VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 3)

VAR OLANDAN KOPMAK İÇİN YEREL SEÇİM VE SORU(N)LARI ( 3)

CHP’nin tepesindeki “sağa yönelerek kazanma” anlayışı;[59] “İstanbul Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu, Erdoğan/ AKP iktidarının yıllardır uyguladığı ayrıştırıcı, dışlayıcı, suçlayıcı ve hatta düşmanlaştırıcı stratejisine karşı “herkesi kucaklayıcı” bir strateji izliyor,”[60] ambalajıyla sunulmaya kalkışılsa da “CHP ne yapıyor?” sorusu orta yerde durmaktadır!

“CHP’nin seçim stratejisinin, zıtlaşmadan her kesimi kucaklamak olduğu” söylemi ilk anda kulağa “hoş gelebilir”; ama onlar bu işi “yasayı uygulamamak, Meclis Başkanı’nın takdiridir,”[61] demeye vardırdı![62]

Evet, “CHP, AKP’ye benzemediği için başarısız” anlayışından malûl sağcılık, “Herkes için CHP”[63] sloganıyla kristalize olurken; “Herkes” kelimesi toplumun tüm kesimlerinden oy almayı hedefleyen bir kitle partisinin masumane özlemlerinden çok, hedef kitle ve ideolojik konumlanış bakımlarından kararsızlık içindeki bir partinin reel politik çaresizliğini ifade etmektedir.

Kaldı ki siyaset sosyolojisinde bir parti varlığını, diğer partilerle arasındaki farkı ortaya koyarak açıklar, onlarla benzerliklerini vurgulayarak değil! CHP, bu temel kuralın ayırdında olmadan, “karşı mahalle”de sevilme arzusudur. CHP liderliği, bir seçmen grubunu “karşı mahalle” olarak tanımladıktan sonra, öncelikle kendi seçmen grubuna değil de ona hitap etmeyi onun tarafından benimsemeyi arzuluyorken; kaçınılmaz olarak da, AKP’nin kurduğu kültürel alan hâkimiyetini sorgulamak bir yana, adeta o alana dahil olmaya çalışmış oluyor.

CHP’nin Mustafa Sarıgül, Ekmeleddin İhsanoğlu ile yaşadığı deneyimler şahsında, iktidardaki İslâmcı muhafazakâr partinin oy tabanına oynamaya kalkışırken; ne ise o olmaktan çıktığına tanık olduk.[64]

Böylelikle de CHP kendine özgü yeni bir yol aramak yerine, “ince politika” ya da “triangulation” (siyasi yelpazenin iki ucunun dışında ve bunların ortasının üzerinde bir konum oluşturmaya çalışmak) yapıyorum derken, AKP döneminde oluşan “algı kilitlerinin”, “patika bağımlılığı”nın, kısacası AKP’nin dini referanslarla konuşma eğiliminin, genişlemeci dış politika fantezilerinin etkisi altında kaldığını[65] gördük.

Mesela Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun, dünyayı değiştiren bütün peygamberlerin devrimci olduğunu belirterek, “Hazreti Muhammed tarihin gördüğü en büyük devrimcidir. Yeni bir çağ açmıştır.”[66] “Bana göre bütün peygamberler devrimcidir, dünyayı değiştirmişler. Hz. Muhammed, tarihin gördüğü en büyük devrimcidir. Yeni bir çağ açmıştır. İslâmiyet’in başlangıç yıllarına bakalım. Geliştirilen bilim, Ortaçağ’ın Rönesans’ına kaynaklık etmiş. Sormamız gereken soru şudur; ‘Neden şimdi Avrupa veya batı bizden çok daha ileride?’ Bunun sorgulanması lazım. Eğer sorunun yanıtını bulabilirsek emin olun çok şeyi çözmüş oluruz, çözmek zorundayız,”[67] demesi, vb.’leri gibi…

Kim nasıl “izah etmeye” kalkışırsa kalkışsın; CHP’yi sağa çekip, muhafazakâr isim ve kesimleri partiye getirerek, neo-liberalizm karşısında sessizliği tercih eden politika(sızlık)lar tesadüf değildir.

Mesela HDP ve Kürtler hariç her kesimle temas edeceği mesajını veren[68] CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun, “İstanbullu olarak Sayın Cumhurbaşkanı bizi dinlese oy verir,”[69] demesi gibi...[70]

Mesela Hopa ve Şavşat Belediye başkan adaylarının, bütün halkın katıldığı seçimle belirlenmesi önerilerinin CHP yönetimi tarafından kabul edilmediğini belirten ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş’ın, “İyi örneklerden korkuyor,”[71] ifadesindeki üzere…

Özetle “Bir ideoloji ancak karşıt bir ideoloji tarafından yenilgiye uğratılabilir,”[72] gerçeğine yabancılaşmış CHP’de “Büyüyeceksen sağ kanattan, AKP’ye oy verenlerden oy alacaksın. Başka kim var ki seçmen olarak!” anlayış(sızlığ)ı egemendir.

“Bunun için de bu seçmenin, nabzını tutacaksın, onun inançlarına tercihlerine yöneleceksin, inanmasan da türban takacaksın, milliyetçilikse milliyetçilik, fetihçilik ise fetihçilik vb...” Sağ kanadın, iktidarın ve medyacı destekçilerinin yıllardır CHP’nin kafasına vurduğu “Milletin değerleri” hikâyesini benimseyeceksin; bunun aktif tarafı olacaksın!

Bu durumda “CHP’nin yerel seçimde de cumhurbaşkanlığı seçiminde de soldan kaçarak güç bulmaya çalıştığını” belirten ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Necmi Erdoğan’ın, bunun “solu ve solun temsil ettiği değerleri gayrimeşru gösteren yeni sağ-İslâmcı kırması hegemonyaya teslim olmak, onun dümen suyuna gitmek” anlamı taşıdığına dikkat çekmesi boşuna değildi.[73]

Kaldı ki CHP PM Üyesi Ali Şeker, “İYİ Parti’ye bırakılan yerler dışında CHP listesinden aday gösterilen bazı isimlere bakıldığında görünen tablo ortada. Ya sağ partiye doğrudan anahtar teslim ediliyor ya da yarın bir gün anahtarı kolaylıkla sağa teslim edecek isimler gösteriliyor. Adaylarda ille de bir sağ geçmiş aranarak parti, geçmişinden koparılıyor, sağın hükümranlığı pekiştiriliyor. Aday göstermeyerek sağ bir partiyi işaret etmek ya da kendi adayımız olarak sağdan isimleri göstermekle ‘sağın alternatifi sağ’ algısı yaratılıyor,”[74] demesi de bu soruna işaret ediyordu.

“CHP Ülkücü bir çizgiye geldi de biz mi bilmiyoruz?” sorusunu dillendiren İhsan Çaralan’ın işaret ettikleri de bu tespiti doğruluyor: “Grup toplantılarında kimi ilginç açıklamalara da tanık olduk. Bahçeli kürsüden, ‘Biz de gericiyiz!’ diyerek itirafta bulundu. Akşener ise haftalardır halkı ‘ittifak yapıyoruz’ diye oyaladıkları CHP ile yapılanın ‘İttifak değil bir seçim iş birliği’ hatta ‘hiç bir şey’ olabileceğini söyleyerek, partisindeki ‘ülkücü damar’ın tansiyonunu tuttuğunu gösterdi.

Kılıçdaroğlu ise, MHP’deki ülkücülere mesaj vermekte bir adım daha atarak, CHP’ye oy veren kesimleri şaşırtacak bir açıklama daha yaptı

Bahçeli’nin, ‘Cumhur İttifakı’ öncesinde, ‘Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Cumhurbaşkanı olabilir ancak Recep Tayyip Erdoğan olamaz’ demeye varan eleştirileri ile bugün Erdoğan’ın ‘can simidi’ olma durumunu karşılaştıran Kılıçdaroğlu, ‘Biz birilerinin önünde diz çöküp yalvarmayız, o nedenle ülkücü kardeşlerime tek bir sözüm yok. Onların başımın üzerinde yeri var. Ama partisine sahip çıkmayanları kendi sözüyle vurmak zorundayım. Ülkücü kardeşlerimin vatan bayrak sevgisi bizde de aynen vardır...’dedi ve vatan-bayrak sevgisini ülkücülerle aynı çizgiye çekti.

Ülkücülere şikâyet edilen MHP’nin Genel Başkanı! MHP’ye sahip çıkması istenenler de ülkücüler! Ki, o ülkücülere Kılıçdaroğlu, ‘ülkücü kardeşlerim’ demekle kalmıyor, onlarla ‘Aynı vatan ve bayrak sevgisine sahip olduklarını’ da söylüyor.

Evet, bir partinin yönetimi ile tabanındakiler ya da o partiye oy veren emekçiler aynı değildir. Bu yüzden de bir siyasi partinin (Hele de emekten, demokrasiden yana bir parti olduğunu iddia ediyorsa) MHP’ye oy veren işçileri, emekçileri uyaran çağrılar yapması elbette gereklidir…

Ama çağrı, şoven milliyetçi partinin ırkçı-milliyetçi ideolojisi üstünden yetiştirilen ülkücülere, kendisine sosyal demokrat diyen (emekten ve demokrasiden yana) olduğunu iddia eden partinin lideri tarafından yapılıyorsa, ‘Ülkücü kardeşlerimin vatan bayrak sevgisi bizde de aynen vardır. Biz vatan sevgisine sahibiz’ deniyorsa, bu açıkça ırkçı milliyetçiliğe çanak tutan, şovenizmle uzlaşmaya kapı açan bir çağrı olur. Dolayısıyla bu çağrıyı yapan, aynı zamanda CHP’nin ülkücülüğe açık bir parti hâline geldiğini de iddia etmiş olmaktadır.

Çünkü ülkücülük; sosyal-sınıfsal bir toplumsal kategori değil, milliyetçiliği Turancı-ırkçı milliyetçiliğin ‘9 Işık’ anlayışı etrafında, ‘Bozkurt Efsanesi’yle cilalayıp, İslâmcılıkla da harmanlayarak oluşturulmuş, son yarım yüzyıl içinde de MHP tarafından temsil edilen siyasetin militan gücü olarak eğitilerek örgütlenen bir ideolojik-siyasi yapılanmadır. Bu yüzden de ülkücülere ‘Ülkücü kardeşlerim’ demek, ‘Ülkücülerle aynı bayrak ve vatan sevgisine sahibim’ demek ‘Ben ülkücü saflardayım’ demekle eş anlamlıdır.

Yani ‘ülkücü’, MHP’ye oy veren bir emekçi ya da halktan herhangi vatandaşlar değil, MHP’yi var eden ideolojik-siyasi yapılanmanın ‘militan gücü’dür. İçlerinde elbette emekçi olanlar, ülkücülüğü iyi bir şey, vatanseverlik olarak görenler de vardır. Hatta çoğunluk böyledir de diyebiliriz. Ama ‘ülkücülük’ve ‘ülkücüleri’ belirleyen asıl şey bunlar değildir.

Ülkücülüğe bir biçimde bulaşmış ya da öylesine kendisini ülkücü olarak gören emekçileri kazanmanın yolu; sosyal demokrat partinin başkanının yaptığı gibi ‘Biz de ülkücüyüz’ demek anlamına gelen ülkücülük övgüsü değildir. Tersine onlara ülkücülüğün ne olduğunu, işçi ve emek davasına, gerçek vatanseverliğe, demokrasiye ne kadar yabancı, hatta düşman bir ideolojik-siyasi tutum olduğunu göstermektir.

Kılıçdaroğlu MHP’yi eleştirirken İYİ Parti ile CHP iş birliğine sıcak bakmayan ‘ülkücü damara’ mesaj vermek isterken; ele aldığı tarz nedeniyle en başta CHP’ye oy veren, MHP ya da İYİ Parti’de egemen olan ırkçı milliyetçiliğe karşı olan önemli bir toplumsal kesimle de partisinin arasını açmış oluyor. Elbette onun bu tarzı, Kürt halkıyla da araya mesafe koyma anlamına geliyor.”[75]

Bunlar böyle olunca Güven Gürkan Öztan’ın, “Parti sağa doğru çekmekten, İslâmcılara ödün vermekten kurtulamadı, iktidar olma yolunun sağın diliyle konuşmaktan geçtiğini düşünenler partiyi olduğu yere çiviyle çaktı,”[76] notunu düştüğü güzergâhta “CHP liderliği partiyi adeta bir ötanazi sürecine sokuyor!”[77]

Bunun nedeni milletvekili Engin Altay’ın, “Devleti kutsadık, vatandaşı unuttuk… CHP kendini değişime ve yenileşmeye kapattı,”[78] türünde saptamaların ötesinde CHP’yi CHP yapan varlık nedenidir.

Söz konusu varlığıyla CHP “Sola umut vermiyor” vurgusuyla ekler Prof. Dr. Mete Tunçay: “Kaç kere değiştiği söylendi. Ama değişirse, CHP olmaktan çıkar…”[79]

CHP, CHP’dir asla fazlası ve ötesi olamaz; gelgitleri içinde CHP’nin sorunu kişiler değil; onu var eden ilkelerdir; yani CHP’de her şey “eski hamam eski tas”ken; “tellakların değişmesi” hiç bir değişime yol açmaz; ne demişti Cemal Süreya? “CHP’ye karşı CHP’li”![80]

 

III) HDP (VEYA “RADİKAL DEMOKRASİ”!) FASLI

 

“60-70’lerin TİP’i günümüzde HDP’dir,”[81] gibi “saptamalar”dan özellikle kaçınılması gerekirken; tartıştığımız duruşun kendisini “radikal demokrat” olarak tanımlamasıdır ki, 60-70’lerin TİP’inin bundan farkını bilmeyen yoktur!

“HDP niye etkili siyaset yapamıyor?”[82] sorusunun yüksek sesle dillendirildiği tabloda; soru(n)ları tarif edilen çizgi ve pratiğinde aramak kadar doğal bir şey olmaz…[83]

Fırat Aydınkaya’nın da belirttiği gibi, “Kürt hareketinin biraz da Boockhin’ci teori ile paslaşarak Öcalan’ın çizdiği ideolojik hat içinden Kürtlere iki model sunduğunu görüyoruz: ‘Demokratik özyönetim/özerklik ile Özgür ve Demokratik Belediyecilik’… Geldiğimiz noktada Kürt hareketi, Kürt toplumuna nasıl bir yönetim modeli önerdiğini yeniden düşünmek zorunda…

Ortaya çıkan sonuç, sistem karşıtı hareketlerin şaşmaz kuralının burada da işbaşında olduğunu görmemiz gerekiyor, yani sistem dışı hareketlerin iktidarla sınandığında girdiği türbülans ve siyasal patoloji Kürt hareketini de esir almış durumda. Diğer bir ifadeyle Kürt hareketinin Kürtler için önerdiği modellerin Kürtleri özgürleştirmediğini ve demokratikleştirmediğini cesur bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor. Önerilen modellere gömülen ‘özgürlük teorisi’nin beraberinde yıllarca onarılamayacak bir anti-siyaset dalgasını estirdiği açık.”[84]

Bu(nlar) böyleyken; yerel seçimler takviminde, HDP için esas gündem, matematiksel hesaplar üzerinden güdülen çok bileşenli aday tartışmalarından ziyade, gerçek anlamda yönelecek bir program ve onun pratiği olmalıdır. HDP’nin “yalpalamalar”ını salt karşı karşıya olduğu, gerçekten de ağır siyasal baskılar, keyfîlik ve zorbalıkla açıklamak yeterli değildir. Bunun için, HDP’nin “kurucu ilkesi” derkesine getirilmiş “radikal demokrasi” tezlerine biraz daha yakından bakmak gerekecektir.

Evet “HDP deyince rafine bir örgütten bahsetmiyoruz elbette, içerisinde birçok duruş ve perspektifi barındıran, kurumsal olarak olduğu gibi sınıfsal olarak da çok bileşenli bir partiden söz ediyoruz.

  1. yüzyıl sonlarının koşulları üzerine şekillendirilen, Chantal Mouffe ve Ernesto Laclau’nun geliştirdiği radikal demokrasi projesi ve Bookchin’in komünalizm ve Demokratik Özerklik-Demokratik Belediyecilik tezinin sentezi üzerinden inşa edilen HDP programı söz konusu sentezi bize sunuyor.

Mouffe ve Laclau, Marksizm’i eleştirip post-Marksist bir düzleme yerleşerek, devletsiz demokrasi hedefi üzerinden, farklı mücadele dinamikleri arasında eşdeğerlilik geliştirir, hiyerarşik toplumsal kastlaşmaya karşı hiyerarşiden arınmış yeni yaşam alternatifi öngörüsü yapar ve solu ‘kimlik siyasetine yönelmeye’ çağırır. Hedef, mevcut sisteme içkin yapı ve yöntemlerle, liberal demokrasi ile uyumlu bir ‘sosyalizme’ ulaşmaktır.

HDP, öncülü olan yapı ve partilerin geçirdiği değişim dönüşümler ve siyasal alanda yaşanan kritik evrelerde geçilen uğraklarla birlikte, programını radikal demokrasi ve demokratik özerklik sentezi üzerine oturtur, söylemini de bu çizgiden kurar. Bookchin’in ‘belediyecilik ve yerellik’ üzerine tezlerinin de, coğrafyaya uygun bir sentezleme ile programa içerildiğini gözleriz.”[85]

Bu post-modern hattın ne olduğu ise bir “sır” değildir; şöyle ki: 1980’li yıllarda Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un kaleme aldığı çalışmayla[86] siyasi ideolojik alana giren radikal demokrasi kavramı (ve söylemi), “Marksizmin krizde olduğu” tespitinden hareket eden post-yapısalcıların tartışmalarını sürdüren post-Marksist yazarın “iddiaları”ndan hareket eder.

Bu tezin beslendiği siyasal kaynakların başında Avro-komünizm gelir.

Post-yapısalcıların ekonomi ile politika ve ideoloji arasındaki bağı kopararak ele alan yaklaşımları ise radikal demokrasi tezinin ideolojik arka planını hazırladı.

Laclau ve Mouffe’un söz konusu “iddialar”ı, “Marksizmin Krizi” tezini temel alıp; onu eleştirmekle işe başlarlar. Ancak ele aldıkları konularda Karl Marx, Friedrich Engels, V. İ. Lenin’le bir tartışma yürütmezler. Onların söylemleri, eylemleri ve yapıtlarından yola çıkmazlar. Hatta bundan özellikle kaçınırlar. Marksizmin ikinci, üçüncü el yorumcularının kaba indirgemeci, revizyonist, çarpık söylemlerini esas alarak, bu hataları Karl Marx, Friedrich Engels, V. İ. Lenin’e atfederek kendi eleştirilerine dayanak yapmaya çalışırlar. Dolayısıyla Marksizm okumaları ve buna dayandırdıkları konumlar, keyfi ve seçmeci (eklektik) bir tarzdadır.

Mouffe ve Laclau, bu çalışmalarında radikal demokrasiyi sözde sosyalist bir strateji olarak önerir. Bunu yaparken de evvela işçi sınıfı ile sosyalizm arasındaki bağı keser. Gelişen işçi sınıfı dünya devrimine yürüyemeyip bozguna uğramış ve aksine kimlikçi hareketler yükselmişse, demek ki sınıf çelişkisi ile politika ve ideoloji alanları arasında zorunlu ve belirleyici bir ilişki yoktur - her biri özerk alanlardır. Bundan hareketle, sosyalizmde temel çıkarların ekonomik süreçlerdeki belli konumlardan (mesela ve özellikle işçi sınıfının üretim sürecindeki yerinden) mantıksal olarak çıkarılamayacağını iddia edilir. Dolayısıyla işçi sınıfı ile sosyalizm arasında doğrudan ve tarihsel olarak ortaya çıkmış, nesnel çıkarlara dayalı bir ilişki kurulamayacağı sonucuna varılır. Diğer yandan, gelişen ve karmaşıklaşan kapitalist üretim süreçlerinin işçi sınıfını parçaladığı, alt kimliklere (özne-konumlarına) böldüğü ve işçi sınıfının artık ortak sınıf çıkarlarını birleştiren bir sınıf olmaktan çıktığı, dolayısıyla nesnel çıkarı sosyalizmde olan bir proletaryanın olamayacağını savunulur.

Politikanın öznesi olan bu özne-konumları, barış eylemleri, LGBTİ’ler, çevreciler, feministler, etnik azınlıklar, inançsal topluluklar, öğrenci gençlik gibi doğrudan temel sınıf çıkarlarına karşılık gelmeyen değişik toplumsal grupları içerir. Bu özne konumlarının/ kimliklerin karakteristik özellikleri nesnel çıkarları temelinde oluşmaz. Zaten ezilen kimliklerin ve toplumsal kesimlerin mücadeleleri ve talepleri de onların evrimleriyle ilişkili değildir. Mücadeleleri, üzerlerindeki tahakkümü baskı olarak hissetmelerine sebep olan söylemsel bir pratikte ortaya çıkar. Diğer bir deyişle, mücadele ve kimlikler söylem ile kurulur. Diğer toplumsal mücadeleleri birleştiren bir hegemonik söylem olarak sosyalizm ile işçiler arasında doğrudan bir ilişki olmadığı savunulurken, sosyalizm söylemlerini hegemonik hâle getiren diğer özneler ile işçi sınıfı arasındaki fark görülmez. Zira onlara göre toplum da sosyalizm de söylem yoluyla kurulan bir olgudur ve her özne diğerleriyle girdiği hegemonik ilişki içerisinde tanımlanır. Toplumsal, siyasal varlığından koparılmış ve hiç bir zaman tam olarak oluşamayan kararsız, ilişkisel/göreceli bir toplum ve toplumsal kimlik tarifi yapılır.

Bu çerçevede, Laclau ve Mouffe, radikal remokrasi tezinin merkez kategorisi olarak hegemonya kavramını yeniden kurarlar. Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramı ve kuramını kendilerine daha yakın bulan yazarlar, kavramın içeriğini ve işlevini bütünüyle değiştiren iki temel revizyon yaparlar. İlk olarak, Leninist hegemonya anlayışını esas alan Gramsci’nin hegemonya perspektifinde temel ve merkezi rol oynayan işçi sınıfı ayrıcalıklı konumundan indirilir ve toplumdaki diğer öznelerden herhangi biriyle aynı düzeyde sosyalizm söyleminin eklentisi hâline getirilir. İkinci olarak, hegemonyayı kuran burjuva devlet ve kapitalist rejimin zorunun belirleyici olduğu koşullarda karşı-hegemonya kurmanın ve geliştirmenin yolunun devrimci zorun örgütlenmesinden geçmesine rağmen, sosyalist bir strateji olarak devrimci zor reddedilir.

Laclau ve Mouffe’un, Marksist-Leninist hareketlerin, dünden bugüne, ne teorik-ideolojik zeminde ne de politik bazda görmezden gelmediği, aksine bütünsel bir strateji ve programla, kapsayıcı temelde ilişkilendiği ezilenlerin devrimci, demokratik ve ortaklaştırıcı mücadele deneyimlerini inkâr ederler. Lakin önerdikleri radikal demokrasi stratejisi ve hegemonya anlayışı bu toplumsal mücadele dinamiklerinin nasıl bir araya getirileceğini söylemez. Kendiliğindenciliğe bırakır.

Radikal demokrasi stratejisi özerklik, özyönetim, otonomi gibi vurgular da taşır. Bir sosyalist strateji olma iddiası taşısa da, işçi sınıfına vaadi yerel “işçi özyönetimleri”dir. Bu bahiste devrim yoktur. Politikayı ve ideolojiyi ekonomiden kopartarak ele alıp, sermayeyi, burjuva devleti ve sömürü ilişkilerini, özel mülkiyetçi düzeni politik mücadelenin ufkundan çıkartırlar. Sosyalist siyasetin özel hedefinin kapitalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması olduğu ve bunun politik bir devrimle yapılmasının zorunluluğu da reddedilir. Burjuvazinin işçi sınıfı ve ezilenler üzerindeki diktatörlüğü olan burjuva devlete ve genel olarak devletin sınıfsal temeline dokunmayan yazarlar, burjuvazinin devlet aygıtının parçalanarak yerine proletaryanın devrimci diktatörlüğünün kurulmasını da demokrasiyle uzlaşmaz karşıtlık biçiminde tanımlarlar ve olumsuzlayarak reddederler…

Radikal demokrasi esasen liberal demokrasinin ezilenler, yönetilenler konumundan savunumudur ve ufku sivil toplumculukla sınırlıdır.[87]

Ve nihayet Erol Katırcıoğlu’nun,[88] “Kapitalizmin en önemli sorunu, her geçen gün, az sayıda insanın çok sayıda insanın hayatlarıyla ilgili kararlar alabiliyor oluşudur… Kapitalizm, bir sistem olarak istikrarsızdır, krizlere açıktır ve o nedenle de insanların hayatlarıyla ilgili kararlara katılabilmeleri (yani demokrasi) krizleri aşmanın da en önemli koşuludur. Yerel yönetimlerin önemi de buradan gelir. İnsanların kendi yerellerinin sorunlarını çözmek için alınacak kararlara katılabilmelerinin önünün açılması merkezin karar alma alanının da daraltılması anlamına gelir. Böylelikle de merkezin alacağı kararların yanlış olma, yani toplumun çıkarlarıyla uyuşmama olasılığı azalır. Tersten söylersek yerellerde insanların kararlara katılabilmeleri kapitalist sistemin yarattığı krize gebe hâlin de zayıflatılmasıdır,”[89] ifadesindeki “sivil toplum”culukla siyaset yapmaya kalkışmanın önü kapalıdır! Bu “mantık” biraz daha ileri götürülecek olsa, sonu “kapitalizmi oy çokluğuyla ilga etmek mümkündür”e varır!

Çünkü “Ekonomik krizlerin yoğunlaşması, ekolojik krizlerin alarm vermesi ve gelir dağılımı adaletsizliğinin daha da artması gibi sorunlara kâr motifinin temel amaç olduğu bir üretim modeli içinde çözebilmek giderek olanaksızlaşıyor… Sol kanadı kırılmış bir demokrasi ekonomik krizle sınandığında, otoriterizmin yükselişine karşı duramaz… ‘(Neo)liberal demokrasi’ tabiri, baştan beri bir oksimoron idi. Bir başka ifade ile bu tabir, birbiri ile zıt anlamlı kelimelerin birleşiminden oluşuyor. Devam edersek, neo-liberalizmin varlık nedeni, ekonomik demokrasiyi tasfiye etmektir. Neo-Liberalizm, örgütlü emeğin toplumsal, kültürel, örgütsel, ideolojik ve siyasal gücünün kırılmasına dayanıyor.”[90]

Bir kez daha tekrarlayalım: “Demokratik kapitalizm” bir yalanken, “Sürdürülemez kapitalizm” gerçeğin ta kendisidir!

O hâlde Veysi Sarısözen’in, “Kürt sorunu yalnız ve basitçe bir ‘kimlik’ sorunu değil. Kimlik sorunu, birbirinden farklı kimliklere sahip olup da, kimlikleri tanınmayan ya da aşağılanan ya da önemsenmeyen herkesin sorunudur… Kürt sorunu, aynı zamanda Ortadoğu sorunudur ve Ortadoğu dünya durumunu etkilediği ölçüde de evrensel çapta bir sorundur”;[91] Ömer Ağın’ın, “Kürt sorunu bir emek hareketi sorunudur.”[92] “Kürt paradigması global bir mücadele yoludur ve barışseverlerin şiarı ‘Kürt paradigmasını’ yaşamla buluşturmak olmalıdır. Günümüzün barış mücadelesi bundan başkası değildir,”[93] türünde abartılarını bir kenara bırakarak “Kürt Meselesi”nin (Ortadoğu’ya mündemiç bölgesel bir) ulusal sorun yani anti-sömürgeci ulus inşası olduğunun altını çizerek, V. İ. Lenin’in uyarılarını anımsamak “olmazsa olmaz”dır:

“Bugünkü emperyalist çağda dünyadaki sosyalistlerin çoğu, başka ulusları ezen ve bu durumu geliştirmek için çaba gösteren ulusların üyesidir. Bu nedenledir ki, gerek barış, gerek savaş zamanında, ezilen ulusların ayrılma özgürlüğünden yana propaganda yapmayan bir sosyalistin, gerçekte sosyalist ya da enternasyonalist olmadığını, yalnızca şövenist olduğunu ilan etmediğimiz sürece, ‘toprak ilhaklarına karşı savaşımımız’ anlamsız kalacak ve sosyal-yurtsever bağnazları hiç ürkütmeyecektir. Hükümet yasaklarına karşı meydan okuyarak, yani özgür, yani yasadışı basında böyle bir propaganda yapmaya yanaşmayan ezen ülke sosyalisti, uluslar için eşit hakların ikiyüzlü savunucusundan başka bir şey değildir.”[94]

“Bize deniyor ki: Ayrılma hakkını destekleyerek, ezilen ulusların burjuva milliyetçiliğini destekliyorsunuz. Şöyle yanıt veriyoruz: Hayır. Burada tam da burjuvazi için ‘pratik’ çözüm önemlidir, oysa işçiler iki eğilimin ilkesel olarak birbirinden ayrı tutulmasına önem verir. Ezilen ulusun burjuvazisi ezenlere karşı mücadele ettiği ölçüde, biz her zaman ve her durumda herkesten daha kesin bundan yana olacağız, çünkü biz baskının en güçlü ve en tutarlı düşmanlarıyız. Ezilen ulusun burjuvazisi kendi burjuva milliyetçiliğini temsil ettiği sürece, biz ona karşı dururuz. Ezen ulusun ayrıcalıklarına ve diktatörlüğüne karşı mücadele ederiz ve ezilen ulusun ayrıcalıklar elde etmeye yönelik herhangi bir çabasına hoşgörü göstermeyiz.”[95]

Bu(nlar) böyle olunca da; “Çözüm sürecini savunmak farklı şeydir, çözüm beklenticiliği yaratmak farklı. Daha açık ifade etmek gerekirse, bugün çözüm beklenticiliği yaratarak iktidarın Kürtler üzerindeki siyasi etkisinin artmasına hizmet etmek, yerel seçimlerde Kürt illerinde AKP’nin elini güçlendirir,”[96] uyarısından mülhem hâlin soru(n)larını da görmezden gelemeyiz; gelmemeliyiz de!

“Yetmez ama evetçi” başkanlı HDP’ye ilişkin iki adet örnekle yetinelim; ilki, “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde kanaat oluşturan” liberaller ile karşılıksız aşk![97]

İkincisi de; “Antikapitalist Müslümanlar”ın, ‘I. İslâm ve Sol Çalıştayı’na katılan HDP Milletvekili Ayhan Bilgen’in, “İslâm ve Sol’un bir araya gelmesi için kimsenin kimseye kavram dayatması yapmaması lazım,”[98] ifadesindeki omurgasızlık! (Mesela toplumcu laiklik bir “dayatma” değil, ilke olduğu gibi…)

Hayır; “Kürtlere musallat olan evrenselci kurtuluş ideolojilerine iki önemli örnek sosyalizm ve İslâmcılıktır. Her iki ideolojik çizginin Kürtlere kısmi de olsa zararı Kürtleri görünmez, Kürtlüğü ise lüzumsuz hâle getirmeleridir… Özetle, Kürt, kendinden ve kendi için ‘başlama’ ödevini ihmal ettiği için herkesten ve herkes için olan ‘bitirme’ görevinde ‘Kürt Mehmet’ olarak nöbete koş(ul)maktadır… Ortaya çıkardığı acı maliyete rağmen Kürtlere kazanım olarak nakde çevrilmemiştir ve çevrilmemektedir,”[99] diyebilen bir “mantık(sızlık)a”, lakayt kalabilmek hiç bir “gerekçe”yle, “izah”la mümkün değildir.[100]

Hâl buyken Karl Marx’ın, “Sofuluğa dayanan köleliği Luther, kuşkusuz onun yerine inanç köleliğini geçirerek yenmiş bulunuyor. İnancın yetkesini canlandırarak, yetkeye inancı kurmuş bulunuyor. Laikleri papaz çömezlerine dönüştürerek, papaz çömezlerini laiklere dönüştürmüş bulunuyor. Dindarlığı iç insan [insanın bilinci] durumuna getirerek, insanı dış dindarlıktan kurtarmış bulunuyor. Yüreği zincirlere vurarak, bedeni zincirlerinden çözmüş bulunuyor,”[101] uyarısından bi-haber “yeni birikim”cilerde şu hezeyanları sıralayabiliyor:

“İslâmcılık içerisinde AKP’den kopuşun çok yönlü gerçekleştiği, bu kopuşun bir yönünün muhafazakârlaşmaya, bir yönünün sekülerleşmeye doğru savrulduğu sıklıkla ifade ediliyor. Sahadan elde edilmiş herhangi bir bilgi olmamasına rağmen bu kopuşlardan birinin sol olduğunu düşünmek için birçok neden var. Bu kesim içerisinde milliyetçilik ile devletçilik üzerine inşa edilen dini söylemin enerjisini tüketmeye yüz tuttuğu ve solculuğun bir türünün Sünni dindarlar arasında karşılık bulmaya başladığı bir yerde, solun, yeni muhataplarına söyleyecek yeni bir şeyleri var mı?”[102]

Yazarın sözünü ettiği o “sahası meçhul” coğrafya neresi; ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza koymayanların Patagonya’sı mı? (Amin Maalouf’un, “Herkes ötekilerin duasını sustursun diye kendi tanrısına yakarıyordu,”[103] notunu düştüğü oradakilerin sola söylediği yeni söz ne ki acaba?)

Bu post-modern zırvalarla yol almak mümkün olmadığı gibi; ne olduğu da bir hayli müphem olan “yol”u tartışmak abes ile iştigal değilse; nafiledir.

Kökeni Latince olan “modern” sözcüğü, çağa ait olan, çağdaş olan, şimdiki zamana ait olan, geçmişte olmayan anlamına gelmektedir. Bu anlamda, insanlık tarihindeki her dönem, yaşandığı zaman diliminde, modern sözcüğü ile anlatılabilir. III. yüzyılda yaşananlar III. yüzyılda moderndi, X. yüzyılda yaşananlar X. yüzyılda moderndi, XVI. yüzyılda yaşananlar XVI. yüzyılda moderndi. “Post” sözcüğü “sonrası” anlamına geldiğine göre, “post-modern”, şimdiki zamandan sonrası, yani, gelecek anlamına gelmektedir. Bu durumda, henüz yaşanmamış olan, yani gelecekte yaşanacak olan bir zaman dilimi, şimdiki zamanı ve yaşanan bir çağı anlatmak için kullanılamaz. 

Ancak “modern” terimi, anlamı değiştirilerek, belli ve sınırlı bir zaman dilimindeki belli bir kültürü, genellikle XVII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar Avrupa’da yaşanan dönemi ve kültürü anlatmak için kullanıldığından, “post-modern” terimi de, bu zaman diliminde yaşananlardan sonrasını anlatmak için kullanılan bir sözcük oldu. 

Oysa, bu açıdan bakıldığında da terimin elle tutulur bir yanı bulunmamaktadır. Çünkü, XX. yüzyıldan itibaren yaşananların homojen bir yapısı olmadığı gibi, XVII. yüzyıldan XX. yüzyıla kadar Avrupa’da yaşananların da homojen bir yapısı yoktu. Bu dönemde, felsefede, bilimde, sanatta ve siyasette birbiriyle çatışan ve çelişen akımlar ortaya çıkmıştı. Rasyonalizm, empirisizm, idealizm, materyalizm, pozitivizm, liberalizm, sosyalizm, empresyonizm, ekspresyonizm, realizm buna dair birkaç örnek olarak verilebilir. 

Ayrıca aydınlanmanın, XVII. ve XVIII. yüzyılda Avrupa’da bilim ve felsefe alanlarında yaşanan gelişmelerle birlikte başladığını ileri sürmek de tarihsel olgulara aykırıdır. Aydınlanma bir dönem değildir, bir harekettir, bir anlayıştır, bir akımdır. Aydınlanmanın kökeni de, kronolojik olarak geriye gidildiğinde, önce Rönesans’ta, daha sonra da Antik Yunan’da yatmaktadır. M.Ö. VII. ve VI. yüzyılda Batı Anadolu’da Miletos kentinde yaşayan Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi filozoflarla birlikte mitos’tan logos’a, yani söylenceden akıl yürütmeye yönelik geçiş keskin bir biçimde başlamıştır. Bu daha sonra Sokrates, Platon, Aristoteles, Zenon, Kleanthes, Epikuros gibi filozoflarla devam etmiştir. Bu filozoflar anlaşılmadan, Descartes, Leibniz, Spinoza, Bacon, Hobbes, Locke, Rousseau, Hume ve Kant gibi filozoflar anlaşılamazlar. 

Bazıları da “post-modernizm” kavramını, nesnel ve evrensel doğruluğun ve gerçekliğin olmadığı, her şeyin göreli, öznel ve değişken olduğu teziyle özdeşleştirdiler ve bu görüşün XIX. yüzyılda Nietzsche ile başladığını, XX. yüzyılda Foucault ve Derrida gibi filozoflarla sürdüğünü iddia ettiler. Oysa, XX. yüzyılda bu filozofların tezlerini eleştiren filozoflar da olduğu gibi ve homojen bir “post-modernizm” yaşanmadığı gibi, öznelci, görecelici ve görünüşselci tezler, Antik Yunan’da, farklı bir bağlam da olsa, Protagoras, Gorgias, Arkesilaos, Karneades, Kleitomakhos, Piron ve Aenesedimos tarafından zaten geliştirilmişti.[104]

Post-modern zırva(lar) konusunda bunların altını bir kez daha çizip; ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın, “Çağımızda sol fikirler diye bilinen emek, eşitlik, özgürlük, ezilenlerin yoksulların altta kalanların korunması kollanması ve insanların eşitliği fikri İslâmiyet’e sonradan yamanan bir fikir değildir. Bizzat bu fikirler İslâm’ın birinci dereceden temsili olan Kur’an-ı Kerim-in özünde vardır. Ve bana göre Kur’an-ı’n bundan başka davası da yoktur. Dolayısıyla ‘İslâmiyet’e solculuk sokmaya çalışıyorlar. ‘Kur’an-ı Kerim-i komünist yorumluyorlar’ lafları tamamen boştur. Bedir ile Uhud savaşının ve Peygamberin Mekke’den Medine’ye göç etmesinin sebebi eşitlik meselesiydi. Peygamber dedi ki: ‘Köleliği kaldıracaksınız. Kabe’ye getirilen mallara el koymayacaksınız. Hepimiz Allah’ın önünde biriz ve eşitiz.’ Tevhit dediği de buydu. Tevhit Allah’ın birliği ya da soyut bir dava değildi. Yeryüzünde o günkü toplumda politik, siyasal ve sosyal bir davaydı. Şirk toplumunun sınıflara ayrılmasıydı. Zenginler, yoksullar, efendiler ve köleler denmesiydi. Şimdi bunları Batı Avrupa’daki Marksizm’den sosyalizmden öğrenmişiz de İslâm’a sokuşturuyor değiliz. Ben diyorum ki bunlar İslâm’ın özünde vardır,” görüşlerine ilişkin bir şeyi sormadan geçmeyelim: Velev ki (peygamber) Muhammed Mustafa (ki kendisi köle sahibi olmuştur ve köleliliği yasaklamamıştır) bunları demeseydi; insan(lık) köleliğe karşı eşitlik için ayaklanmayacak mıydı? Veya ayaklandığında “günah”a girecekti?

Kaldı ki, “öz” denilenle “tezahürü” arasındaki tarihsel ilişkiye kafa yormakta gerekli değil midir?

Ve “Prof. Dr. Tayfun Atay; kendisi ve kuşağının 1970’lerin ikinci yarısından geçtiğini belirterek, “O dönemde dine ilişkin sol ve sosyalist bağlam içerisinde olanlar dini Marx’ın ‘Din halkın afyonudur’ sözü üzerinden ele alıyordu. Bu dönem aynı zamanda bizim Marx’a çok haksızlık yaptığımız bir dönemdi. Çünkü biz Marx’ın ne dediğini yanlış anladık. O dönemde sosyalist literatürü ve sorunlu çevirileri çok anlamadan içselleştirme çabalarından uzak bir takım klişeler üzerinden arayışlarla sola yön vermeye çalışıyorduk” ifadelerini kullanmasına gelince…[105]

Tayfun Atay, elbette kendi adına konuşabilir; ama “kuşağının” adına “biz” diyerek öznelliğini genelleyip; koca koca laflar üretmeye kalkışmasını ciddi almak mümkün değildir!

Tekrarlayalım: “Devrimciler hiç bir dine ve inanca karşı mücadele etmezler. Alper Taş’ın deyimiyle, ‘Biz bir siyasal hareketle mücadele ediyoruz, bir inanç hareketiyle değil. Biz siyasal İslâmla mücadele ediyoruz, İslâmla değil.’

Güzel de, her türlü inanca, siyasal tutuma, muhalefete azgınca saldıran sol değil. Ama bir takım dindarlar sol karşıtlığının, komünizm düşmanlığının bayraktarlığını yapıyor on yıllardır. Komünizmle Mücadele Derneklerinde palazlanan ‘dindarlar’ın varlığından haberdarız ama ‘İslâmla Mücadele Derneği’nde görev almış solcu duymadık hiç. Kaldı ki ‘solun dine karşı olduğu’ yalanı da onların uydurmasıdır…

Demir Küçükaydın, ‘Marksizm, Aydınlanma ve İslâm’ın sentezi ve mirasçısıdır’ dedi. ‘Türk İslâm Sentezi’ni biliyorduk ama ‘Aydınlanma İslâm Sentezi’ dağarcığımıza sayelerinde girmiştir…

Bu kadar eğilip bükülecek ne var? Karl Marx ‘Yahudi Sorunu’nda dinin sınıf mücadelesinde egemen sınıfın elindeki en ürkütücü silahlardan biri olduğunu, hatta kapitalizmin ‘Yahudi yaşam biçimi’nden esinlendiğini, kapitalistin aslında ‘pratik Yahudi’ olduğunu söylerken ‘dini hassasiyet’ falan gözetmemiştir…”[106] Eşyayı adıyla çağırmıştır; bunda ne sakınca var; ve niye rahatsız olunuyor ki?

 

30.01.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR