"TUTKUYLA YAŞAMAK"... EVET!

"TUTKUYLA YAŞAMAK"... EVET!

Blogumun adı: “Tutkuyla Yaşamak”… yani benim adım, bir bakıma…
Ne olursa olsun, kim ne derse desin-ne yaparsa yapsın, en azından ilk şoku atlattıktan sonra gülümsemek, cıvıldamaya çalışmak da, bu tutkunun bir sonucu işte.


Ha, o yaşadığım şey sürerse, uzarsa, an gelip içimdeki gerçek sızı dışarıya taşabiliyor kuşkusuz. Ama bunun olabildiğince kısa sürmesine çalışıyorum, çünkü acılarım da bana ait. Üstelik kimsenin içini karartmaya da hakkım yok.


Benim hayatımı da, yani ona katlanmayı da kolaylaştıran bu tutum, çoğunlukla yanlış anlamalara yol açıyor anladığım kadarıyla…


Öyle alışmış ki insanlar acımaya-acındırmaya, tebessümü zaman zaman yadırgıyorlar adeta.Hani, her açıdan “tuzu kuru” görüntüsü mü veriyorum nedir, sahiden canım yandığında pek anlaşılmıyor, buna çabalıyorum çünkü.Bu iyi mi, kötü mü, henüz karar veremedim. Hoş, bu benim yapım, karar versem ne olacak? Bu saatten sonra değişecek halim de yok ya…


Hem, yeri geldiğinde/gerektiğinde bu özelliğimden güç alıp sağlam kalmanın, benden daha büyük sıkıntı içinde olduğunu bildiğime omuz verebilmenin-yanında durmanın, sabırla iyileşmesini beklemenin ve buna çalışmanın neresi kötü?


Kötü olan tek şey şu ki, bazen o kişiler de kendilerini, onların sıkıntısını anlamıyor-önemsemiyormuşum gibi bir algıya kapılabiliyorlar.Hani ben sık sık “lay lay lom”, şen-şakrak, “Aman da gülün, keyif yapın” falan diyorum, her türlü konuyla ilgileniyorum, kendimce güzel bir şey bulunca herkesle paylaşmaya çalışıyorum ya, kendilerine olan ilgim dağıldı ya da yok oldu mu sanıyorlar, nedir?


Eh, ben nasıl anlatayım arkadaşıma-dostuma-sevdiğime ki ben öyle akşamdan sabaha değişip dağılacak, sıkılıp gidiverecek biri değilim. Kimseye de saygı-sevgi beslemeden bir çizgiyi geçmem, o çizgi geçildiyse de kolay kolay geri dönmem, nasıl anlatayım?Benim de sorunlarım oluyor tabii ama bir de bunlarla niye boğayım seni? Ne yararı olur ki?İşte en zoru bunları anlatmak…


Oysa ben, bu blog’un adını boşuna böyle koymadım. Ben, tutkuyla yaşarım sahiden de. Ve o yaşamın içine de öylesine sokmam insanları, çünkü bilirim ki o vazgeçse de ben vazgeçemem “Ha!” deyince. Sevdiysem, hele “Seviyorum,” da dediysem, fantezi olsun diye söylemem bunu, sahiden sevmişimdir.


Ha, senin benim sınırlarımdan girişin hileli ya da yalan idiyse, ona bir şey yapamam tabii… Ne olur, aldandığımı anladığımda onun acısını da eklerim içimdekilere, ve yine gülümserim dünyaya… Ruhumu böyle korurum, korumak zorundayım.


Bilmem, “Söz değil ses anlatır gerçeği,” ya da “Sızlanmadıkça iyisin sanıyorlar,” gibi sözlerimin gerçek anlamı anlaşılabiliyor mu şimdi…Beni bu ve benzerlerini yalnızca yazıyla aktarmak durumunda bırakanlara şimdi anlatabildim mi meramımı, onu da bilmiyorum.Elimden bundan fazlası da gelmiyor.Ve bu da çok acıtıyor


Sevmişsem sevmişimdir; “Her mihnetine razı” olmayacağımı da zaten sevmem-"Seni seviyorum," demem, kötü söz söylemem, sıkışınca “Zırt” diye de arkamı dönmem.Çünkü yaşamı tutkuyla seviyor ve öyle yaşıyorum.Budur.
İşte öyle…


(Dijital resim: Jean Bérard)

8.12.2013 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR