YAS SÜRECİ ve CUMARTESİ ANNELERİ

YAS SÜRECİ ve CUMARTESİ ANNELERİ

YEDİSİ ÇIKSIN

Günler, haftalar geçer. Gecenin gündüzün ayırdında değilsin. Güneş, ay, gökyüzü, çiçek, ağaç yoktur.

Uykuda mısın, uyanık mısın ayırdında değilsin. Ya hep uyanık gibi ya hep uyuyor gibisin. Hangisi senin yaşamındır bilemezsin. Hep iki kişisindir. Sen ve o giderek tek kişi olursunuz.

Evren, dünya yoktur.Hades’de misin, cehennemde misin bilemezsin. Engin ve derin bir topraktır yuvan. Orada sen ve o ya da teksiniz.

Gelen olur, giden olur. Uykuda mısın, uyanık mısın, düş müdür, gerçek midir bilemezsin. Sen yabancı bile değilsin, silik bir gölgede yok olmuşsun.

Yedirmeye mi çalışıyorlar, yiyor musun? Yürütmeye mi çalışıyorlar? Yürüyor musun, duruyor musun, bilemezsin.

 

KIRKI ÇIKSIN

Kendini aramaya başladığının ayırdına varırsın on beş gün sonra. Gücün yetmez, tükenmişsin. Aklını ararsın, bilincini ararsın, aradıkça üç kişi olmaya başlarsın. Önceki sen nerededir? Nerede?Şaşkınsın.

Kitaplarını ararsın. Okuyamazsın, sözcükleri görür de bilince çıkartamazsın. Uyku rahat bırakmaz seni. Uyursun uyursun…

Bazen de hep uyanıksındır. Etrafındaki nesneleri, göğü, denizi, ağacı, çiçeği nefrete andıran yabancı bir duyguyla seçmeye çalışırsın. Hazdan eser yoktur.

Boş boş, ağlayarak bakarsın. Baş ağrılarınla kıvranırsın. Kendin geri mi geliyor? Yine yok’a ve var’a benzeyen başka formda iki kişi olmaya başlamaktasın galiba.

Geleni gideni bilince çıkarmaya çalışırsın. Konuşmak için alabildiğine zorlarsın kendini. Olabildiğince az da olsa ağlayarak da olsa konuşmaktasın. Dostlarındır gelenler. Bir de görev sayıp gelenler vardır. Aslında kimseyi görmek, konuşmak istememektesin. Telefon sesinden nefret edersin. Ama artık toplumsal kurallar dürtmeye başlar bir yandan “Ayıp olmasın!”

Diğer çocuğunla da ağlamadan konuşmak zorundasın. Onu üzmeye hakkın yok. O da perişan olmasına karşın, sen ağlarsan sanki daha çok üzülecektir. Konuşur ve sonsuz uykuya atar vücudun seni. Uyutarak sağaltmayı demektedir o da. Ruhla bedenin, yaşam dürtüsüyle ölüm dürtüsünün savaşını izleyecek hale gelmektesin sanırım.

 

YÜZLEŞME

Güç bela fotoğrafçılara gidilir. Boy boy fotolar büyütülür, evin duvarlarına asılır. Bebeklikten kırk dört yaşına değin anılar sökün eder, gözyaşı vadilerinden. Ah! Anımsıyorsun işte.

Onunla birlikte gitmemişsin. Ne hazin, yaşıyorsun. Teklikten ikiliğe dönüşüm müdür, nedir? Sen, birlikte yaşadığınız o engin ve derin topraklarda onu yalnızlığına terk edip gelmektesin. Unutmanın başlangıcı mıdır? Nasıl olur? O senin yavrun ve orada. Lanet olsun senin yaşamına.

Korkaksındır. Onunla gitmeyi öylesine istemişken beceriksizce oturup kalmak… Gerçekten bir bahaneyle kendini korumak mıdır, yoksa yaşayan çocuğunu yeni bir acıdan uzak tutmak bilinçli bir seçim midir? Ya da yaşam dürtüsünün bir tuzağı mı bahane üreterek yaşayabilmek?

Az az da olsa yiyip içmeler de başladı. Evin içinde dolaşabiliyorsun artık. Yaşıyorsun.  Yaşam utanç ve azap sana.

 

ELLİ İKİSİ ÇIKSIN

Utanç, azap sürüyor. Okuyamıyorsun, yazamıyorsun. Gelenlerle O’nunla ilgili konuşabiliyorsun ağlayarak. Yalnızken, önünü alamadığın bağıra bağıra ağlama krizleri tutuyor. (Ağla açılırsın. Ağlama o rahatsız olur. Metin ol,sabret)Kafa sallıyorsun. Hepsi boş mu dolu mu bilemiyorsun ama her söz sinirlendiriyor seni. Vücut,başına buyruk. Vücut, onunla cebelleşen ruh, her şey karmakarışık. Sana hükmedeni ayırt etmeye çalışıyorsun, boşuna çaba.

Üç ay geçiyor. Bildiğin tek şey var, sen hâlâ tanıdığın sen olamıyorsun. Asla olmayacaksın, bunu da biliyorsun. Öyleyse alışma süreci nasıl işleyecek, alışmak isteyecek misin?

Dört ay bitmek üzere. “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır.”

Tebdil- mekân eyliyorsun.

Okyanusu aşıyorsun, binlerce kilometre uçuyorsun, diğer yavruna, ailesine, yani yavrularına kavuşuyorsun.

Dizlerinin bağı bir başka çözülüyor. Görkemli bir sevinç doluyor içine. Gözyaşları, denetimsizce bir başka çağlıyor.

Yeniden yazacak gücü buluyorsun.

………………………..

EK: Evlat acısının çokluğu açısından, büyük savaşların içinde olan, büyük kıyımlara uğrayan toplumlarınhemen ardından gelenbir toplumuz. Bu topraklarda milyonlarca ana bu acıyı yaşadı, yaşıyor.

Savaşlarla, kör kurşunlarla, faili meçhullerle, gereksiz baskınlarla sorgusuz sualsiz katledilen nice evladımız var. Benim acım da o analarınkinden ne eksik ne de fazla. Evlat…

Evlatlarını on yıllardır,yılmadanarayan CumartesiAnneleri’nin öyküsü, acının bitmez serüveninin destanıdır ki yalnız bırakılmamayı en çok hak eden onlardır.

Yaşadığım süreç, ara başlıklarda belirtmeye çalıştığım gibi pek çok toplumda, belli kronolojinin dillendirilmesinin, o sayılı günlerin, insandan insana değişebilen ama yaklaşık sağaltım sürecinin simgesi olduğunu düşündürüyor bana şimdi. İnsanlığın binlerce yıllık gözlemlerinin, deneyiminin sonucu sanırım. Ruhsal ve bedensel değişimin, enzimlerin salgılanışının, vücut kimyasının benzer değişiminin sonucu olabilir belki de…

Toplumlar, sosyal, ekonomik, kültürel, psikolojik yapılarına göre çeşitli ritüeller icat ederek binlerce yıldır bu “Ateş düştüğü yeri yakar” sözünü, dayanışmayla, paylaşmayla,ritüellerle aşmaya çalışıyor demek ki. Ne var ki toplumuzdaki ritüellerin dinsel içeriği, uygulayıcılarının nitelikleri, biz düşünsel olarak azınlıkta kalanları teselliden o denli uzak ki…

Yine Cumartesi Anneleri’ni düşünüyorum. Evladının kaybediliş tarihini, cenazesinin yerini bile bilmeyen bu analardan inandıkları o ritüelleri yapmak bile esirgeniyor. Acı küllenmeyecektir ama onların acısı, eziyet edilerek katmerlenmektedir. Daha büyük acı, eziyet olabilir mi?

Evlat acısının yaşanmadığı günlere en kısa sürede ulaşmak umudu ve dileğiyle…

  1. 10. 2018

Vildan Sevil

10.10.2018 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR