VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU (2)

VENEZÜELLA VE EMPERYALİZM KONUSU (2)

I.2) VE DEZENFORMASYON

 

Söz konusu ABD oyunu dezenformasyon tezgâhında örülürken; emperyalist Batı medyası yanlış bilgilerin oluşturulup, pekiştirilmesinde başat bir rol oynuyorken; “Açıkça yanlış olmalarına karşın yalanlar, gerçekler bastırılarak saçmalıklar doğru olarak lanse ediliyor,”[48] diyor Tortilla Con Sal…

Venezüella konusunda şu bir gerçek; ABD-Batı kaynaklı haber ağlarının etkisi altında kalınıyor. Maduro’nun “diktatör” olduğu kabulüyle birlikte “kıtlık” ya da “açlık” da bu “dikta rejimi”nin sonucuymuş gibi sunuluyor. Oysa Venezüella yıllardır ABD’nin uyguladığı, Kanada, İsviçre ve Panama ile AB’nin de katıldığı acımasız yaptırımlarla çökertilmeye çalışılıyor. Önce bu görülmeli ve ardından da Maduro, yanlışları, eksiklikleri yüzünden elbette eleştirilmeli.

ABD’nin uluslararası hukuka göre yasadışı yaptırımları, Venezüella’da “rejim değişikliği”ni gerçekleştirme stratejisinin bir parçasıdır. Amaç, büyük petrol rezervleri ile diğer doğal kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek. Bu bilinmedik bir şey değil!

Ayrıca Venezüella yönetimi ABD çıkarları için büyük engel. Bu nedenle ABD yönetimleri pervasızca uluslararası hukuka ayırı yaptırımlarla boğmaya çalışıyor ülkeyi.

ABD’nin saldırıları Chávez’in ilk yıllarından itibaren Venezüella’yı istikrarsızlaştırarak bir “rejim değişikliği”ne yol açma üzerine kuruluydu. Bu, George W. Bush’un 2002’de Chávez’e karşı başarısız darbe girişimine de yol açtı. Darbe halkın desteğiyle atlatıldı ama milyarlarca dolarlık gelir kaybına yol açtı, hükümetin sosyal projeleri üzerinde yıkıcı bir etki yarattı.

Edward Snowden’ın ifşa ettiği gizli ABD hükümet belgeleri ve WikiLeaks sızıntılarında, ABD’nin Venezüella’da meşru yönetimi devirmek için gizlice finansal, politik, medya ve diplomatik faaliyetler içinde olduğu kanıtlanmıştı. Bunları hatırlamamak bugünü anlamayı zorlaştırır.

Yasadışı yaptırımlar konusunda ABD’nin nasıl çıldırdığına bakalım; Başkan Donald Trump’ın Venezüella’nın ABD’nin ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu belirten 2015 yürütme kararını yenilemesinin ardından, Şubat 2017, Mayıs 2017, Temmuz 2017, Ağustos 2017, Kasım 2017 ve Mart 2018’de Venezüella’ya karşı bir dizi yaptırım daha uygulandı. Bugüne kadar hiçbir ülke böylesine bir abluka altına alınmadı. Yaptırımlar 2018’de Venezüella’ya tam tamına 20 milyar dolar kaybettirdi. Bu birçok yatırımın gerçekleştirilememesi demek. Maduro’ya istenildiği kadar kızılsın ama bu da mutlaka görülsün.

“İyi de yoksulluk neden var” mı diyorsunuz hâlâ?

Amaç Venezüella ekonomisini tahrip ederek, kitlesel göçlere ve iç savaşa yol açmak. ABD’nin çok istediği “insani müdahale” için uygun ortam oluşacak böylece!

Bir başka gelişme daha var. Venezüella’nın komşusu Kolombiya’nın NATO’ya katılma kararı da ABD’nin bölgeye askeri erişimini artıracak. Bu “bölgesel barış ve istikrar için ciddi bir tehdit” olarak nitelendirdiği Venezüella için ABD kaynaklı tehdidin artması demek.

Yaptırımların sonucu olarak Venezüella hükümetinin eli kolu bağlı durumda. Nasıl mı? En basitinden şöyle; gıda başta olmak üzere temel ürünlerin dışalımı uluslararası ticaret kuralları kullanılarak engelleniyor. Bilmeyenlere anımsatayım, Venezüella’nın dışalıma yönelik tüm finansal işlemleri yıllardır bloke edilmiş durumda. Yurtdışındaki finansal varlıkları donduruldu örneğin. Ülkenin uluslararası bankalarda bulunan 2.5 milyar doları bloke edildi. Yabancı tekelleri devletleştirmesine ragmen Venezüella’da temel malların üretim ve dağıtımı hâlâ kapitalist azınlığın elinde. Piyasada yönetime karşı kullanılmak üzere özellikle yaratılan yoksulluk/yoksunluk bunların eseri.

Yaratılan ortamdan kaçarak komşu ülkelere sığınan(!) “milyonlarca” Venezüellalıdan söz edilmesi de büyük bir yalanın parçası. Ülkeden ayrılan bir kesim elbette var. Bu tür göçlere ilişkin eski İspanya Başbakanı José Luis Zapatero’nun değerlendirmesini anımsatalım önce. Zapatero, “Ben göçlerin ABD ve batı tarafından desteklenen ekonomik yaptırımlarla ilgisi olduğuna inanıyorum” demişti. Bunu aklımızda tutarak devam edelim: 2013- 2017 yılları arasında 1.5 ila 2.3 milyon arası insanın Venezüella’dan ayrıldığı ileri sürüldü. Birleşmiş Milletler Mülteciler Dairesi bu rakamları açıklarken, ayrılanların uyruğunu göz önünde bulundurmadı. Dolayısıyla bu rakamlar gerçek değer olarak kabul edilemez. Oysa (Venezüella’ya düşmanlıkta ABD ile yarışan) Kolombiya’nın Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tarafından Temmuz 2017’de yayınlanan bir raporda, 2016 sonunda, Venezüella’dan “ayrılanların” yüzde 67’sinin üç Kolombiya sınır kentine gittikleri vurgulandı. Aynı kurumun raporuna göre gidenlerin yüzde 92’si yeniden döneceklerini açıklamıştı…

Ama gider gitmez dönenler de var. 3 binden fazla göçmen Venezüella hükümetinin hazırladığı Patria (Vatan) Projesi ile geri döndüler. Peki son beş yılda 5 buçuk milyondan fazla Kolombiyalının Venezüella’ya kaçtığından haberi olan var mı?

Sağlıktaki korkunç engellemelere gelince: Venezüella’da yaptırımlar yoluyla yönetimi devirmek Amerikan stratejisinin bir parçası. Bu yaptırımların halka yansıması özellikle temel sağlık maddelerinde, ilaçlarda görülüyor. İlaçların ülkeye sokulmadığını kaç kişi biliyor?

Maduro yönetiminin Chávez’in sağlık politikalarına sadık kaldığı, inanılmaz çaba gösterdiği ne kadar biliniyor? Şu engellemeler Maduro’yu suçlayanları düşündürtür mü acaba biraz olsun? Temmuz 2017’de, ABD bankası Citibank, 450.000 kayıtlı hastanın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Venezüella’nın 300.000 insülin dozu ithalatı için yapacağı ödemeyi kabul etmedi.

Maduro hükümetinin aşı almak için UBS İsviçre bankasına fon yatırması engellendi, ülkenin başarılı giden aşılama programları sabote edildi. Kasım 2017’de, uluslararası ilaç şirketleri Baster, Abbot ve Pfizer, kanser ilaçları için ihracat sertifikaları vermeyi reddetti ve Venezüella’nın bunları satın alması imkânsız hâle getirildi.

2018’de, Venezüella hükümetinin 15.000 hastanın ücretsiz tedavi edilmesine yönelik diyaliz tedariki için uluslararası bir hesap üzerinden 9 milyon dolarlık ödemesi, ABD yaptırımı nedeniyle engellendi. Ve tedavi hizmeti yapılamadı. Yaptırımlar gerçeğini görmeden Maduro ve yönetimini suçlamak vicdansızlık olur.[49]

Bu ve benzerlerinden haberdar olmadan; soru(n) yerli yerine oturtulabilir mi?

 

  1. AYRIM: ULUSLARARASI BAĞLAM

 

Sınıflı sömürücü dünya düzen(sizl)iğinin tarihinde hep, “büyük balığın küçük balığı yutması”, “güçlünün zayıftan beslenmesi”; muhtelif “gerekçeler” ile “normal” olarak sunulup; emperyalistler tarafından bu hâle “denge” bile denil(ebil)miştir! 

Emperyalizm, kapitalist güçlülerin yayılma ve hükmetme ihtirası yanında yerküreyi durmadan paylaşmaları vahşetiyken; aktörler (Rusya ve Çin ile) çoğalmıştır.

Yeri gelmişken anımsatmadan geçmeyelim: Uluslararası ilişkilerde “gönlünüz”, o ya da bu güçten yana olabilir; ama bu, büyük aktörlerin ve amaçlarının -ne olursa olsun!- daima emperyalist olacağı gerçeğini değiştirmez, değiştiremez.

Bu bağlamda Venezüella meselesinde herkes hariçten gazel okuyorken; her büyük gücün, hükümetin ayrı, ayrı hesabı olduğu unutulmasın.

ABD’nin burnunun dibindeki Venezüella’da Çin’in, Rusya’nın nüfuz alanı yaratmasını engellemek için Maduro’yu gönderecek her türlü muhalif hareketi destekleyeceği ortadayken; ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da sosyal medyada Venezüellalılara seslenirken, “Sizlere en az 20 milyon dolar tutarında insani yardım yapmaya hazırız” dedi. “Maduro’yu devirirseniz” diye eklemesine gerek yoktu tabii!

Öyleyse Venezüella’nın bir uluslararası ilişkiler meselesi olduğu ve III. Büyük Bunalım ile bağıntılı olduğu görülmeli; dünya ekonomisi bir durgunluk hatta bir depresyon döneminin eşiğinde ve savaş davullarının sesi giderek yükseliyorken…

ABD, 2003’de, Batı ekonomilerinde bir depresyon başlamak üzereyken Irak’a saldırdı. Ortadoğu yeniden yapılandırılacak, ABD de bir küresel imparatorluk olduğunu kanıtlayacaktı. Bir milyondan fazla ölüden, 2 triyon dolarlık faturadan sonra, bu projenin etkilerinden biri ABD hegemonyasını daha da zayıflatmak, öteki de 4 yıl sonra büyük mali krizle sonuçlanan bir mali genişlemeyi tetiklemek olmuştu.

ABD’de Trump yönetiminde dış politikada yeniden etkin olan Neo-Con ekip bu kez, Çin ve Rusya’nın, Monroe doktriniyle ABD’nin nüfuz alanı olarak belirlenmiş Latin Amerika’da gittikçe gelişmekte olan etkilerini kırmak için hızla ilerliyor. Bu kez, Neo-Conların hedefi Venezüella.

Venezüella da Irak gibi enerji ve mineral zengini bir ülke. Irak’tan farklı olarak, Veneüzella’da halkçı ve anti-emperyalist karakterli Maduro rejimi var. Ancak, bu rejimin, petrol fiyatlarındaki gerilemelerin, kapitalist sınıfın gittikçe artan direnişinin, ABD ambargolarının etkilerinin karşısında ülkenin derin bir toplumsal krize düşmesini engelleyemediği görülüyor.

Kapitalist sınıf sonunda, Maduro rejiminin karşısına kendi alternatifini koydu. ABD, Kanada, 12 Latin Amerika ülkesi, Avrupa Birliği ülkeleri bu alternatif iktidarı desteklediler ve Maduro’yu gayri meşru ilan ettiler. Böylece ülke, bir iç savaşın eşiğine geldi.

İlk bakışta, ABD açısından, bir askeri müdahale için koşullar, Irak’takinden çok daha uygun. Örneğin ABD Irak’a saldırdığında ülke ikiye bölünmüş değildi. Bu nedenle işgale karşı direniş bastırılamadı. ABD bir Şii - Sünni iç savaşını tetikleyerek kendisine bir manevra alanı açmaya çalıştı. Venezüella’da daha baştan ABD yanlısı güçlü bir toplumsal hareket var. ABD, Venezüella’da bir iç savaşın tarafı olabilir.

ABD Irak’a saldırdığında bölge ülkelerinden aktif destek alamadı. Türkiye, o zamanlar bir parlamenter rejime sahip olduğundan, Irak’a kuzeyden giriş projesi Meclis’ten geçmedi. Buna karşılık, günümüzde Venezüella’nın komşuları, faşist Bolsonaro yönetimindeki Brezilya (Latin Amerika’nın en zengin ülkesi) ve yine aşırı sağcı bir rejimle yönetilen Kolombiya, Venezüella’da bir rejim değişikliği, hatta iç savaş sürecine ABD’nin yanında katılmak için sabırsızlanıyorlar.

Ancak 30 milyon nüfuslu, sınıfsal temellerde kutuplaşmış Venezüella’da, bir ABD müdahalesinin, yüz binlerce insanın canına mal olma riski bir yana, nükleer silahlara sahip ABD, Rusya ve Çin’i karşı karşıya getirme olasılığı çok güçlü.

Rusya ve Çin’in Venezüella’da ABD’yi tedirgin edecek düzeyde askeri, ekonomik, stratejik yatırımları var. Aralık sonunda, Rusya’nın 5500 km menzilli, nükleer başlıklı Kruz füzeleri taşıyabilen stratejik bombardıman uçakları Venezüella’yı ziyaret ediyordu. Uçaklar dönerken, ABD hava sahasına adeta değerek geçmişler. Rusya, Venezüella’da kalıcı bir üs elde etmeye çalışıyor. Çin, Venezüella’ya 65 milyar dolar borç verdi. Bu yolla enerji ve mineral kaynaklarına ulaşmaya başladı. Çin’in, Guarico’daki Manuel Rios hava üssünde bir uydu izleme istasyonu var. ABD’de Council on Foreign Relations, Gatestone Institute, Harp Akademileri gibi dış politika üreten kurumlarında uzmanlar, başka Latin Amerika ülkelerine de nüfuz etmeye başlamış olan Çin’i ve Rusya’yı çok geç olmadan bölgeden tamamen çıkarmak gerektiğini savunuyorlar.

Bu sırada, dünya ekonomisi yeni bir yavaşlama, hatta önceki mali krizden kalmış sorunları da düşününce, belki de bir depresyon dönemine giriyor. Güneydoğu Asya denizlerinden Ortadoğu’ya, Ukrayna’dan Afrika’ya, büyük güçler arasındaki ekonomik, teknolojik, nüfuz alanları rekabeti giderek sertleşiyor. Yeni bir nükleer silahlanma yarışı başlıyor. “Siber uzayın”, daha şimdiden bir açık savaş alanına dönüştüğü anlaşılıyor. Kısacası karşımızda “Tükidides tuzağı” tanımına uygun, girift ittifaklarla örülmüş patlayıcı bir karışım var.

Venezüella’daki gelişmelerin, bu patlayıcı karışımı ateşleyecek bir fünyeye dönüşme olasılığı hızla artıyor.[50] Çünkü Venezüella’daki gelişmeler karşısında bir yanda ABD’nin, diğer yanda Rusya ve Çin’in olduğu bir saflaşma var. Rusya ve Çin’in Venezüella ekonomisiyle kurduğu ilişkide enerji ve ekonomi önemli bir noktada yer alıyor. ABD’nin Venezüella’ya dönük tutumunda da bu iki rakibin burnunun dibinde genişleyen stratejik varlığı, etkili faktörlerden biri…

Venezüella’da devam eden siyasi çalkantının dozu artıyor. ABD’nin Meclis Başkanı Juan Guaidó’yu geçici başkan olarak tanımasının ardından dünyadan farklı tepkiler geldi. AB, Latin Amerika ülkeleri ve Kanada ABD’nin yanında yer alırken Çin, İran, Rusya ve Türkiye gibi ülkeler, Maduro’nun arkasında saf tuttu. Bu siyasi kutuplaşma içinde söz söylenen alanların başında Venezüella ekonomisi geliyor. Çin ve Rusya’nın Venezüella ile kurduğu ilişkinin dayanışmanın ötesinde maddi ve stratejik önemi var; ABD müdahalesinin de bu faktörleri gözeten bir yanı…

Venezüella ekonomisine dönük analizlerin ortak noktası ülkenin sahip olduğu petrol rezervi. Venezüella’nın dünyanın en büyük rezervlerine sahip olduğu bilgisi doğru. Ancak kanıtlanmış rezervlerin varlığı kendiliğinden maddi varlığa dönüşemez. Rezervlerin ulaşılabilirliği, bulunduğu derinlik, jeolojik yapı, rezervlerin niteliği, gerekli teknik ekipman ve kalifiye personel, yüksek teknoloji ve yatırım, rezervin maddi bir değere dönüşmesinin belli başlı şartları.

Petrol zengini diğer ülkelerde görüldüğü gibi Venezüella’nın da ihracatının büyük bölümü petrole dayanıyor. İhracat fazlası veren pek çok üretici ülke, enerjiden gelen gelirlerinin bir kısmını rezerv, istikrar, varlık gibi çeşitli adlar altındaki fonlarda biriktiriyor. Bu fonların amacı, küresel piyasada cazip yatırımlara girişmenin yanında petrol fiyatlarında yaşanacak sert bir düşüş karşısında ekonomiyi yeniden ayağa kaldırmak… Enerji gelirlerinin ne kadarının biriktirileceği ne kadarının harcanacağı, ülkelerin ekonomik ve sosyal durumuna göre değişim gösteriyor. Örneğin 2014’ten itibaren hızla düşen petrol fiyatları karşısında Rusya ve Suudi Arabistan ekonomileri için fonlarını seferber etti. Peki Venezüella’da durum nasıl gelişti?

Chávez iktidara geldiği 1999’dan itibaren petrol üretimini artırmaya dönük hamleler yaptı. Bolívarcı Devrim’in misyon olarak anılan ayağında yoksulluk içinde yaşayan halkın insani koşullara kavuşması için gerekli olan sağlık, eğitim, sosyal hizmetler, petrol gelirleri üzerinden finanse edildi.

Venezüella ekonomisi 2014’te petrol fiyatlarının 100 dolardan 60 dolara gerilemesiyle sarsılmaya başladı. Söz konusu dönemde OPEC’e acil kesinti çağrısı yapan iki aktörden biri Venezüella diğeri İran’dı. 2016’da petrolün 30 doların altını görmesi Venezüella ekonomisinin de dibe vurmasına zemin yarattı. Enflasyon, işsizlik ve şiddet olayları tırmanmaya başladı. Gıda gibi hayati ürünlerin stoklanmaya başlanması da bu dönemde baş gösterdi. 2014’ten 2019’a Venezüella ekonomisinin durumu daha iyiye gitmedi. 2017’de gelen ABD ambargosu, can çekişen hastaya suni teneffüsün kesilmesi anlamına geldi ve kötü olan durum felaket boyutuna taşındı. Örneğin Karakas, 2018’de 19 devlet tahvili için ödemesi gereken 19 milyar doları ödeyemedi.

Chávez iktidarı boyunca ülkesinin ekonomik ve sosyal olarak geri kalmışlığında ABD’nin rolünün altını çizen bir isimdi. Bu nedenle ABD’ye alternatif olacak şekilde farklı devletlerle ilişkiler geliştirmeye çalıştı. Bu devletlerin başındaysa Çin ve Rusya geliyordu. Rusya enerji şirketleri üzerinden Venezüella’daki varlığını perçinlerken, Çin kreditör olarak kesenin ağzını açandı. 2007’den bu yana Çin, Venezüella’ya 70 milyar dolar düzeyinde borç verdi. Borcun büyük bir kısmı Venezüella’nın petrol üretimini canlandırmaya dayanıyor. Dikkat çeken hem Rusya hem Çin’in verdiği borcu petrolle tahsil etmesi. Örneğin 2017’de Çin’e olan borcunu ödemek için Venezüella petrol üretiminin yüzde 28’ini yani 435 bin varili, günlük olarak Çin’e aktardı. Rusya da petrol almanın yanında özellikle borçları karşılığında Rosneft’in ülkedeki varlığını kalıcılaştırma gayretinde oldu. Örneğin 2018 yazında gönderilen 3.5 milyar dolarlık teknik yardımın büyük bir kısmı Rosneft üzerinden aktarıldı.

En büyük kreditör Çin ise tıpkı Rusya gibi enerji şirketleriyle sahada boy gösteriyor. Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) ile Venezüella Ulusal Petrol Şirketi (PDVSA) pek çok sahada ortak çalışma için anlaşma imzaladı. Bunun yanında yine CNPC, Petrolera Sinovensa’nın yüzde 9’unu yakın dönemde aldı. Çin Kalkınma Bankası, Venezüella petrol sektörünün kalkınması için Temmuz 2018’de 250 milyon dolarlık borç verdi. Ancak saha uzmanları günlük 100 bin varillik üretim artışı için yıllık 4 milyar dolar yatırım gerektiğini ifade ediyor. Çin açısından Maduro’nun Venezüella’sı, Latin Amerika’da etki alanını genişletmenin yanında ucuz petrol ve koltan (akıllı telefonlarda kullanılan bir cevher) için de uygun bir adres.

Dahası Rusya ile Çin, her borç verdiklerinde stratejik maden bölgelerinde şirketlerinin lisans ve çalışma izni almasını da sağlamış durumda. Çin’in 70 milyar doları bulan alacaklarına karşılık limanlardan pek çok stratejik sahaya kadar Venezüella’da varlığını kalıcı kılacak adımlar attığı anlaşılıyor.

Çin ve Rusya’nın yüksek perdeden Maduro yanlısı bir tutum almalarında küresel politikalarındaki konumlarından bölgesel hesaplara kadar pek çok faktör etkili oluyor. Dahası ABD’yi frenleme ve müdahalelerini açık etme açısından her iki aktör Venezüella örneğini gündemde tutacak. Ancak Venezüella ile iki devletin kurduğu borç ve enerji ilişkisi, Pekin ve Moskova’nın dış politika manevralarının anlaşılmasında önemli bir yerde duruyor. Ayrıca ABD müdahalesinin zamanlaması ve nedenleri konusunda da önemli ipuçları sunuyor.[51]

Bunların yanında bugünkü durumu daha özgün kılan noktalardan birisi de, saldırının Latin Amerika’daki sol dalganın tüm uçlarının kırılmasına yönelik topyekûn bir saldırının parçası olarak gerçekleştirilmesidir. 

Brezilya’da yargı darbesiyle birlikte ilerleyen sürecin sonunda Lula ile başlayan sol ve görece bağımsızlıkçı politikalar uygulamaya çalışan iktidara son verildi. Latin Amerika’nın en önemli merkezlerinden birisi olan Brezilya’da şimdi Amerikancı faşist Jair Bolsonaro iktidarda. Brezilya’nın Trump’ı olarak adlandırılan ve bu sıfatı sonuna kadar hak eden Bolsonaro iktidara gelir gelmez, sosyalizmin tüm damarlarını keseceğini ilan etmişti. ABD, Latin Amerika’nın sol, bağımsızlıkçı iktidar kuşağındaki kırılmalar, zayıflamaları da fırsat bilerek şimdi Latin Amerika’yı tümüyle düşürmek üzere keskin bir saldırı dalgasını başlattı. 

Gerçekten de, “ABD’nin ve bölge ülkelerinin Venezüella’daki siyasi yapının ortadan kaldırılması için gayet önemli motivasyonlarının olduğunu yadsımamak gerekli. Kolombiya’da iktidardaki milliyetçi muhafazakâr Uribeci sağ, FARC-EP ile yapılan barışı sabote etmek ve anlaşmanın bir kısmını uygulamamak tutumunu genişleterek ELN ile yapılan görüşmelere de son verdi. ELN gerillalarının çoğunlukla bulunduğu ülke olan Venezüella’daki rejim değişikliği, ELN’yi de askeri yollarla ortadan kaldırmanın önünü açacaktır. Brezilya’da ise ırkçı sağ iktidarın politik referans noktalarından birisinin “Brezilya’yı tehdit eden komünizm tehlikesi” olması, komşusundaki bu rejim değişikliğine aktif destek vermesini sağlıyor. Aslında Venezüella’nın bölgedeki tüm sağ ve muhafazakâr gruplar için bir referans noktası olduğunu unutmamak gerekiyor.[52]

Bunlar böyleyken, ‘The Wall Street Journal’ın, hükümet içi kaynaklara atıfta bulunarak rapor ettiği gibi, Venezüella’dan sonra sıra Küba ve Nikaragua’ya gelecektir![53]

 

III. AYRIM: NASIL VE NEREDEN NEREYE?

 

“Nasıl ve nereden nereye?” sorusunun itinayla açıklanıp, yanıtlanması gereken Venezüella’daki mevcut hâlin, elbette bir tarihi vardır ve soru(n)lar ile yanıtlar da buradan itibaren aranmalıdır.

Perrerina Dönemi’nde (insanların köpek etiyle karınlarını doyurmak zorunda kaldıkları yılları) yaşayıp; 1989’daki Caracazo İsyanı’na (3.000 kişinin yaşamını yitirdiği halk ayaklanmasına) müracaat eden[54] Venezüella’da, “İlk kıvılcımı beklenmedik bir kişi çaktı. Düşük rütbeli bir asker olarak darbeye kalkışmıştı Chávez, 1998’de popülist vaatleriyle devlet başkanı seçildi,”[55] der Hugo Chávez için Gülriz Ergöz…

Kim ne derse desin: Latin Amerika’da 1998’de Chávez’in iktidara gelişi, sol popülist bir dalganın yükselişini işaretledi. Bu popülist-parlamenterist çizginin kökleri 1989’daki Caracazo İsyanına dayanıyordu.

Hatırlanacağı üzere: 1989’un Şubat’ında zamanın Devlet Başkanı Carlos Andres Perez “neo-liberal ekonomik paket” açıklar. Paketten ilk çıkan petrol ürünlerine yüzde 100 zamdır. Zammın ertesi günü 27 Şubat 1989’da, işe gitmek güneşle birlikte evlerinden çıkan işçi ve emekçiler, otobüs biletleri fiyatlarının da iki katı arttırıldığı haberiyle sarsılırlar. İlk isyan Guarenas’ta baş gösterir. Eski bir yerli yerleşimidir Guarenas, tekstil işçileriyle, kayıt dışı çalışanların bölgesidir. Otobüsler yakılır. İnsanlar sokaklara çıkmaya başlar. Hükümet, polisi ve milli muhafızları halkın üzerine salar.

Yoksulları sönmüş küller gibi üfleyerek dağıtacaklarını sananlar yanıldı o gün, devletin saldırısı koru ateşe çevirir, kıvılcımları diğer kentlere de sıçrarken, yoksullar, önce otobüsleri, sonra sokakları, ardından dükkânları işgal etti. Hükümet, halkın üzerine orduyu gönderdi ve çoğu başkent Caracas’ta olmak üzere resmi iddialara göre 372, gerçekte ise 3 bine yakın kişi yaşamını yitirdi. 27-28 Şubat 1989 günleri tarihe “Caracazo” olarak geçti.

“Guarenas, dünyada neo-liberal ekonomik paketlere, IMF’ye ve Dünya Bankası’na başkaldıran ilk kenttir,” demişti Chávez…[56]

27 Şubat 1989’da başlayan Caracazo İsyanı siyasal senaryoyu tamamen değiştirdi. Caracazo, ülkedeki ekonomik felakete verilen bir yanıttı. Bambaşka vaatlerle iktidara gelen sol partilerin neo-liberal politikaları benimsemesine bir tepkiydi. Bu isyan aynı zamanda bir devlet ve hegemonya kriziydi. Bu isyanın ardından yapılan 1993 seçimlerine radikal sol partiler bile reformist programlarla girdiler. Siyaset sahnesi böyle karmaşıklaşmışken tabandaki halk hareketleri büyüyordu. 1992’deki asker-sivil gerilimi de bu karmaşayı artırdı. Halk hareketleriyle asker arasındaki ilişki ise her zaman karmaşık ve zorluydu.

Bu dönemde iki yol vardı: ayaklanma veya seçimlerle iktidara gelme. Chávez seçim yolunun daha doğru olduğunu düşündü ve askerle anlaşmaya vardı. Çoğu insan bu kararı ilk başta eleştirse de sonradan kabul etmek zorunda kaldılar. Anayasa Meclisi kurulması, ulusun yeniden oluşturulması gibi önerilerini de kabul ettiler. Seçimlerin ardından sonunda Bolívarcı hareket başkanlık koltuğunu kazandı, ama devletin gücü ve yönetimi hâlâ ellerinde değildi. Chávez iktidara geldiğinde sözlerini tek tek tutmaya başladı. Önce devrimci süreci hızlandıran Anayasa Meclisi’ni kurdu. İlk reformlar çok ufaktı, ama önemliydi. Devlet aygıtlarının neredeyse tamamıyla büyük çatışmalar yaşadılarsa da Dördüncü Cumhuriyet’i tarihin tozlu raflarına kaldırmayı başardılar.

Bu süreç epey karmaşıktı… 2002-2003 kesiti, epey gergin yıllardı. Ülke iç savaşın eşiğindeydi. Patronlar Grevi boyunca hükümet tamamen parasız kalmıştı. Bu süreçte Chávez hükümetini ayakta tutan şey ise tabandan hareketler, tabandan aldığı destek oldu…

 

III.1) CHÁVEZ’Lİ YILLAR

 

Hugo Rafael Chávez Frías… Ölümünden yıllar sonra bile, Venezüella’daki kapışmanın üzerine kurulu olduğu kişilik.

Chávez, bir “devrim” gerçekleştirdiğini ve devrim süreçlerinde, güçlü liderliğin sorgulanmaması gerektiğini iddia ediyordu. Destekçilerine göre de, “halkı iktidar yaptı”; petrol zengini ülkenin servetini “halka” açtı, seçkinler sultasını noktalayarak, ezilen sıradan vatandaşa sosyal haklarını verdi. Neo-liberal sisteme alternatif yeni bir ekonomik düzen oluşturduğu savı, Chávez’in başkanlık dönemlerinin başında çok kuvvetli değildi; ancak, bu söylemin dozu zaman içinde giderek arttı.

Dünya düzenine kafa tutan, adaletsizliğe karşı savaşan lider imajını vurgulayan tavrı ön plana çıkar oldu, giderek de sertleşti. Öte yandan, 2004-2008 arası, “Chávismo” dönemi, işsizliğin düştüğü, insani gelişim endekslerinin de yükseldiği bir dönem oldu; sağlık hizmetleri ve eğitime erişim arttı. Daha önceleri, temsil hakkı olmayan kesimler, kendilerine söz hakkı verildiğini gördüler.

Evet Chávez ve yaptıkları önemliydi; ancak, “Chávez ne bir proletarya hareketinin başındaydı ne de sonradan ‘XXI. Yüzyıl Sosyalizmi’ adı konan ilerici ama kapitalizmin sınırlarını aşmayan düşüncelerine dayalı bir mücadele programından daha fazlasına sahipti. Ama anti-emperyalist bir Bolívarcı’ydı ve yaptığı işin farkındaydı. Programının adını ‘sosyalizm’ olarak koysa bile, işçi sınıfı ve hareketine dayanıp sosyalizmin inşasına girişmedi; ama halka dayanması gerektiğini, dayanmazsa devrileceğini biliyordu.

Kapitalizme saldırmadı, ama petrolü silah olarak kullandığı anti-emperyalist yönelimiyle halkın durumunda belirli iyileştirmeler sağlayabildi ve halk içinde örgütlediği komitelere dayanıp yoksulların desteğini alabildi. Chávez petrol gelirlerini artırarak özellikle sübvanse ettiği gıda maddelerinin fiyatlarını düşürdü. Sağlık ve eğitime ayrılan bütçeyi artırdı…

Chávez tekellerin ellerinde tuttukları bankalar, sanayi yatırımları ve dış ticaretle enerji ve madenlerin mülkiyetine el koyma ve ülke ekonomisini toplumsallaşmaya girişmemiş, ama belirli ulusallaştırmalar da yapmıştı. Önemlisi, BP, Exxon Mobil, Total ve Chevron gibi enerji tekellerinin işlettikleri petrol bölgelerini kamulaştırmış, OPEC işbirliğiyle düşük petrol fiyatlarını yükseltmek için çaba göstermiş ve başarmıştı. Petrol ihracatı karşılığında on milyarlarca Dolarlık kredi alınan Çin gibi ülkelere de yayılarak, ABD’ye satışında varili 10 dolara kadar düşen fiyatlar, örneğin 2012’de 40 dolara çıkmış, Chávez atılımlarının finansmanını sağlar olmuştu.”[57]

Bu düzlemde Devlet Başkanı Chávez’in önderlik ettiği “Bolívarcı Devrim”in ilk yıllarından itibaren uluslararası müdahale ve darbe girişimleri eksik olmadı

“Bolívarcı Devrim”in önemli hedeflerinden biri, özellikle enerji alanında ulusallaştırma, ekonomik ve sosyal programlarla kaynakların yoksullar için kullanılmasıydı. Bununla beraber, ham petrolün işlenmesinde yeterli teknolojik gelişmeyi sağlayamayan ülke, 2012-2013’ten itibaren petrol fiyatlarındaki ciddi düşüş ve finansal piyasalarda kendine uygulanan yaptırımlarla birlikte ciddi bir darboğazın içine girdi.

Muhalefetin lideri konumuna yerleşen, Ulusal Meclis Başkanı Guaidó’nun ekonomi politikasında ise geniş kapsamlı özelleştirme politikaları, yabancı sermaye girişi ve serbest piyasanın önünün açılması gibi maddeler bulunmaktayken; İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ertan Erol da, sürecin ABD ve müttefiki olan bölge ülkeleri tarafından planlı bir şekilde ilerletildiği görüşünde ve “Chávez iktidara geldiğinden bu yana kendini konsolide eden bir muhalefet olduğunu görüyoruz. Buna karşın, katılımcı demokrasi uygulamaları devam etse de ekonomik yapıda sosyalizm yönünde sağlıklı bir dönüşüm sağlanamadı” diyor.[58]

Chávez’in 1999’da başkanlık görevini üstlenmesinin ardından, halkçı yönetiminin yürüttüğü politikalar nedeniyle ülke “Cubazuela” biçiminde adlandırılır olmuştu.

Kolay mı? O, ‘Bolívar-2000’ adlı ‘Yoksullukla Mücadele Programı’nı hızla uygulanmaya koymuş; Venezüella tarihinde ilk kez anayasa halk oylamasıyla değiştirmişti.[59]

Yani Chávez’in iktidara gelmesi ile Venezüella önemli bir sosyoekonomik dönüşümün içine girmişti. Doğal kaynaklar zengini ülkenin yüzde 50’sine yakını yoksulluk koşullarında yaşamaktayken, Chávez idaresi petrol ve gıda ürünlerinde sübvansiyonları arttırarak, sosyal ve ekonomik programlar uygulayarak, eğitime ve sağlık hizmetlerine katılımı arttırarak 2012’ye kadar yüzde 27’ye düşürebilmişti.[60]

Yoksulluk sınırı altında yaşayan insanlar 2003’te nüfusun yüzde 54’ünü oluştururken, 2008’de yüzde 26’ya düştü. Mutlak yoksulluk sınırı altındaki insanların sayısı da yüzde 80 azaldı. İşsizlik yarı yarıya azalıp yüzde 15’ten yüzde 7.6’ya indi. Eğitimin bütçedeki payı 1998’deki yüzde 3.4’ken 2006’da yüzde 5.1’e yükseldi. Sağlık harcamaları 2000’de yüzde 1.6 iken 2006’da yüzde 7.7’ye ulaştı.[61]

Chávez sosyal projelerle desteğini perçinledi. Petrol fiyatlarındaki yükselişle eğitim, sağlık, konut edindirme projelerini kolayca hayata geçirdi. Yetişkinler için açılan kurslarla okuma yazma oranı yüzde 99’a yükseldi. İşsizlik yüzde 16’dan yüzde 6’ya geriledi. Yoksulluk oranı yüzde 28’den yüzde 5’e düştü.[62]

Venezüella on yıl içinde sosyal harcamaları yüzde 60.6 oranındayken (772 milyar dolar) artırdı;[63] yoksulluğu yüzde 44, eşitsizliği yüzde 54 oranında düşüren Venezüella bölgenin en düşük eşitsizlik düzeyine sahip ülkesi oldu…

Hükümetten önce sadece 387 bin kişi emeklilik aylığı alırken, Chávez döneminin başlangıcından sonra, yüzde 66’si yani 2.1 milyon kişi yaşlılık aylığı aldı.

Çocuk ölümlerinin oranı binde 25’ten binde 13’e düşürüldü. Nüfusun yüzde 96’sinin temiz suya ulaşımı sağlandı. 1998 yılında 10 bin kişiye düsen doktor sayısı 18’den 58’e yükseldi.

Kreşlerden üniversite eğitimine kadar tüm eğitim parasız: Çocukların yüzde 72’si devlet kreşlerine devam ediyor, okul çağındaki çocukların yüzde 85’i okula gidiyor; yeni ya da yenilenmiş binlerce okula sahip (bunların arasında 10 yeni üniversite var). Ülke üniversite öğrencilerinin oranı açısından, dünyada beşinci, Latin Amerika’da ikinci sırada yer aldı. Her üç Venezüellalıdan biri, herhangi bir eğitim programına kayıtlı.[64]

6 yılda 19 bin 840 evsiz sokakta yaşamaktan kurtarıldı.

Bebek ölümleri bin kişide 25 iken (1990’da), bin kişide 13’e (2010’da) düşürüldü.

Nüfusun yüzde 96’sı gibi etkileyici bir kesimi, şimdi temiz suya sahip oldu. 1999’da ülke nüfusunun yüzde 82’si temiz içilebilir suya erişebiliyorken şu an bu oran yüzde 95’ti.

Devletin yapmış olduğu sosyal harcamalar başkan Chávez döneminde yüzde 60.6 oranında yükselmişti. 

1999’da 250.000 çocuk okullarında ücretsiz öğlen yemeği yiyebiliyorken bu sayı günümüzde 5 milyona çıkmıştı. 

Düzenli gıda alamama problemi 1998’deki yüzde 21 oranından 2012’de yüzde 3 seviyesine düşmüştü.

İşsizlik oranı 1998’deki yüzde 15.2 seviyesinden aşağı çekilerek 2012’de yüzde 6.4’e indirilmiştir. Toplamda 4 milyon iş yaratılmıştı.

Asgari ücret 1998’deki seviyesi olan 100 Bolívar’dan, 247.52 Bolívar’a yükseltilmişti. Bu da yüzde 2000 oranında bir yükselme ile bütün Latin Amerika’daki en yüksek asgari ücrete tekabül etmişti.

6 yıl boyunca 19 bin 840 evsiz insana özel bir program aracılığıyla hizmet verildi ve sokaklarda yaşayan hemen hiçbir çocuk kalmadı.

1998’de eğitim sistemine getirilen evrensel erişim yapısı beklenen sonuçları getirdi. Misyon Robinson 1 olarak adlandırılan sistem yardımıyla 1.5 milyon Venezüella vatandaşı okuma yazmayı öğrendi.

2005’de UNESCO verilerine göre Venezüella’da okuryazar olmayan kalmadı.

1998’de eğitim alan çocukların sayısı 6 milyon civarında iken 2011’de 13 milyona ulaşarak yüzde 93.2’lik orana yükseldi. 

Misyon Robinson 2 ülke nüfusunun tamamını ortaöğrenim seviyesine getirmeyi amaçlıyordu. Ortaöğretim seviyesi 2000 yılındaki yüzde 53.6 seviyesinden 2011’de yüzde 73.3 seviyesine yükseldi.

‘Ribas’ ve ‘Sucre Misyonları’ ise on binlerce gencin üniversite eğitimi almasını sağladı. Bununla birlikte 2000 yılındaki 895.000 üniversite mezunu sayısı 2011’de 2.3 milyona yükseldi. Sadece mezun sayısı değil aynı zamanda Üniversite sayısı da çoğaldı. 

1 yaş altı bebek ölüm oranı 1999’de binde 19.1 oranında iken 2012’da binde 10 seviyesine düştü. Bu da bebek ölümlerinde yüzde 49 düşüş demektir.

1999’dan 2011’e kadar fakirlik oranı yüzde 42.8’den yüzde 26.8’e düştü ve çok fakir oranı ise yüzde 16.6’dan yüzde 7’ye çekildi.

devam edecek

14.03.2019 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR