VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU 3

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU 3

“XXI. YÜZYIL SOSYALİZMİ” (Mİ!): SORU(N) NE?

 

Bütün bu olgulara  karşın bir soru(n): “Venezüella sosyalist mi?” Elbette değil!

“Venezüella kapitalist bir ülke. Chávez’le denenen ise kapitalist bir ülkede halk yararına, halkın olabildiği kadar eşitlikçi temsiline dayanan sol bir iktidar. Kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldıracak gücü (niyeti de) olmayan bir denemedir yapılan. Bu ülkedeki ‘sosyalizm’ XX. yüzyıldaki Rusya ya da Küba’daki sosyalizm modelini takip etmedi hiç bir zaman. Bizim anladığımız sosyalizm ‘aşağıdan yukarıya sosyalizm’dir ve Marx ile Engels’in sosyalizmi budur. Venezüella’da olan bu değildir.

Katılımcı demokrasi ve insan hakları konusundaki ilerici diline rağmen, 1999 Chavista anayasasının 15. maddesinde özel mülkiyete önemli bir koruma sağlanmıştır, unutmayalım. Kritik petrol sektöründe devlete ait bir şirket hâkimdir, ancak gıda ithalatı ve işleme işlemleri, ilaç ve otomobil parçaları gibi diğer önemli endüstriler hâlâ özel sektör tarafından kontrol edilmektedir. Sol bir hükümet olarak Chávez hükümeti, 2000’li yılların başlarında petrol gelirlerini kullanarak, milyonlarca fakir Venezüellalıya başta sağlık alanında olmak üzere birçok hizmet götürdü. Chávez’in ve elbette Maduro’nun en değerli yanı ABD’ye ve liberal ekonomik doktrinlerine karşı -açıkça kapitalizme- muhaliflikleridir.”[65]

Chávez, militan kitle desteğini arkasına alarak halkçı sosyal reformları hayata geçirdi. Petrolün kamulaştırılması, toprak reformu, yoksulluğa karşı mücadelede önemli adımların atılması, emekçi kitlelerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, sağlık, eğitim ve barınma konusundaki anlamlı başarılar vb., emekçilerin “Bolívarcı İktidar”a olan umutlarını ve desteğini güçlendirdi. Bunlar emperyalist yağmanın sınırlandırılmasıyla birleştirildi. ABD’ye kafa tutuldu, Küba desteklenerek üzerindeki kuşatma yarıldı. Kıtadaki “sol” hükümetlerle cepheden dayanışma yükseltildi, sol ajitasyon etkin şekilde kullanıldı, vb...

Bu ilerici-halkçı adımların önemi küçümsenemese de, bunların anti-kapitalizmle, sosyalizme yürüyüşle uzaktan yakından alâkâsı yoktu. “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” adına yapılan, kapitalizmi kısmi reformlara tabi tutmaktı. 20 yıllık “Bolívarcı Devrim”e rağmen kapitalist mülkiyet ilişkileri ve burjuva devlet aygıtı yerli yerinde duruyordu. İşbirlikçi büyük burjuvazi ve kimi sınırlamalara rağmen emperyalist tekeller ülkenin gerçek iktidar sahipleri olmayı sürdürdüler. Bunları aşma niyet ve perspektifi hiçbir zaman söz konusu olmadı. Dolayısıyla “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” kıtadaki en ileri örneği üzerinden bile sol sosyal demokrat bir çizginin ötesine geçemedi. Bir başka deyişle, kapitalist üretim ilişkileri muhafaza edilirken, paylaşımda “sosyal adaletçi” bir hat izlendi.

Bunun arka planında “sol” dalga gerçeği yatıyordu ki, 1980’li yıllardan itibaren Amerikancı faşist rejimlerin zorbalığı ve neo-liberal saldırı politikaları Latin Amerika’nın işçi ve emekçilerinin yaşamında ağır bir yıkım yaratmıştı. Bu durum emekçi kitlelerde büyük bir hoşnutsuzluk ve mücadele enerjisi biriktirmiş, 1990’larda adeta patlamalar biçiminde dışa vurmaya başlamıştı. 1994’te Meksika’da EZLN’in başlattığı silahlı isyan, 1997’de Ekvator’da devlet başkanının devrilmesiyle sonuçlanan ayaklanma, 1998’de Venezüella’da Chávez’in iktidara gelmesiyle, kıtadaki gelişmeler yeni bir boyut kazanmıştı.

2000’li yıllarda ise hemen tüm kıta, işçi direnişleri, toprak işgalleri, sokak ve barikat savaşları ve yerli halkın isyanlarıyla zengin ve yaygın sosyal mücadelelere sahne oldu. Gelişip güçlenen mücadeleler sol bir dalgaya dönüşerek iktidar değişiklikleriyle sonuçlandı. Venezüella’da Hugo Chávez’in iktidara gelmesini, Bolivya’da Evo Morales, Ekvator’da Rafael Correa, Paraguay’da Fernando Lugo, Brezilya’da Luiz Inácio Lula da Silva ve ardından Dilma Rouseff, Uruguay’da José Mujica, Nikaragua’da Daniel Ortega, Peru’da Ollanta Humala iktidarları izledi.

2000’li yıllarda militan toplumsal mücadeleler üzerinde yükselerek parlamenter başarılar elde eden ve iktidara gelen bu “sol” popülist güçler, Latin Amerika’da ağır sosyal yıkım saldırılarının yarattığı, kitlesel boyutlar kazandığı yoklukla, yoksullukla, açlıkla, işsizlikle ve sosyal sorunlarla mücadeleyi hedef olarak belirlediler. Bu doğrultuda kimi adımlar atmayı da başardılar. Neo-liberal saldırıların baskısı altında bunalmış kitleler bu reformlarla bir nebze nefes alabildikleri ölçüde bu hükümetleri desteklemeyi sürdürdüler.

Ne var ki bu sol hükümetler mülkiyet ilişkilerine, sermayenin iktidar araçlarına dokunmaya hiçbir biçimde niyetli değillerdi. Programları ve ufukları kapitalizmin kötülüklerini törpülemeyle sınırlıydı. Belli reformlara dayalı iyileştirmelerle toplumsal sorunlara çözüm üretmek mümkün değildi. Sonuçta büyük umutlarla kendilerini iktidara taşıyan emekçilerin çıkar ve özlemlerine yanıt veremediler. Giderek kitlelerin desteğini yitirdiler. Bu süreçte sistematik bir şekilde emperyalist müdahalelerin ve işbirlikçi “muhaliflerin” onursuz çabalarının da hedefi oldular. Ekonomik krizin yol açtığı sosyal sorunları ve derinleşen yoksulluğu istismar eden amerikancı rejimlerin işbaşına gelmesinin zeminini hazırladılar.

ABD emperyalizminin siyasi-ekonomik hegemonyasına karşı sınırlı adımlar, neo-liberal yıkıma karşı güdük sosyal politikalar çözüm olamazdı ve olamadı. Köklü iktisadi, siyasi ve toplumsal sorunların yerli yerinde durması, emekçi kitlelerin hoşnutsuzluğunu büyüterek, gerici sağcı akımların yükselmesini kolaylaştırdı.

Bugün kıta genelinde gerici sağcı dalga yükseliş içindeyken; Arjantin, Venezüella, Bolivya, Ekvator, Şili, Brezilya, Peru, Kolombiya ve Paraguay bunun örnekleridir. Yani “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” iddiasına yön veren niyetler değil katı gerçekler olmuştur.[66]

Bu tabloda Venezüella’da “İsa tarzında sosyalizme yürüdüklerini açıklayan” yönetimi, “Bolívarcı Devrim” olarak tanımlayan kimileri, Marksizm-Leninizm’in devrim anlayışını Post-Marksizm’le çarpıtmaya kalkışanlardı.

James Petras’ın, “… ‘Post-Marksizm’ neo-liberalizmin zaferi ve işçi sınıfı hareketinin geri çekilmesiyle birlikte moda bir entelektüel tavır oldu. Latin Amerika’da reformist sol tarafından terk edilen alan bir ölçüde kapitalist politikacı ve ideologlar, teknokrat ve muhafazakâr tutucu kiliseler (Yahudi cemaatleri ve Vatikan) tarafından dolduruldu. Geçmişte bu alan, sosyalistler, yurtseverler, halkçı politikacılar ve ‘özgürlüğün teolojisi’yle birlikte hareket eden kilise eylemcilerinin egemenliği altındaydı ve merkez sol, ne yukarıdaki politik rejimler içinde ne de aşağıdaki politikleşmiş halk sınıfları içinde etkiliydi. Bugünse, radikal solun yokluğu politik entelektüellerin, sendikaların siyasallaşmış kesimlerinin, kır ve kentlerdeki toplumsal hareketlerin olmadığının kanıtıdır. Günümüzün en yoğun çatışması, bu anlamda, Marksizm ile ‘post-Marksizm’ arasındaki çatışmadır… Son yıllarda post-Marksistlerin politik sözlüğünde artık anti-emperyalizme rastlanmıyor. Orta Amerikanın eski gerillaları seçim politikasına ve STK’ların ‘uluslararası birlik’ ve ‘yardımlaşma’dan bahseden profesyonel sözcülüğüne soyundu,”[67] diye itiraz ettikleriydi…

Devam edersek: Chávez için önemli olan, “fakirlere yardım etmekti”. Zenginliğin paylaşımını yeniden örgütlemekti. Yani “adaletli” bir paylaşımı gerçekleştirmekti.

Bu anlayışıyla bir “orta yol” arayışıydı. Adaletsizliğin nedeni kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerini yıkmak yoktu. Yani o, büyük kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin mülkiyet tekeline dokunmuyordu.

Devlet Başkanı seçildikten sonra “üçüncü yol” propagandası yapan Chávez, Venezüella’da politik yaşamın radikalleşmesine paralel olarak “üçüncü yol”culuktan vazgeçerek, “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” diye kavramlaştırdığı ideolojik temel eklektikti; popülist bir retorikti.

Yeri gelmişken anımsatalım: Devletleştirmek/ ulusallaştırmak, radikal sosyalizmin niteliksel bir özelliği değildir. Devletleştirme/ ulusallaştırma burjuva düzende de olur. Soru(n), özel mülkiyetin toplumsallaştırmasındaydı; Chávez de bunu da yapamıyordu; Venezüella Marksist Leninist Komünist Partisi’nin (PCMLV), “Sosyalizm ancak işçi, köylü iktidarı ve silahlı halkla mümkündür,”[68] uyarılarına rağmen!

“XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” diye kavramlaştırıp; “Bolívarcı Devrim” diye sunulmaya kalkışılan “iddia”lar açısından “Soru(n) ne idi?” denirse; aktaralım!

“Yeterince ileri gitmemiş olmasıydı.”[69]

Üretim araçlarının ele geçirilmesi meselesi acil olarak ele alınmadı.”[70]

“Siyasi irade 19 yıllık yönetimi boyunca petrole bağımlı ekonomik modelin yerine alternatif bir üretim ekonomisi kuramadı; işçi yönetimine geçen fabrikaların büyük kısmı da dâhil olmak üzere bir işçi yönetimine geçilemedi, bunun yerine devletin bürokratlarının kararlarına bağımlı bir üretim süreci devam etti; bu damarlarda akan kirli kan Bolívarcı bir burjuvazinin ve bir bürokratik kastın oluşmasına ve pıhtılaşmasına neden oldu; sosyalizm ve devrim gibi güçlü kavramlara dayanan retoriğin altını dolduracak biçimde üretim ilişkileri ve özel mülkiyet rejimi dönüştürülemedi.”[71]

“Bolívarcı Devrim süreci ancak halkın aktif katılımı söz konusu olduğunda ilerleyebildi. Halkı devrimin öznesi hâline getirmek için kurulan komün örgütlenmeleri, hükümet tarafından eskisi kadar desteklenmemekten şikâyetçi.”[72]

“Devlet içinde üst düzey görev yürüten, Bolívarcı görünümlü burjuvazi olarak kavrayabileceğimiz Boliburjuvazi, Bolívarcı Devrim sürecinde rüşvet ve yolsuzlukla zengin olan yeni sınıf ya da tabaka. Bu tabaka, her şeyden önce Venezüella’da devletin bürokratik yapısından ortaya çıktı.”[73]

“Chávez’in eski maliye bakanı Jorge Giordani, 500 milyar doların devletin hazinesinden kaybolduğunu gösteren bir açıklama yaptı. Bu haber çok sayıda insanın zaten bildiği bir şeyi doğruladı: Chavismo, devlet kaynaklarını özel banka hesaplarına yönlendiren devlet bürokrasisine yolsuzluk ve rüşvet için büyük fırsatlar yarattı.”[74]

Devrim, hiçbir zaman yapıldığı günkü taleplerle sürdürülemez. Yerinde sayan devrim, devrim değildir. Venezüella için 20 yıl önce ileri olanlar bugüne yanıt veremiyor. Üretim araçlarının mülkiyetinden, zenginliğin paylaşımına kadar bütün ilişkilerden başlayarak politikanın yenilenmesi bir zorunluluk.”[75]

“Venezüella deneyimi göstermiştir ki, ekonominin mali oligarşinin hâkimiyetinde olduğu bir ülkede, bu hâkimiyetin temellerine dokunmadan devlet yönetimini halkçı temelde yürütmenin bir sınırı var. Bu ikisi barış içinde bir arada yaşayamaz. Biri diğerini alt etmelidir.”[76]

Bunların hiçbiri olmayınca; bugünlere, Chávez sonrasına ulaşıldı!

 

III.3) CHÁVEZ SONRASI

 

Ölümü öncesinde Chávez, Dışişleri Bakanı Maduro’yu Başkan yardımcılığına atadı. Daha sonra Chávez’siz ilk seçimleri muhalefetin adayı Capriles Radonski’ye karşı Maduro kazandı. (Radonski oylamaya itiraz etti, Caracas’ta protesto gösterileri başlatıldı.)

Chávez’in ardından ülke tam bir ekonomik-sosyal kaos görüntüsü vermekteydi. Başkanlık görevini devralan Maduro her koşulda halkçı politikalardan taviz vermeyeceklerini, “eskiye dönüş” özlemi içerisinde olan ve ABD’den hatırı sayılır destek alan “muhalif güçlere” karşı savaşımlarının süreceğini açıklayıp; tmel endüstri dallarında millileştirme, sosyal programları ABD destekli muhaliflerin yoğun karşı çabalarına rağmen sürdürdü.

Uzun süredir Küba ile kurulmuş yakın ilişkileri pekiştirdi; ancak, ABD desteği ve Kolombiya’nın aktif işbirliğiyle para-militer çetelerin sabotaj kampanyaları aralıksız sürdürüldü.

Ama Chávez’in 1999’daki seçim zaferiyle başlayan “Chavismo”, 6 Aralık 2015’de Kongre Seçimleri’nde Maduro ilk kez yenildi. Seçimi sağ koalisyon Demokratik Birlik Masası (MUD) kazandı. Maduro’nun Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) Kongre çoğunluğunu yitirdi. 167 vekilliğin olduğu Kongre’de MUD’un vekil sayısı 64’ten 99’a çıkarken, PSUV 98’den 46’ya düştü.

Seçim sonuçlarını tanıyan Maduro, “Etik ve ahlâki değerlerimizle buradayız. Venezüella’da anayasa ve demokrasi kazandı. Bugün muharebe kaybettik ama yeni bir toplum kurma mücadelemiz yeni başlıyor” dedi.[77] (Venezüella’da 17 yıl sonra sağ partiler mecliste çoğunluğu ele geçirirken; Arjantin’de de devlet başkanlığını sağ bir siyasetçi kazanmıştı.[78])

Ancak ABD Maduro’yu, “Yaptırımlar hamlesi”[79] ile yanıtladı…[80] Evet, ABD boş durmuyordu; “insan hakları ihlâlleri” bahanesiyle Venezüellalı bazı yetkililere yaptırımlar getiriyordu. Maduro da, ABD’nin kimi yetkililere yaptırımlar getirmesinin ardından, “emperyalizmle savaşmak” için “Venezüella Kongresi’nden kendisine daha fazla yetki vermesini istedi.

ABD’nin yaptırımlarına tepki gösteren Maduro, “Başkan Barack Obama, hükümetimi devirme, “Venezüella’nın içişlerine karışma ve ülkeyi ABD’den yönetme gibi görevleri üstlenme kararı aldı. Obama, şimdiye kadar ABD’den “Venezüella’ya karşı atılan en saldırgan, en haksız ve en kötü niyetli adımı attı,” dedi.[81]

Ardından da, ajanlık faaliyeti yürüttüğü gerekçesiyle birçok ABD vatandaşını yakaladıklarını belirtti. ABD’li ajanların “gizli görevler” ile, Venezüella’ya gönderildiklerini açıklayıp, ülkedeki Amerikan varlığını azaltmak için harekete geçtiklerini söyledi.[82]

Bu noktada Slavoj Zizek’in ifadesiyle, “Venezüella’daki Bolívarcı devrim pek çok eleştiriyi hak etmiş olsa bile, bu devrimin yine de özellikle uzun bir ekonomik savaş döneminde dört koldan yönetilen bir karşı devrimin kurbanı olduğunu da her zaman akılda tutmalıyız. Böyle bir işlemde ise yeni bir şey yok. 1970’lerin başına geri döndüğümüzde, Henry Kissinger, Şili’de demokratik yoldan seçilmiş Salvador Allende hükümetinin altını nasıl oyacağına dair CIA’ye yazdığı kısa notta ‘ekonomiye çığlık attırın’ demişti.”[83]

 

  1. AYRIM: “EKONOMİSİNE ÇIĞLIK ATTIRILAN” COĞRAFYA

 

Venezüella, Güney Amerika kıtasının kuzey kısmında yer alan, Karayip Denizi ve Atlas Okyanusu’na kıyıları olan, 916 bin 445 kilometrekare yüz ölçüme ve 32 milyon nüfusa sahip bir ülke. Maracaibo Gölü kıyısındaki tahta evlerin oluşturduğu görünümü Venedik’e benzeten İtalyan denizci Amerigo Vespucci, bölgeyi İtalyanca da “Küçük Venedik” anlamına gelen “Veneziola” adını takmış; daha sonra bu ad İspanyolca’da Venezüella’ya dönüşmüş.

İspanyollar, 1522’de itibaren Venezüella’yı sömürgeleştirdiler. 1811’de Francisco de Miranda önderliğinde bağımsızlık mücadelesi başlamışsa da bunun başarıya ulaşması ancak 1821’de Simón Bolívar’ın önderliğinde mümkün olabilmiş. 1821 yılında, Venezüella, Kolombiya, Ekvator ve Panama ile birlikte Büyük Kolombiya Cumhuriyeti adı altında birleşik, bağımsız bir devlet kurulmuş. 1830 yılında Venezüella bu birlikten çıkarak ayrı bir devlet konumuna geçmiş. Bolívar’a duyulan büyük saygı dolayısıyla ülkenin resmi adı Bolívarcı Venezüella Cumhuriyeti olmuş…

Venezüella, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip ülkesi konumunda bulunuyor. 2016 sonu itibariyle dünyada varlığı kanıtlanmış ham petrol rezervi 1.7 trilyon varil olarak hesaplandı. Bunun yüzde 17.6’sı yani 301 milyar varillik bölümü Venezüella’da bulunuyor. İkinci Suudi Arabistan’da 266.5 üçüncü Kanada’da 171.5 milyar varil ham petrol rezervi bulunuyor. Venezüella, dünyada doğalgaz rezervleri açısından yine yaklaşık 7 trilyon metreküp rezerviyle ilk yedi ülke arasında yer alıyor.

“Venezüella, 1999’da Chávez’le başlayan Bolívarcı Devrime kadar 30 milyonluk nüfusunun üçte ikisinin ‘köle’ sayılabileceği kast benzeri sistemde yaşadığı bir ülkeydi. Chávez 2013’teki ölümüne kadar kent yoksulları ve yerli toplumları yeniden örgütledi, bedava eğitim, sağlık ve sosyal projelerle servetin bölüşümünü düzenlemeye çalıştı.”[84]

1999’da Chávez’in iktidara gelmesi ile Venezüella önemli bir sosyoekonomik dönüşümün içine girmişti. Doğal kaynaklar zengini ülkenin yüzde 50’sine yakını yoksulluk koşullarında yaşamaktayken, Chávez idaresi bu oranı petrol ve gıda ürünlerinde sübvansiyonları arttırarak, sosyal ve ekonomik programlar uygulayarak, eğitime ve sağlık hizmetlerine katılımı arttırarak 2012’ye kadar yüzde 27’ye düşürebilmişti.

Chávez’in ülkenin petrol gelirlerinin bölüşümüne dayanan ekonomik yapısını sarsması, hâkim oligarşinin ve sermaye sınıfının bu gelirlerden mahrum bırakılması, idarenin petrol gelirlerinden elde ettiği kaynağı kime aktaracağını daha fazla belirler hâle gelmesi hükümete karşı bir muhalefete yol açmıştır. Chávez ise bu muhalefeti, toplumun yoksulluğa mahkûm edilen kesimlerini ve orduyu arkasına alarak, “XXI. Yüzyıl Sosyalizmi” olarak adlandırdığı, katılımcı demokrasinin inşası hedefine yönelerek aşmaya çalışmıştı.

Ancak bu dönemde ülkedeki sosyoekonomik dönüşüme, ekonominin radikal dönüşümünün eşlik ettiğini söylemek güçtür. Chávez idaresi temel olarak ülkenin para birimi Bolívar’ı aşırı değerlendirmekte, temel tüketim malları ve petrolü ise sübvanse etmekteydi. Ancak ekonomi hiçbir zaman merkezi ve planlı bir yapıya kavuşturulmadı. Dağınık ve sınırlı biçimde gerçekleştirilen millileştirmeler ile el konulan fabrikalar yönetilemedi ve kapatıldı. Özel sektör ve ona hâkim olan sermaye sınıfı varlığını korudu ve hatta değerlenen Bolívar sebebi ile arbitraj yaparak petrol gelirlerinden kazanç sağladı. Fiyat kontrolleri ve enflasyon mevcut oligarşinin daha da zenginleşmesine yaradı.

Venezüella ekonomisi, özellikle 2014’ten itibaren petrol fiyatlarının gerilemesiyle sıkıntıya girdi. İhracat gelirinin yüzde 95’ini petrol satışlarından elde eden Venezüella, petrol gelirlerinin düşmesiyle ithalatta da sıkıntıya düştü. Yaşanan süreçte mal kıtlığı nedeniyle fiyatlarda yükselmeler yaşandı. Yüksek enflasyonun yaşandığı Venezüella’da para birimi Bolívar aşırı değer kaybına uğradı.

Petrol gelirlerinin azalmasıyla kamu borcu, kur artışı ve bunu tetikleyen fiyat artışları, milyonlarla hesaplanan enflasyon rakamları, halkın yaşam koşullarını zorlaştırdı. Artan fiyatlar nedeniyle nakitle ödeme yapmak zorlaştı. Venezüella, para birimi yüksek enflasyon nedeniyle 5 sıfır attı ve yeni para biriminin ismini “Egemen Bolívar” olarak değiştirdi. Bunun yanında petrol fiyatına bağlı olan milli kripto para olan Petro’yu hayata geçirdi. Venezüella’da 2012’de 11 bin dolar seviyesine ulaşan kişi başı milli gelir, petrol fiyatlarında hızlı bir düşüşün yaşandığı 2014’te 7 bin dolara kadar geriledi. 2018’de ise 3 bin 600 dolara kadar düştü. 2013’ten 2017’ye yüzde 30 küçülen ülke ekonomisinin kamu borçlarında da artış yaşandı.

Gerçekten de dünyada varlığı kanıtlanan ham petrol rezervinin yüzde 17.6’sının (yani 301 milyar varil) bulunduğu Venezüella’da[85] -Chávez iktidarı süresince-, ‘Bolívar Misyonu’ ile bu servetin büyük bölümü yoksullara yardım programına aktarıldı. Ancak petrolün varilinin 100 dolar olduğu koşullarda, Venezüella’da ekonominin tüm alanları, bu petrol gelirine bağımlı hâle gelerek tempolarını düşürdüler.

Ancak Maduro, 2014’te Chávez’in ölümünün ardından iktidara geldi ve bu dönem ekonomide tökezleme eğilimiyle tanımlandı. 2014’te yüzde 68.5 olan enflasyon, 2015 ve 2016’da sırasıyla yüzde 180.9 ve 274.4 oldu. Petrole bağlı, petrol fiyatlarının yüksek olmasına odaklanmış ekonomi, ABD ambargosuyla birlikte kayaya oturdu. Yani Maduro döneminde düşen petrol fiyatları ile birlikte ekonomik durum kontrolden çıktı. Devletin desteklediği ucuz doların resmi fiyattan alınarak karaborsada yüksek fiyattan satılması, Bolívarın iç piyasada değerinin düşüşünü hızlandırmıştı. Sübvanse edilen mallar ve petrol büyük bir kaçakçılık sektörünün oluşmasını sağlamış, düşük fiyatlı ürünlerin başta Kolombiya’da satılmaya başlanması iç piyasada bu malların kıtlığı ile karşılaşılması ve karaborsasının oluşmasına sebep olmuştur.

Hiç şüphesiz karaborsa ve arbitraj mekanizmaları Maduro idaresinde ve ordu içinde de bu ticaretten fayda sağlayan grupları yaratmış, yolsuzluk da hızlı bir biçimde yaygınlaşmıştı.[86]

Verili durumda kaos inkâr edilemeyecek kadar çok boyutluydu ve hiper-enflasyona sarsılan ekonomi serbest düşüşteydi. IMF, enflasyonun yüzde bir milyonu görmesi olasından söz ediyor…

“Bunlar, 2014’te petrol fiyatlarındaki ani düşüşün yarattığı uzun süreli ekonomik soru(n)ların ardından geldi. Ayrıca hepsi birlikte, 2008 küresel ekonomik krizinin etkilerinin üstüne eklendiler.

Ve faturayı sıradan insanlar ödüyor. Temel gıdalar ve ilaçlar ya sarsıcı ölçüde pahalı ya da tamamen yok. Hükümeti saran krize rağmen, hiç kimse onun etrafındaki sağcı akbabaların zararlı doğasını azımsamamalı.”[87]

 

IV.1) IMF PROGRAMLARINA YANIT: “CHAVİZM”

 

Çünkü Venezüella’nın hikâyesinde 90’lı yıllardaki ekonomik yıkım ile sonuçlanan IMF programları kilit önemdedir. Gerçek, hiç de “Venezüella eskiden çok zengin bir ülke idi, Chávez geldi işleri bozdu” biçimindeki sunuma uygun değil. Venezüella ekonomisinin tahribatı 1990’lı yıllardaki IMF programları ile gerçekleşti. Bu bağlamda Chavizm, 1990’ların IMF programlarıyla şekillenen krizlere bir yanıt olarak doğdu.

Venezüella’nın hikâyesi aslında epey tanıdık. 1980’li yıllarda, ithal ikameci sanayileşme modelinin krize girmesi ile birlikte ekonomik model değişikliği ve özellikle döviz kazandırıcı ihracata dayalı birikim modeline geçiş gündeme geldi. Ancak daha önceki adımlara rağmen bu dönüşümün uygulanması 1990’lı yıllarda gerçekleşti; Başkan Carlos Andres Perez (1988-1992) döneminde El Paquete (1989) adıyla ilk IMF programı; Rafael Caldera (1993-1998) döneminde ise Agenda Venezüella (1996) adlı ikinci IMF programı uygulandı. Bu programların sonuçları ekonomik ve sosyal yıkım şeklinde gerçekleşti.

1989 programı tipik öğeler içerir: Kamu harcamalarının kısılması, fiyat kontrollerinin kaldırılması, ticaretin serbestleştirilmesi ve dalgalı kur rejimine geçilmesi. Özellikle kamu harcamalarının kısılması başlığı içinde sağlıkta özelleştirme (adem-i merkezileştirme olarak adlandırılan) programı da vardı. Bu program sonucunda yoksulların sağlık hizmetine erişimi önemli ölçüde kısıtlandı.

1989 programı, hemen başında yaşanan sert devalüasyonla birlikte, amaçlananın tersi bir sonuç doğurdu. Yerli paranın daha fazla değersizleşmesini önlemek için artırılan faizler, bu sefer maliyet kanalı ile enflasyon yarattı. IMF programının sonucu tam bir yıkım idi. Reel ücretler sert bir şekilde düştü, gelir dağılımı adaleti daha da bozuldu, geniş kesimler için yaşam koşulları kötüleşti, yoksulluk arttı.

Kısacası, Venezüella için 1990’lar kayıp yıllar oldu; 1999-2013’e uzanan Chávez’li dönemin ardından, küresel krizin yeni aşaması 2013 sonrasındaki Venezüella’nın durumunu derinden sarstı.[88]

Vijay Prashad’ın, “Venezüella idam sehpasında. Maduro hükümeti ipi kesmenin yolunu bulacak mı?”[89] sorusunun giderek daha da güncelleştiği koordinatlarda; bir dizi sosyal önlem açıklayan[90] Maduro, ülkede süren ekonomik kriz nedeniyle “ekonomik olağanüstü hâl” ilan edip;[91] ekonomiyi canlandırmak amacıyla ‘Petro’ adlı bir dijital parayı hayata geçirmeye çalıştı. Ancak ABD bu para biriminin şirketler tarafından kabul edilmemesi çağrısında bulunup, krizden çıkma girişimine büyük bir darbe daha vurdu.[92]

Sonrasında olağanüstü hâl ilanıyla Maduro üretimi durduran fabrikalara halk tarafından el konması gerektiğini belirtip, “Burjuvazi tarafından felce uğratılmış üretim kapasitelerine yeniden ulaşılabilmesi için” mümkün olan “tüm adımların” atılması gerektiğini ve üretimi frenleyerek, ülkeyi “sabote etmek” isteyen herkesin, kelepçelenip hapse atılması[93] gerektiğini açıkladı.[94]

ABD merkezli otomotiv şirketi General Motors, Venezüella’daki şirketin Valencia fabrikasına el konulduğunu duyurdu. General Motors, bunun “yasadışı” olduğunu açıkladı. [95]

“… ‘Venezüella hükümeti General Motors fabrikasına el koydu’ diye çıktı haberler. Fabrika yetkilileri çok şaşkın olduklarını söylemişler. Hiç bir neden yokmuş. İyice çıldırdı bu Venezüella hükümeti diye düşünüyor insan. Üzülenler bile oluyordur belki. Nasıl insan bir şekilde kendisini bir otomobil fabrikası ile empati yaparken bulur bilemiyorum ama televizyon seyrederken polis tarafını tutar oluyor ya insan, onun gibi galiba. Kameranın dayanılamaz taraf hâlinin bulaşması bu. Ve seyretmenin çaresiz cehaleti ve bilmemenin yargısız infazı…

İki gün sonra da ‘General Motors fabrikasını işçiler işgal etti’ diye yeni bir haber geldi. İki haber de doğru yani yalan değildi aslında ama anlatılan da gerçek değildi. Bilerek ya da bilmeyerek tepetaklak haberlerdi. Gerçek olan ise General Motors’un işçileri, fabrikanın kamulaştırılması için imza vermiş ve Venezüella yasalarına göre, ‘Bir yerde çalışan işçilerin yüzde 51’i imza verdiğinde hükümet burayı kamulaştırıp işçilere verir.’ kuralı uygulanıyordu. Bu yasanın amacı fabrikalarının sadece kamulaştırılması değil işçiler tarafından yönetilerek toplumsallaştırılmasıydı. General Motors’un yetkililerinin bu yasayı bilmemesi mümkün değildi çünkü birçok fabrika, iş yeri Venezüella’da bu yasa ile kamulaştırılıp işçilere verildi. Onların şaşkınlığı bu kapitalist dünyada bu nasıl yapılabilir ve daha da doğrusu hâlâ nasıl yapılmaya devam ediliyor olmalıydı.”[96]

Böylesi gelgitlerin ortasında, “Venezüella, bölgenin petrol zengini olsa da ekonomisi baş aşağı gitti. Ülke büyük gıda ve ilaç sıkıntısı, hiperenflasyon, üretimin paralize olması, gösteriler ve şiddet suçlarında patlama ile sarsılmaya başladı. Chávez’in yoksulluğa merhem olan sosyal programları tersine döndü. Solcu popülist Maduro yönetiminin ABD destekli muhalefetin baskıları karşısında gidişatı yönetemez hâlde,”[97] notunu düşüyordu Ceyda Karan.

Kolay mı? Venezüella’nın dış gelirlerinin yüzde 95’i petrolden geliyor.[98] Yirmi yıl önce bu oran yüzde 67’ydi. Bu arada, pek çok alanda sanayi ve tarım üretimi çöktüğü için GSYİH yüzde 18 düştü. Devlet kaynakları 2012’deki seviyenin yüzde 40’ına azaldı. Nüfusun neredeyse yüzde 90’ı yeterli yiyecek satın alamıyor.[99]

IMF’ye göre ülkenin GSYH’si 2013’e kıyasla yüzde 40 daha azalmış durumda. Bu, Rusya’da 1990-1994, Küba’da 1989-1993, Arnavutluk yine 1989-1993 kesitindeki ekonomik krizlerden daha derin. Ancak SSCB’nin parçalandığı dönemde Azerbaycan, Ermenistan ve Ukrayna’da yaşanan, savaş yorgunu Libya (2011), Liberya (1993), Ruanda (1994), İran (1981) ve son yıllarda Sudan’da yaşananlardan biraz daha hâllice. Durumu kötüleştiren dışsal koşulların başında, hem dünya petrol fiyatlarında yaşanan yüzde 55 düşüş, hem de ülkede petrol üretiminin yüzde 17 azalması geliyor.

İşin kötüsü Venezüella’nın bu duruma dünyanın en borçlu ülkesi olarak yakalanmış olması. Borç batağında olan devletin ithalat kısıtlamasına gitmesi bu kez ham madde ve önemli ara mallarında kıtlığa yol açtı. Tarım ve üretim sektörlerindeki çöküşün toplamı ülkenin milli gelirinin üzerine çıktı. Ve sonuç hiper-enflasyon.

2012-2017 kesitinde asgari ücret yüzde 75 eridi. Ülke nüfusunun asgari ücretle çalışan önemli bir kısmı, daha önce ayda 295 dolar kazanırken şimdi sadece 36 dolar ile geçinmek zorunda kaldı. Bu beraberinde doğal olarak açlığı getirdi. Araştırmalar 5 kişilik bir ailenin daha önce günde harcadığı 52 bin 854 kalorinin yüzde 87 azalarak 7005 kaloriye düştüğünü gösteriyor. Yine aynı araştırmaya göre Venezüellalıların yüzde 74’ü ortalama 9 kilo kaybetmiş durumda. Hasta ölümleri yüzde 10 arttı, yeni doğan ölümleri yüz misli arttı.[100]

Venezüella’da bir dolar ile 70 bin litre benzin alınabiliyor, diğer ülkelerde ise uluslararası fiyatlardan ödeme yapılıyor ki ortalama bir litre 1.11 dolar ediyor, örneğin kaçakçılığın ilk adresi olan Kolombiya’da Venezüella benzininin litresi 0.79 dolara satılıyor.[101]

Venezüella’da bir hamburger resmi kurdan 1.700 Venezüella Bolívarı’na (170 dolar) satılırken, bir otelde gecelik ücret 7.000 dolar oldu.[102]

Enflasyon 2015’de yüzde 121 olurken; bunda etkili olan ise, döviz gelirlerinin yüzde 95’ini sağlayan petrolün fiyatının birkaç yılda yüzde 60 düşmesiydi.[103]

Venezüella’da 2017 verilerine göre tüketici enflasyonu yüzde 800 civarlarında.[104]

2018’de resmi asgari ücretin 5.5 milyon Bolívar olduğu ülkede, cari kura göre bu ücret sadece 1.5 dolara denk geliyorken;[105] küçülme yüzde 15 düzeyindedir.[106]

Kişi başına GSMH, beş yılda yüzde 45 eridi. Enflasyon yüzde 13 bin 800’e ulaştı. Venezüellalılar 2016’da 6 kg, 2018’de ise ortalama 11 kg zayıflamışlar.[107]

Ülkede büyüme gerilerken enflasyon ve işsizlik had safhaya ulaştı. İktisat literatüründe ‘stagflasyon’ denen bu durum, 2014’den beri devam ederken Uluslararası Para Fonu (IMF) tahminlerine göre 2019’da da durum değişmeyecek. Özetle Venezüella ekonomisi ‘büyük depresyon’a demirleyecek. BBC’nin Venezüella’dan aktardığı izlenimler, gözlerin yeniden ülke ekonomisine çevrilmesine neden oldu. BBC haberinde, ülkede bir kavanoz Nutella’nın karaborsada 15 bin Bolívar’dan satıldığı, bu rakamın aylık asgari ücretin yarısı ettiği aktarılmıştı.[108]

Bu “Neden böyledir” mi?

“Geçiş sürecinin en zayıf yanı, petrol fiyatlarına bağımlı olmasıydı. “Misyon” adı verilen sosyal yardım politikalarıyla gecekondu mahallerinde (barrio) yaşayan en yoksul kesimlerin eğitim, sağlık ve barınma gibi ihtiyaçlarının karşılanması ve yeni bir toplumsal üretim ilişkisi kurmayı hedefleyen kooperatif modelinin temellerinin atılması, yüksek petrol gelirleri sayesinde mümkün olmuştu. Ancak 2013’ten itibaren emtia fiyatları hızla düşmeye başlayınca petrol fiyatlarındaki hızlı düşüş, gelirinin yüzde 95’i petrole dayanan Venezüella ekonomisi açısından çok büyük bir şok oldu. Enflasyon kısa süre içerisinde yüzde 18 binlere tırmandı, stokçuluk yüzünden temel gıda ürünlerine erişimde ciddi sıkıntılar ortaya çıktı ve bu şartlar altında muhaliflerin tırmandırdığı şiddetle birlikte Maduro iktidarında Venezüella çok derin bir kriz ve çatışma ortamının içine sürüklendi.”[109]

Venezüella konusunda; “Yaşananları analiz etmek kolay değil. Devrimcilik, sosyalizm, kapitalizm, kamulaştırmalar, liderler, halkın yaşananlara bakışı bir karmaşayı gösteriyor,”[110] notu düşülen tabloda; Mark Weisbrot’un, “Ekonomik dengesizliği çözümleyecek büyük reformlar olmadan, Venezüella ekonomisinin toparlanamayacağı anlaşılmalıdır,”[111] uyarısının altı bir kez daha çizilmelidir…

 

  1. AYRIM: ABD MÜDAHALESİ, DARBE GİRİŞİMİ

 

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, “Geçici devlet başkanı Guaidó’ya ABD’nin sarsılmaz desteğini dile getirir”ken;[112] “Washington ‘kendi’ ülkesini geri istiyor; bu nedenle de ülkeyi, ABD’nin sahiplik ettiği bağımlı bir kurum statüsüne geri döndürmeye kararlı olan muhalefete hem açık hem de gizli destek sağlıyor,”[113] diyor John Wight da…

Gerçekten de Washington destekli Guaidó’nun kaosun derinleştirdiği Venezüella’da, Maduro bu oyunun mimarı ABD Başkanı Donald Trump’a, “Elini kana bulama” uyarısında bulunup;[114] “Ülkemize karşı yaptıkları artık yeter. Daha ne kadar ülkemize zarar verecekler. Yankee müdahaleciliğinden vazgeçin, savaş çağrısı yapmayı durdurun, zaten başarısızlığa uğramış bir darbeyi desteklemekten vazgeçin. Darbe başarısız oldu ve ABD hâlâ bunun farkında değil,”[115] dese de; ABD’nin çeşitli ülkelerde tercih ettiği adayları finanse ettiği, danışmanlık yaptığı 16 girişimin olduğu unutulmamalıdır.

Söz konusu müdahale girişimlerin büyük çoğunluğunda ABD “başarılı” oldu. Bir dönemin CIA İstihbarat Daire Başkanı Ray S. Cline bunu “Başarılı bir rejim değişikliğinin anahtarı doğru zamanda makul miktarda yardım sağlamak” sözleriyle açıklıyordu…

Bu kapsamda “ABD’nin ve dolayısıyla Donald Trump’ın şu sıralar hedefinde olan Venezüella, emperyalist siyasetin ‘karakteristiklerini’ sergilendiği bir vaka”[116] olduğu unutulmadan; görülmesi gerek: ABD emperyalizmi bir kez daha kanlı tırnaklarını Güney Amerika halklarının boğazına geçirdi. 2009’da Honduras’ta, 2016’da Brezilya’da gerçekleştirilen darbelerin bir benzeri bu kez de Venezüella’da hayata geçirilmek isteniyor…

Prof Dr. Korkut Boratav’ın, “Trump, tüm Latin Amerika kıtasında gericiliğin perçinlenmesi için üç ülkeyi kendine hedef belirledi. Küba, Venezüella ve Nikaragua… Muhtemelen Bolivya’da yedekte duruyor,”[117] vurgusunu “es” geçmeden unutmayalım: Böylesi koordinatlarda, “Maduro yönetiminin birçok eksiğinden, yanlışından bahsedilebilir. Ancak bunlar bir ülkenin iç karışıklığa sürüklenmesini, meşru liderinin askeri/ sivil darbelerle alaşağı edilmesini meşrulaştırmaz.”[118]

Hem de ABD emperyalistlerinin açık tehdidi; ayan beyan orta ve “sağır sultan”ın bile malumuyken…

“Nasıl” mı?

ABD Başkanı Donald Trump’ın, rejime bağlı ordu mensuplarının “geleceklerini riske attığı” vurgusuyla, “Maduro’ya desteğe devam ederseniz güvenli bir liman bulamayacaksınız, kolay bir kaçış ve çıkış bulamayacaksınız. Her şeyinizi kaybedeceksiniz,”[119] dediği üzere![120]

Veya Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un, “ABD diplomatlarına, Venezüella demokratik lideri Juan Guaidó’ya veya Venezüella Ulusal Meclisi’ne yönelik herhangi bir saldırı ve gözdağına ciddi bir karşılık verilecek,”[121] deyip; Kolombiya Dışişleri Bakanı Carlos Holmes Trujillo ile ortak basın toplantısında Bolton’un, kameralara “Kolombiya’ya 5 bin asker” yazılı notla poz verme[122] tehdidindeki üzere!

Ya da Venezüella’da “darbe yaşanabileceğini” söyleyen ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un, Maduro’nun “Küba’ya sığınabileceğini”[123] ifade etmesi gibi![124]

 

V.1) SORALIM!

 

Şimdi soralım: “ABD emperyalizmi… haydut bir devlet hâline gelmişti,”[125] diyen Mazhar Özsaruhan haksız olabilir mi? Bu kadar da değil; devam edelim!

Beyaz Saray, Venezüella’nın ABD bankalarındaki (Venezüella Devlet Petrol Şirketi PDVSA’nın nakit parasının yaklaşık yüzde 75’ine denk düşen) parasının kontrol hakkını Guaidó’ya verdi.[126]

Venezüella Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası’ndaki 8 milyar dolarlık altın rezervinin 1.2 milyar dolarlık kısmını ülkeye transfer etmek isteyince, İngiltere hükümetinin engeliyle karşılaştı.[127]

Ayrıca yeni ABD yaptırımları da devreye sokuldu. Yeni yaptırımlarla PDVSA’nın yaklaşık 7 milyar dolarlık geliri bloke edilecek ve ihracat gelirlerinde 11 milyar dolardan fazla bir kayba neden olacak.[128]

ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin (OFAC) açıklamasında, 4 Venezüellalı kamu yetkilisinin yaptırım listesine eklendiği belirtildi. Venezüella’nın Aragua eyaletinin Valisi ve devlete ait petrol şirketi PDVSA’nın Yönetim Kurulu Üyesi (daha önce Venezüella’nın Ekonomi ve Finans Bakanı, Merkez Bankası Başkanı ve Gıda Bakanı olarak görev yapan) Rodolfo Clemente Marco Torres, Venezüella Ordusu’nun üst düzey yetkililerinden Fabio Enrique Zavarse Pabon ve Gerardo José Izquirdo Torres ile Bolívar eyaletinin eski Valisi Francisco José Rangel Gómez kara listeye eklendi.[129]

Venezüella polisi, Valencia kentindeki Arturo Michelena Uluslararası Havalimanı’ndaki bir depoda ABD’den gönderilen silahlara el koydu. İçişleri Bakanlığından yapılan açıklamada el koyulan zulada ABD yapımı 19 tüfek ve 118 şarjör, yüksek kalibre mühimmatın yanı sıra 90 radyo ve 6 cep telefonu olduğunu duyurdu.[130]

Vd’leri, vb’leri…

Şu çok açık: ABD emperyalizmi Latin Amerika ülkelerini “arka bahçesi” ya da “yakın hayat alanı” olarak görme ve tutma politikasını hiçbir zaman terketmedi. Amerikancı yönetimleri işbaşına getirmek için her tür entrikaya başvurdu ve şimdi de aynı tutumunu denebilir ki, daha pervasızca ve açıktan sürdürüyor. Brezilya’da faşizan Bolsonaro’nun işbaşına taşınmasına benzer biçimde, Guaidó Venezüella’nın başına geçirilmek isteniyor.

“Venezüella’ya emperyalist müdahale, sadece Latin halklarına yönelik bir saldırganlığı içermiyor, kendi bugünleri ve gelecekleri üzerinde söz ve irade sahibi olmak isteyen ve bunun için mücadele eden tüm halklara karşı sürdürülen tahakküm politikasını da ifade ediyor. Bu saldırganlığa karşı çıkmak dünyanın neresinde olursa olsun işçi ve emekçilerin, ilerici devrimci ve sosyalist kesimlerin bir sorumluluğudur. Buna rağmen ama, bizim ülkemizin kimi ‘kül yutmaz’ liberal solcuları, üzerine ‘Maduro’nun diktatörlüğü’ yazdıkları bir maskeyle kendi yüzlerini örterek emperyalist haydutluk ve arsızlığın kınanmasını dahi ‘eleştiri konusu’ yapabiliyorlar.”[131]

O hâlde soralım:

“Kötü yönetim darbeyi meşrulaştırır mı?” Tabi ki hayır!

Konuya ilişkin olarak -Latin Amerika’yı yakından izleyen bir yazar- Mark Weisbrot, şu sorunun altını çizer: “Rusya, Çin ve Kuzey Kore, Nancy Pelosi’yi ABD başkanı olarak tanıdıklarını beyan etseler, Amerikalılar bunu kabul eder mi?[132]

Tabi ki hayır!

Ve bir şey daha: ‘Fox News’a demecinde John Bolton, “Amerikan petrol şirketleri Venezüella petrolüne yatırım yaparsa ABD ekonomik olarak da kazançlı çıkar,” derken; Guaidó da gecikmeden yanıtlıyor: “Venezüella’nın dev petrol sektörünü özel yatırıma açma planlarımız hazırdır…”[133]

Olacak şey mi?

“Şu anda, Amerika Birleşik Devletleri’nin şoförü olan Başkan Donald Trump, yabancı bir ülkenin ‘meşru’ liderinin kim olup olmadığına ilişkin bir kararname yayımladı…

Venezüella devlet başkanı, 2016 ABD başkanlık seçiminde meslektaşı Hillary Clinton’dan yaklaşık 200 bin daha az oy alan Trump’ın meşru olmadığını açıklasa ne olurdu? Dünyada kimse onu dinler ve ciddiye alır mıydı?

‘The New York Times’ın 9 Eylül 2018 tarihli nüshasında Trump’ın temsilcilerinin Başkan Maduro’ya karşı bir darbeyi nasıl destekleyebileceklerini tartışmak için Venezüellalı generallerle gizlice bir araya geldikleri bildirildi.

XIX. ve XX. yüzyılların çoğu boyunca, Latin Amerika ülkelerini kimin yönetmesi gerektiğine hep ABD karar verdi. Bunun temelini 2 Aralık 1823’te yapılan bir kongrede dış politika kılavuzlarını açıklayan ABD Başkanı James Monroe’nun (1817-1825) adını taşıyan Monroe doktrini oluşturmaktaydı.

Monroe doktrini, ABD’nin özellikle de Avrupalı rakiplerine karşı Amerika kıtasındaki tek güç olduğunu gösterme amaçlıydı. Anlamsız olduğu kadar tehlikeliydi de. Yanılmıyorsak Monroe şimdi geri dönüyor. Ne kadar utanç verici...”[134]

Soru(n) tam da buradadır; hem de Trump, Latin Amerika genelinde Monroe doktrini ekseninde yeni (olmayan) bir saldırıyı devreye sokarken!

Bolivyalı bakan Juan Ramon Quintana, ABD’nin ülkenin ilk yerli Cumhurbaşkanı Evo Morales’i devirmek için plan yaptığına dair ellerinde güçlü kanıtlar bulunduğunu açıkladı. Geçmişte birçok darbe tertipleyen ve kirli savaşları organize edip cuntalara askeri-ekonomik destek sağlayan ABD’nin bu kez gözünü Morales’e diktiği bildiriliyor.

Hatırlanacağı üzere: ABD Haziran 2009’da Manuel Zelaya yönetiminin özelleştirme gibi neo-liberal politikaların bir kısmını reddetmesi, IMF ve ABD şirketlerine tavır almaya başlaması, sol hükümetlerle ilişki geliştirmesi, Ordu Komutanı Romeo Vasquez Velasquez’i görevden alması üzerine darbe yaptırmıştı. Darbe şefi Velasquez’in cuntacılar ve ölüm mangaları yetiştiren SOA (School of the Americas - SOA) çıkışlı olduğu ortaya çıkmıştı.[135]

Bu çerçevede Venezüella’da da yerel işbirlikçilerle desteklenen bir ABD oyunu; müdahale tezgâhı olduğundan kimsenin kuşkusu olmamalı…

Hızla aktaralım!

Mesela, kendisini ülkenin geçici başkanı ilan eden Guaidó’ya, ABD’den destek gecikmedi. Trump, Guaidó’yu ülkenin meşru lideri olarak tanıdığını açıkladı.

Daha önce de Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Venezüella’da Ulusal Meclis’in tek meşru kurul olduğunu iddia etmiş ve orduya “Hukukun üstünlüğü ve anayasal düzeni koruma” çağrısı yapmış[136] ve askeri müdahâlenin masada olduğunu ve ülkenin gelirlerinin Maduro hükümetinden alınması gerektiğini söylemişti.[137]

“ABD, Guaidó’nun anayasanın 233. maddesi uyarınca Geçici Devlet Başkanı görevini üstlenme yönündeki cesur kararını tanıyor. Ulusal Meclis’i ve geçici bir hükümet kurarak ülkeyi serbest ve adil seçimlere hazırlama yönündeki çabalarını destekliyoruz,”[138] diye açıklama yapıp, orduya da çağrı çıkaran ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) Guaidó’yı tanıma ve demokratik geçiş sürecine destek verme çağrısında bulunup, “Bütün ülkelerin taraf tutma zamanı geldi. Ya özgürlüğü seçen güçlerin yanında olursunuz, ya da Maduro ve kargaşasını seçersiniz,” demişti.[139]

Belçika Dışişleri Bakanı Didier Reynders, Venezüella Ulusal Meclisi’ne destek verdiğini söylerken;[140] İngiltere Dışişleri Bakanı Jeremy Hunt da, Guaidó’yu devlet başkanı olarak tanıyacaklarını açıklayıp, “Maduro Venezüella’nın meşru lideri değildir,” değerlendirmesini yaptı.[141]

Darbeyi alkışlayan ‘Süddeutsche Zeitung’dan Boris Hermann da, 23 Ocak 2019’da şunları yazıyordu: “Venezüella halkını Maduro’dan kurtarmanın üç yolu var. En hızlısı ülkenin Brezilya’nın desteğiyle ABD tarafından işgal edilmesi. Ama bu en kötü yol. Bölgenin istikrarsızlaştırılması sonu belli olmayan savaşlara yol açabilir. İkinci yol Maduro’ya pazarlık yaparak, kriminal çevresiyle birlikte geri çekilmesini sağlamak. En iyi yol bu, ancak imkânsız gibi görünüyor. Geriye üçüncü yol kalıyor. O da Guaidó’nun bugüne kadar Maduro’nun yanında olan orduya af çağrısı yaparak taraf değiştirmesini sağlamak. Bunun başarı şansı var.”[142]

 

DEVAM EDECEK

15.03.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR