VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI

“Her entelektüel 

‘zamanın ruhu’ karşısında,

eleştirel mesafesini korumalıdır.”[2]

 

Yerel seçim ve soru(n)ların dair söz ederken; öncelikle, “Yerelden Türkiye’ye yayılacak bir rüzgâra ihtiyacımız var,”[3] türünden öforilerden ve “yeni(likçi palavradan)”[4] uzak durmak kadar; “zamanın ruhu” ile devrimcilik arasındaki mesafesinin korunmasına dikkat edilmesi “olmazsa olmaz”dır.

 

  1. I) DURUM(UMUZ)

 

Coğrafyamızda toplumun dokusu lime lime, ekonomik yapının her tarafı dökülüyor. Egemenler ise daha fazla korkuyor, hırçınlaşıyor… 

Kolay mı?

Ekonomi muazzam bir sertlikte frene bastı: Büyüme hızı 2017’nin son çeyreğindeki yüzde 11.5’ten bu yılın son çeyreğinde, yüzde 1.4’e geriledi.

Vergi mükelleflerinin neredeyse yarısı vergilerini zamanında ödeyemiyor, bankalardan kredi kullanımı düşüyor, ithalattaki rekor daralma üretimin, tüketimin yerlerde süründüğüne, makine-teçhizat-yatırım harcamalarındaki yüzde 8.5 gerileme, sanayicinin gelecekten ümidini kestiğine işaret ediyor.

2018 Kasım’ında traktör üretiminin 2017’nin aynı ayına göre yüzde 65.8 oranında gerilemesi de çiftçinin hâlini anlatıyor…

Beyaz eşya satışları düşüyor. AVM ciroları da, yüzde 25 TÜFE ortamında yalnızca yüzde 17 artmış (yaklaşık yüzde 8 gerilemiş). 

Bu ortamda konkordatolar artmaya devam ediyor.

‘Paraanaliz’in aktardığına göre, varlık yönetimi şirketlerinin elinde 41 milyar TL’lik batık kredi birikmiş. Belli ki ödemeler zinciri kırılıyor, bir mali kriz dalgası yayılıyor.[5]

Denilebilir ki 2018 hem AKP rejiminin hem de ana muhalefet partisi CHP’nin iflasının açıkça sergilendiği bir yıl oldu. Halkoyuna serbest ve adil seçimlerle başvurmaktan korkan bir rejimin, aslında, azınlığı temsil eden, her an başına bir şey gelmesinden korkan bir rejim olduğu açıktır. Bu korkunun arkasına adalet, ekonomi ve dış politika alanlarında birbirini izleyen fiyaskolar yatıyor. 

Daha açılmadan sular altında kalan havalimanı, sinyalizasyon sistemi tamamlanmadan hizmete sokulan hızlı tren rezaleti, patlayan baraj kapakları, lidere aşık mafya şeflerinin, medyada sergilenen kanlı fantezileri, Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in hukuki tacize maruz bırakılması, toplumsal dokunun ve düzenin de çözülmekte olduğunu gösteriyor.

Bu nedenledir ki, AKP Türkiyesi, ‘Dünyada Hukukun Üstünlüğü Klasmanı’nda 113 ülke arasında 101., ‘Kadın Erkek Eşitliği İndeksi’nde 449 ülke içinde 130. sıradadır. Rejimin, dünyada tutuklu gazeteciler klasmanında birinci sırada olması da bu iflası saklama çabasının bir başka göstergesidir. 

Son seçimlerden bu yana artık seçim sistemine, Millet Meclisi’nin işlevine de güven kalmamıştır. Bu gelişmelere direnemeyen muhalefet de bu güvensizlik dalgasından payını almış, artık ne işe yaradığı sorgulanır olmuştur. Liderliğinin hangi siyasi ve etik ilkelere göre davrandığı artık belli değildir.[6]

Verili tabloda muhalefet, CHP’sinden sol harekete kadar, yerel seçimlerde, bu koşullarda (AKP’nin elindeki olanaklar bir yana) krizin altında ezilenlerin oyunu, bugüne kadar izlenen politikalarla alabileceğini, hatta ilgisini çekebileceğini düşünüyorsa yanılıyor.

Yanis Varoufakis’in, faşist partilerin, ekonomik krizlerde kitlelerle kurduğu ilişkisi üzerine gözlemleri işimize yarayabilir: Faşistler, şiddetli bir kapitalist krizde yaşamları altüst olan insanlarla diyalog kurarak iktidara geldiler; onları küçümsemek yerine gözlerinin içine baktılar, onurlarını restore etmeyi vaat ettiler, dostluk eli uzattılar; daha geniş bir idealin parçası olma duygusu uyandırdılar. Bu özgüven aşılayan yaklaşımlar, aynı zamanda, böylece canlanan umutları tehdit eden yabancıların, bir “öteki”nin varlığına ilişkin uyarılarla birlikte geliyordu. “Onlara karşı biz” politikası, sosyal sınıf olma özelliklerini zayıflattı, taraflar esas olarak kimliklerin diliyle tanımlanır oldu.

Biz de sert bir finansal krizle başlayan 2000’li yılların başından bu yana AKP’nin yükselişini sağlayan formülün içine, önce laikler, sonra darbeciler, ardından “FETÖ” ve “teröristler” kavramlarını, şimdi de “kriz mıriz yok, manipülasyon var” savını yerleştirebiliriz.

Geniş kapsamlı iki araştırma, bu gözlemleri derinleştirecek veriler sunuyor. Funke, Schularick ve Telebesch’in çalışmalarında: Finansal krizler ile kitlelerin tepkileri, “popülist” partilerin yükselmesi arasında güçlü bir ilişki var. Bu krizler, sanayi krizlerinden, ekonomik daralmalardan çok daha güçlü siyasi sonuçlar yaratıyor. Merkez partileri zayıflıyor, parçalanmışlık artıyor. Kitleler yalnızca ekonomiyi yönetenleri beceriksizlikle suçlamakla kalmıyor, egemen ekonomik modeli de sorgulamaya başlıyorlar. Bu güvensizlik, belirsizlik, hoşnutsuzluk ortamında basit açıklamalar üreten, suçu, halkın iradesinin gerçekleşmesini engelleyen, etnik, dini, kültürel farklılıklarla tanımlanan belli bir “ötekine” yükleyebilen sağ popülist, faşist partiler güçleniyorlar.

Prof. Michele Gelfand ve 40’tan fazla araştırmacıdan oluşan ekibi,[7] ‘The Guardian’da, araştırmanın sonuçlarının, finansal krizden sonra sağ popülizmin yükselişini, Trump ve Brexit’i de açıklayabildiğine işaret ediyor, kültürün siyasi tercihler üzerindeki etkisini vurguluyor…

Türkiye’ye dönersek, ekonomik krizin, derinleşen sınıf çelişkilerinin siyasal İslâmın tabanının dokusunu gevşeterek muhalefete, o tabana nüfuz etme olanağı sağlayacağını umanların yine yanılacağını düşünebiliriz. O kesim katı kültürel normlar içinde yaşıyor; AKP döneminde edindiği özgüvenin tehdit altında olduğuna inanıyor. Ekonomik krizde, safları daha da sıklaştırmayı, güçlü liderin güven verici sesine sadık kalmayı tercih etmeleri çok güçlü bir olasılıktır.[8]

Bunlar böyleyken; Cumhurbaşkanı “Çalışan Gazeteciler Günü” mesajında, “16 yılda ülkemiz genelinde hayata geçirilen reformlar, Türk basınının daha demokratik ve özgürlükçü bir yapıya kavuşmasına vesile olmuştur” dedi… 

Cumhurbaşkanı’nın vurguladığı 16 yıl ve reformlar süreci, aynı zamanda bir “siyaset rejimini” (neyin siyaset alanına ait olup olmadığını belirleyen ilkeleri), giderek devlet biçimini değiştiren bir süreçtir. 

Bu süreç içinde, toplumda, Siyasal İslâm hareketinin kapsadığı kesimin hakları ve özgürlükleri genişlemiş, “eski rejimin” ait olduğu siyaset ve hakikât rejimlerinin içerdiği, sermaye, sömürü, sınıflar gibi kavramlarla tanımlanabilen kesimlerin hakları ve özgürlükleri kısıtlanmış, ”siyaset alanının” ve demokrasinin sınırları bunları dışarıda bırakacak biçimde yeniden belirlenmiştir 

Cumhurbaşkanı haklıdır? Artık, yalnızca Siyasal İslâmın değerlerini, siyasi ekonomik çıkarlarını ifade eden, savunan basın ve gazeteciler, basın ve gazeteci kategorisine girdiğinden, reformlar, onların haklarını ve özgürlüklerini genişletmiştir...

Meclis Başkanı da “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” derken haklıdır. Siyaset devlet yönetimine, dolayısıyla iktidara ilişkin etkinlikleri tanımlayan bir kavramdır. Eğer gündemdeki seçimler devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyen sonuçlar üretmeyecekse, siyasi bir faaliyet değildir. En fazla verili yönetişim ilişkileri içinde bir yer kapma yarışından söz edilebilir. 

Meclis Başkanı, yerel seçimlerde AKP’nin İstanbul adayı Yıldırım, bu seçimlerin, devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyecek bir değişiklik yaratmasını beklemiyor. İktidarın aldığı tüm yasal ve olağanüstü önlemler bu beklentiyi gerçekleştirmeye yöneliktir.[9]

 

I.1) O HÂLDE SEÇİM YA DA YERELİN KAPASİTESİ

 

Öncelikle şunun altını ısrarla çizerek belirtelim: Sürdürülemez kapitalizm koşullarında “seçim”e atfettiğimiz önem, sadece taktiktir, bunun (sahte düaliteler ya da abartılar ile!) stratejik olarak nitelenip, sunulması mümkün değildir!

Friedrich Engels’in de belirttiği gibi, burjuva düzende genel oy hakkı işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergeden ibaretken; başka ifadeyle, toplumsal devrim parlamento aracılığıyla yapılamaz.

Bu bağlamda burjuva devletin diğer kurumları gibi parlamento da, ne devletin varlığını dışlayan sınıfsız topluma ait bir örgütlenme biçimi olabilir, ne de buna geçiş döneminin bir aracı olabilir.[10]

Mesela; “Bazı kişiler hatta benim okurlarımın da bazıları ‘diktatörlüklerin seçimle giderilemeyeceğini’ iddialı bir şekilde yazıyor, savunuyorlar. Evet diktatörlükler sadece seçimle giderilemez. Ama içinde seçimin de olduğu sokak mücadelesi, silahlı mücadele, kitlesel eylemler, grevler, boykotlar, yürüyüşler vb. gibi her türden mücadele yöntemlerinin toplamı ile giderilebilir. Bu mücadelelerin toplamının içinde diktatörlüklere karşı en etkili olan ve son noktayı koyan mücadele, seçim yöntemidir,”[11] diyen “abartı”!

Öncelikle, “Seçimlerin en etkili olan ve son noktayı koyan mücadele” olduğu “iddia”sı, kendinden menkul olup; tarihsel deneyimle doğrulanmaz. Eğer kastedilen Latin Amerika’nın 90’lı yıllarında diktatörlükleri “tasfiye”siyse; bunun nihai kertede neo-liberalizmin kıtaya müdahalesinde silahı sağ omzundan sola aktarması olduğunu kıtada yakın geçmişte yaşananlar gözler önüne sermiştir.

Bir HDP milletvekilinin de işaret ettiği üzere, bilinmiyor olamaz: “Toplumsal hareketliliği yatıştırmanın, derinleşen sınıfsal ve toplumsal çelişkilerin biriktirdiği öfkeyi dindirmenin sistem açısından en makul yönü seçim sürecidir. Seçimler, sistemle olası hesaplaşmanın sistem içi kanallara çekilerek, sistem tarafından absorbe edilmesini sağlar. Küresel ölçekte totaliter eğilimler iktidara seçimler yoluyla gelmekte ve iktidardaki varlıklarını seçim yoluyla sürdürmektedir. Halk kitlelerinin siyasal süreçlere müdahale aracı olarak mücadele içerisinde kazanılmış olan genel oy hakkı, bizzat halkların haklarının gasp edilmesinin aracına dönüşmeye ve işlevini kaybetmeye başlamıştır.”[12]

Nihayetinde, kimilerine çok klasik gibi gelse de, aslolan, “Seçimle Değil, Mücadeleyle Kazanırız”[13] hattının gereklerinin, Marksist-Leninist’çe yerine getirilmesidir…

Ya “sahte düalite” mi?

Mesela Merdan Yanardağ’ın, ‘Yerel Seçim Bir Kurtuluş Olur mu?’ başlıklı yazısında, “Ülke bir ikilemle karşı karşıya. Toplum ya 200 yıllık aydınlanma ve modernleşme rotasını yeniden kuracak ya da Emevi yobazlığına bütünüyle teslim olacak. Dönemin siyasal ve toplumsal çatışma ekseni budur…

“Dolayısıyla önümüzdeki yerel seçimler, Türkiye’nin cumhuriyetçi, demokratik ve ilerici güçleri için toparlanmak, felakete doğru gidişi durdurmak, güç biriktirmek ve nihayet yeniden özgüven kazanmak için bir şans sunuyor. Nesnel (objektif) tablo budur. Yani, adayların isminin ve niteliğinin ötesine geçen, onları aşan bir durum söz konusudur,”[14] denmesi gibi!

Bu çerçevede yerel seçim(ler)in kalibre ve kapasitesine gelince; öncelikle ve kesinlikle, “Cumhur İttifakı’nın yerel seçimlerde işletilememesi, Türkiye’de demokrasi ve hukuka dönüş için bir umut ışığı olarak görülebilir,”[15] diyen İbrahim Ö. Kaboğlu’nun veya “Demokrasiye Çağrı Grubu’nun, Yerel seçimlerde yerel demokrasiyi oluşturalım,”[16] söylemiyle malûl öforilerden uzak durulmalıdır…

Biz, neysek oyuz; çünkü gerçekler devrimcidir!

Ve bizim; yani devrimcilerin; “Seçimler yerel değil: Genel, genel!”[17] ya da “Ülkeye sahip çıkmanın önce sandığa sahip çıkmakla, yani demokrasiye sarılmakla olacağını hiç unutmamalıyız,”[18] türünden tutumlarla yapısal bir farkı olmalıdır!

Yeri geldi soralım: “Ankara ve İstanbul başta olmak üzere tüm önemli belediyeler ‘muhalefetin’ eline geçerse iktidar değişir mi?

En sadık AKP seçmeninden ‘rahatsız’ MHP seçmenine, AKP’nin küskün kurucularından İYİ Parti karargâhına, sosyalist soldan CHP yöneticilerine, siyaseti takip eden akademisyen ve gazetecilerden HDP’li politikacılara kadar, bu soruya kolayca ‘evet’ cevabı verebilecek kimse var mı?

Yerel seçimlerden sıfır belediye ile çıkmış bir AKP’nin (ve/veya MHP’nin) demokratik bir tepki göstererek Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin yenilenmesine karar vereceğine, ya da Erdoğan’ın istifa edeceğine inanan var mıdır?...

Yerel seçimleri bile ‘beka kaygısına’ tahvil eden iktidar, yargı sopası ve devlet olanakları ile toplumdan gelecek iktidar değişimi talebini de engellemeye çalışacaktır.

Yapılan ve yapılacak tüm seçimlerin meşruiyetini tartışmalı hâle getiren gayri adil seçim koşulları ile seçim güvenliğine dair sorunlar da hâlen muhalefetin ilgi alanına girmiş değil. İşte iktidar YSK üyelerinin görev sürelerini kademeli olarak 2023’e kadar uzatıyor. Bunu seçimler daha adil ve güvenli koşullarda yapılsın diye yapmıyor herhâlde!

Belediyelerin neredeyse yarısı epeydir ‘gasp edilmiş’ durumda. İktidar seçim sonucunu beğenmediği belediyelere de el koyacağını ısrarla ilan ediyor. Belediyelerin nakit yönetimleri Tek Hazine Hesabı sistemine dâhil edildi. Cumhurbaşkanına dilediği belediyeye dilediği kadar bütçe aktarama yetkisi geliyor. Bu yetkilerle istenen belediyelerin nasıl felç edilebileceğini dert edinen parti var mı?

Tüm bunlar önümüzdeki yerel seçimleri ve sonrasını geleneksel bağlamından başka bir yere koymamız gerektiğini gösteriyor: Yerel seçimler iktidar mücadelesine katkı sunduğu ve ‘iktidar perspektifinin’ parçası olduğu oranda önemlidir.”[19]

Ve unutulmamalıdır ki, “Siyaset oy oranlarını toplama, anket yapma, şaşırtıcı aday bulmak değildir. Siyaset ‘var olandan kopma imkânının reçetesidir’…”[20]

Bu böyle olunca ; “Vatandaşın gerçek dertlerini gündem yapmalıyız… 31 Mart, sadece belediye başkan seçimleri ile sınırlı ele alınmamalı, belediye ve il genel meclisleriyle muhtarlık seçimlerinin de önemi unutulmamalı.”[21] “Yerel seçimlerde HDK’nin temel hedefi AKP-MHP iktidarının kaybetmesi olmalıdır. Ya da geriletilmesi olmalıdır. Ne demek bu? İstanbul’da AKP kaybetmelidir, Adana’da MHP kaybetmelidir, Ankara’da AKP kaybetmelidir, Bursa’da, Balıkesir’de kaybetmelidir. İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Bursa, Balıkesir iktidar tarafından kaybedilirse, bu ülkede taşlar halklar için, emekçiler için, yoksullar için yeniden yerine oturmuş olur. En azından oturmanın olanakları ortaya çıkar.”[22] “Ne pahasına olursa olsun iktidarın kaybetmesi için varız dememiz lazım… Onlar kaybetmeli,”[23] demek yetmez…

Ya da “Birlik dinamosunu çalıştırmak”tan;[24] “Yerel seçimlerle yerel iktidarlaşma”dan[25] dem vurmak…

Veya “Bu sadece belediye değil, irade seçimi”;[26] “Yerel seçimler geleneksel yerel seçim niteliği taşımıyor”;[27] “31 Mart kaderimizi belirleme seçimi olacak”;[28] “AKP ile 31 Mart’ta sandıkta görüşeceğiz,”[29] diye haykırmak çözümleyici olmaz; olamaz…

Çünkü 31 Mart’ın bir gün sonrası -yerel seçimler “kazanılsın” ya da “kaybedilsin”!- 1 Nisan (şakası)’dır…

Kim ne derse desin; coğrafyamızın gündemini işçinin emekçinin sorunları belirleyip; seçim faaliyetleri, düzen partilerinden kopmaya; ezilenleri ekmek ve özgürlük mücadelesinde birleştirmeye yönelik olmalıyken; birliğin zemini düzen siyasetinin dışındadır!

Evet sürdürülemez kapitalist düzene umut bağlanma yanılgısına yol açmadan belediyeleri halk adına denetlemek, hırsızlığı ve yolsuzluğu engellemek, emekçilerin talep ve çıkarlarını yerel yönetimlerde savunmak için, “Düzen değişikliği yarının değil bugünün meselesi,” olduğunu unutmadan “halkçı belediyecilik” mümkündür.

Ancak sağa karşı sağdan, düzen partisine karşı düzen partisinden beklenti yaratmayıp; yerel seçimler mücadelesinin sermaye düzenine karşı mücadelenin bir parçası olarak görülmesi kaydıyla

 

I.2) SAHTECİLİK!

 

Enis Coşkun, “Hayaletler seçmen oldu,”[30] derken; Emre Kongar’ın, “Seçim güvenliği”nden şüphelerini[31] ifade ettiği tabloda; “Kamuoyu her seçim döneminde ‘demokrasi’ nutuklarına bolca maruz kalsa da tabiri yerindeyse genel tablo sözcüğün altının boş olduğunu gösteriyor. Yıldırım’ın adaylığı bunun somut örneği,”[32] notunu düşen Uğur Koç haksız olamaz…

Kimsenin inkâr edemeyeceği gibi her seçim döneminde AKP’nin imdadına yetişen ve tartışmalı kararlara imza atan Yüksek Seçim Kurulu (YSK), yerel seçimlere aldığı kararlar nedeniyle şimdiden gölge düşürdü; başta Binali Yıldırım’ın adaylığı olmak üzere…

AKP, YSK’nin altı üyesinin görev süresini de tartışmalı bir şekilde uzattı. Ocak 2019 sonunda görev süresi dolacak YSK Başkanı Sadi Güven’in aralarında bulunduğu altı üyenin görev süresi bir yıl uzatıldı. Ancak bu karar, Seçim Kanunu’nda yer alan “Seçimlerle ilgili alınacak kararlar bir yıl sonra uygulanmaya başlar” hükmüne aykırılık taşısa da![33]

Bunun için HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, “Biz, bu YSK Başkanı’na ve görevi uzatılacak olan üyelerine güvenmiyoruz. Onlar iktidarın talimatları doğrultusunda hareket ettiler ve sandıklara hilenin, şaibenin girmesine neden oldular,”[34] demekte sonuna dek haklıyken; YSK’daki operasyon elbette boşuna değil!

YSK tarafından Mahalli İdareler Seçimi için askıya çıkarılan seçmen listelerinde yapılan incelemelerde İstanbul’un Adalar ilçesinde yaklaşık 500 hayali seçmen tespit edilirken;[35] işte birkaç örnek daha:

  • Türkiye genelinde en çok değişimin yaşandığı yer Çankırı’nın Orta ilçesi oldu. İlçede 24 Haziran’da 8 bin 379 seçmen varken, YSK’nin 4 Ocak’ta askıya çıkardığı listede seçmen sayısı 16 bin 401’e çıktı. Bu altı ayda seçmen sayısının neredeyse ikiye katlanması demek. Yeni seçmenin 222’si ilk kez oy kullanacaklardan oluşurken, 4 bin 440’ı İstanbul’dan, 3 bin 177’si Ankara’dan gelenlerden oluştu.
  • 24 Haziran’da 6 bin 561 seçmenin olduğu Ankara’nın Çamlıdere ilçesinde seçmen sayısı 12 bin 493’e çıktı. Seçmen artış oranı yüzde 90,41 olurken, bu ilçeye Ankara’dan 5 bin 667 seçmen geldiği belirlendi.
  • 1854 doğumlu Ayşe Ekici (165 yaşında) Kayseri Melikgazi’de ilk kez seçmen listesinde yer aldı. Ekici’nin YSK listesinde nüfus kaydı, TC kimlik numarası bulunuyor.
  • 149 yaşında olan ve soyadı olmayan Zülfü adlı kişi Urfa’da, 148 yaşında olan Ayşe adlı kişinin ise Aydın’da seçmen kaydı bulunuyor.
  • YSK listesinde yaşı 100 ile 165 arasında olan 6 bin 389 seçmen olduğunu belirlendi. 100 yaş üstü seçmenin önemli bir kısmının 120 ve üstü yaş grubunda olduğu anlaşıldı. Söz konusu seçmenlerle ilgili kaydın doğru olup olmadığı konusunda YSK’ye başvuru yapıldı.
  • 24 Haziran’da Mernis’te kaydı olup, 31 Mart’ta olmayan 375 bin 107 seçmen kayıtlarda yok oldu. Adres kaydını sildirilmesinin başta icra takibinden kaçmak amacıyla yapılan bir yöntem olduğuna dikkat çekiliyor.
  • YSK listesine göre 31 Mart 2019’da oy kullanacak Suriye doğumlu seçmen sayısı 58 bin 364 olarak belirlendi. Suriye doğumlu seçmenin 18 bin 425’i ilk defa 31 Mart seçimlerinde oy kullanacak. Listeye göre 31 Mart’ta ilk kez oy kullanacak 18 bin 364 seçmenin 6 bin 303’ü ise Hatay’da.[36]
  • Ayrıca AKP’nin başvurusu üzerine YSK cezaevindeki tutukluların oy kullanamayacağına yönelik bir karara imza attı. YSK, bu kararı üç kez aksi kararı almış olmasına rağmen aldı. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre cezaevlerinde toplamda 270 bini aşkın tutuklu ve hükümlü bulunuyor.[37]

Daha da uzatmaya gerek var mı?!

“Var” diyenler için devam edelim…

Merkez Bankası’nın (TCMB) 30 Nisan 2019’da yapılması gereken genel kurulu, Hazine’nin talebi ile öne çekilerek ‘olağanüstü’ olarak 18 Ocak 2019’da gerçekleştirilip; Genel Kurulda verilen önerge ile bankanın kârından 33.3 milyar lira, seçim öncesinde Hazine’ye aktarılarak; 2018 hesapları tamamlanmadığı için kâr transferi ilk kez avans olarak yapılmış olduğu bu tabloda söz konusu aktarımın 31 Mart 2019 yerel seçimleri öncesinde seçim için kullanılacağı[38] aşikârken; TBMM Genel Kurulu’nda söz alan İYİ Parti ve HDP’li vekiller, yüz binlerce sahte seçmenin kaydının ortaya çıktığını belirttiler.[39]

Bu kadar da değil!

Muhtarlıklardaki seçmen listeleri 17 Ocak 2019’da askıdan indi. 31 Mart seçimlerinde kullanılacak listelerde, AKP’nin az farkla kazandığı ya da kaybettiği yerlere doğru büyük bir akın olduğuna dikkat çekiyorken; yerel seçimlere gölge düşürecek sahte seçmen, hayali seçmen ve seçmen kaydırmada rekor yaşanıyor. Kürt illerinde ilk incelemelerde pek çok adreste sayısı binleri bulan sahte seçmenler tespit etti. Ayrıca YSK kayıtları üzerinden yaptığı incelemelerde skandallara rastlandı. Hayali seçmenden sonra “ölümsüz” seçmen ve hayali adreslere ulaşıldı. İlk kez bir seçimde görülmemiş büyüklükte, iktidar partisinin kazanmasını sağlayacak şekilde seçmen yığma operasyonları yapıldığı kanıtları ile ortaya konuldu. Bunlardan kamuoyuna da yansıyanlardan bazıları şöyle…[40]

 

 

DEVAM EDECEK

 

27.01.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR