YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ)

YAŞAM(A) HAKKI MÜCADELESİ (MAHMUT KONUK ÖRNEĞİ)

“İyice bilin ki, bir değil bin kez

ölmem gerekse de,

doğru bildiğimi yapmaktan

vazgeçmeyeceğim.”[1]

 

Karl Marx’ın, “İşçi sınıfının ekmekten çok onura ihtiyacı var,” vurgusu; ezilenlerin devrimci mücadelesi açısından her zaman müthiş bir önem arz etmiştir.

İfade edildiği koşullarda, vurgu itibariyle onuru önceleyen (ekmeği talileştiren) bu saptama; artık “öncelenen”le “talileşen”i, yaşam(a) hakkı mücadelesiyle iç içe geçirmiştir

Yani “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) insan(lık)ı marjinalleştirip, dıştalarken; insan(lık)ın karnını doyurması dahi, iktidarın bir lûtfuna (iftar çadırları, tanzim satışları, yoksulluk yardımları, vb’leri gibi) dönüştüğünde, ekmek mücadelesi de bizatihi onur mücadelesine tahvil olmuştur.

“YDD” diye adlandırılan, sürdürülemez kapitalist yıkımın, “küreselleşme” kılıflı neo-liberal vahşet “evresi”de, yaşam(a) hakkı mücadelesi, devrimci praksisin vazgeçilemez bir mevzisine dönüşmüştür ki, buna bir örnek de Mahmut Konuk’tur.

15 Haziran 1915’te Beyazıt Meydanı’nda idam edilen Sosyal Demokrat Hınçak Partisi üyesi sosyalist Paramaz (Madteos Sarkisyan)’ların, Zabel Yeseyan’ların, Misak Manukyan’ların, Hrant’ların yoldaşı ve Ermenilerin, “Meds Yeghern/ Büyük Felaket” dedikleri soykırım tarihinin bir parçası olan Onu; “Türk’lerin en Kürt’ü; Kürt’lerin en Ermeni’si; Ermeni’lerin en Türk’ü” olarak da nitelenmesi mümkündür.

Ancak burada üzerinde durmak istediğim; Onun “İşimizi geri istiyoruz” savaşımının, yaşam(a) hakkı mücadelesiyle olan doğrudan illiyetidir…

Yaşam(a) bir haktır. Dayanağı ise, insanın canlı olma doğasından kaynaklanır.

Dünyaya gelen her insan, “yaşama hakkı”na sahiptir. Bu tüm insanların doğal hakkıdır.

Her insan için yaşam(a) hakkı varoluşsaldır. Bu nedenle, yaşam(a) hakkının, dar anlamda can güvenliğinin ötesinde çok daha geniş anlamı vardır.

Örneğin insan(lık) üzerinde egemenlik kuranların, insan(lar)ın yaşam(a) ve yaşamda kalma olanaklarına el koymalarına muktedir olmamaları gerektiği gibi…

Ya da iş (ve düşünme) gücüyle yaşama tutunan insanların, iş (ve düşünme) güçlerinin kaynağının kurutularak, canlarına kastedilmemesi gibi...

Veya benzeri müdahalelerdeki gibi…

Bilindiği gibi bir insanın, başka bir insanın yaşam(a) hakkına egemen olması/ dayatması, tarih boyunca, köleleştirme gibi kaba ve ilkel biçimlerden, işçileştirme gibi daha rafine biçimlere doğru gelişmiştir.

Köleciliğin ücretli köleliğe tahvil edildiği güzergâhta “haklar”, daima “haksızlıklar”a kurban edilirken; yaşam(a) hakkı ihlâl edilenler, tarih boyunca hep yaşam(ak) için mücadele etmişlerdir.

Bu çerçevede haklar için mücadele, ne kadar çeşitlenmiş olursa olsun, -sınıfsal temelde- yaşam(a) hakkının türevi olması yanında; yaşam(a) hakkını savunup, sağlamaya yönelik olmuştur ki; Mahmut Konuk’un da basitten karmaşığa; özelden genele yaptığı budur.

Çünkü Leo Huberman’ın, “Kapitalist sistem, üretimi, herkesin gereksinmesine değil, azınlığın kârına dayandırdığı için akıldışıdır,”[2] notunu düştüğü koşullarda, bu dayatmaya karşı; Fidel Castro’nun, “Bizler çoğu kez insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda insanların hakları üzerine de konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsin diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarıyla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda? Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazıları berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben, bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum,” diye ifade ettiği yaşam(a) hakkının -militanca- savunulması anti-kapitalist devrimci bir faaliyetin kendisine dönüşmüştür.

 

“YDD”Lİ BUGÜN!

 

“İyi insanlar daima kaybeder.

Çünkü adil dövüşürler.”[3]

 

Imanuel Kant’ın, “Gerçekte şu an yaşıyoruz ama bu da gerçek değildir belki,” tarifindeki “YDD”li bugün; iradesi dışında insan(lık)a dayatılmış bir gelecek(sizlik)tir.

Söz konusu gelecek(sizlik)in temel özelliği, insan(lık)ın yaşam(a) hakkını gasp eden bir barbarlığa dönüşmüş olmasıdır.

David Harvey’in, “Neo-liberal proje hâlâ hayatta ve iyi durumda. Sorun şu ki, neo-liberalizm artık kitlelerin rızasını aramıyor. Meşruiyetini kaybetti… Şimdi neo-faşizmle bir ittifak yolunda ilerliyor,”[4] diye tariflediği tabloda “Nasıl” mı?[5]

Dünya genelinde milyarderlerin toplam servet tarihi bir artış göstererek 8.9 trilyon dolara ulaştı. 2017’de 199 kişi milyarderler sınıfına girerken, toplam milyarder sayısı 2 bin 158’e yükseldi. Yani 2017’de dünyada milyarderlerin toplam serveti yüzde 19 arttı. En çok yeni milyarder çıkaran Çin, bir yılda haftada iki milyarder yarattı.[6] Yani, küresel zenginlerin sayıları azalmasına karşın servetleri arttı.[7]

Mesela en zengin 26 kişinin serveti dünya nüfusunun yarısının servetine denk geliyorken; yerkürenin en zengin kişisi ise 112 milyar dolarlık servetiyle Amazon sitesinin sahibi Jeff Bezos oldu.[8]

Yine dünyadaki en zengin 42 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun yüzde 50’sine tekabül eden 3.6 milyar insanla eşit; en zengin 10 ülkenin geliri de en fakir 10 ülke gelirinin tam 77 katı.[9]

‘Oxfam Raporu’na göre dünyadaki zenginliğinin yoğunluğu her geçen yıl artıyor. Öyle ki, dünya nüfusun en yoksul yüzde 50’sinin sahip olduğu servet miktarına eş değer servete sahip olan milyarderlerin sayısı 2016’da 61 iken 2017’de 43’e ve 2018’de 26’ya düşmüş. Dünyadaki en zengin 26 milyarder, gezegen nüfusunun en fakir yarısını oluşturan 3.8 milyar insan kadar varlığa sahip durumdalar. Bu kişilerin servetlerindeki artış bir günde 2.5 milyar doları buluyor. Yani 2017’de en zenginler servetlerini daha da artırdı. Zenginler, 20 yılda her yıl daha çok kazandı ve her yıl daha az vergi ödedi. Buna karşılık, fakirlerin geliri yüzde 11 oranında geriledi. 1980 ile 2016 kesitinde, dünya nüfusunun en yoksul yarısı küresel gelir artışındaki her bir dolardan yalnızca 12 sent alırken; tepedeki yüzde 1 ise her bir doların 27 sentine el koymuş. Örneğin Almanya’da, milyarderlerin servetinin geçen yıl yüzde 20 oranında arttığı hesaplanmış. Almanya nüfusunun en zengin yüzde birinin serveti, fakirlerin toplam servetinin yüzde 87’sini buluyor.

Ayrıca, eğer zenginlerden ödedikleri verginin yüzde 0.5’i kadar daha fazlasını ödemeleri istense, dünyadaki 262 milyon çocuk daha okuyabilir ve sağlanacak sağlık hizmetleriyle 3.3 milyon insanın hayatı kurtulabilir. 2017’de serveti 140 milyar dolara yükselerek “dünyanın en zengin insanı” unvanını Bill Gates’ten alan Jeff Bezos’un servetinin sadece yüzde 1’i Etiyopya’da yaşayan 105 milyon insanın sağlık bütçesini karşılayacak düzeydeymiş.[10]

Yine ‘Oxfam’ın raporuna göre, 2018’de 3.8 milyar insanın serveti yüzde 11 oranında azaldı. Bugün dünya nüfusunun yaklaşık yarısı, yani 3.4 milyar insan günde 1.5 dolardan daha az parayla yaşamak zorunda kalıyor. Sayıları ikiye katlanan milyarderler ise her gün servetlerine servet katıyor.

2018’de milyarder sayısı ikiye katlanarak 2.208’e ulaştı. 2008’deki finansal krizde bu sayı 1.125’ti. Bu kişilerin servetlerindeki artış bir günde 2.5 milyar doları buluyor. Dünyanın en zengin 26 kişisinin serveti, en fakir 3.7 milyar insanın servetine eşitlendi. 2017’de bu sayı 42 kişiydi. Yani 2018’de zenginler servetlerini daha da artırmayı başardı; fakirlerin geliri idse yüzde 11 oranında geriledi.[11]

Söz konusu tabloda yerküredeki her 6 insandan 1’isi aç ve 1.4 milyar insan da yoksulluk sınırı altında yaşıyor! 

Bunun yanında gelir eşitsizliği tam gaz yoluna devam ediyor. Avrupa ve Orta Asya’da en zengin yüzde 20, gelirin yüzde 41.1’ini cebine indirirken, en fakir yüzde 20 toplam gelirin sadece yüzde 6.6’sını alabiliyor. Orta Doğu’da bu oranlar yüzde 49.8’e karşılık sadece yüzde 5.1 dolaylarında! Sahra-altı Afrika’da yüzde 64.5’e karşı yüzde 3.6 seviyesinde, akıl almaz!

Dünya genelinde, yüksek gelir bölgelerinde yaşayanlar arasında en zengin yüzde 20 varlığın yüzde 45.6’sını kontrolünde tutuyor. En fakir yüzde 20 ise sadece yüzde 5.9’unu.[12]

Bunların yanında ‘Dünyadaki Eşitsizlik Veritabanı Raporu’nda, en zengin 400 Amerikalının mal varlığının, ülkenin yüzde 60’ına denk gelen en alt kesimindeki 150 milyon yetişkinin servetinden daha fazla olduğu ve 1980’lerin başından bu yana en zengin 400 Amerikalının, ülkedeki mal varlıklarını üçe katladığı belirlendi.

California Üniversitesi ekonomisti Gabriel Zucman’ın hazırladığı raporda, ABD’nin üst zengin ile alt kesimleri arasındaki farkın daha da açıldığına işaret edilirken; ABD nüfusunun yüzde 0.00025’ine tekabül eden en zengin 400 Amerikalının mal varlığının, ülkenin yüzde 60’ına denk gelen en alt kesimindeki 150 milyon yetişkinin servetinden daha fazla olduğu vurgulandı.[13]

Altını çizerek hatırlatalım: ‘Oxfam’ın açıkladığı gelir ve servet dağılımı raporundaki belki de en çarpıcı veri şu: 2018’de en zengin 26 kişinin sahip olduğu servet, en yoksul 3.8 milyar insanın serveti ile eşit. Yani servet giderek daha fazla yoğunlaşıyor. Bu veriler, Karl Marx’ın 152 yıl önce yazdığı Kapital’in ilk cildinde açıkladığı, sermaye birikiminin aynı zamanda yoksulluğun birikimi anlamına geldiğinin açık bir örneği.

Karl Marx’a göre kapitalist üretim tarzı bir kutupta zenginlik üretirken, diğer kutupta da yoksulluk, bilgisizlik ve zulüm üretir. Günümüzde yaşanan tam da bu![14]

Tıpkı coğrafyamızdaki gibi![15] Mesela…[16]

16 yılda yoksul sayısının ikiye katlandığı[17] coğrafyamızda; yoksulların ülke nüfusuna oranı 2002’de yüzde 18 iken, 2019’da yüzde 37.5 oldu.[18]

‘Kapsayıcı Büyüme Endeksi Raporu’nda ‘Dünya Ekonomik Forumu’nun, “Gelir ve servet eşitsizliğinin hâlâ yüksek olduğu”nu belirttiği[19] Türkiye’de hane halklarının yüzde 22’si yoksulluk sınırının altındayken; her 10 çocuktan 2’si beslenme yetersizliği ve hijyen kaynaklı sağlık sorunları yaşıyor.[20]

OECD’ye göre 2013-2015 kesitinde Türkiye’deki gıda fiyatları dünyanın yüzde 20 üzerindeyken, 2015-2017 kesitinde bu oran yüzde 28’e kadar yükseldi.[21]

‘Birleşik Metal İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM) verilerine göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı beslenmesi için yapması gereken harcama 2018’in Mayıs’ında günlük 56.21 liraya, aylık 1.686 liraya yükselirken; 2017’nin aynı ayına göre yoksulluk sınırı 765 lira, açlık sınırı 221 lira arttı.[22]

Yine BİSAM’ın 6 Ağustos 2018’de rapora göre, 2018’in Temmuz ayında dört kişilik bir ailenin açlık sınırı bin 744 liraya yükselmişken; bu tutar, 2003’te 413 liraydı. Buna göre açlık sınırı, 15 yılda 4.23 kat arttı.[23]

DİSK’in, ‘Ekonomik Krizin İşçi Sınıfına ve Çalışma Yaşamına Etkileri Araştırması’na göre, Ekim 2017’de yüzde 10.3 olan dar tanımlı işsizlik oranı Ekim 2018’de yüzde 11.6’ya yükseldi. İşsiz sayısı 501 bin kişi artarak 3 milyon 788 bine yükseldi. Geniş tanımlı işsiz sayısı 517 bin kişi artarak 6 milyon 351 bine yükseldi. Türkiye, işsizlik oranı açısından OECD içinde İspanya (yüzde 15) ve Yunanistan’dan (yüzde 18.9) sonra üçüncü ülke durumunda.[24]

Evet Karl Marx’ın, “Toplumun bir kutbunda ne kadar aşırı servet birikirse, diğer kutbunda sefaletin, acının, cehaletin ve zihinsel bozulmanın o kadar biriktiği”[25] ifadesi coğrafyamız için soyut kavramlar değil artık! Terazinin dengesi fena hâlde şaşmış vaziyette… Hak, adalet, etik, sevgi, merhamet de servet ile sefalet arasındaki o uçurum giderek derinleşiyorken; yaşam(a) hakkı mücadelesi de insan olmak ve kalmak mücadelesini militanlaştırıyor.

 

İNSAN OLMAK VE KALMAK

 

“Her insan kendi

adasında yaşar.”[26]

 

“İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar,”[27] bu bağlamda da, “Bireylerin yaşamlarını ortaya koyuş biçimi, onların ne olduklarını çok kesin olarak yansıtır. Şu hâlde onların ne oldukları, üretimleriyle, ne ürettikleriyle olduğu kadar, nasıl ürettikleriyle de örtüşür.”[28]

Söz konusu üretimin baskın yanı pozitif ya da negatif olabilirken; Edward Munch’un ‘Çığlık’ tablosu, bunalımdaki yabancı(laştırıl)mış insan(lık)ın yaşadığı travmayı yansıtır. Figür, grotesk görünümü, ellerinin başının iki yanında olması ve yüzündeki ifadesiyle şok içindedir. Resimdeki renklerin dağılımı, özellikle kırmızının ve mavinin ustaca karışımı, izleyen üzerinde derin bir etki bırakmaktayken; köprü üzerindeki bu figürün içindeki fırtınayı dışa yansıtır. Burada bir parçalanmışlık duygusu egemendir. Bu bağlamda “YDD”deki insan(lık)ı çağrıştıran figürün çaresizliği, bugün(ümüz)ün örneklerindendir.

‘Çığlık’taki çaresizliği aşabilmek ‘Çığlık’ı devreye sokan “neden”e, egemen yalana[29] başkaldırmaktan geçerken; tarihin insan(lar)ın faaliyeti üzerine kurulduğunu unutmamak gerekir ki, Hallac-ı Mansur’un, “Seçenekleri yaratan seçenin kendisi değilse eğer, bu köleliktir, kişilik ve benlik kaybıdır,” uyarısına örnek teşkil edenlerden birisi de Mahmut Konuk ve Onun yaşam(a) hakkı mücadelesidir.

Oscar Wilde’ın ifadesiyle, “Mirovê nankor, ew kese ku buhayên her tiştî dizane lê qîmeta tu tiştî nizane/ Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen kimsedir,” diye betimlenen kapitalist toplumda yaşam(a) hakkı mücadelesinin, o mücadeleyi verene kısa vadede neler kazandırabileceğinden çok, bu militan mücadeleyi sürdürenin onun için nelerden vazgeçeceği önemlidir.

Bu elbette, olması gereken için, olanı göğüsleyen bir karar(lılık)dır; Platon’un, “Nefsinin öğretmeni, vicdanının öğrencisi ol,” tarifindeki üzere…

Evet, insan olmak ve kalmak eylemindeki yaratıcı gücün “inanılmaz”a inanabilme kapasitesi olduğunu kavrarsak; “İnsan ilk önce varolur, ortaya çıkar, sahnede görünür ve ancak ondan sonra kendisini tanımlar… İnsan, sahip olduklarının toplamı değil, fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır,” vurgusuyla Jean-Paul Sartre’ın işaret ettiğini anlayabiliriz…

İnsan(lık) gerçeği, mücadelesiyle, yaparak öğrenir. Malum, “Kendi gerçeğini ancak kendin bulabilirsin.”[30]

Søren Kierkegaard’ın, “Büyüklük şu ya da bu olmak değil, kendin olmaktır”; Sokrates’in, “Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün”; Bir Afrika atasözünün, “Güçlü insanın yolundan çekil,” vurguları da bunun içindir. Çünkü insan(lık), mücadeleyle özgürleşerek insanlaşırken; gücünü kalabalıktan alanlar ise insanlıktan çıkar.

 

“İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ”

 

“Gerçek, çoğu zaman karartılır;

fakat hiçbir zaman sönmez.”[31]

 

Bilmem bilir misiniz: Aç bırakıldığı için “geste merdo/ açlıktan ölmüş” bir alay insan vardır.

Bunlara “Öldü” denildiğine bakmayın; onları aç bırakanlar öldürmüştür yani katil(ler) ölenleri aç bırakanlardır; Emile Durkheim’ın, “Baskının yerine geçen şeyler, bizzat baskıdan türemiş şeylerdir,”[32] formülündeki üzere…

Söz konusu çerçevede OHAL kararnamesi ile işi ve ekmeği elinden alınmış, emeği ile geleceği gasp edilmiş O, fail-i (belli) “meçhul” denilen karşısında; “Hiç insan öldürmediği hâlde, altı kişinin canına kıymış bir katilden daha cani insanlar gördüm,”[33] diyen Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin satırlarındaki kasta, cinayete maruz bırakılmışsa da susmayıp; Thomas Mann gibi, “Hoşgörü kötülüğe karşı gösterilirse suça dönüşür,” demiştir.

Evet Bertolt Brecht’in, “Öldürmenin pek çok yolu vardır. İnsan birinin karnına bir bıçak saplayabilir, elindeki ekmeği alabilir, hastalığını iyileştirmeyebilir, birini kötü bir evde yaşamaya zorlayabilir, ölesiye çalıştırabilir, kendini öldürmeye itebilir, savaşa yollayabilir. Bizim devletimizde bunlardan pek azı yasaklanmıştır,”[34] satırlarındaki üzeredir Mahmut Konuk’un maruz bırakıldığı hikaye…

Bundan ötürü; “İşimizi geri istiyoruz,” şiarıyla yaşam(a) hakkı mücadelesi veren Mahmut Konuk, “İnsanın şifası diğer insanlardadır,” diyen Baruch Spinoza’nın saptamasındaki çare arayışıdır.

Fyodor Dostoyevski’nin, “Yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların diline, ‘doğruyu söylemek gerekirse’ diye bir kalıp var,” saptamasıyla betimlediği yalanın yerküresinde O; bir Bask atasözünde, “Bururik ez duenak, hankakibili behar/ Kafası yoksa da kaçmak için bacakları var,” diye dalga geçilenlerden değildir.

“Olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir,”[35] özelliği taşıyan her yaşam(a) hakkı mücadelesinde olduğu üzere Mahmut Konuk’un mücadelesinin kaldıracı “Onurun Savunulması”dır:

“Me-ti, şöyle dedi: Ki-kau’nun onurunu savunduğunu duyuyorum. Ama onuru yok görünüşe bakılırsa. Çünkü görünüşte dostları yok. Onun onurunu ancak dostları savunabilirlerdir; Ki-kau’nun onuru kendisinde değil, dostlarında oluşur. Bir insanın adı demektir onur; size kendim için söylediklerim onurum değildir; benim onurumu sizlerin benim için söyledikleriniz oluşturur...”[36]

“Onurun Savunulması”ndaki yaşam(a) mücadelesiyle, “büyük bir hikâyenin içinde, en az onun kadar büyük bir hikâyedir insan” gerçeğinin altını çizen O; “tepkiler”in,[37] “imalar”ın,[38] “sessizlik”in hedefindedir…

Nazizme karşıtlığı nedeniyle henüz 19 yaşında iken Nazi Polis Örgütü Gestapo tarafından tutuklanarak (Eylül 1943’ten Nisan 1945’e kadar) Buchenwald toplama kampına götürülen İspanyol yazar Jorge Semprun’un, “Önemli olan Tanrı’nın sessizliği değil, insanların mutlak kötülük karşısındaki sessizliği” deyişindeki üzere![39]

“Tepkiler”, “imalar”, “sessizlik”… dedik; bunun için demiştir Ulrike Meinhof, “Köleler özgürlük isteyenlerden nefret ederler,” diye!

Özetin özeti: Toplumsal “düğümler” çözmek için soru(n)lara işaret edip, sorumlulara karşı gerçekleri söyleyip; onunla yetinmeyerek bunun sonuçlarına katlanan O hepimize, “Gerçeğe talip olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır,” gerçeğini hatırlatır.

Seçimle, “Seçmemek de bir seçimdir” saçmalığına “Hayır” deyip; Ernest Heine gibi, “Herkes iyi ile kötü arasında seçim yapabilme özgürlüğüne sahiptir,” diyen O; kırkından sonra mücadeleye “veda” edileceğini, “İnsanın kırk yaşına kadar geçen yılları bir kitaptır, geri kalan yılları da o kitabın eleştirmesidir,” savlayan Arthur Schopenhauer’ın da tashihidir sanki…

 

MÜCADELENİN ÖZELLİĞİ

 

“Kendinizi başkasına anlatmayın.

Sizi sevenin buna ihtiyacı yoktur.

Sevmeyen de inanmayacaktır zaten.”[40]

 

Bu mücadelenin özelliğine gelince: Öncelikle mütevazı ve asla yukarıdan değildir…

Ayrıca vazgeçmeyen bir ısrardır…

Vazgeçmemek, tekrar, yeniden ve ısrarla denemektir; bağlanmaktır.

Sınırları zorlamak, kabullenmemek, pes etmemektir. Olumsuz koşullara rağmen kararlı olabilen iradedir; hırstır.

İnsan(lık)ı başarıya taşıyandır ve inada mündemiçtir; doğru bildiğini yapmaktır; dönüşü olmayan yolda yürümektir; insanı ayakta tutandır.

Evet inanç ve inatla mümkün olan vazgeçmemek, “istikrar”lı “iyimser”likle müsemmayken; buna örnek de Kerem’in Aslı için yanmaktan kaçınmaması… Ferhat’ın Şirin uğruna dağları delmeyi göze alması… Mecnun’un Leyla’sından vazgeçmemesidir…

Elbette “kolay” değildir; Murathan Mungan’ın, “Mümkün kılar// Kabul edilmiş uzaklıklar içinde/ Israr ve zaman yeni başlangıçları” notunu düştüğü yoğun istek; tuttuğunu koparan irade; ısrarla yapmaya, sormaya, istemeye devam etmek, diretmek…

Israrcı ve azimli olmayan ve karşısına çıkan ilk sıkıntıda teslim bayrağını dalgalandıran insanların başarılı olmaları pek kolay değildir.

Malum; cesaret, cüret olmadan hiçbir yetenek ve bilginin değeri yoktur. Bir bilgi veya değer ancak eyleme dökülürse ise yarar, dünyanın en büyük fikirlerine bile sahip olsanız, evinizin köşesinde oturmaya devam eder ve o fikirleri eyleme dökmezseniz hiçbir işe yaramazlar. Kısacası eyleme dönüştürülmeyen şeylerin hiçbir önemi yoktur ve eyleme geçmek için cesaret gerekir.

Başarının temeli türlü yenilgilerden yılmayıp fırtınaya karşı yürümeye devam etmek ve her yediğiniz yumruktan sonra düştüğünüz yerden ayağa kalkmayı becerebilmektir. Çıktığınız yolda insanların çoğunluğu size muhalefet edecek, cesaretinizi kırmaya çalışacak, yüzünüze karşı veya arkanızdan sizinle alay edecek hatta öfkeyle üzerinize saldıracaklardır. Bunların hepsini normal ve doğal karşılayın. Eğer başarı yolculuğu kolay olsaydı herkes başarılı olurdu, ama belli başarı zirvelerine çıkmayı başarırsanız oraların çok tenha olduğunu görürsünüz.

Şöyle bir etrafınıza baktığınız zaman zeki, eğitimli ama başarısız birçok insan görürsünüz; çünkü ısrar ve cesaretle desteklenmeyen zekâ ve eğitim, benzini olmayan araba gibidir. Araba son model ve çok hızlı bile olsa, onu ateşleyip harekete geçirecek yakıta sahip değilse, olduğu yerde yavaş yavaş çürür.

Önünüze çıkan hiçbir engel kolaylıkla yıkılmaz. Emek, irade, ısrar ister; elbette, yılmanın “y”sini akıldan geçirmeyen militan mücadeleyle…

Bertolt Brecht’in, “En iyisi kalkmak,/ ‘Yeter artık’ demektir./ Vazgeçmemek için kırıntısından bile yaşamın./ Karşı çıkmaktır./ Var gücümüzle acıyı doğuranlara/ Yaşanır hâle getirmek için bütün insanlara, dünyayı,” dizelerindeki üzere; amaca ulaşmak uğruna çaba verilen mücadele süreci, bir nevi elde kılıç son kanınızın son damlasına kadar savaşmaktır.

Mücadele etmeden hiçbir şey olmazken; “Hayır” diyen güçte ifadesini bulan; büyüyüp gelişmenin yasasıdır O.

Ve unutmayın; mücadelede sadece yenildiğinizi kabul ettiğiniz zaman kaybedersiniz.

Onun için dik durun, diklenin, hayattan sakınmayın; inanç ve ısrarınızı her zaman koruyun ve yenilgi psikolojisinin sizi ele geçirmesine izin vermeyin; ki bu da militanlıkla mümkündür!

Antik Yunan’da, ahlâki ve siyasi davranış ve faaliyeti de içine alacak şekilde insan davranışı ve eylemi için kullanılan militan kavramına Karl Marx, yeni bir anlam katar.

“Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler. Aslolan dünyayı değiştirmektir,” diyen Ona göre, düşünce ya da kuram soyut bir standart, eylemden kopuk, uygulamayla ilişkisi olmayan bir ideal olarak değerlendirilmemelidir. Düşünce ya da kuram; eylemin, pratiğin sonucudur, eylemden doğar, eylem tarafından geliştirilir ve dönüştürülür. Bundan dolayı; ideal olanla gerçeklik arasındaki yarık, ancak praksis ile dünyayı anlamak kadar dünyayı kuram-eylem bağlamında değiştirme projesiyle, dünyayı dönüştürmeyi amaçlayan toplumsal sınıflar arasında teorik bir bilinç geliştirmek suretiyle kapatılabilir.

O hâlde praksis, insanın hayatta kalmak için kendisini ve çevresini dönüştürme eylemidir. Praksis kolektif bir harekettir; beraberinde toplumsallığı da getirir.

Marksist-Leninistler için devrimci praksis yabancılaşmadan kurtulmaktır. Bu bağlamda o, her an tüm varlığıyla hareket eden düşünen insan(lık)a mündemiçtir; “aktif, yaratıcı eylem”dir.

 

ETİĞİ İLE HAYAL KURMAK

 

“Uyandığında iki seçeneğin var.

Tekrar uyuyup bir rüya görmek,

ya da uyanıp rüyanın peşinde koşmak.”[41]

 

Devrimci praksis, bir yanıyla da, Ahmed Arif’in “ve hep olmayacak şeyler kurarım,/ gülünç, acemi, çocuksu,” dizelerindeki hayaldir, ütopyadır.

John Lennon’ın, “Imagine/ Hayal edin” deyişindeki; Avusturyalı yazar Marie von Ebner-Eschenbach’ın, “Hayallerin gerçekleşmediği için kendini fakir sanma; çünkü hayal kuramayan gerçek fakirdir/ Nenne dich nicht arm, weil deine träume nicht in erfüllung gegangen sind; wirklich arm ist nur der, der nicht geträumt hat,” ifadesindeki hayal kurmak eyleminin değerini; “O yıldızlara varmayı umut etmiş, ama ayaklarını yerden kaldıramamıştı”[42] diye resmedilenler kavrayamazlar.

“Hayal”, “ütopya” deyip geçmeyin… Çünkü “Herhangi bir hareketli organizmanın temel yeteneklerinden biri olarak ortaya çıkan önceden-görmek ve önceden-yargıda bulunmak, hayal kurmada önemli bir etkendir. Hayal kurma, insan organizmasının hareketliliğine bağlıdır ve gerçekte, bir önceden görme ya da önceden-bilme yönteminden başka bir şey değildir.”[43]

Büyük korkuları, ancak büyük umutların hayalleriyle aşarak; korkuları yenerek, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz. Malum büyük işler, büyük hayaller kuran insan(lar)ın etiğiyle başarılmıştır.

Kadim Yunan’da “iyi yaşam” ve “ruhun mükemmelliği”yle açıklanan ahlâk felsefesi olarak etik, bireyin öz-denetim düzeneğine ilişkin tanımlamadır.

İnsan(lar)ın yaptıkları her işte, kendilerini sorumluluk sahibi hissetmeleri ve empati kurmalarıyla bağıntılı olan mücadele etiği; davranış kurallarının sistemleştirilmiş hâlidir.

Veya Albert Schweitzer’e göre, “Hayata saygıdan başka bir şey değildir./ Ethics iş nothing else than reverence for life.”

Ayrıca Sokrat’a göre, etiğin amacı insanın mutluluğudur. İnsan bu mutluluğa erdemlerle ulaşır. Bu erdemler akıl kaynaklıdır. Ona göre, erdem akıl kaynaklı bir bilgidir ve bundan ötürü öğretilebilir ve öğrenilebilir.

Platon’un etik fikri, idealar dünyasının sonucu olarak ortaya çıkar. Onun formlar ya da idealar kuramı düalizm temellidir. Bu düalizmde iki dünya vardır. Platon’un etiğinde değerli olan, bedensel hazlardan ve duyulardan uzakta olanlardır.

Aristo’da da etiğin temel amacı mutluluktur. Ve yine Onda da etiğin temelini erdem oluşturur.

Ve nihayet Etik, insanla ilişkilendirilmiş her şeydir, insanın çevresiyle, doğayla ve bütün nesnelerle ilişkisiyle ilgilenir.

“Etik dediğiniz şey ithal edilmez: Herkes kendininkini oluşturur ve herkesinki de sadece kendisi için geçerlidir.”[44]

Sınıflı bir toplumda, sınıfsal bağlamıyla tartışmalıdır. (Veya hakkında en çok konuşanın, en çok çiğnediği kavramdır.)

 

ENTERNASYONALİST, ÖNCÜ SINIF SAVAŞIMI

 

“Umudum bırakma beni

Bir tek sana tutundum.”[45]

 

Nâzım Hikmet’in, “Kardeşlerim/ bakmayın sarı saçlı olduğuma/ ben Asyalıyım/ bakmayın/ mavi gözlü olduğuma/ ben Afrikalıyım,” dizelerindeki veya ‘Komünist Manifesto’nun “İşçilerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şey yok. Ancak kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri birleşin,” şiarında ifadesini bulan enternasyonalist etik; yaşam(a) mücadelesinin aslî unsurlarındanken; en önemli öğesidir; milliyetçiliğin zıddıdır ve her etnisiteyi eşit görmektir. İnsanların hangi etnik kökenden olursa olsun birbiri ile eşit sayılmasını gerektiğini ön gören düşüncedir; sermaye gibi, direnişin de küresel olduğu muştusudur.

Malum kapitalizm bir dünya düzenidir. Bu nedenle kapitalizme alternatif olacak bir sistem de ancak dünya çapında gerçekleşebilir. Karl Marx, Birinci Enternasyonal’in (ilk uluslararası işçi partisi) tüzüğünde bu konuya şöyle işaret ediyordu: “İşçi sınıfının kurtuluşu ne yerel ne de ulusal bir sorundur; modern dünyanın bütün ülkelerini kapsayan toplumsal bir sorundur.”

Kapitalizm dünyanın her köşesine girerken beraberinde kendi mezar kazıcısı olan işçi sınıfını da yarattı. Bu sınıf ister istemez uluslararası bir sınıf oldu. Dolayısıyla temel mücadele yöntemleri de bir o kadar uluslararasılaştı...

Bu zeminde Fransız Devrimi’yle yaygınlaşan “İnsanların Kardeşliği” düşü, XIX. yüzyılda Karl Marx ile Friedrich Engels tarafından sınıfsal bir temele oturtulmuş; ve o dönemden itibaren de, “Proleter enternasyonalizm anlayışı” Marksizm-Leninizm’in temel taşlarından biri olagelmiştir.

Çünkü enternasyonalizm, ulusal ayrıcalıklara ve ulusal inkârcılığa/ şovenizme karşı olmak demektir.

Enternasyonalizm, hiçbir şekilde yurtseverlik ya da ulusalcılığın tamamlayıcısı değildir, enternasyonalizm, ulusal ayrıcalığın, ulusal ayrımcılığın ve inkârcılığın reddi, nasyonalizmin (ulusalcılık, yurtseverlik denen şey) zıddıdır.

Emperyalizmin karşıtı, enternasyonalizm, yani halkların kardeşliği, eşitliği ve çıkarlarının ortaklığıdır.

Ve nihayet “Enternasyonalizm soyut bir ilke değil bir ekonomik gerçeğin ifadesidir,” Leon Troçki’nin altını çizdiği üzere…

Burada belirtmeden geçmemek gerek; enternasyonalist mücadelenin, sınıfsal zeminde öncü karakterli olması başarının güvencesini oluşturur.

Gerçekten de kapitalizmin yaşamakta olduğu küreselleşme, uluslararası ve bölgesel entegrasyonlar, dış ticarette serbestleşme/veya sınırlamalar, yeni oluşan pazarlar/ve paylaşım mücadeleleri gibi gelişmeler, (III. Büyük Bunalım şahsında) kapitalist krizlerin hem zaman aralıklarını daraltıp; toplumsal etkisini artırıyorken; krizin etki alanını dünya çapında genişletiyor. Ancak kriz, kapitalizmin cilasının dökülmesine ve bu vahşi sistemin teşhir edilmesine olanak da sağlıyor/sunuyor.

  1. İ. Lenin’in, “Bütün bunalımların en önemli yönü, o zamana kadar gizli kalan şeyi açığa vurmaları, saymaca olan, yüzeysel olan, ikincil olan şeyi reddetmeleri, siyasetin tozunu silkip atmaları ve sınıflar savaşımının gerçek güçlerini herkesin gözü önüne sermeleridir,” saptamalarını aktarmak gerek…

O hâlde soru(n); “İşçi sınıfının sefil durumunun nedeni, o ufak-tefek yakınma konularında değil, ama kapitalist sistemin kendisinde aranmalıdır,”[46] vurgusunu “es” geçmeden; krize mündemiç imkanların değerlendirilmesinde kilitleniyor.

Bu noktada Karl Marx’ın, “Tek tek bireyler, ancak başka bir sınıfa karşı ortak bir savaşım yürütmek zorunda oldukça bir sınıf meydana getirirler,” uyarısı eşliğinde; Fidel Castro’nun, “Biri kitleleri harekete geçirmek için eyleme geçer, diğeri eyleme geçmeden önce tüm kitlenin bilinçlenmesini bekler,” saptaması hatırlamak “olmazsa olmaz” oluyor.[47]

Ancak bu; “Bugün solun kelime hazinesinden ‘sosyalizm’ ve ‘devrim’ gibi kelimeler kaybolmuş vaziyette, herkes ‘barış’, ‘demokrasi’ ve ‘çoğulculuk’tan bahsediyor”ken;[48] “kolay” değil…

Çünkü orta yerde, “Genel olarak liberal burjuvazi ve özel olarak liberal burjuva aydınları, özgürlük ve meşruiyet için mücadele ederler; çünkü bunlar olmaksızın burjuvazinin egemenliği tam, bütün ve güvenilir değildir. Ama burjuvazi gericilikten çok, yığınların hareketinden korkmaktadır. Liberallerin siyaset alanındaki çarpıcı, şaşırtıcı zayıflığı, mutlak iktidarsızlığı bu yüzdendir. Yığınların desteğini kazanabilmek için demokrasiye oynamak zorunda olan, ama aynı zamanda derinliğine anti-demokratik, yığınların hareketine, yığınların inisiyatifine, geçen yüzyılda Avrupa’da yer alan yığın hareketlerinden birini anlatırken Marx’ın söylediği gibi ‘yeri göğü sarsmalarına’ derinliğine düşman olan liberallerin bütün siyasetine egemen olan bitip tükenmez dalavereler, iki yüzlülük, yalan ve korkakça kaçamaklar bu yüzdendir,”[49] işleviyle müsemma -düzenin yeminli muhafızı- liberal virüs söz konusudur…

Hani V. İ. Lenin’in, “Bir liberal kendisine kötü muamele edildiği zaman, tanrıya şükür dayak atmadılar diye düşünür. Dayak yediği zaman ise, öldürülmediği için tanrıya şükreder. Ve iş ölüme gelecek olursa, bu defa ölümsüz ruhu fani vücudundan kurtarıldığı için tanrıya şükredecektir.”[50] “Liberaller işçilere ‘sizler toplumun sempatisini kazandığınızda güçlü olursunuz’ derken Marksistler işçilere farklı bir şey söylerler, onlara şöyle derler: ‘Güçlü olduğunuzda toplumun sempatisini kazanırsınız,”[51] notunu düştüğü kategori…

DEVAM EDECEK

 

 

12.03.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR