UNUTMADIM... UNUTAMAM... UNUTMAYACAĞIM.

UNUTMADIM... UNUTAMAM... UNUTMAYACAĞIM.

UNUTMADIM... UNUTAMAM... UNUTMAYACAĞIM.

Bu yazıyı, geçen yıl bugün yazıp facebook'ta paylaşmıştım. Bugün bir kez daha, bir-iki ufak değişiklikle/ekle yeniden paylaşıyorum: 

"Gecenin 2’si… Adapazarı’nda, ana caddede, elimizde fenerlerle ilerliyoruz.
Değme korku filminde görülemeyecek bir resim var karşımızda ve biz, henüz dolunay evresine gelmese de çevremizi aydınlatan ayın altında yürüyoruz…
Yolun iki yanında, koyu lacivert gökyüzüne doğru yükselen şekilsiz, siyah karaltılar… ve bunların belli yerlerinde, hafif rüzgarda uçuşan, beyaz gölgeler. İrkiliyoruz… Kendimize gelip gördüğümüzün ne olduğunu kavramamız biraz zaman alıyor:
Sanki, iki gece önceye kadar dışarıdaki meraklı gözlerden korudukları masum ve çaresiz ruhlar adına bize el sallayan beyaz tül perdeler bunlar… Sanki, 45 saniye içinde yok oluvermişlerin kalanlara-kurtulanlara selâmı...

***
Aynı cadde, gündüz…
Ne kadar toza-toprağa bulansa da, 17 Ağustos gecesi, gecenin geç vakti, belki de bir düğünden evine dönmüş olduğunu gösteren giysileri içinde, bir hanımefendi, koluma dokunuyor.
Dönüyorum, göz göze geliyoruz. Gülüyor… 
Gülüyor!…
“Bakar mısınız şunun haline, “diyor… 
İşaret ettiği şey, üzerine düşen beton parçalarının, beyaz çimento tozlarının altında, değil modelini, rengini bile seçmenin güç olduğu bir otomobil…Devam ediyor sözlerine, hâlâ gülerek: “Alalı daha 20 gün oldu… Ben nereden tamirci bulacağım şimdi? Hay aksi!”
Ancak kekeleyebilirim belki ama bir işe yaramaz, yalnızca sıkıca sarılabiliyorum ona…

***
Yalova’da, Spor Salonu’nun terası…
Önümüzde koca birer kazan, karşımızda kuyruğa girmiş kadınlar, erkekler, çocuklar… Yemek dağıtıyoruz… Giderek otomatikleşen hareketlerle plastik kâselere doldurduğumuz çorbaları, sıradakine veriyoruz…
Bir ara gözümün ucuyla, bir süredir kıpırdamayan bir karaltı fark ediyorum. Baktığımda, gözünü çorba kazanına dikmiş, ama yanımıza da yaklaşmayan bir beyefendi görüyorum. Göz göze geliyoruz, bakışlarıyla şöyle diyor usulca:
“Evet, açım. Ama bu kadar kişi içinde, kadınlar-çocuklar beklerken, onların gözü önünde sıraya giremem. Yemek alamam.” 
Utanıyor. 
Bir kâseye çorba koyup, bir parça da ekmekle birlikte, ona bakarak sıradan uzaklaşıyorum. Terası çevreleyen korkuluğun üzerine bırakıyorum yemeğini. Yine usulca, yanıma yaklaşıyor, birbirimize bakıyoruz; o “Teşekkür ederim,” diyor konuşmadan, ben “Afiyet olsun”.

***
Gölcük’te, bir sokak…
Bir yanında tek katlı olduklarından ayakta kalabilmiş birkaç ev var. Diğer taraf, tümü bir moloz yığınıyla örtülü bir kocaman… haydi, arsa diyelim… Ortasında bir yerde, bir kepçe, molozları kaldırıyor…
Arsanın köşesinde, çalışmanın güvenliği için görevlendirilmiş gencecik bir asker, elinde silahıyla duruyor…
Yanına gidiyorum. Öylece kımıldamadan kepçeyi izlerken, yanaklarından aşağıya yaşlar akıyor. Bu kez ben, onun koluna dokunuyorum. Dönüp bakıyor bana ve hıçkırıklarının arasından şu sözleri zar-zor işitiyorum:
“Abla, emirdir, yapıyoruz… Ama biliyor musun, sabah daha ilk kepçeye ne takıldı…” devam edemiyor. Etse, ben dinleyebilir miyim, bilmiyorum…
Elini tutuyorum, bir saat kadar; öyle el ele, yan yana, o kepçeyi yıkıntıya her daldırışında kim bilir nasıl bir duyguyla boğuşan makine operatörünü izliyoruz…

***
Bunlar, 17 Ağustos 1999’u izleyen birkaç günden bu yana ruhumda kımıldamadan oturan koca kayalardan sadece birkaçının öyküsü…
Düşündükçe, yeniden acıyor içim:
O her biri ayrı bir acıyı altına alıp ezmiş beton yığınlarının yanında, benim kayalarımın ağırlığı nedir ki?"

Evet, bu yazıyı yazdığımdan bu yana geçen bir yılda da bir gram hafiflemedi o kayalar...
Hayatımın en zor ve ağır geçen 11 günüydü.
Hayatı belki de en iyi kavradığım 11 gün. Ölümü de.
Nasıl unutulur?

 

.

18.08.2014 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR