Tek rüzgar buradan geliyor

A. Mümtaz İdil

Tek rüzgar buradan geliyor

Her hastaneye düşüşüm, her trafik kazasından burnum bile kanamadan kurtuluşum, her silahlı çatışmadan şu veya bu biçimde “yırtışım” Odatv’nin sayfalarında (her zaman olmasa da) “gülünç” hikayeler olarak sizlere yansıdı.

Bu kez de öyle oldu, ama ondan önce antropolog Matt Ridley'in Atlantik Okyanusu’nun en zarif, en muhteşem ama aynı zamanda en yok edici canavarı Filazerya’dan söz etmeliyim. Filazerya, yazarın belirttiği gibi tek bir parçadan oluşan bir organizma değil. Trilyonlarca hücreden oluşan ve her bir hücresi neredeyse kendi başına hareket eden (görevleri var çünkü) bir gemi mürettabatı gibi. 17 metre kuyruk uzunluğu olan Filazerya, aynı zamanda Atlantik Okyanusu’nun en büyük “canlısı”.

Hastaneye yatmama neden olan KOAH hastalığının akciğerleri dolduran ruhsuz, cansız ve sevimsiz yaratıklarını Filazerya’ya benzetmem elbette hoş değil. Filazerya en azından okyanusa uyan rengiyle bile özgürlüğü temsil eden muhteşem bir yapı. Ama benzeyen yönünden yola çıkmalıydım.

Tek başına bir canlı ile karşı karşıya olmadığınız için, tek bir ilaç veya başka bir tıbbi müdahale ile hastalığı yok edemiyorsunuz, anladığım kadarıyla. Tek çare sigarayı bir an önce bırakmak, o da geç kalmadıysanız.

Her neyse, anlatacağım KOAH’ı takdim değil. Bu bana da düşmez.

Arada  bir yazdığım için biliniyordur. Şubat başından beri şu veya bu biçimde Ankara’nın çeşitli hastanelerini “teftiş” etmekteyim.

Ufuk Üniversitesi’nin göğüs hastalıkları bilim dalında uzun bir süre kaldıktan sonra eve döndüm, ama açıkçası ev beni hiç mutlu etmiyordu. Kendimi iyi de hissetmiyordum.

Uzatmayayım. Taburcu olduktan sonra evde zaman geçirmeye başladım, ama soluk almam çok güçleşmişti. Pipo içmeyi de sürdürüyordum. Bir gece ağır bir solunum krizi geçirince, yayıncı arkadaşım-ortağım Etkin Yayınevi’nin sahibi Kesim Danışman’a, “yarın beni ne olursa olsun hastaneye götür,” diye rica ettim.

Sabah Kesim Bey geldiğinde durumum pek kötü değildi, ama Ufuk Üniversitesi’ndeki doktorlarım Ayşe ve Nalan Hanım beni bırakmadı ve yatırdılar. On günlük bir tedaviden sonra, “burası artık sağlam insanlar için de riskli,” diyerek yeniden taburcu ettiler.

Eve döndüm, ama bir tuhaflığım var. Soluk almakta güçlük çekiyorum, daha da önemlisi hiçbir şey yiyemiyorum ve ayakta zor duruyorum. Oksijen maskesi desteği istedi raporumda Ufuk Üniversitesi, onu da aldım ama ı-ıh! Soluk alamıyorum. Bir gece kriz öylesine arttı ki, hemen bitişikteki Güven Hastanesi’ne indim. Şansıma yakın arkadaşlarımdan Önder Külek acil nöbetindeymiş. Beni biraz toparladılar, eve gönderdiler.

Geçen hafta Çarşamba gününe kadar tablo bu şekildeydi, ama Çarşamba günü sevgili dostum, GATA çıkışlı Psikiyatrist Semih Dikkatli beni evde ziyaret edip de, “seni bu halde bırakamam Mümtaz abi, gidiyoruz,” deyinceye kadar ben durumun vahametinden habersizmişim. 

BİR REFAKATÇİ İLE MACERAM

Bunlar işin, benim de pek bilmediğim teknik ayrıntıları. Gece acilden giriş yaptık GATA’ya, sonra Dahiliye bölümü 6. katta bir odaya yatırıldım.

Bir hafta boyunca yanımda mutlaka “refakatçi” bulunması gerektiğini söylediler. Oğullarım, arkadaşlarım filan idare ettik, ama kimsenin rahatsız olmasını istemediğimden, profesyonel bir gece refakatçisi bulmaya çalıştık.

Büyük oğlum Barış bir Kırgız buldu. Hastanedekiler de ona bulmasında yardımcı olmuş. “Bak, iyi de oldu baba,” dedi Barış. “Sıkılınca Rusça konuşursun.

Kırgız eleman geldi. Odada dört hasta kalıyoruz. Zaten sıkışık, ama yanımdaki koltuk boş, oraya yerleşti Kırgızım... Saat 11.00 sularında odadaki arkadaşlar yatıyorlar. O saate kadar onlarla güzel bir dostluk kurdu (ben olmam gereken serviste olmadığım için, yanımdaki hastalar ağır tablo çizmiyorlar), sonra hepsiyle “iyi geceler” seremonisini uyguladı, geldi koltuğu açtı, bana “bir şey istiyor musun abi?” diye sordu. Çoraplarını, pantolonunu çıkardı, pijamalarını giydi ve uyudu.

Sabaha doğru birkaç kez dürttüysem de, kaldırmaya çalıştıysam da oralı bile olmadı. Uykusunu bozmadı, parasını aldı ve sabah kalktığında çok sağlam bir görünüşü vardı. Üstelik ben de o saate kadar hiç uyumamıştım.

“Maşallah,” dedim. “İyi uyudun.”

“Yok be, hiç uyumadım,” dedi.

“Hadi oradan,” dedim sinirlenerek. “Sabaha kadar tık demedin. Uyandırmaya çalıştım, ama uyanmadın.”

“Sen?” diye sordu.

“Hiç uyumadım.”

“A be senin bu uyku işin ne olacak yav?” dedi bana acıyarak.

“Sen kendi uykunu düşün, benimki bana ait hallederim ben.”

Pijamalarını çıkardı Kırgız, toparlandı, telefonuyla çok uğraşıyordu, biraz daha onunla ilgilenir gibi yaptı.

Sen git,” dedim. Vakit doldurmaya çalıştığı çok açıkça belli oluyordu. Hatta sabah kahvaltısını bekliyordu. “Sen git,” dedim yeniden. “Oğlumla bir hesap alıp vereceğin var mı?

Yok,” dedi. “Akşam üzeri dörtte arayacak devam edip etmemem konusunda.

“Sen git, başka biri bulunur. Seni aramayacak,” dedim.

Atak...

Tam dört saat soluk almak için ve yediğim iki buçuk dirhemi çıkarmamak için yoğun bir mücadele verdim. Beni götürüp tarttılar. Giysilerimle birlikte tam 42.1 kg. geldim. “Büyüdüm,” diyen bir arkadaş aklıma geldi, kendi kendime “küçüldüm” dedim. Boyum 169’du, 165 olmuş bile. Aslında adam bana “dik dur” deyip duruyor boyumu ölçerken, nafile.

Atak bittikten sonra yeniden yazmaya çalıştım, ama olmadı. Bir süre sonra yeni bir atak geldi. Doktorlar üşüştüler, nefes almam için gereken her türlü çaba gösterildi. O sırada aklım başımda değildi sanırım. Birkaç saat sonra sanırım, derin bir uykudan uyandım. Kendimden geçmişim.

Kırgız’ı gördüm kapıda. “Abi ben geldim,” diyordu. “Senin uyku problemin ne olacak be ya!

“Defol Kırgız...”

Kayboldu...

Daha buralarda bir süre daha kalmanın hüznü içinde Kırgız’la kafamda vedalaştım. Artık gelecek kimse de yok. Gelenler için büyük yük oluşturuyorum. O yüzden kendimi yazılara döndürmem gerek. Tek rüzgar oradan geliyor.

 

3.05.2017 (A. Mümtaz İdil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR