UNUTUL(A)MAZLAR YA DA HATIRLAYIN ONLARI

UNUTUL(A)MAZLAR YA DA HATIRLAYIN ONLARI

“Şimdi sessiz duruyoruz kıyısında bir düşüncenin

unutmamak için çünkü unutuşun kolay ülkesindeyiz.

Ölü balıklar geçiyor kırışık bir denizin sofrasında

ve ellerinde fenerleriyle benim arkadaşlarım.

Durmadan düşünüyorum

ne kadar çok öldük yaşamak için.”[1]

 

Çok şeyin “unutuşa” teslim edildiği bir vurdumduymazlık bataklığıdır, “olağan” dedikleri düzen(sizlik)!

Bunun içindir “Kesê ku ji nêvengê dûr dikeve tê ji bîr kirin/ Ortamdan uzaklaşan unutulur,” der bir Süryanî atasözü; tıpkı “Duvar yapıldıktan sonra duvarcı unutulur” diyen Çin atasözü gibi…

Düzen(sizlik) için unutturmak (dolayısıyla unutuşun önünü açmak) belleği sıfırlayan korkunun egemenliğidir.

Kolay mı? Yalan doğuran, sınıflı sömürücü eşitsizliği pekiştiren, egemen ahlâkın anasıdır; çimentosudur korku. İtirazı, başkaldırıyı sıfırlayarak egemenliğini tesis eden iktidar; Horatius’un, “Exegi monumentum aere perennius/ Bronzdan daha dayanıklı bir anıt bıraktım,” betimlemesindeki ölümsüzlükten/ sonsuzluktan nefret eder; “Quod praeterit, effluxit/ Geçmiş, artık yok,” der.

Oysa geçmemiş bir “geçmiş” hâlâ vardır, yaşamaktadır, günceldir; mesele, bu gerçeği unutmamak, unutturmamaktır.

O hâlde Ahmet Telli’nin, “Düş kuranlarsa çoktandır/ Meczup sayılıyor artık,” dizeleriyle betimlenen koordinatlarda; korkaklığın, “Güvenilir mi?”; menfaatin “Politik mi?” feryatlarına aldırmadan; vicdanın, “Doğru mu?” sorusuna, ne güvenilir, ne politik ne de popüler tavır alan cüretkâr unutulmazların vicdanıyla düşünüp, yapmak, söylemek gerekiyor.

Malum: Böyle olmadan, “Gerçeğin dağlarına umutsuzlukla çıkılmaz,” Friedrich Nietzsche’nin işaret ettiği üzere…

* * * * *

Gerçeğin dağlarına umutla çıkan unutul(a)mazların birisi Spartaküs ise, diğeri de “yârin yanağından gayrı her şeyde/ her yerde/ hep beraber!” diye haykıran Şeyh Bedreddin’dir.[2]

Ya da İngiltere zindanlarındaki açlık grevinde öl(dürül)en IRA lideri Bobby Sands…

Onun için Denis O’Hearn,[3] “Sands, baskının ve zulmün olduğu her yerde insanlığın onuru oldu,”[4] vurgusuyla eklemişti:

“Bazı insanlar Bobby Sands’ın sıradan bir insan olduğunu söylerdi. Sıradan bir insandı ama aynı zamanda çok sıradışıydı. Onun hayatı ile ilgili en önemli nokta bu olağanüstü koşullarda kendine bir izlek bulması ve bir yol çizebilmesiydi. Siyaseti ve yazdığı şiirler arasında bir ayrışma ve kopukluk görmüyordu. Bütün şarkıları ve şiirleri özgürlük üzerineydi. Kendi şarkı ve şiirlerini kullanaraktan mahpuslar arasındaki morali yüksek tuttu. Bobby bütün bu insanlara içeride özgür olduğunu düşündürdü.”[5]

Ya onların takipçisi Leyla Halid…

Güneşi durdurmak için ona yaklaşmak gerekir. Bundan öncesi de var: O da güneşi durdurmanın ilk adımı, onun durdurulabileceğine inanmaktır. 1960’lar boyunca Filistin devrimci hareketi sürekli güneşe yaklaştı çünkü Filistin halkı “fidaiyin”in güneşi bile durdurabileceğine inanıyordu. Leyla Halid güneşe yaklaşanların ilki değildi, ama 29 Ağustos 1969’da FHKC’li (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) arkadaşı Selim İsavi’yle kaçırdığı uçakta, her şeyi unutup Hayfa’yı yukarıdan seyrederken çoktan göklerde dolaşanların en şöhretlisi olmuştu.

Aslında uçağı Şam’a kaçırmışlardı ama yolda pilota rotayı biraz değiştirmesini ve Hayfa üzerinde alçaktan uçmasını söylemişti. Uçak kaçıran bir gerilla olduğunu unutmuş, hayatının bütün parçalarını bir araya getirmeye çalışan bir çocuğa dönüşmüştü o anda: “Babamın görüntüsü gözümün önünde belirdi, sesini de duyabiliyordum: Eve ne zaman döneceğiz? Dünyamdaki her şey bir araya geldi... Ve sonra Hayfa’yı gördüğümde..., onu, evimi her hatırladığımda, benden küçük bir parça orada kaybolur, sanki alfabeyi sökmeye çalışıyormuşum gibi. Çok tutkulu bir andı. Büyükannemi, teyzelerimi, hâlâ orada olan herkesi çağırıp geri döndüğümüzü söylemek istedim,”[6] diyebilen tutkularıyla unutul(a)mazlardan biriydi O…

* * * * *

Sonra, çok öncelerden Ege’nin karşı yakasından “Karanfilli Adam”…

Nâzım Hikmet’in şiirinde, “Seher karanlığında,/ Projektörlerin ışığında,/ Kurşuna dizilen beyaz karanfilli adamın/ Fotoğrafı,/ Duruyor üstünde masamın./

Sağ eli/ Tutuyor karanfili/ Bir ışık parçası gibi Yunan denizinden./

Karanfilli adam/ Ağır kara kaşlarının ardından/ Bakıyor cesur çocuk gözleriyle,/ Hilesiz bakıyor./

Türküler ancak böylesine hilesizdir/ Ve ancak komünistler/ And içer böylesine hilesiz./

Dişleri bembeyaz:/ Gülüyor Beloyannis.

Ve elindeki karanfil,/ Bu yiğit,/ Bu rezil/ Günlerde/ Söylediği sözlerden biri gibi insanlara.../

Mahkemede çekildi bu fotoğraf./ İdam kararından sonra,” dizelerinde betimlenen Yunan halk kahramanı Nikos Beloyannis...

Hatırlayın: Yunan halkı 1941-1944 yılları arasında yaşanan Nazi işgaline karşı kahramanca direnmiş ve işgale son vermişti. İşgal yıllarında Yunanistan Komünist Partisi (KKE) tarafından kurulan Yunanistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ELAS) ve cepheye bağlı olan ulusal kurtuluş ordusunun (EAM) saflarında yüz binlerce savaşçı vardı ve kitleler içinde de ciddi bir desteğe sahipti. 1917 Ekim Devriminin emperyalist merkezlerde uyandırdığı korku fırtınası bu defa Yunanistan’ın dağ ve şehirlerinden esmeye başlamıştı. Yunanlı komünistler devrim ve sosyalizm şiarlarıyla artık iktidara yürüyorlardı. Zaten bir çok bölge ELAS’ın kontrolü altındaydı.

1945 yılında daha fazla “kan dökülmemesi” gerekçesiyle Yunanlı komünistler ve gerici yönetim arasında, İngiltere devletinin de gözetimi ve katılımıyla “Varkiza anlaşması” imzalanmıştı. ELAS elindeki bütün silahları bırakmış ve silahlı birimleri dağıtmıştı. Anlaşmadan hemen sonra ise korkulan olmuş ve ülke genelinde komünistlere karşı sürek avı başlatılmıştı. Çok sayıda komünist ve yurtsever katledilmiş, işkencelerden geçirilmiş, binlercesi cezaevlerine konmuştu. Katliam ve saldırılar iç savaşa yol açmıştı. 1946 ve 1949 yılları arasında süren iç savaş sırasında parti örgütleri ya dağılmış ya da etkisiz duruma gelmişlerdi.

Bu yıllar boyunca militer- kontracı devlet güçlendirilmiş, devlet ve yönetim kurumlarında bu yönde temizlikler yapılmıştı. Toplumun yarısı diğer yarısına karşı düşmanlaştırılmış, milliyetçi gerici hava eşliğinde ilerici ve muhalefet adına ne varsa “hain” ilan edilmişti.

Süreç boyunca çok sayıda komünist kadro ve yurtsever Sovyetler Birliği’ne ve Polonya, Çekoslovakya gibi halk iktidarlarının hâkim olduğu ülkelere gitmek zorunda kalmıştı. Partinin toparlanma süreci başladığında ELAS içinde önemli görevlerde bulunmuş olan Merkez Komitesi Üyesi Nikos Beloyannis parti kararıyla Yunanistan’a gönderilmişti…

Hareketin toparlanması ve partinin yeniden ayakları üzerine dikilmesi amacıyla geri döndüğü ülkesinde terör ve zulüm devam ediyordu. Kopan ilişkiler, dağılan birimler, atıl bir konumda illegal yaşama devam eden partililer, sürekli kesintiye uğrayan örgütsel faaliyetler!

Beloyannis partinin ayakta kalan diri güçleri ile kısa sürede ciddi anlamda örgütsel-politik bir çalışma başlatmıştı. Yayın organı yeniden yapılandırılmış, ilişkiler kurulmuş, birim faaliyetleri hissedilir olmuştu.

Takvimler 20 Aralık 1950’yi gösterdiğinde tutuklanacaktı.

Mahkemesi 19 Ekim 1951 de başladı. Toplam 90 devrimci yargılanıyordu aynı davadan. Beloyannis ülkeyi bölmek amacıyla yasa dışı örgüte üye olmak ile suçlanıyordu. Mahkeme heyeti arasında yer alanlardan biri de daha sonra 21 Nisan 1967 de albaylar cuntasının gerçekleştirilmesinde yer alan ve cuntanın başı olan Albay Yorgos Papadopulos’du.

Göstermelik yargılanmayı ve iddianameyi yerden yere vuran Beloyannis, ajanlık ve hainlik suçlamalarına karşı şöyle haykırıyordu: “Bağımsızlık, özgürlük ve barış için mücadele eden Yunanistan Komünist Partisinin Merkez Komitesi üyesi olduğum için beni yargılıyorsunuz.”

Komünist olmak zaten “hain” olmak anlamına geliyor, diyordu tescilli faşistlerden oluşan mahkeme heyeti. Beloyannis kararlı ve cesur duruşuyla her soruya komünist kararlılık ve tutarlılıkla cevap veriyordu:

“Beloyannis: Bize merkez komitesinin kararlarını aktarmak için konuştuğumuzu ve savunma yaptığımızı söylüyorsunuz öyle değil mi?

Yargıç: Evet öyle.

Beloyannis: KKE merkez komitesinin kararlarında ekmek, demokratik özgürlükler ve barış için mücadele edildiği söyleniyor değil mi?

Yargıç: Evet

Beloyannis: Bu durumda özgürlük, barış ve ekmek mücadelesi Yunanistan’a karşı suç işlemek anlamına geliyor olsa gerek.

Yargıç: Yok!..”

Mahkeme heyetiyle yaptığı bu kısa polemiğin ardından Beloyannis o gün ağzı kuruyana kadar konuşmuştu. Ağız kuruluğundan dili sürçüyordu. Mahkeme heyetinden bir bardak su getirtmelerini isteyince mahkeme yargıcı;

-Burası kahvehane değil, diye bağırmıştı. Beloyannis uzun konuşmasına devam etmiş ve konuşmasını şöyle tamamlamıştı:

“Biz ülkemizi ve halkımızı bizi yargılayan sizlerden daha çok seviyoruz. Bunu özgürlüğü ve bağımsızlığı tehlikeye düştüğünde ve toprakları işgal edildiğinde kanıtladık. Biz ülkemizin güzel günler görmesi için mücadele ediyoruz. Açlık ve savaşların olmadığı bir ülke için, insanların rüya ve umutlarının ölçü alındığı şafakların sökmesi için. Bu uğurda gerekirse canımızı bile vermeye hazırız. Bizi yargılamak, barış için verilen mücadelenin yargılanması demektir. Siz Yunanistan’ı yargılıyorsunuz.”

Beloyannis idam cezasına çarptırıldığında elindeki karanfili sevgi dolu gözlerle eşine verirken flaşlar patlamış, akıllardan silinmeyecek o kare ortaya çıkmıştı.

Tarihler 30 Mart 1952 yi gösteriyordu. Beloyannis ve diğer üç yoldaşının; Dimitris Bacis, Nikos Kalumenos ve İlias Argiridis’in kaldıkları hücrelerin kapıları gıcırdayarak açılmıştı.

- Kalk Niko... demişlerdi. Korku dolu gözlerini göreceklerini beklemişlerdi. Oysa Beloyannis son derece rahat ve cesurdu:

- Galiba hava almaya çıkıyoruz... demişti gülerek.

- Evet sizi öldürmeye götürüyorlar.

Günlerden pazardı ve saatler sabahın 4.12’sini gösteriyordu. Naziler bile pazar günlerinde idam kararlarını yerine getirmiyorlardı. Elleri kelepçeli olarak Gudi semtinde bulunan askeri bölüğe götürülen dört komünist yoldaş farların ışığı altında, aynı anda patlayan silahlardan çıkan kurşunlarla yere düşmüşlerdi. Ortalık henüz karanlıktı.

İdamlarından hemen sonra komünist ozan Yannis Riços şu dizelerle duygularını dile getirmişti:

“Beloyannis bir kez daha bize nasıl yaşanılıp, nasıl ölüneceğini gösterdi/ Ölümsüzlüğün kapılarını açtı, bir karanfille/ Karanlığa inat, gülümsemesiyle aydınlattı dünyayı.”[7]

* * * * *

Ve Beloyannis’in aynı dava için aynı topraklarda birlikte mücadele ettiği yoldaşı Mihri Belli…

Urfalı bir babanın ile Silivrili bir annenin oğluydu, Aralık 1915’te doğdu.

İlkokula Silivri’de başlayan Belli, aile İstanbul’a göçünce Kadıköy’deki Osmangazi İlkokulu’na devam etti. Aile 1924 yılında Edirne’ye taşındı ve Belli orada bir Yahudi okuluna kaydoldu.

Eğitimin Fransızca yapıldığı Alliance İsraelite bitirdikten sonra 1929 yılında İstanbul Bebek’teki Amerikan Koleji’ni kazanan Belli, ardından okumak için 1936 yılında gönderildiği ABD’de Mississippi Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi.

Marksist düşünce ve devrimci eylemlerle iktisat okumaya gittiği Amerika’da tanıştı. Orada gençlik ve işçi hareketlerine katıldı. Bir süre Mississippi’de sendikal faaliyetlere katılarak siyahi işçiler arasında faaliyet gösterdi. Okulu bitirdikten sonra yurda dönüşü, II. Dünya Savaşı yüzünden Pasifik, Japonya ve Asya üzerinden oldu. Türkiye’ye 1940 yılı mayıs ayında dönen Belli, çok kısa bir sürede Türkiye Komünist Partisi ile ilişkiye geçmeyi başardı. Parti saflarında faaliyet göstermeye başlayan Belli, 1943 yılı başında TKP’nin Merkez Komite üyeliğine getirildi.

1943 yılı sonlarında kurulan İlerici Gençler Birliği’nin kurucularından biri olan Belli, 1944 yıllında, 50 kişilik İlerici Gençler Birliği kovuşturmasında tutuklandı. Yedi ay Sansaryan Han’da gözaltında kaldı ve ağır işkenceler gördü. Askeri Mahkeme’de iki yıl hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. Belli 1946 yılının Ekim ayında cezaevinden tahliye oldu. Merzifon’a sürgün gitmesi gerekiyordu ama bunu kabul etmeyerek Bulgaristan’a gitti. Oradan İsmail Bilen’le buluşmak istiyordu. Ancak Moskova’daki Bilen Sofya’ya gelmediği gibi, kendisinin de Moskova’ya gitmesi uygun bulunmadı. Bunun üzerine Yunanistan’daki iç savaşa katılmak için başvurdu.

Yunan İç Savaşı’na 15 Mayıs 1947’de katılan Belli, Demokratik Ordu saflarında tabur komutanlığına kadar yükseldi. Burada “Kapetan Kemal” olarak anılıyordu. Çatışmalarda iki kez ağır şekilde yaralandı. Bulgaristan ve Sovyetler Birliği’nde uzun süreler devam eden tedaviler görmek zorunda kaldı.

Yunanistan’dan Eylül 1950’de döndükten sonra 61 gün hapis yattı. Serbest bırakıldıktan sonra ertesi yıl, ünlü 1951 TKP tevkifatında tekrar tutuklandı. Belli, -işkencede suçlamaları kabul etmese de- 7 yıl hapis ve iki yıl dört ay sürgün cezasına mahkûm edildi.

 Belli, mahkeme sürecinde tanıştığı Sevim Tarı ile cezaevindeyken -6 Şubat 1957 günü- evlendi. Belli, Haziran 1958’de tahliye oldu. Cezaevi ve sürgün yılları bittikten sonra Belli, geçimini çevirmenlik yaparak sağlamaya çalışırken, doktorluk yapmasına izin verilmeyen Sevim Belli, Cezayir’e 1964 yılında doktor olarak çalışmaya gitti. Belli’ye pasaport verilmediği için, eşinin ve çocuğunun yanına gidemedi.

Belli, ilk kez 1960’larda yasal olarak, kendi adıyla konuşma ve yazma olanağını elde etti. “Türk Solu” ve “Aydınlık Sosyalist Dergi” adlı yayın organlarının yayınlanmasına yardımcı oldu. Bu dönemde de konuşma ve yazılarından dolayı iki kez tutuklandı, aylarca hapis yattı. Bu dönemde geliştirdiği Milli Demokratik Devrim tezleri kısa süre içinde solcu gençlik hareketi içinde önemli bir etkinlik sağladı.

Belli, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından yakalanmamak için yurt dışına çıktı. Bir süre Filistin Kurtuluş Örgütü’nün konuğu oldu. Ardından Türkiye’ye giriş yaptı. Ama birkaç ay sonra tekrar yurtdışına çıkarak Batı Avrupa’ya geçti. Orada bir süre kalarak Yurtsever dergisinin yayınlanmasına yardımcı oldu. Ecevit’in önderliğindeki CHP’nin en büyük parti olarak çıktığı 1973 seçiminde Türkiye’deydi.

CHP-MSP hükümetince 1974 yılında çıkarılan Af Yasası’ndan yararlanarak cezaevlerinden tahliye olan sosyalistler, kendi partilerini kurmaya başladılar. Belli de arkadaşlarıyla birlikte 1975’de Türkiye Emekçi Partisi’ni (TEP) kurdu. Parti kurulur kurulmaz, Sıkıyönetim Mahkemesi savcılığı harekete geçti. Program ve tüzükte Kürt sözcüğünün kaldırılmasını istedi.

Ancak TEP yönetimi buna direndi. İlgisiz bir maddeyle Belli, altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Ancak kapatma davasına yönelik mücadele, davanın sivil mahkemeye gönderilmeni sağladı, sivil mahkeme de dava hakkında görevsizlik kararı verdi ama bunun üzerine Anayasa Mahkemesi harekete geçti ve Kürtler için eşit hakları savunduğu için TEP’i kapattı.

Belli’ye 7 Nisan 1979’da bir ülkücü tarafından suikast girişiminde bulunuldu. Kendisinin uyanıklığı ve saldırana elindeki evrak çantasıyla müdahale etmesi ve kendini bir briket tuğlası ile korumaya çalışması sayesinde ölümden kurtuldu; ancak ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede 7 saatlik bir ameliyatın ardından uzun bir süre yatmak zorunda kaldı.

Belli, 12 Eylül 1980 faşist darbesinden sonra, 1981 yılı sonlarına doğru yurt dışına çıktı. Bir süre Ortadoğu’da kaldı. “Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi”nin kuruluşuna katıldı.

Belli, 1996 yılında Özgürlük ve Dayanışma Partisi, 2002’de ise Sosyalist Demokrasi Partisi kurucusu oldu. Belli, 29 Aralık 2007’de Sosyalist Demokrasi Partisi’nden istifa etti ve 2008 yılında SDP’den ayrılanlarla birlikte İşçilerin Sosyalist Partisi’nin (Sosyalist Parti) kuruluşunda bulundu.[8]

Toplam 11 sene hapis, 18 sene zorunlu sürgün yaşayan Belli, İstanbul Göztepe’deki evinde 16 Ağustos 2011 günü bırakıp gitti bizleri…

* * * * *

Belli’nin döneminden 6 Aralık 2014 sabahı, 94 yaşında yitirdiğimiz Rasih Nuri İleri.

1920 yılında, babasının diplomat olarak görev yaptığı Cenevre’de dünyaya gelmişti. Aydın bir çevrede büyümüş, çok iyi eğitim almıştı. Fransızcayı su gibi konuşurdu. Mehmet Ali Aybar gibi, onu da TİP’in “paşazade” yöneticileri diye eleştirirdi bazıları. Kendisi için “aristokrat sosyalist” diyenler de vardı. Osmanlının son döneminde Ankara Valiliği yapmış Abidin Paşa’nın torunuydu. Dedesinin adını taşıyan bugünkü Abidinpaşa semtinde köşkleri vardı. Ayrıca Adana’da geniş arazileri olduğu rivayet edilirdi. TİP’in Genel Yönetim Kurulu üyesiyken, Aybar’la arası pek iyi değildi. Toplantılara gelmediği zamanlar, Aybar, kinayeli bir dille, “Rasih yine Adana’da arazi satmaya gitmiş!” diye espri yapardı...[9]

1942’de Ferit Kalmuk tarafından TKP’ye kaydı yapıldı. 1946’da Dr. Şefik Hüsnü’nün kurduğu TSEKP’nin yan kuruluşu olan sendikalarda çalıştı. Adana Sendikalar Birliği’ni kurdu. 1948’de Yedek Subay Okulu’ndan çavuş çıkarıldı. 1962’de TİP’e kaydoldu, 1. Kongre’de Merkez Komite üyesi oldu. Aralık 1967’de partiden ihraç edildi. 1968’de Milli Demokratik Devrim Derneği kurucusu ve Genel Sekreter Yardımcısı oldu.

Mart 1970’te kurulan İstanbul İşçi Birliği’nin genel başkanlığına seçildi. 1973’te Haziran Hareketi gizli örgütü 1 numaralı sanığı olarak yargılandı, beraat etti. 1977’de İkinci TİP’e kaydoldu. Partinin sağa kaydığını söyleyerek istifa etti. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde TKP’den İstanbul adayı oldu. Başlı başına bir hareket ve dava adamıydı. Düşünenlerin, aydınların, sol eğilimli olanların çektiklerinin simge adlarından biriydi…[10]

“Çok yargılandım ama hayatımda mahkûmiyetim yoktur,”[11] diyen Onun için Yalçın Bayer, “Türkiye’de sınıflar mücadelesi ve solun tarihi başta olmak üzere geniş bir yelpazeye yayılan, çok sayıda kitabı ve makalesi bulunan, komünist hareketin sıra neferi olmanın ötesinde, komünist bir aydın ve önderdi”;[12] Metin Çulhaoğlu, “Türkiye’nin tarihsel sürecinde farklı evrelere tanıklık etti. Çok büyük değişimleri gördü. Bu süreç içerisinde kendi komünist inancından, düşüncelerinden hiç ödün vermemesi saygıdeğer bir olaydır”;[13] Ahmet Say, “İşkenceyle başlayıp yıllarca hapis ve sürgünle süren bir dönemin tarihini ayrıntılarıyla yaşamış bir insandı,”[14] derlerken haklıydılar elbette…

* * * * *

Sonra “Selam Türkiye’nin ve dünyanın aydınlık geleceğine” söylemiyle O.

Behice Boran, bir uzun yürüyüşün en soluklu devrimcilerinden oldu.

Ailesi Kazan Tatarıydı. 1890’larda Bursa’ya göç etmişlerdi.

Tahıl ticareti yapan Sadık Bey ile Mahire Hanım’ın kızı olarak 1910’da doğdu. Üç kardeşin en küçüğüydü.

Behice Boran ilkokula Bursa’da başladı. Babası okuryazar, aydın bir adamdı. Çocuklarının yabancı dil eğitimine çok önem veriyordu. Fransız okuluna yazdırıldı. Bu okul kapatılınca Arnavutköy’deki Amerikan Kız Koleji’nde okumaya başladı. 1927’de orta, 1931’de lise kısmını birincilikle bitiren ilk Türk kız öğrenci oldu.

Amerikan Michigan Üniversitesi ona burs verme teklifinde bulundu. Kendini bu üniversiteye öneren kişi, Amerikan Kız Koleji’ndeki tarih öğretmeniydi. 24 yaşında hayatında yeni bir dönem başladı...

Toplumsal gerçekliğin ne olduğu, toplumların nasıl değiştiğiyle çok ilgiliydi. Kafasının ardında Türkiye’nin “muasır medeniyet” seviyesine nasıl ulaşacağı sorusu vardı. Bu nedenle, o yıllarda “toplumu değiştirme bilimi” olarak kabul edilen sosyolojiyi seçti. Ancak kısa süre sonra arkadaşlarına dert yanmaya başladı: “Ben yanlış bölümdeyim, ben yanlış sahadayım...”

Okuldaki bir tartışma sırasında ilk kez bir teorisyenin adını işitti: Karl Marx. Marksizm’le tanıştığında 27 yaşındaydı. Okuldaki dersleri, seminerleri, programı çok ağırdı. Yine de kütüphaneye gidip Marx’ın, Engels’in ve Lenin’in eserlerini okudu. Bu okuma ona, bildiği konuya yeni bir açıdan bakmayı öğretti.

Genç bir yurtsever olarak ülkesinin gelişmesini, ilerlemesini problem edinmişti, bu nedenle sosyolojiyi seçmişti ve nihayet şimdi “kurtuluş reçetesi”ni bulmuştu. “Anladım” diyecekti, “çağdaş uygarlık, Batı’nın kapitalist ülkelerinin uygarlığı değildir. Çağdaş uygarlık sosyalist uygarlıktır.”

Tezini üniversite jürisine kabul ettirdikten sonra, sosyoloji doktoru olarak Şubat 1939’da Türkiye’ye döndü. Tezi ne miydi, “Amerika’da her doğan çocuk devlet başkanlığına yükselir önermesi koca bir aldatmacadır!”

Behice Boran, 31 Mayıs 1939’ta AÜ Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “sosyoloji doçenti” unvanıyla çalışmaya başladı. Fakat geldiği bu üniversitenin anlayışı liselerden farklı değildi; öğrenciler anlatılanları not tutup ezberleyerek sınav geçiyordu. Bunu yıkmak istedi. Öğrencilerine eleştirel bir bakış açısı öğretmeye çalıştı. Dersleri hayli renkli geçiyordu. Başka üniversitelerden (Sadun Aren, Aydın Yalçın gibi) öğrenciler de derslerini dinlemeye geliyordu.

Sosyoloji sadece teorik bilgiler-yaklaşımlar yığını değildi. Öğrencilerini sahaya götürdü, Ankara-Manisa köylerinde incelemeler yaptırdı.

Ancak bu çabaları tepki almaya başladı.

O yıllarda üniversitede öğrenci olan Prof. Halil İnalcık gözlemlerini şöyle anlattı: “(Üniversitede) Pertev Naili Boratav, Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes, Behice Boran gibi ABD’den gelmiş sosyolog grubu vardı. Sosyalisttiler. Yeni bir hava getirdiler. DTCF’de iki karşı grup oluştu; birisi, milliyetçi, ananeci, İslâmcı grup, ötekilerse Amerika’dan gelen Behice Boran gibi ılımlı sosyalistler grubu. Ben Behice Boran’ların grubunu takdir eder, severdim.”[15]

1941’de Boratav, Berkes ve Adnan Cemgil gibi sosyal bilimci arkadaşlarıyla haftalık “Yurt ve Dünya” dergisini çıkarmaya başladı. Derginin genel yayın yönetmeniydi. Tek amaçları vardı, “halkı anlamak, tanımak ve ona yararlı olmak”.

Behice Boran daha sonra bu dergiden ayrıldı. Mayıs 1943’te Muzaffer Şerif Başoğlu’yla “Adımlar” dergisini çıkardı.

  1. Dünya Savaşı’nın bitimiyle Türkiye’de muhalif herkes “Moskova ağzıyla konuşuyor” diye itham edilir oldu. Cadı avı başlatıldı. 67 imzalı bir mektup Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderildi. “Kafası kesilecek hocalar”ın başında Behice Boran vardı!

Ölüm tehdidini onlar aldı ama onlar soruşturma geçirdi, onlar bakanlık emrine alındı ve onlar üniversiteden kovuldu. Hepsi işsiz kaldı. Prof. Pertev Naili Boratav, ABD Stanford Üniversitesi ve Fransa Centre National de la Recherce Scientifique ile Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de çalıştı. Prof. Niyasi Berkes Kanada McGill Üniversitesi’nde görev yaptı. Prof. Muzaffer Şerif Başoğlu Princeton Üniversitesi’nin davetiyle ABD’ye gitti. Üçü de dünyanın sayılı bilim insanları oldu ve bir daha Türkiye’ye dönmediler.

Prof. Leslie White, Behice Boran’ın başına gelenleri Amerika’da öğrenince, Boran’ın öğrencisi Prof. Mübeccel Kıray’a, “Yahu ne isterler kızdan, ben kaç senelik hocayım, karşımda oturan en akıllı insandı, ondan daha iyisi gelmedi bu üniversiteye, keşke hiç göndermeseydik onu,” diyecekti.[16]

Behice Boran arkadaşları gibi Türkiye’den ayrılmadı. Mina Urgan’a göre, “Bunun başlıca nedeni, Behice Boran’ın tutkulu yurtseverliğiydi. Memleketini sadece soyut bir kavram olarak değil, elle tutulur bir gerçek olarak severdi. Azgelişmişliğiyle, yoksulluğuyla, eşitsizlikleriyle, haksızlıklarıyla, buruk acılarla severdi.”[17]

Pes etmeye hiç niyeti yoktu. Çünkü... İnadın, sabrın ve mücadelenin adıydı Behice Boran. Bir uzun yürüyüşün en soluklu devrimcisiydi…

Behice Boran, Basın Yayın Umum Müdürlüğü’nde mütercim olarak çalışan Nevzat Hatko’yla evlendi. Geçimlerini açtıkları Tercüme Bürosu’ndan sağladılar. Politik faaliyetlere son vermediler.

14 Temmuz 1950’de Behice Boran Türk Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı; cemiyetin başkanı oldu. Adnan Menderes Hükümeti’nin TBMM kararı olmaksızın Kore’ye 4 bin 500 asker göndermesini protesto etmek için bildiri yayınladı.

Daha düne kadar sınav kâğıtları okuyan Behice Boran, 27 Temmuz’da Eminönü Köprüsü’nde bildiri dağıttı. O gece gözaltına alındı. Hemen tutuklandı. Sultanahmet Cezaevi’ne konuldu. Yargılama, tahliyeler ve tekrar tutuklamalarla sürdü gitti. Toplam 15 ay hapis yattı.

Bu arada oğlu Dursun dünyaya geldi. İlk bebeği Elif’i 6 günlükken, Ankara’daki o yoğun siyasal baskılar döneminde kaybetmişti. Ancak siyasal baskılar başlarından eksik olmadı. Barış davası tahliyesinden 4 ay sonra bu kez gizli komünist partiye üye olmaktan tutuklandı. İki ayını Harbiye’deki özel hücrelerde geçirmek üzere 5 ay yattı. Cezaevinde arkadaşlarına (örneğin Kuantum Kuramı üzerine) seminerler verdi.

Behice Boran 1954-1960 yılları arasını eşiyle birlikte tercüme yaparak geçindi. Bu arada, Kemal H. Karpat’ın ‘Türk Demokrasi Tarihi’ ve H. Fast’in ‘Hürriyet Yolu’ romanını çevirdi.

1960’lar dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sol rüzgârların estiği yıllardı. Bunun dışında duramazdı. 1962’de, 15 yıldır yakından tanıdığı Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığını yaptığı Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) katıldı. Aslında kişiliği akademisyen kuramcı olmaya yetkindi. TİP’e de Marksist bir bilim insanı olarak katkıda bulunmak istiyordu. Gelişmeler onu siyasetçi yaptı.

1965 seçimlerinde Şanlıurfa TİP milletvekili olarak Meclis’e girdi. Seçim sistemi değiştirildiği için 1969 seçimlerinde milletvekili seçilemedi.

Bu sonuç ve dünyadaki siyasi gelişmeler TİP içindeki ideolojik ayrılıkları körükledi. Boran ve Aybar gibi sarsılmaz dostlar bile karşı karşıya geldi. Aybar partiden koptu. 1970’te Behice Boran TİP Genel Başkanı oldu.

12 Mart 1971 darbesinin ‘Balyoz Operasyonu’yla tutuklandı. Mamak Cezaevi’ne konuldu. Kadınlar Koğuşu’nun en yaşlı mahkûmuydu. Devrimci genç kızlar, dışarıda “revizyonist, oportünist” dedikleri Behice Boran’ın, dik duruşuna hayran kaldılar. Kısa süre sonra kimi kahvesini yaptı, kimi bembeyaz saçlarını taradı, çamaşırlarını yıkadılar. O da onlara öğretmenlik yaptı.

Bu arada Almancasını ilerletmeye çalıştı. Joseph Kessel’ın ‘Atlılar’ romanını çevirdi. Kitaba çevirmen adı olarak ölen kızının ismini koydu: Elif Alova.

1974 affına kadar hapis yattı. Çıktığında 64 yaşındaydı. Eşi Nevzat Hatko felç geçirmişti. Bir çocuk gibi eşine baktı, altını temizledi. Hayatı çileli ve acılı geçiyordu. Ama yılmıyordu. Yorgunluk nedir bilmiyordu.

30 Nisan 1975’te TİP’i yeniden kurdu. “Hedefimiz sosyalizmdir. Onu hedef alarak dümen tutuyoruz, bir rota izliyoruz. Bu rotada önümüze kayalıklar çıkar, ters rüzgârlar ve akıntılar olur, ama kayalıkları aşarak ve ters yöndeki rüzgârları, akıntıları göğüsleyerek aynı rotada sosyalizme ilerleyeceğiz” diyordu.

12 Eylül 1980 darbesinden iki gün sonra kalp krizi geçirdi. Asker refakatinde bir ay hastanede yattı. Salıverilince parti kadroları yurtdışına çıkmasını istedi. Karşı çıktı. “Ben mahkemede iyi savunma yaparım” dedi. Dinletemedi. Eski milletvekili olduğu için kırmızı pasaportuyla uçağa binip yurtdışına gitti.

1981’de vatandaşlıktan çıkarıldı. Avrupa’da 7 yıl sürgün olarak yaşadı. Mülteci maaşıyla geçinmeye çalıştı. 10 Ekim 1987’e Brüksel’de ölümünden bir yıl önce, “Her şeyi düşünmüştüm bu işlere girerken, hapis yatmayı, baskıları şunu bunu. Ama yetmiş altı yaşında, bir yabancı ülkede sürgün yaşamak hiç aklıma gelmemişti,” demişti.[18]

Özetle “77 yıllık yaşamında bir an bile inançlarında en ufak bir sapma olmadan yoluna devam eden, barışta insanlığın refahı ve aydınlanması, savaşta saldıranların, güçlünün yanında değil de ülkesini ve hakkını savunanların yanında yer alan siyasi bir kişilik, bir bilim insanıydı Behice Boran...”[19]

* * * * *

Ve yok sayıldığı bir ülkede varlığını kanıtlamaya çalışan bir Kürt kadın: Leyla Zana… Onun ki, bir haysiyet mücadelesi…

Leyla Zana’nın hikâyesi 1961’de Silvan’ın bir köyünde başladı. Kız çocuklarının hesaba katılmadığı, yedi çocuğu olan babasının yalnızca oğlundan söz ettiği bir evde büyüdü. Devlet Su İşleri’nde memur olan babanın, art arda kız çocuk doğuran karısına çektirmediği eziyet kalmamıştı. Varlıklarıyla yokluklarını ayırt etmediği kızlarının okumasına da izin vermedi.

Kendisinden 21 yaş büyük akrabası Mehdi Zana ile evlendirildiğinde 14 yaşındaydı Leyla.

Hayatında hiçbir seçimde söz hakkı yoktu, evlenirken de olamazdı. 1970’ler Türkiye için kolay bir dönem değildi. Gerçi hangi dönem kolay olmuştu ki? Henüz bir Kürt hareketi yoktu, ileride bu hareketin kurucuları olacak gençler sol örgütlenmelerde arıyorlardı adaleti. 1971’de Devrimci Doğu Kültür Ocakları üyesi olarak tutuklanan Mehdi Zana, cezaevinden çıkar çıkmaz kıyıldı nikâhları.

Mehdi Zana 1978’de Diyarbakır Belediye Başkanı seçildiğinde Leyla 17 yaşında ve bir çocuk annesiydi; 12 Eylül sonrası tutuklandığında ise kızı Ruken’e hamileydi. 19 yaşındaydı, hayata dair hiçbir şey bilmiyordu ve kocası 35 yıl ceza almıştı.

İlk bir yıl durmadan ağladı, gözpınarları kuruyana kadar... Cezaevine gidiyor, Mehdi’yi görüyor, bu hayatı iki çocukla yalnız başına nasıl sürdüreceğini düşünüyordu.

Cezaevine gidip geldikçe sandığı kadar yalnız olmadığı nı görmeye başladı. Hiç tanımadığı o insanlarla aynı kaderi paylaşıyordu. Kaderi, kimliğiydi.

İlk kez orada “Ben Kürdüm,” dedi. Yıllar boyunca bir yara gibi taşıdığı o kimlik, şimdi yarasına merhemdi sanki.

1988 yılında cezaevinin önünde yaptığı bir protesto nedeniyle tutuklandı. Gözaltında kaldığı ilk bir hafta boyunca işkencenin her türlüsüyle tanıştı. İnsanın insana yapacağı kötülüklerin sınırı olmadığını orada öğrendi.

İçinden geçtiği bu cehennemden üç yıl sonra Meclis’te, kürsüde duruyordu. Seçime SHP listesinden giren HEP’lilerden biriydi.

Yemin töreninden hemen önce söyleşi verdiği Nuriye Akman’a kendisini “önce insan, sonra Kürt” olarak tarif etti.

Bu tarifin ardından gelen “Kendinizi Türk hissetmiyor musunuz?” sorusuna cevabı netti: “Hayır, kesinlikle. Türkçeyi 1984’te cezaevi kapılarında öğrendim. Ben sonuna kadar Kürdüm. Anam tek kelime Türkçe bilmiyor. Sen kendini Kürt olarak hissedemiyorsan, ben de öyle Türk hissetmiyorum. Ama Türk halkına da sıcak bakıyorum. Hepimiz insanız. Ama bugün zor altında, cop altında olan bizleriz.”

6 Kasım 1991 günü yemin etmek üzere kürsüye çıktığında diğer partilerin vekilleri Meclis sıralarına vurmaya, yuhalamaya başlamıştı. Başına taktığı kırmızı- sarı-yeşil örgülü bant için “İndir o bayrağı” diye bağırıyorlardı. Onun dilinden “insan hakları ve hürriyetleri için...” sözleri çıkarken sıraları yumruklayanların başında Süleyman Demirel geliyordu. Yemini olduğu gibi okudu ve “Min vêsondê jibo gelê kurd û gelê tırk xwend” (“Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum”) cümlesiyle tamamladı. Ortalık karıştı.

Meclis Başkanı Ali Rıza Septioğlu onu yeminini tekrarlamaya çağırırken “Bir şey anlamadım” diyordu. Şeyh Sait’in torunu olan Septioğlu Kürtçeyi unutmuştu bir anda... Bir de şart koştu Zana’ya: “Önce sözümü geri alıyorum de”. Geri alınanın yalnızca bir söz değil, Türk ve Kürt halklarının kardeşliği olduğu 90’lar boyunca kanıtlandı.

Törenden üç yıl sonra daha büyük bir kırılma noktası kapıdaydı. 1994 yılının 2 Mart’ında ABD’de yaptığı bir konuşmada Kürt kimliğinin tanınmasını, Kürt kökenli siyasal partilere tam anayasal ve yasal haklar verilmesini istediği gerekçesiyle Hatip Dicle, Orhan Doğan, Selim Sadak ile birlikte dokunulmazlığı kaldırıldı. 4 Mart’ta polis Meclis’e girip onları gözaltına aldı.

Onlar Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne konulurken Anayasa Mahkemesi de partiyi kapattı. 8 Aralık 1994 tarihinde Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından “PKK talimatları doğrultusunda bölücü faaliyet yürüttükleri” iddiasıyla 15’er yıl ağır hapis cezasına mahkûm edildiler.

2000 yılında Avrupa’nın baskıları sonucunda Zana’nın sağlık durumu nedeniyle tahliyesi gündeme geldi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e yazdığı mektupta, “İnsancıl nedenlerden kaynaklandığını umduğum teklif ya da önerinize teşekkür ediyor ve bunu gündeminizden çıkarmanızı diliyorum. Ağır hasta olmalarına rağmen tedavileri dahi yapılamayan onlarca, yüzlerce insan var,” diyordu. “Köklü sorunlara getirilen anlık çözümlere” inanmadığını söylüyordu.[20]

* * * * *

Ve Metin Kurt…

“Nereden nereye?” demeyin sakın…

Futbolun en aykırı sesiydi O; ilk grev yapan futbolcu ve Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın Genel Başkanı’ydı 24 Ağustos 2012’de, 64 yaşında kaybettiğimiz Galatasaraylı Metin Kurt…

“Futbolun ‘Che’si”ydi;[21] “Futbolcu olmayan futbolcuydu”;[22] “Sahadaki yerini bile siyasi görüşü belirlemişti.”[23]

Engin Verel’in, “İdealist bir futbolcuydu. İdeallerinden taviz vermedi. Yaşam içerisinde idealistlerin durumu biliniyor. O çark içerisinde gelmesi gerektiği yere gelmedi. Bana çok emeği geçmiştir. Sosyalist, idealist bir arkadaştı. Futboldan erken koptu”; Gökmen Özdenak’ın, “Onun gibisi gelmedi. Takım arkadaşım, kardeşimdi. Çok kitap okur bize de tavsiye eder, bilinçlendirmeye çalışırdı. Sosyalistti. Yönetimin yaptığı prim haksızlığına karşı koydu ve Galatasaray’dan gönderildi,” diye tarif ettikleri futbolun devrimci muhalif ismi, adına ‘Kula Kulluk Etmeyen Adam’ diye şarkı yazılan Galatasaray’ın efsane oyuncusu ve spordaki emekçi mücadelesinin simge ismi Metin Kurt; Karl Marx’a selam göndererek, endüstriyel sporun eleştirisini “Spor kitlelerin afyonudur” görüşü ile savundu. Spor kulüplerinin işlevini ise, “siyasete aracı olmak ve iş adamlarının açıklarını kapatmak” olarak gördü. Hiç takım tutmamasının nedenini sporcudan yana olmasıyla açıklardı. Sporda örgütlenmenin tohumlarını attığı 11 Eylül 1980’de kurulan “Amatör Sporcular Derneği” (ASD), ertesi gün darbeyle kaderine yenik düştüyse de, mücadelesinden vazgeçmedi.

Aileden gördüğü “sosyalist terbiye”yi ölene kadar bozmadı. Babasının, “Eğer biriyle mücadele edecekseniz sizden daha güçlüsü olsun” sözü kulağına küpeydi. Şimdi artık birçokları tarafından “enayilik” olarak nitelenen idealistliğini hiç elden bırakmadı. Onun için kulüpte çalışan bir çaycıyla Hakan Şükür arasında fark yoktu: “Emre Belözoğlu ya da Hakan Şükür gibi isimlerin yerine bir kulübün bir çaycısını üye yapmak için 10 kere giderim. Benim için çaycıyla Hakan Şükür’ün arasında bir fark yok,” derdi ve Adidas marka futbol ayakkabılarına alışamadığı için Rum Dinyakos Usta’nın yaptığı ayakkabıları giyerdi.[24]

Metin Tükenmez’e göre, “Futbolun Spartaküs’üydü… Kendisini, ancak onların bir öğrencisi olabilecek kadar gören Spartaküs Metin Kurt’un ilk 11’i şöyleydi: Mustafa Suphi, Nâzım Hikmet, Kemal Türkler, Behice Boran, Ahmet Arif, Sinan Cemgil, Mahir Çayan, Harun Karadeniz, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş...”[25]

“Ayrılıp gitmeyi onursuz yaşamaya yeğledi hep. Boynu hep vuruldu ama hiç eğilmedi! O nedenle de ünlü Maden-İş grevine destek için para toplaması anlaşılmadı; örgütlenelim, bir olalım, birlik olalım dilekleri anlamlı destek bulmadı!

Metin Kurt; aynen emek yandaşı söylemleri olan Fransız Eric Cantona[26] gibi, halkın ve işçilerin sorunlarıyla ilgilenen Brezilyalı Dr. Sokrates gibi, liman işçileri grevine destek veren Liverpool oyuncusu Robbie Fowler gibi emeğin ve vicdanın futboldaki sesiydi![27]

* * * * *

Abartı gibi gelmesin size: Dünya hâlâ dönüyorsa eğer bu Ralph Waldo Emerson’un, “Di hemu wextê sereke û bandorî ya dîroka cîhanê de, hûn dê xwe fedakirin a serkeftinê bibînin/ Dünya tarihindeki her muhteşem ve etkili anda, adanmışlığın zaferini görürsünüz,” diye tanımladığı unutul(a)mazlar sayesindedir.

Kolay mı? Ahmet Telli’nin o doyulmaz ‘Soluk Soluğa’ şiirinde, “serüvenciler” diye adlandırdığı “dünyanın son umutları”dır unutul(a)mayanlar. Çünkü, “Büyük aşklar yolculuklarla başlar/Ve serüvenciler düşer bu yollara/Onlar ki dünyanın son umudu soyları tükenmeyen birer şahindirler// Ne bir adresleri vardır onların/Ne de aşktan başka bir sığınakları/Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında /Ölümle alay ederler sanki...//Neydi/ onları ordan oraya savurup duran şey,” vurgusuyla betimlenen, “onlar ki dünyanın son umudu/ soyları tükenen birer çılgındırlar// ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında/ ölümle alay ederler sanki”…

 

31 Temmuz 2016 12:03:48, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Mayıs 2017...

[1] Onat Kutlar.

[2] Hafız Halil, Şeyh Bedreddin Menkıbnamesi, çev: Mehmet Kanar, Tekin Yay., 2015

[3] Denis O’Hearn, Yarım Kalmış Bir Şarkı: Bobby Sands, IRA ve Açlık Grevi, çev: Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, 2015.

[4] Meryem Dutoğlu, “Bobby Sands İnsanlığın Onuru”, Birgün, 13 Ocak 2015, s.10.

[5] Önder Elaldı, “Denis O’ Hearn: ‘Bobby Bitmemiş Bir Şarkıydı’…”, Gündem, 7 Ocak 2015, s.5.

[6] Sarah Irving, Leyla Halid: Filistin Kurtuluşunun Simgesi, çev. Ayşe Düzkan, İntifada Yay., 2014.

[7] Seyit Aldoğan, “… ‘Karanfilli Adam’ın Hikâyesi”, Evrensel, 4 Haziran 2016, s.13.

[8] Hüseyin Aykol, “Eski Tüfeksiz Yıllar”, Gündem, 16 Ağustos 2013, s.11.

[9] Attila Aşut, “Rasih Nuri İleri”, Birgün, 22 Aralık 2014, s.7.

[10] Doğan Hızlan, “Rasih Nuri İleri’nin Ardından...”, Hürriyet, 10 Aralık 2014, s.20.

[11] Faruk Bildirici, “Rasih Nuri İleri: Sabahattin Ali Yeşil Mürekkeple Bana Şifre Bırakmıştı”, Hürriyet, 28 Kasım 2010… http://www.hurriyet.com.tr/sabahattin-ali-yesil-murekkeple-bana-sifre-birakmisti-16394611

[12] Yalçın Bayer, “Koca Komünist”, Hürriyet, 7 Aralık 2014, s.24.

[13] “Bir Çınarı Kaybettik: Rasih Nuri İleri Yaşamını Yitirdi”, Cumhuriyet, 7 Aralık 2014, s.9.

[14] Ahmet Say, “Rasih Nuri İleri’nin Ardından”, Evrensel, 9 Aralık 2014, s.5.

[15] Halil İnalcık, Tarihçilerin Kutbu, İş Bankası Yay., 2006, s. 60, 74.

[16] Gökhan Atılgan, Behice Boran, Yordam Yay., 2. baskı, 2009, s.114.

[17] Mina Urgan, Bir Dinozorun Anıları, YKY., 2000, s.216.

[18] Soner Yalçın, “Behice Boran 100 Yaşında”, Hürriyet, 1 Mayıs 2010… http://www.hurriyet.com.tr/behice-boran-100-yasinda-14592981

[19] Gamze Akdemir, “Önce İnsan Sonra Türk... Behice... Mücadelenin Adı...”, Cumhuriyet Kitap, No:1071, 26 Ağustos 2010, s.18-19.

[20] Zeynep Miraç, “Leyla Zana: Varlığını Kanıtlamaya Çalışan Bir Siyasetçi”, Cumhuriyet Sokak, 22 Kasım 2015, s.4.

[21] “Futbolun ‘Che’sine Veda...”, Vatan, 25 Ağustos 2012, s.4.

[22] Ali Sirmen, “… ‘Futbolcu’ Olmayan Futbolcu: Metin Kurt”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2012, s.4.

[23] Naci Küçük, “Sağ Çizginin Yalnız Solcusu Artık Yok”, Hürriyet, 25 Ağustos 2012, s.25.

[24] Burcu Karakaş, “Türkiye ‘Sol’ Açığını Kaybetti”, Milliyet, 25 Ağustos 2012, s.20.

[25] Metin Tükenmez, “Futbolun Spartaküs’ü”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2012, s.19.

[26] Eric Cantona diye başladığımızda söze, hemen ilk akla gelen kendisine ırkçı hakaretlerde bulunan taraftarı tekmeleme sahnesi olsa gerek. Bu olayın ardından gelen 120 saat kamu hizmeti cezası... Dört ay futboldan hak mahremiyeti alması… Uysal, humonoid robotlardan olmadı Eric hiçbir zaman. Başka bir futbolcuydu, Ken Loach’ın “Looking for Eric” filmindeki sahnelerden birini hatırlarsak, postacı Cantona’ya en güzel an’ı sorar ve golleri sıralar seçmesi için. Ama Cantona hiçbirini seçmez ve bunun bir pas olduğunu söyler. Her şey güzel bir pasla başlayabilir! (Osman Bulugil, “Başka Futbolun Hırçın Çocuğu: Eric Cantona”, Gündem, 22 Nisan 2014, s.4.)

[27] Erdal Batmaz, “Metin Kurt”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2012, s.19.

 

11.05.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR