VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU

“Gerçeklik zarar verirse inkâr,

zarar veren şeye yani gerçekliğe değil

onu gösterene, hatırlatana saldırır.”[2]

 

Uluslararası gündemin çok önemli soru(n)larından birisi Venezüella...

Söz konusu coğrafyadaki ABD patentli “laboratuvar çalışmaları” nasıl sonuçlanıp hangi denklemleri doğuracak? Yanıt hepimizi, herkesi ilgilendiriyor.

Venezüella uzun yıllardır bir toplumsal laboratuar durumundaydı. Uzatmalı (ve çürüyüp, çürüten bir ikili) iktidar(sızlık) hâliyle müsemma, popülist Bolívarcı bir iktidarın yaptıkları ya da yapamadıkları bugünkü tablonun zeminini oluşturuyordu.

Böylesi bir “Venezüella’yı tam bir devrim hâli olarak görerek her şeyi parlak bir şekilde anlatmak ya da tamamen hiçbir şey değişmemiş gibi anlatmak, bir yanlışın iki ucuna denk düşüyor”ken;[3] şimdilerde Venezüella’da halk, Chávez döneminde kazandıklarını hatta fazlasını kaybetme riskiyle yüz yüze.

Sosyalistler olarak bu krizden öğrenmemiz gereken çok şey var ve daha da olacak sanırız. “Ben Venezüella ‘sosyalizminin’ cazibesine, en ‘parlak’ döneminde bile kapılmamıştım. Bana göre Chávez deneyimi, Bolívarcı ‘ulusal proje’ yanlısı entelijansiya ile halk sınıfları arasında, birincisinin liderliği (hegemonyası) altında kurulmuş bir ittifakın ürünüydü. Chávez rejiminin anti-emperyalist duruşu, ülkenin doğal kaynaklarının gelirini halkçı bir yaklaşımla paylaştırmaya başlaması desteklenmeliydi. Sosyalistler Chávez rejimini desteklediler. Ancak bu özellikler Chávez rejimini, kapitalizmden çıkarak bir başka üretim tarzına (komünizme) geçişin bir ara biçimi olarak, sosyalist yapmıyordu. Bu nedenle, ‘Bir gün biterse? Venezüella halkı kim bilir ne acılar yaşamak zorunda kalır?’ korkusuyla bekliyordum,”[4] notunu düşen Ergin Yıldızoğlu’nun kaydı ihtiyatına değer verdik.

Ayrıca Ignacio Ramonet’nin, “Venezüella toplumu 16 yılın gösterdiği gibi… birinin yürütme diğerinin ise yasama gücünü elinde bulundurduğu, iki büyük politik gücün, Chávezcilik ve sağın kozlarını paylaşacağı bir durumun öncesinde bulunuyoruz,”[5] tespitindeki kesinliği paylaştığımız gibi…

Nasıl olursa olsun; Nicolás Maduro rejimi dirense de, çökse de Venezüella’yı tartışmayı sürdüreceğiz. Ancak bu tartışmanın aslî düzlemini, Venezüella halkının çektiklerine çeşitli biçimlerde katkı yapmış olan Maduro değil; bu darbe girişimiyle çürümüşlüğünü kanıtlayan emperyalizmin sahtekârlığının, ikiyüzlülüğünün teşhiri oluşturmalıdır.

Kimse inkâr edemez: Venezüella’daki siyasi krizin dünya çapında bir hâl almasıyla birlikte, bugüne kadar masa altında yürütülen ittifak çalışmaları birden gün yüzüne çıktı. XX. yüzyılda kaldığı sanılan iki kutuplu dünya siyaseti, Maduro ve Juan Guaidó arasındaki yerel iktidar çekişmesi ekseninde yeniden hortlarken akıllara, Kore’den, Vietnam’a uzanan soğuk (bazen de sıcak) savaş, tarihini getirdi. Soğuk savaştan küreselleşmeye çatışma ve ittifaklar, ticari, askeri, coğrafi ve ideolojik pek çok sebebe dayanıyor; ama Venezüella meselesi gösterdi ki, tüm bu sebeplerin ötesinde bir güç mücadelesi dünyadaki gelişmeleri belirliyor; o da emperyalizmin hâkim olma, biçimlendirme isteği!

Maduro ve Guaidó’yu destekleyen siyasi yapıların kapışması, XXI. yüzyılı belirleyecek dinamiklerin tarihin sahnesinde yerini alması veya yeni bir paylaşım gerçeğinin kapımızı çalmasıdır

O hâlde insanlık tarihinin yaklaşık 500 yılının, sömürgeciliğin, emperyalizmin ve neo- sömürgeciliğin tarihi olduğunu unutmadan; söz konusu sürede “görüntüler”, “biçimler” ve retorik değişse de, şeylerin seyrinde reel/ radikal bir değişiklik olmadığı göz ardı edilmemelidir.

Yani “Dünyanın Avrupa ve onun uzantısı olan ABD tarafından sömürüsü, yağma ve talanı aralıksız devam etti… Bağımsızlıklar hiç bir zaman reel bir bağımsızlık niteliği kazanmadı. Bir bayrağa, bir milli marşa, bir devlet başkanına… vb. sahip olmak bağımsız olmanın, ‘kendi kaderini tayin etmenin’ yeterli koşulu değildi…

Sömürgecilik ve yeni-sömürgecilik [kalkınmacılık] dönemlerinde, çıkarları emperyalist sermayenin, emperyalist oligarşilerin çıkarlarıyla ortak ‘yerli oligarşiler’ oluştu… Ve bu yerli-bağımlı oligarşiler, emperyalist kamptaki oligarşilerle ortak çıkarlara sahipti… Bunu, “sermaye bir bütündür parçalanamaz” şeklinde ifade etmek de mümkündür… Dolayısıyla, sorunun bu veçhesini göz ardı eden tahlillerin bir kıymet-i harbiyesi yoktur…

Zira sömürgecilik ve emperyalizm sadece ‘maddi kategorilerden’ ibaret değildir… Geride kalan dönemde, sömürge halklarının sadece maddi ve beşeri zenginliği, emperyalist-kolonyalist Batıya taşınmakla kalmadı, aynı zamanda sömürge halklarının bilinci de sömürgeleştirildi ki, bu son derece önemli sorun hep gözden kaçtı… Bilincin sömürgeleşmesi demek, sömürge insanının ‘kendi gerçekliğine’ kendini sömürgeleştirenlerin gözüyle bakması demektir… Dolayısıyla, bilinci ‘özgürleştirmeden’ gerçek bir bağımsızlık mümkün olmazdı ve olmadı…

  1. Emperyalist savaş sonrasında “Üçüncü Dünya”, şimdilerde de “Güney” denilen ülkelerin eğitimli kesimleri ‘Avrupa merkezli ideolojik yabancılaşmayla malûldürler… Bu durum, yerli oligarşilerin ve emperyalist oligarşilerin işini kolaylaştırdı… Böylesi bir ilişkiler bütünü de ekseri ‘milliyetçilik’ safsatasıyla kolaylıkla meşrulaştırılıp-dayatılabildi… Velhasıl, neden söz ettiğini bilmek önemlidir!

Bu günlerde Washington Venezüella’da sağcı bir darbeyle ‘rejim değiştirme’ mühendisliğine girişmiş görünüyor. Eğer darbe girişimi sonuç vermezse, bir iç savaş peydahlamayı da deneyeceklerdir… Muhalefet lideri Guaidó kendini devlet başkanı ilan ediyor ve onu ABD hemen tanıyor, tam destek veriyor, başka ülkeleri de tanımaya çağırıyor. Avrupa dahil çok sayıda ülke ABD’ye “biz de varız” diyor…

Aslında ABD, Venezüella’da yaklaşık iki yüzyıldır yaptığını yapıyor, dolayısıyla ‘garp cephesinde yeni bir şey yok’… ABD, Venezüella ‘demokratik değil, Maduro bir diktatör diyor, yönetimi ‘gayri-meşru’ ilan ediyor… Güya, ‘yüksek demokrasi idealleri’ adına müdahaleyi bir hak sayıyor. Oysa, sorun demokrasiyle, özgürlüklerle ilgili değil… Doğrudan emperyalist çıkarları angaje ediyor… Aynı Irak’da, Suriye’de, Libya’da, Somali’de, vb. olduğu gibi… ABD, Venezüella’da sağcı bir diktatör istiyor, onun için de Venezüella’daki rejimi ‘gayri meşru’ sayıyor… Elbette Venezüella’daki demokratik bir rejim değil, ama ABD’deki de demokratik değil… Sorun rejimin ‘niteliğinden’ çok başka şeylerle, ekonomik ve jeopolitik çıkarlarla ilgili… ABD’deki rejimin demokrasiyle bir ilgisi yok, lâkin ‘demokrasinin beşiği’ sayılıyor… Bu dünyada olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek bir ‘egemen ideoloji’ kategorisidir…

Öyleyse sorun ne ile ilgili? Chávez bir ulusal ekonomi oluşturmaya girişmişti. Petrolü millileştirip, o kaynağı kendi ülkesinin/ insanının refahı için kullanmak istemişti… Öyle bir şey ABD’nin tolere edeceği bir şey olamazdı… Zira Venezüella, dünya petrol rezervlerinin dörtte birine sahip, Altın madeni ve başka doğal kaynaklar bakımından da zengin… Venezüella’nın kendi doğal kaynaklarını kendi refahı için kullanması ABD’nin kabulleneceği bir şey değil… Fakat saldırının bir gerekçesi daha var: Venezüella’nın başkalarına ‘kötü örnek’ olması ihtimalini bertaraf etmek…”[6]

Görünen köy kılavuz istemez: Venezüella’da emperyalizm darbe ile Maduro’yu devirmeye çalışıyor. ABD, kendini başkan ilan eden Guaidó isimli kuklayı sahne arkasından oynatmakla kalmayıp, Venezüella’yı açıkça askeri saldırıyla tehdit ediyor. Amaç sadece Venezüella’da değil, tüm Latin Amerika’da emperyalizme karşı direnç gösteren herkesi teslim almak. ABD tehdidinden öncelikle Küba ve ardından bazı başka ülkeler de nasibini almakta. Bu ülkelerin ortak özelliği, ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da, emperyalizm için birer diken olmaları. (ABD’nin arka bahçesinin yapma çiçekleri ise başta Brezilya’nın faşist eğilimli Bolsonaro olmak üzere Kolombiya’nın, Arjantin’in, Peru’nun, Paraguay’ın gerici ve emperyalist işbirlikçisi liderleri.)

Venezüella’da yaşananlar net bir şekilde kavramalıdır.

Öncelikle Guaidó dün seçilmiş bir milletvekiliydi; bugünse Venezüella halkını zerre kadar temsil etmeyen bir darbecidir. Durum bu kadar nettir. Venezüella’da Maduro ile Guaidó arasında bir orta yol yoktur! Emperyalizme ve kuklalarına karşı kayıtsız ve koşulsuz karşı çıkılmalıdır!

Çünkü “Guaidó, Washington’un seçkin rejim değiştirme eğitmenlerinin on yıldır üzerinde çalıştığı bir projenin mamulü. Kendini demokrasi şampiyonu olarak lanse etmesine karşın bir şiddet ve istikrarsızlaştırma kampanyasının en önünde yıllarını harcadı.”[7]

ABD, Venezüella’nın işgali için gerekli koşulları yaratırken; “projesi”ni Guaidó şahsında hayata geçiriyor; tıpkı Thierry Meyssan’ın işaret ettiği üzere:

“ABD’nin, Karayipler Havzasına yönelik, Pentagon’un 2001 yılında açıkladığı bir projesi var. Bu proje yıkıcı ve ölümcül olduğu için itiraf edilememektedir. Bu yüzden kabul edilebilir bir hikâye üretme çabası içerisindedirler. Venezüella’da buna tanık olmaktayız. Dikkat: Görünümler gün geçtikçe hakikâti gizlemektedir; gösteriler düzenlendiği sırada, savaşın hazırlanması süreci devam etmektedir.”[8]

Hem de büyük bir hız ve aleniyetle!

Kolay mı?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, El Salvador’daki ölüm mangalarının arkasındaki isim Elliott Abrams, ABD’nin Venezüella özel temsilcisi olarak görevlendirildi.

Abrams’ın Venezüella’da ABD’nin tüm çabalarında sorumluluğa sahip olacağını kaydeden Pompeo, “Elliott, Venezüella halkına ülkelerinde demokrasi ve refahı tam biçimde yeniden oluşturmaları için yardım etmeye yönelik misyonumuza önemli katkı sağlayacak” ifadelerini kullandı.[9]

Bunların anlattığı net ve açık değil mi?

Maduro’nun hataları yok mu? Elbette var. Ancak ABD’nin Venezüella’da darbe yapmaya kalktığı bir süreçte, “Diktatör” diyerek Maduro’yu hedef almak, en hafifinden Venezüella’ya haksızlıktır. Zira mesele Maduro meselesi değildir; mesele Venezüella’nın petrollerine emperyalist tekellerin göz dikmesi meselesidir. 

Bugün Venezüella’nın ekonomik durumu vahimdir. Halkı büyük bir sefalet içindedir. Ancak emperyalist propaganda makinesinin söylediği gibi bunun sebebi Maduro’nun “sosyalist” olması değildir. Tam tersine soru(n), Maduro’nun sosyalist olmamasıdır.

“Nasıl” mı? Petrol kamulaştırılmıştır ama Amerikan Chevron, Avrupalı Total ve Statoil gibi emperyalist tekeller hükümetle anlaşarak faaliyetlerini sürdürmektedir. Ekonominin üçte ikisi özel sektörün elindedir. Piyasa ekonomisi hâkim konumunu yitirmemiştir. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi ve siyasi iktidar organları oluşturması engellenmiş, ülke burjuva parlamenter bir siyasal yapıyla yönetilmeye devam etmiştir. Şimdi emperyalizm tarafından yaptırımlarla bombalanan ekonomi, içeriden özel sektörün sabotajlarıyla çöküntüye sürüklenmektedir. Yani Chávez ile Maduro sosyalist olduğu için değil, sosyalizm ile kapitalizm arasında “orta yol” aradığı, önlemleri hep yarı yolda kaldığı için, hem ülkeyi hem de kendi siyasi hareketlerini uçuruma sürüklemiştir.

Venezüella’da yaşananlarda bizim için sayısız dersler mevcuttur. En önemlisi: “Orta yol”un olmadığıdır.

Rakamlarla anlatalım: Venezüella, kanıtlanmış rezerv verilerine göre, 300 milyar varil petrolle 1. ve 6 trilyon metreküp doğalgaz rezerviyle 7. sırada. 

Kısacası Ortadoğu’dan önünde sonunda çekilmek zorunda kalacağını gören ABD için burnunun dibinde sömürülmesi gereken bir ülkedir Venezüella…

Asıl mesele şudur: Güney Amerika’da 2000’lerin başında Bolívarcı bir sol dalga başladı ve kısa zamanda bölge ABD’nin “arka bahçesi” olmaktan çıktı. Venezüella’da 1998’de devlet başkanı olan Hugo Chávez, programıyla bu sol dalgaya liderlik yaptı. 

Kuşkusuz ABD, “arka bahçesi”nden öyle kolay vazgeçmeyecekti ve Çin’le ilişki kuran ülkeleri seyretmekle yetinmeyecekti. 

2002’de Venezüella’da Chávez’e başarısız bir askeri darbe girişimindebulundular. Haziran 2009’da Bolívarcı İttifak’a katılma kararı alan Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya askeri darbeyle indirildi. 2012’de Paraguay Devlet Başkanı Fernando Lugo parlamenter bir darbeyle koltuğundan edildi. 

Arjantin ABD’nin ekonomik ambargo saldırısına uğradı. ABD mahkemeleri değersiz devlet tahvillerine fahiş değerler yükleyerek Arjantin’e on milyarlarca dolar borç çıkardı. Cristina Kirchner hükümeti ABD mahkemelerinin kararlarını tanımayınca Arjantin’in tüm dış hesapları kapatıldı. 

Brezilya’da Ekim 2018’de seçimleri ABD’nin büyük desteğiyle sağcı Jair Bolsonaro kazandı. 

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton Brezilya’daki değişimi şu sözlerle kutladı: “Kolombiya’da Ivan Duque ve Brezilya’da Jair Bolsonaro’nun devlet başkanı seçilmeleri, bölgede serbest piyasa prensiplerine bağlı, açık, şeffaf ve hesap verebilir yönetimlere artan bağlılığı gösteriyor.” 

İşte mesele bu “serbest piyasa”dır. ABD Güney Amerika’daki ülkelerin piyasalarını, pazarlarını serbestçe emperyalist tekellere açmasını istiyor!

Kaldı ki, kimilerinin ABD propagandasına kandığı gibi Maduro’nun sürdürdüğü Chávez programı Venezüella’yı açlıkla karşı karşıya getirmiş değil! (Latin Amerika uzmanı akademisyen Esra Akgemci’nin önemle belirttiği gibi; Batı basınında “açlık isyanları” diye sunulanlar, muhalefetin gıda stoklarını yağmalamasıdır ve Chávez’in yıkamadığı gıda oligarşisi, daha önce de seçim baskısı için üretimi kesmiştir![10]

Tersine Chávez’in yüzde 50’yi bulan en yoksul sınıfın kalkınmasını esas alan (ve bu nedenle orta sınıfların tepki gösterdiği) programı Venezüella’yı büyüttü ve halkını zenginleştirdi; sosyal tedbirleri yoğunlaştırıp, yaygınlaştırdı.[11] Venezüella’yı esas sıkıntıya sokan ABD’nin ekonomik ambargosu ve saldırısıdır.

İşte rakamlar: 2000’de Venezüella’nın GSYİH’si 118 milyar dolar ve kişi başı geliri 4.824 dolar iken, 10 yılda GSYİH 294 milyar dolara ve kişi başı gelir de 10.317 dolara yükseldi! 

Yine Bolívarcı hükümet on yılda sosyal harcamalarını yüzde 60.6 oranında arttırdı. Chávez’den önceki hükümet dönemlerinde sadece 400 bine yakın kişiye emekli aylığı verilebiliyordu, bugün ise bu rakam 2 milyonu geçti. Gıdasının neredeyse yüzde 90’ını ithal eden bir ülkeyken bu rakam yüzde 30’un altına düştü. Dört milyonu çocuklar olmak üzere beş milyon kişiye ücretsiz yemek verildi.

Bebek ölümleri 1990’da bin kişide 25 iken bu rakam 2010’da bin kişide 13’e düşürüldü. Sekiz binden fazla Kübalı doktorun da yardımıyla yaklaşık 1.4 milyon kişinin yaşamı kurtarıldı. Daha burada sıralanması bir hayli yer tutacak çok ciddi başarılar elde edilen sağlık politikaları uygulandı.[12]

1 Mayıs 2017’den itibaren maaşlara yüzde 60 zam yapıldı.[13]

Chávez’in ölümü ardından 2013’te onun programını sürdüren Maduro da ülkeyi büyüttü: GSYİH 2013’te 369 milyar dolara, 2014’te 481 milyar dolara yükseldi.

Ancak petrol fiyatlarının düşmesi ve ABD’nin ağır baskısı sonrasında 2015’te GSYİH 185 milyar dolara kadar düştü. ABD’nin 2017’de başlattığı ağır ambargo da Venezüella’nın petrol üretimini yüzde 60 oranında düşürmesine neden oldu.

Tekrarlıyoruz: Venezüella’yı vuran, -alınmak istenen önlemlere rağmen![14]- ABD emperyalizminin saldırısıdır.

ABD, ekonomisini zayıflattığı Venezüella’da şimdi Maduro’yu devirme operasyonuna başladı: AP’ye göre Guaidó’nun “geçici devlet başkanı” olarak tanınması için haftalar önce gizli diplomasi başlatıldı. WSJ’nin yazdığına göre ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, kendisini “geçici devlet başkanı” ilan etmeden bir gece önce Guaidó’yu arayarak “ABD senin yanında” mesajı verdi.

Ve Guaidó ABD’nin bu çalışmasının ardından kendisini “devlet başkanı” ilan etti ve Trump da anında onu “devlet başkanı” olarak tanıdığını açıkladı.

Yani ortada açık bir darbe ve ciddi bir savaş vardır. ABD emperyalizminin bu saldırısına ve “arka bahçesi”nden hasat almak istemesine “amasız tam karşı olmak” esastır!

 

  1. AYRIM: EMPERYALİZM (VE DEZENFORMASYON) BAHSİ

 

Kapitalizme karşı mücadelede önemli mevziler kaybeden sol(umuz)un, anti-emperyalist mücadele (ve söylemi de) “askıya” alıp, gündeminden düşürdüğü bir “sır” değil; görünen köydür.

Bu gerçekten hareketle; Venezüella ile her yerde, emperyalizm konusunda tavrımızın “olmazsa olmaz”ı; “Mazlum halkların her zaferi emperyalizmin bağrına saplanmış bir hançerdir,” vurgusuyla Ernesto Che Guevara’nın, “Emperyalizm hayvanlıktır. O hayvan hiç doymak bilmez, o ulusal sınırları bilmez. Hitler’in hayvan orduları gibi, Kuzey Amerika’nın hayvanları gibi, Belçika’nın emperyalistleri gibi ve Cezayir içindeki Fransız emperyalistleri gibi. Çünkü emperyalizmin özü insanları hayvana dönüştürmektir, delirmiş, kana susamış hayvanlara. Devrimci veya herhangi bir yönetimin içindeki partizanı, botları altında ezmek ister, çünkü o hürriyet için savaşmaktadır. Kasaplık, hayvanı öldürmeye katletmeye ve yok etmeye koşullanmış, en sonuncuya kadar. Lumumba’nın bugün yıkılmış olan heykeli, ki yarın yeniden yükselecektir, bize dünya devriminin bu şehidinin trajik öyküsünü hatırlatıyor ve kesin olarak gösteriyor ki emperyalizme hiçbir şekilde güven olmaz. Hiçbir şekilde!” diye tarif ettiği saptama olduğu ve bunun da “tartışma” konusu olmadığı, olamayacağıdır.

Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Düşmanın birçok yüzü var, ama tek bir ismi var: Kapitalizm,” notunu düştüğü gerçeklikle müsemma III. Büyük Bunalım’ın (yeniden paylaşım ile) savaş tehdidini gündem maddesi kıldığı yerkürede, “Sömürgecilik politikası ve emperyalizm… kapitalizmin temellerinin kaçınılmaz sonucudur.”[15]

“Ekonomik ve politik gelişmenin eşitsizliği, kapitalizmin mutlak bir yasasıdır.”[16]

“Kapitalizm, kapitalizm olarak kaldıkça, sermaye fazlası, halk kitlelerinin yaşam seviyesinin yükseltilmesi için kullanılmaz -bu, kapitalistlerin kârlarında azalma anlamına gelirdi-, kârları artırmak amacıyla dış ülkelere, geri ülkelere sermaye ihraç edilir.”[17]

“Kapitalist sistemin koşullarında çeşitli ekonomilerin ve çeşitli devletlerin eşit şekilde gelişmesi imkânsızdır. Kapitalizmde, bozulan dengenin geçici olarak yeniden kurulması için sanayide krizden, politikada savaştan başka araç yoktur.”[18]

“Kapitalizm, emperyalizm çağında, ulusların en büyük ezeni hâline dönüştü.”[19]

 “Emperyalizm, kapitalizmin özel bir tarihi aşamasıdır. Onun özelliğinin üç öğesi vardır. Emperyalizm: 1. tekelci kapitalizmdir; 2. asalak veya çürüyen kapitalizmdir; 3. can çekişen kapitalizmdir. Serbest rekabetin yerini tekelin alması, emperyalizmin ekonomisinin en belirgin yanı ve emperyalizmin özüdür.”[20]

“Emperyalizm, sermaye ihracını gerçekleştirmiştir. Kapitalist üretim, devamlı artan hızla sömürgelere de nakledilmektedir.”[21]

“Kapitalizmin, tekelci kapitalizm aşamasına, mali sermaye aşamasına geçişinin, dünyanın paylaşılması uğruna mücadelenin şiddetlenmesiyle bağlantılı olması tartışma götürmez bir gerçektir.”[22]

 “Tekelci kapitalizmin belli başlı dört belirtisine özellikle değinmemiz gerekir: Birincisi: Tekel, çok yüksek bir gelişme aşamasına ulaşmış üretimin yoğunlaşmasından doğmuştur. Kapitalistlerin tekelci birlikleri şunlardır: karteller, sendikalar ve tröstler. (...)İkincisi: Tekeller, (...) en önemli hammadde kaynaklarına el konmasına yol açmıştır. (...) Üçüncüsü: Tekel bankalardan çıkmıştır. Eskiden mütevazı birer aracı olan bankalar, bugün mali-sermaye tekellerine dönüşmüşlerdir. (...) Mali oligarşi, bu tekelin en çarpıcı tezahürüdür. Dördüncüsü: (...) Mali-sermaye, sömürge politikasının bir sürü ‘eski’ dürtüsüne, hammadde kaynakları, sermaye ihracı, ‘nüfuz bölgeleri’ (...) için mücadeleyi de eklemiştir.”[23]

“Kapitalistler dünyayı kötülüklerinden değil, yoğunlaşmanın ulaştığı seviye, kâr elde edebilmek için onları bu yola girmeye zorladığı için paylaşıyorlar; ve bu paylaşım, ‘sermayeye göre’, ‘güce göre’ gerçekleşmektedir -meta üretimi ve kapitalizm sisteminde başka bir paylaşım yöntemi olamaz. Ne var ki, güç, ekonomik ve siyasi gelişmeyle birlikte değişmektedir.”[24]

“Emperyalist çıkarlar sadece toprakların ele geçirilmesiyle değil, mali yatırım yapmakla da gerçekleştirilir.”[25]

“Artık çok hareketli ve esnek, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde birçok bağı olan, somut üretimden kopuk ve çok anonim, çok kolay yoğunlaşmakta ve geçmişte de zaten büyük boyutta yoğunlaşmış olan mali-sermaye dünyanın tipik ‘efendisi’ hâline geliyordu; öyle ki, kelimenin tam anlamıyla, birkaç yüz milyarder ve milyoner bütün dünyanın gelişmesini ellerinde tutmaktadırlar.”[26]

“Bir tekel, bir kez kurulup milyarları çekip çevirmeye başladı mı, siyasal rejimden ve daha başka ‘ayrıntı sorunları’ndan bağımsız olarak karşı konmaz biçimde toplumsal yaşamın bütün alanlarına sızacaktır.”[27]

“Emperyalizm, her yere özgürlük değil, hegemonik girişimlerini götüren mali-sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimlerin sonucu ise, politik rejim ne olursa olsun, nerede ve hangi alanda olursa olsun gericiliktir, mevcut çelişkilerin bu alanlarda da aşırı ölçüde keskinleşmesidir.”[28]

“Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm demokrasiyi bir hayale dönüştürürken, kapitalizm aynı zamanda kitleler arasında demokrasi arzuları doğurur, demokratik kuruluşları oluşturur, demokrasiyi engelleyen emperyalizm ile demokrasiyi gerçekleştirmek için çaba gösteren kitleler arasındaki antagonizmi keskinleştirir.”[29]

“Barışçı ittifaklar, savaşları hazırlar ve savaşlardan doğar; tek ve aynı temel üzerinde, dünya siyasetinin ve dünya ekonomisinin emperyalist bağlantı ve ilişkileri temeli üzerinde barışçı olan ve barışçı olmayan savaşımın almaşık biçimlerini yaratarak, biri ötekini koşullandırır.”[30]

“Çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini önleyeceğini sanmak yanlış olur. (...) Genel olarak, kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir. Bu gelişme, yalnızca genellikle gitgide daha eşitsiz hâle gelmekle kalmayıp gelişme eşitsizliği, sermaye bakımından en zengin ülkelerin (İngiltere) çürümesinde kendini özellikle göstermektedir.”[31]

“Emperyalizm ölmek üzere olan ama henüz ölmemiş kapitalizmdir.”[32]

“Emperyalist aşamasında kapitalizm, üretimin tam toplumsallaşmasına doğru gitmektedir; iradelerine ve bilinçlerine aykırı olarak, kapitalistleri, tam rekabet özgürlüğünden tam toplumsallaşmaya bir geçişi belirleyen yeni bir toplumsal düzene doğru âdeta sürüklemektedir.”[33]

“Emperyalist savaşlar, yani dünya egemenliği uğruna, banka sermayesi için pazarlar uğruna, küçük ve zayıf milliyetlerin boğazlanması uğruna savaşlar bu durumda kaçınılmazdır.”[34]

“Emperyalizm çağı bugünkü savaşı emperyalist bir savaş yapmıştır, (sosyalizm gelmediği sürece) kaçınılmaz olarak yeni emperyalist savaşlar üretecektir.”[35]

“Emperyalist savaş, sosyalist devrimin arifesidir. Bunun sebebi, (...) tekelci devlet kapitalizminin sosyalizmin maddi açıdan bütün yanlarıyla hazırlanışı, sosyalizmin doğrudan ön aşaması olduğudur. Çünkü tarihin ulaştığı bu kademede bu aşama ile sosyalizm adlı aşama arasında hiç bir ara aşama kalmamıştır.”[36]

“Emperyalizme karşı mücadelenin, bu mücadele oportünizme karşı mücadeleyle kopmaz biçimde bağlanmadıkça boş bir sözden ibaret kalacağını bir türlü anlamak istemeyenler, en tehlikeli kimselerdir.”[37]

“Emperyalizm, dünya uluslarının bir avuç ‘büyük’ güç tarafından ezilmesinin durmaksızın arttığı bir çağdır. Bu nedenle, ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımaksızın emperyalizme karşı sosyalist enternasyonal devrim kavgasını vermek imkânsızdır. ‘Başka ulusu ezen bir ulus özgür olamaz’ (Marx ve Engels). Kendi ulusunun başka uluslar üzerindeki en küçük baskısına izin veren hiçbir proleter, sosyalist bir proleter olamaz.”[38]

“Tabii ki emperyalizmi devirme mücadelesi güç bir iştir ama, kitleler bu güç mücadelenin gerekliliği hakkında gerçeği bilmelidir. Kitleler barışın emperyalizmi ortadan kaldırmaksızın sağlanabileceği ümidiyle uyutulmamalıdır.”[39]

“Küçük-burjuva milliyetçilik, enternasyonalizmin ulusların eşitliğinin tanımaktan başka bir şey olmadığını ileri sürüp, (böylesi bir tanımanın sadece boş laf olduğunu bir yana bırakırsak) milli bencilliğe dokunmaz. Oysa proleter enternasyonalizm, -bir-, her ülkede yürütülen proleter mücadelenin çıkarlarının dünya çapındaki proleter mücadelenin çıkarlarına tabi tutulmasını, -iki- burjuvaziye karşı zafer kazanan ulusun uluslararası sermayenin devrilmesi için ulusal düzeyde en büyük fedakârlık göstermesini ister.”[40]

 

I.1) BİRAZ DA TARİH (BİLGİSİ)

 

Ayak bastığı her yere “kurtarıcı” pozunda giren ABD emperyalizmi ve Venezüella 2019 deyince; bunların “tartışılacak” bir yanı yoktur ve olmamalıdır da!

Hatırlamak yeter de artar!

1975’de Richard Nixon, “Vietnam’ı işgal etmeyeceğiz. Halkına zulmeden bir iktidara karşı Vietnamlıları koruyacağız...” diye haykırmış ve Vietnam’da 1.8 milyon insan katledilmişti!

2001’de George Bush’un, “Niyetimiz Afganistan’a barış, adalet ve özgürlük götürmektir...” demesi Afganistan’da 730.000 insanın ölümüne yol açmıştı!

2003’de ise George Bush, “Niyetimiz Irak’taki kimyasal silahları imha etmek, Irak’a barış, adalet ve demokrasi götürmektir...” demişti demesine ama, bunun faturası Irak’ta 2 milyon civarı insanın yok edilmesiydi!

Ve 2013’de Barack Obama, “ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları için Suriye’ye müdahale edeceğiz...” deyince neler olduğunu bilmeyen görmeyen var mı hâlâ?

ABD’nin başka ülkelerde darbe yapma/ yaptırma tarihi bir hayli eskilere dayanır. ABD, Ulusal Güvenlik Ajansı ile Beyaz Saray Kütüphanesi’nden yararlanılarak hazırlanan belgelere göre özellikle “Soğuk Savaş” olarak adlandırılan 1947-1991 kesitinde çıkarları açısından uygun görmediği çeşitli ülkelerin yönetimlerini tam 72 kez değiştirmeye kalktı. Bu değiştirme girişimleri 66 gizli, altı da açık operasyonu kapsıyordu.

Söz konusu dönemde ABD kaynaklı bu operasyonlardan 26’sı başarılı olurken, 40’ından olumlu sonuç alınamadı. Bu girişimler içinde iki de açık cinayet var. Güney Vietnam Başbakanı Ngo Dinh Diem 1963 yılında CIA destekli bir suikast sonucu öldürüldü. Öyle ki, ABD Başkanı Lyndon B. Johnson bu suikastı yaptıklarını kabul etti. Dominik diktatörü Rafael Trujillo da yine ABD destekli bi suikastla ortadan kaldırıldı. Ancak bu iki suikast da ABD’nin amacına ulaşmasına yaramadı.

ABD’nin CIA eliyle yönetimlerini değiştirmeyi başardığı 7 ülke var. Bunlardan biri İran’da General Muhammed Musaddık’a karşı gerçekleştirilen 1953 darbesi. Belgelere göre o dönemde Amerikan kökenli bir general İran’a gidip “eski arkadaşlarıyla” buluşuyor. Bu ziyaretten kısa süre sonra Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Başbakan Muhammed Musdadık’a istifa etmesini emrediyor. Ancak İran ordusunun emre uymayacağı hissedildiğinde CIA Musaddık’ın destekçilerini satın almak ve sokak protestolarını finanse etmek için milyonlarca dolar harcama yapıyor. Böylece durumun değiştiğini fark eden ordu yaşamının geri kalanını ev hapsinde geçirecek olan Başbakan Musaddık’ı tutukluyor. CIA bu olayı “baştan sona bir Amerikan operasyonu” olarak değerlendirmişti.

ABD Guatemala Devlet Başkanı Jacobo Arbenz’i başlangıçta destekliyordu. Ancak Arbenz başlatmayı planladığı bir toprak reform nedeniyle 1954’te ABD tarafından iktidardan düşürüldü. Çünkü reform çerçevesinde köylülere dağıtılacak olan topraklardan biri ABD’nin sahip olduğu United Fruit Company’nin mülküydü. Arbenz’in yerine bir askeri cunta geldi. Darbe sırasında ABD Deniz Kuvvetleri Guatemala kıyılarını abluka altına almıştı.

1960 yılında, Belçika’dan bağımsızlığını kazanmış olan Kongo’nun ilk Başbakanı Patrice Lumumba, Belçika’nın çıkarlarını korumak isteyen Cumhurbaşkanı Joséph Kasavubu tarafından görevden alındı. Ancak Lumumba, Belçika ordusuna silahlı muhalefetini sürdürdü, Sovyetler Birliği’yle de yakınlaştı. Tutumunun ABD yanlısı hükümete zarar verdiğini düşünen CIA tarafından hedef alınması bundan sonradır. Zehirli mendil yollamak dâhil bir çok girişimden sonra CIA tarafından yeri Kongolu işbirlikçilere bildirilen Lumumba 1960’ın sonunda yakalandı, 1961 Ocak ayında öldürüldü.

Dominik Cumhuriyeti’nde binlerce Haitiliye karşı “etnik temizlik” gerekleştiren diktatör Rafael Trujillo da silahlı muhaliflerince 1961 yılında öldürüldü. Trujillo’yu vuran tetikçi, “Hiç kimse bana Trujillo’ları öldürmemi söylememişti” dedi ama CIA desteği aldığı ortaya çıktı.

ABD, 1963’te Güney Vietnam’ın içişlerine çoktan karışmıştı ve ülkenin lideri Ngo Dinh Diem ile olan ilişkisi, Diem’in Budist muhaliflere yaptığı baskı yüzünden giderek daha da gerginleşmişti. Pentagon belgelerine göre 23 Ağustos 1963’te, bir darbe yapan Güney Vietnamlı generaller, ABD yetkilileriyle planları hakkında temasa geçti. Ardından söz konusu generaller 1 Kasım 1963’te Diem’i ele geçirip öldürdüler. CIA’nın bu operasyon için 40 bin dolarlık bir yardımda bulunduğu ortaya çıktı. Belgelerde “Ngo Dinh Diem’e karşı düzenlenen askeri darbede ABD tüm sorumluluk payını kabul etmeli” ifadesi geçiyor. Belgede şu ifadeler de yer alıyor: “1963 Ağustos’undan başlayarak Vietnamlı generallerin darbe çabalarını çeşitli şekillerde destekledik, onayladık, teşvik ettik ve sonraki bir hükümete tam destek verdik. Darbenin planlanması ve yürütülmesi sırasında gizli temaslarımızı sürdürdük”.

Brezilya Devlet Başkanı Joao Goulart, ABD Büyükelçisi Lincoln Gordon’un sözleriyle “Brezilya’yı 1960’ların Çin’i yapacak”tı. Dönemin ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Ulusal Güvenlik Arşivi’nin gizli hükümet kayıtlarına göre, darbeyi planlayan danışmanlarına “Yapmamız gereken her şeyi yapmaya hazır olmamız gerektiğini düşünüyorum” dedi. Goulart hükümeti 1964’te devrildi ve cunta 1985’e kadar ülkeyi yönetti.

Şili’de de 1973’te seçimle gelen ilk sosyalist devlet başkanı olan Salvador Allende’nin seçilmesinden rahatsız olan ABD Başkanı Richard Nixon, CIA’ya “Şili ekonomisinin çökertilmesi” emrini verdi. CIA 1970’te Allende’ye karşı bir darbe planlayan üç Şilili grupla birlikte çalıştı. Sonuçta General Augusto Pinochet, 1973’te ABD desteğiyle Allende’yi devirerek katletti.[41]

Yeri geldi aktaralım; Henry Kissinger 1970’de Başkan Nixon’a yazdığı bir muhtırada şu sözlere yer veriyordu: “Şili’de Marksist bir yönetimin seçimlerde başarı kazanması dünyanın öbür kesimlerinde de, özellikle İtalya’da etkili olacak, hatta görülmedik bir değer kazanacaktır; benzer bir olayın başka yörelere yayılması dünyadaki dengeleri ve bizim onun içindeki konumumuzu önemli ölçüde etkileyecektir.”[42]

Buradan biraz gerilere dönüp; 1954’te darbeyle Guatemala’nın başına getirilen Carlos Castillo Armas’ın, ABD ziyaretinde Başkan Yardımcısı Richard Nixon’a hizmetlerini sunarken, “Bana ne yapmamı istediğini söyle, ben de yapayım,” deyişini anımsayın!

ABD’de -II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından- 1947’de kurulan, Merkezi İstihbarat Teşkilâtı (CIA), 1953’te Dwight Eisenhower’ın başkanlığa gelmesiyle yurt dışı operasyonlarını bir adım öteye taşıdı. Artık temel hedef ABD tekellerinin çıkarlarını tehdit eden, SSCB ile az da olsa ilişkisi bulunan tüm rejimleri değiştirmekti. Bunun için en şiddetli yöntemlerin kullanılmasından kaçınılmayacaktı.

İlk operasyon 1953’te geldi. 19 Ağustos’ta Muhammed Musaddık CIA darbesiyle devrildi. Musaddık bir sosyalist değildi ama suçu İran’daki İngiliz petrollerini kamulaştırması, bağımsız bir dış politika izlemeye çalışması, sosyal reformları hayata geçirebilmek için parlamentodaki komünistlerle iş birliğine gitmesiydi. Etkili olduğu görülen İran modeli 10 ay sonra bu kez Guatemala’da uygulandı.

Guatemala’nın “10 yıllık baharı”nın ardından Juan José Arevalo’nun mirasçısı Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz’in “kabahatler defteri” çok daha kalabalıktı. Direkt olarak bir ABD tekelini, United Fruit Company’i (UFC) hedef alıyordu. Toprak reformuyla UFC’nin konduğu arazileri halka dağıtıyor, işçilerin örgütlenme özgürlüğünü genişletiyor, komünist partiyi yasal hâle getiriyordu. Musaddık’ın devrilmesinden 10 ay sonra, hazırlıkları uzun süredir devam ettirilen plan hayata geçirildi ve bu kez Arbenz’in oturduğu koltuk gasbedildi.

Guatemala darbesi, ABD’nin arka bahçesi hâline getirmek istediği Latin Amerika’da sonu gelmez dış müdahaleler devrinin başlangıcını oluşturdu. Netice, Guatemala halkı için o kadar korkunç, ABD rejimi için o kadar verimliydi ki Brezilya, Bolivya, Şili, Arjantin… Darbelerin biri diğerini izledi, darbenin yetmediği koşullarda işgal operasyonları yapıldı.

Tarihe somut veriler ışığında yeniden bakış, bugün çok önemli.[43]

 

ABD EMPERYALİZMİNİN LATİN AMERİKA MARİFETLERİ

1954 GUATEMALA

CIA’in PBSUCCESS kod adlı operasyonu, ülke içerisinde burjuvazi ve Kilise’ye, ülke dışında sürgündeki Guatemalalı askerlere, paralı militanlara, ABD medyası ve Senatosu’ndaki propaganda aygıtlarına dayanıyordu. Cumhurbaşkanı Jacobo Arbenz’in görevden ayrılmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan işgal ve bombardımanların ardından sözde “İsyancılar”ın lideri Carlos Castillo Armas, başkanlık koltuğuna oturtuldu. Ancak darbe ve sonrasındaki devlet terörü, Guatemala’yı 200 bin kişinin hayatını kaybettiği bir iç savaşa, kanlı katliamlara, utanç verici toplama kamplarına, sonu gelmez askeri diktatörlüklere ve ABD’nin sorgulanamaz hâkimiyetine götürdü.

1961 KÜBA

Küba’da devrimcilerin ABD destekli Diktatör Batista’yı devirmesinin ardından CIA müdahalesi gecikmedi. Küba’dan defedilen askeri rejimin kalıntıları Florida’da eğitildikten sonra Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yaparak ülkeyi işgal etmeyi, Fidel Castro’yu öldürerek rejimi değiştirmeyi hedefledi. Ancak ABD’nin hava gücünü arkasına alan 1500 kişilik işgal ordusu 3 gün içerisinde yenilgiye uğratıldı. İşgalcilerin tamamı ya öldürüldü ya da esir alındı.

1961-1965 DOMİNİK CUMHURİYETİ

Dominik Cumhuriyeti’nde Diktatör Rafael Trujillo, ABD ile arasının bozulması sonrası önce 1961’de CIA’in sağladığı silahlarla öldürüldü. Trujillo’nun ölümü sonrası Dominik Devrimci Partisi kurucusu Juan Bosch, 23 yıllık sürgünden döndü ve seçimlerle başkanlığa geldi. Toprak reformunu da içeren politikalarıyla büyük toprak sahiplerinin ve Kilise’nin hedefi olduktan sonra 1963’te darbeyle devrildi ancak 2 yıl sonra bu kez başka bir askeri müdahale sonucu yeniden koltuğuna döndü. ABD, ülkedeki gergin atmosferi öne sürerek Bosch karşıtı güçlere destek amacıyla 42 bin askerle Dominik’e çıkarma yaptı. İşgal ordusunun tehdidi altında ciddi bir kampanya yürütme şansı bulamayan Bosch, 1966’daki seçimi kaybetti.

1964 BREZİLYA

ABD, Brezilya’nın İşçi Partili Devlet Başkanı Joao Goulart’ın tekellerin karlarını tehdit eden Temel Reformlar Planı ve sosyalist ülkelerle kurmaya başladığı ilişkileri yakından takip ediyordu. John F. Kennedy ve Lyndon Johnson’ın, sonradan üzerindeki gizlilik perdesinin kaldırılmasıyla herkes tarafından erişilebilen söylemleri, Washington’un Brezilya’ya karşı bir askeri darbe planladığını açıkça ortaya koydu. “Operation Brother Sam”, 31 Mart 1964’te hayata geçirildi ve Brezilya, 1985’e kadar ABD’nin kontrolündeki askeri yönetimlerce idare edildi.

1964 BOLİVYA

1952-1964 arasında tarım reformunu hayata geçiren, kalay madenlerini kamulaştıran, genel oy hakkını kazandıran ve sendikaları güçlendiren Bolivya, bu özellikleriyle ABD’nin hedefindeydi. 1964’te ABD’nin desteklediği Rene Barrientos öncülüğündeki ordu güçleri Devlet Başkanı Victor Paz Estenssoro’yu devirdi ve Bolivya bir “Tamamlanmamış devrim” olarak kaldı. ABD kuklası askeri yönetime karşı mücadelede birkaç yıl sonra Che Guevara da düşecekti.

1973 ŞİLİ

Şili’de sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende’ye yönelik darbe süreci, şu sıralar Venezüella’ya karşı hayata geçirilmeye çalışılan plana bir hayli benziyordu. Bir yandan sağ partilerin çoğunlukta olduğu Parlamento ile Allende ve partisi baskı altına alınırken diğer yandan ülke ABD’nin ekonomik ambargosuyla zayıflatılmaya çalışıldı. ABD, darbeye direkt askeri katkı sağlamasa da Şili ordusunu süreç boyunca yönlendirdi ve sağ muhalefet dahil darbenin potansiyel destekçilerine ekonomik yardımda bulundu. Darbenin ardından Allende intihar eder ya da öldürülürken, General Augusto Pinochet’nin kurduğu askeri cunta, 1990’a kadar yönetimi elinde tuttu.

1976 ARJANTİN

Arjantin’de General Jorge Rafael Videla’nın öncülüğünde gerçekleştirilen darbede ABD, yol gösterici rolü oynadı. Dönemin Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, darbenin ardından ordu yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde “Düşmanların hızlı bir şekilde ortadan kaldırmaları” tavsiyesinde bulundu. 30 bin kişinin gözaltında kaybedildiği darbe süreci boyunca ülkede 400 işkence kampı kuruldu.

1980’LER NİKARAGUA, VE EL SALVADOR

ABD, Nikaragua’da Diktatör Somoza’nın 1979’daki Sandinist devrimle yıkılması sonrası, yeni hükümete karşı sağcı Kontraları desteklemeye başlarken El Salvador’da ise Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne karşı iktidarın yanında saf tuttu.

1983 GRENADA

Karayipler’deki ada ülkesi Grenada, Küba hükümetiyle fazla yakınlaştığı gerekçesiyle işgal edildi. “Acil Öfke Operasyonu” adı verilen askeri harekâtla 1979’da ilan edilen Halkın Devrimci Hükümeti çekilmek zorunda kaldı ve yerine 1984’teki seçime kadar geçici bir hükümet kuruldu.

1989 PANAMA

1950’lerden itibaren CIA ile yakın temasta olan, CIA’in Panama’daki en güvenilir kaynaklarından biri hâline gelen Manuel Noriega, 1983’te yine Washington’un desteğiyle ülkenin “Askeri lideri” oldu. ABD’nin Nikaragua ve El Salvador başta olmak üzere bölgedeki diğer operasyonlarında da rol oynayan Noriega’nın 80’lerin ikinci yarısı itibariyle Washington’la yaşadığı anlaşmazlıklar gözden düşmesine neden oldu. CIA’in organize ettiği darbe girişiminin başarısız olması sonrası 20 Aralık’ta ülke ABD güçleri tarafından işgal edildi. Noriega görevden alınarak ABD’ye götürüldü, Panama Savunma Güçleri lağvedilip yeniden düzenlendi.

1991-1994-2004 HAİTİ

Haiti’de 1990’da seçimle göreve gelen Jean-Bertrand Aristide’nin 29 Eylül’deki darbeyle görevden alınması sonrası ABD, dünya genelinde darbenin kınandığı bir ortamda, ülkede istikrarın sağlanması için Aristide’nin dönmesinin şart olmadığını açıkladı. 1994’te Bill Clinton’ın göreve gelmesiyle bu tutum değişti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden çıkan izinle, 1994’te ABD ordusu Haiti’yi işgal etti ve Jean-Bertrand Aristide yeniden ülkenin başına getirildi. Ancak Aristide’in kaderi de çok farklı olmadı. 2004’te ABD operasyonuyla ülkeden kaçırıldı. Aristide, daha sonra yaptığı açıklamalarda istifa etmediğini, yaşananların “modern kaçırma” ve “yeni tip darbe” olduğunu söyledi.

2002 VENEZÜELLA

Venezüella’da 1999’da göreve gelen Hugo Chávez’e karşı darbenin işaretleri sağ muhalefetin eylemleriyle başladı. Kamulaştırma ve toprak reformuna karşı mücadele eden bu ittifak, Kilise, ordu içerisindeki gruplar ve bazı sendikaların da desteğiyle harekete geçti. Başkanlık Sarayı’na doğru yürüyen on binlerce muhalife polis saldırıları gerçekleştiği haberleriyle hızlı bir propaganda süreci işletildi ve Chávez, bir anda gözaltına alındı. İstifa edip Küba’ya kaçtığı iddia edilen Chávez’in gözaltına alınması sonrası İşveren Sendikası Başkanı Pedro Carmona ABD’nin desteğiyle kendini başkan ilan etti. Bu sırada sokaklara dökülen Chávez taraftarları, meşru devlet başkanının dışarıya ulaştırmayı başardığı “İstifa etmedim” mesajıyla milyonları bulan bir kalabalık hâlinde Başkanlık Sarayı’nı kuşattı. Ordu içerisinde de Chávez destekçilerinin harekete geçmesiyle darbe 3 gün içinde yenildi.

2009 HONDURAS

2005’te seçilen Liberal Parti’den Manuel Zelaya’nın Hugo Chávez yönetimindeki Venezüella ve Daniel Ortega yönetimindeki Nikaragua ile yakınlaşması ABD’nin tepkisini çekti. Haziran 2009’da Zelaya’nın Genelkurmay Başkanı Vasquez Velasquez’i görevden alması sonrası orduda istifalar yaşandı. Yüksek Mahkeme’nin de kararı yasa dışı bulması sonrası Zelaya ordu tarafından gözaltına alındı ve sonrasında ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

 

Evet, evet Garry Leech’in de işaret ettiği gibi, “Venezüella’yı yakından takip edenler için ülkeye yönelik ABD politikasının ‘déjà vu’ hissi yarattığı şüphesiz. Çünkü ABD’nin benimsediği rejim değişikliği politikası, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Latin Amerikalı birçok ülkede uyguladığı politikanın neredeyse tıpatıp aynı.

Söylemlerin aksine, ABD’nin rejim değişikliği politikası liderlerin demokratik yöntemlerle seçilip seçilmediğiyle, ya da olası müdahalelerin yaratacağı insan hakları felaketleriyle ilgilenmiyor. Aslına bakarsanız ABD’nin 65 yılda başarıyla devirdiği Latin Amerikalı liderlerin hemen hepsi demokratik yollarla seçilmişti. Bunlardan bazıları; Guatemala’dan Jacobo Arbenz (1954), Şili’den Salvador Allende (1973), Haiti’den Jean Bertran Aristide (2004), Honduras’tan Manuel Zelaya (2009)’idi. Washington tüm bu liderleri ekonomik yaptırımlar vasıtasıyla hedefe oturttu ve yaratılan insani krizler askeri müdahaleyi meşru göstermek için gereken koşulları yarattı.”[44]

Şuna hiç kuşku yok: ABD emperyalizminin bir haydutluk olduğunu biliyoruz. Örneklerini dünyaya yayılmış ABD üslerinden, ABD savunma bütçesinin büyüklüğünden anlıyoruz. 

Ancak bunlar böyle ve durum buyken; kimileri hâlâ, ABD’nin siciline, kanlı ve kirli geçmişine hiç bakmadan, onun “insan hakları”, “demokrasi”, “özgürlük”, “hukuk devleti” götürmek istediğini öne sürüyor.

Oysa mesele açık: İlki, ABD, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da nüfuzunu pekiştirmek istiyor. İkincisi, 300 milyar varille dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip olan Venezüella’nın bu zenginliğini yağmalamak, onun Rusya ve Çin’le gelişen ilişkilerini engellemek istiyor. Üçüncüsü, bu darbe girişimiyle dünyanın geri kalanını da tehdit ediyor, aynısını başka ülkelere yapabileceğini gösteriyor. Dördüncüsü, Çin’le girdiği rekabette zorlanan, Rusya’nın gelişen nüfuzunu önleyemeyen, Almanya’nın bu iki ülkeyle yakınlaşmasını durduramayan, Suriye’de zemin kaybeden, İran’ın bölgede önünü kesemeyen ABD, yakın çevresinde bir dış politika başarısı arıyor. 

Zayıflayan, dünyada bölgesel ittifak çabalarının önünü kesemeyen ABD, gücünün aşındığını, çok kutuplu düzene dönüşün başladığını görüyor, kabullenmekte zorlanıyor. Tek süper güç kalmaya çalışıyor, başaramıyor. Küresel ve bölgesel ölçekte öncülük ettiği kurumlara (NATO, IMF, Dünya Bankası, NAFTA...) seçenek oluşturacak yapıların öne çıkmasını engellemeye çalışıyor, zorlanıyor. Kuruluşunda hayli emek verdiği Avrupa Birliği’ndeki yapısal sorunları biliyor, çözemiyor. Büyük bir askeri güçle yüklendiği Ortadoğu’da bile, bölgesel müttefiklerini sahaya sürdüğü hâlde, istediği sonucu alamıyor.

Çünkü ABD’nin hem kendi gücü aşınıyor, hegemonya kabiliyeti zayıflıyor hem rakipleri güçleniyor hem de dünyanın güç merkezi, batıdan doğuya kayıyor. Yani, ABD’nin saldırganlığı ve küstahlığı, Trump’ın kabalığından değil, ülkenin nesnel koşullarından kaynaklanıyor. 

Kıssadan Hisse: 1961-1969 kesitinde ABD Dışişleri Bakanı olan Dean Rusk, 1962’de, Soğuk Savaş’ın en sert dönemlerinden birinde, “Biz dünyanın tümüyle ilgilenmeliyiz” diyordu. ABD emperyalizminin mecburiyeti budur.

Bu bağlamda Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un, “ABD’nin diğer ülkelerin iç işlerine müdahalesinin neo-emperyalist yaklaşımın sonucu olduğu”na[45] dikkat çektiği Venezüella konusunda; Amerika kıtasındaki 14 ülkeden oluşan Lima Grubu’nun, Meksika dışındaki üyeleri Arjantin, Brezilya, Guatemala, Guyana, Kanada, Kolombiya, Kosta Rika, Honduras, Panama, Paraguay, Santa Lucia, Şili ve Peru’nun dışişleri bakanlarının katıldığı ‘Venezüella’ başlıklı toplantının ardından 13 dışişleri bakanı adına konuşan Peru Dışişleri Bakanı Nestor Popolizio’nun Maduro’yu tanımayacaklarını açıklaması;[46] Venezüella Marksist Leninist Komünist Partisi (PCMLV) Politbüro Üyesi Manuel Luis’in, “Dış müdahale için yeni bir adım örgütleniyor,”[47] diye formüle ettiği yeni bir ABD tezgâhıdır!

DEVAM EDECEK

12.03.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR