Türbanlılar TÜYAP'ta en çok hangi kitapları aldı

A. Mümtaz İdil

Türbanlılar TÜYAP'ta en çok hangi kitapları aldı

İstanbul’da yaşamanın bir işkenceye dönüştüğünü TÜYAP Kitap Fuarı’na gidiş gelişlerde daha da çok anladım. 

Elbette benim anlamamın İstanbul trafik sorununun çözümüyle bir ilgisi yok. Ama insanların böyle bir kentte yaşıyor olmasına acıma hakkını elimden kimse alamaz. Sadece denizi görmek için, deniz kenarında olduğu için bu kenti tercih edenlere herhalde Ege kıyılarını önermek de akıllıca olur...

Akıllıca...

TÜYAP’taki söyleşi konum da akıl, zekâ ve kurnazlık üzerineydi.

İmza günüm bana göre hüsranla bitti belki, ama söyleşi bölümü oldukça keyifliydi ve ilgi de çoktu. Hatta daha fazla zaman olsa, daha fazla konuşacaktım, sohbet de koyulaşacaktı.

İmza günü için ise hayıflanmıyorum, zira bir çok standın önü boştu. İmza günlerine “ilgi” mi azalıyor demekti bu, yoksa insanlar artık daha az kitap mı alıyordu, bilemiyorum.

GENÇLERİMİZ FELSEFE KİTAPLARI ALIYOR

İlk gün olduğu ve Cumartesi olduğu için sanırım, fuar alanı çok kalabalıktı.

Dikkatimi çeken en olumlu, en güzel unsurlardan biri, “başörtülü” diye adlandırdığımız çocuklarımızın, gençlerimizin poşetlerinin “felsefe” kitaplarıyla dolu olmasıydı. Fuarı ziyaret edenlerin çoğunluğu da onlar oluşturuyordu ve sigara molası için çıktığımda aralarındaki felsefe ve edebiyat tartışmalarına da tanık oldum.

Sevindirici... Hem de çok sevindirici...

BÖYLE BİR SORU BEKLEMİYORDUM

Konuşmam genel anlamda akıl ve zekâ üzerineydi. Kurnazlığı her ikisinden de ayrı tutmayı yeğledim. “Zekâ Einstein mıdır, Mozart mı” başlığıyla. Ama konu izleyicilerin de sürüklemesiyle daha çok “akıl” üzerinde yoğunlaştı.

İzleyicilerden birinin sorusu ilginçti: “Akıl hep olumlu olmak zorunda mı,” diye sordu. Açıkçası böyle bir soru beklemiyordum. Hiç düşünmeden yanıtladım: “Evet!”

Akıl, her zaman olumlu davranmak, olumlu hareketlere insan beynini yöneltmek zorunda. Bunun iki düşmanı var: Zeka ve kurnazlık. Zekâ aslında tam anlamıyla “düşman” sayılmaz, ama çok çabuk karar vermenin gerekliliği nedeniyle akla çoğu kez zarar verme potansiyeli taşır. Akıl, “hele bir kaç dakika düşün,” der, ama zekâ, “ne gerek var,” yanıtını verir.

Kurnazlık karşısında ise akıl ne yazık ki çaresizdir. İlk Çağ’dan beri insanoğlunun hala çözmeye çalıştığı akıl fonksiyonu, kimi zaman zeka ve kurnazlığın dışında, tamamen kendi istemiyle çalışır. Siz farkında olmasanız da o çoğu zaman farkındadır her şeyin, ama iki ezeli rakibi zekâ ve kurnazlık ona boş yer bırakmamak için var gücüyle çalışır.

Zekâ denen beyin aktivitesinin en önemli zayıf noktası, karşısındakine göre kendini ayarlamaya çalışmasından kaynaklanır. Sorulan basit bir bilmece veya anlatılan bir fıkrayı “çözdüğünü veya anladığını” belirtmek için “sağlama” yapma ihtiyacı duyar. İşte o andan itibaren de zekâdan söz etmek olanaksızlaşır. Sağlama yapma ihtiyacı hissetmek, kurnazların işidir ama asla zekânın işi değildir.

Sorulan soruya verdiğim cevapta ısrarcıyım elbette: Akıl her zaman “olumlu” karar verir. Aklın verdiği kararın olumsuz bir yönde açılıma uğraması ancak ve ancak koşulların ve durumların değişmesi halinde mümkündür. O anda yapılması gereken en doğru eylemi sunan akıl, bunun sonucunda olumsuzlukla karşılaşırsa eğer ya karşısında “kurnazlık” vardır ya da gerçekten koşullar değişmiştir ve akıl yeniden devreye girmek zorunda kalır.

Konuşma sonrası yeniden Destek Yayınları standına indim. Kitabımı masanın üzerine yaymışlar, bir de sandalye... Elime de iki kalem tutuşturdular. Destek Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ertürk Akşun’a takıldım: “Bu kalemler yetmez, çabucak biterler, birkaç kalem daha hazır tutun!”

Kaç kitap imzaladım, anımsamıyorum. Ama yirmiyi asla bulmadı. 1984 yılında Akademi Kitabevi İnceleme Birincilik Ödülü’nü aldığım “Gerçeklik ve Roman” kitabım için 1985 yılında bir imza gününe çıkmıştım; akrabalar, arkadaşlar, tanıdıklar filan derken yirmi kitabı bulmuştum. Bu sefer ona bile ulaşamadım.

Kararımı verdim: 40 yıl sonra yeniden bir imza gününe çıkacağım...

Gerçi o sıralarda 105 yaşında olacağım ve kalemi tutmam belki zor olacak, ama onun da yolunu buldum: Kitaplara parmak basacağım...

Her şeye rağmen, Beylikdüzü gibi İstanbulluların bile zorlukla ulaştığı bir yere kitap fuarı açılması, ona rağmen insanların akın akın fuarı doldurması, cebindeki üç beş kuruşu kitaba yatırmak için bir çok şeyden tasarruf etmeye çalışmaları görülmeye değer.

Hala bu ülkede umut var.

Pandora’nın kutusu açıldı açılmasına, ama son kötülükler fırlıyor dışarı. Dipteki “umuda” artık çok yaklaştık diyorum.

Haklıyım, inanın...

15.11.2016 (A. Mümtaz İdil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR