönetmene “ne yapması gerektiğini” sorduğunda ise, “Ne yapman gerektiğini zaten söyledim!” demesi gerekirdi.

YAŞASAYDI NE OLURDU

Steve McQueen yaşasaydı başarı boyutlarını nereye taşıyacaktı, bunu bilmek imkansız. Bu, tarihin akışını değiştiren olayların “olsaydı ne olurdu” sorusuna cevabı gibidir. Tarihçi H.Carr’ın dediği gibi: “Sezar Rubikon ırmağını geçerken attan  düştüğünde boğulup ölseydi, tarih nasıl gelişirdi, sorusu saçma ve anlamsız bir sorudur. Zira tarihin alternatifi yoktur.”

Hem Steve McQueen hem  de Clint Eastwood için yazacak elbette çok şey var, ancak bu kadarı bile bir internet sayfası için yeterince uzun. Zamanı geldikçe bu ve diğer aktörler, oyuncular ve edebiyatçılarla ilgili ilginç noktaları paylaşmaya çalışacağım.

Referandum "kılıcına" rağmen...

Yaşantımızı "evet" ile "hayır" arasına sıkıştıranlara inat...

27.03.2017 (A. Mümtaz İdil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR