SUBURCU: 4 “Ayağın Ola da Kesesin”

Fevzi Günenç

SUBURCU: 4 “Ayağın Ola da Kesesin”

KURUKAHVECİ HABİP AMCA Bu caddede 4 numarayı Kurukahveci Habip amcanın dükkanı alıyor. Bu dükkânın önünden geçerken, burnunuza dolan kavrulup çekilmiş kahve kokusu içinizi bayıltır. Kahve içme isteğiyle dolarsınız. Ama bunu daha uzun yıllar yapamayacaksınız. Zira size büyükleriniz:

“Kahve içersen rengin kararır” sözüyle Arap’a dönüşeceğinize sizi inandırmıştır.

MODA BERBERİ NURİ

Karagöz Caddesine doğru uzanan Suburcu’da, kuru kahvecinin hemen bitişiği  Moda Berberi Nuri amcanın kadın ve erkek berberiydi. Dükkânın alt kattaki büyük bölümü erkekler içindir. Buranın yanı başındaki tahta merdivenlerden ise bayan bölümüne çıkılırdı.

Nuri amcanın erkek ve hanım yardımcıları da vardı ama müşterileri saçlarını hep ona teslim etmek isterlerdi. Çünkü onun ondülesi altı ay garantiliydi.

Berber amcamızın Turan adlı bir oğlu vardı. İstanbul’da yüksem öğrenimini sürdüren Turan, yaşça benden büyüktü ama o, bunu önemsemez, bizim yaşıtlarımızla arkadaşlık ederdi.

Kimi saatler vardır ki, sıkılmıştır Nuri amca. Çevrede dolaşarak sıkıntısını atmaya çalışır. Bu sıkıntı atma seanslarında babamın kitapçı dükkânını asla es geçmezdi.

Babamla iyi arkadaştılar. Gerçi babam Necip Bahri Günenç, Suburcu’ya taşınalı çok olmamasına karşın, kısa zamanda caddenin tüm esnafıyla içli dışlı olmayı başarmıştı.

Hiç unutmam, bir gün babam, dükkânın önünde bir tahta kesiyordu. Bıçkı kör olmalıydı ki, altındaki sandalyeden kayıp duruyordu. Nuri amca, bu acemi marangoza gülümseyerek bakarken bir ara kendini tutamadı.

“Ayağını tahtanın üstüne koy da öyle kes Necip, O zaman zorluk çekmezsin,” deyiverdi.

Babam kesme işini başaramadığı için zaten canı burunda.

“Kolaysa gel, ayağını üstüne koy da kendin keş!” dedi sertçe.

Nuri amca gülümsedi.

“Ah Necip,” dedi. “Ayağın ola da kesesin.”

Babam çok mahcup olmuştu. Lakabı Topal Nuri olan berber amcamız ise hiç oralı değildi. O, topallığını hiçbir zaman sorun yapmayan, kendi kendisiyle barışık bir insandı çünkü.

ARKADAŞIM SERVET

“Hayatta ben en çok babamı sevdim” der ya Şair Can Yücel, babası Hasan Ali Yücel için… Benim sevdiğim de hayatta sayısı bir elimin parmakları kadar arkadaşım oldu.

Bunları Ülkü Tamer. Cevat Özer, Dinçer Oktay, Uğur Cankoçak olarak sıralayacak olursam, beşincisi de Servet Buyuran olur. Servet benim ilkokul bitirmelerinde tanışıp bir aylık arkadaşlığımın sonunda, ömrümce unutamayacağım güzelliklerle dolu bir insandı.

Okul dışındaki zamanını babasının ayakkabı malzemeleri satılan dükkânında geçirirdi. O dükkân Suburcu’ya kuş uçumu 100 metre uzaklıkta, şimdi Eski Adliye Parkı diye anılan yerdeydi.

***

Sınıfımızın öğretmeni Bayandı. Beni en arkadaki sıraya oturttu. Yanımda Servet isimli uzun boylu bir çocuk vardı. Öğretmenimiz önce kendini tanıttı bana. Sonra da benim kendimi tanıtmamı istedi. Sevincimden bülbül gibi şakıyordum. Gülen gözlerimle kendimi tanıttım.

Sıra arkadaşımla ancak teneffüste içli dışlı olabildik. Adı Servet Buyuran’dı. Babasının Balıklı’da, kundura malzemesi satılan bir dükkânı vardı. Okuldan çıkınca eve uğrar, sokaklık giysilerini kuşanıp dükkâna gidermiş.

O da benim gibi okumaya meraklıymış. Yazınsal dergiler alır okurmuş. Bunların içinde en çok öyküler hoşuna gidermiş. Amacı bir gün ünlü bir öykücü olmakmış.

Bana bir öyküsünü okudu.“Su Damlası”ydı öyküsünün adı. Hamamda terlerken kulağına takılan “şıp şıp” su sesi onu büyülemiş. Bunun öyküsünü yazmış. 

12 Yaşındaki bir çocuğun böylesine güzel bir öykü yazabileceğine bir türü aklım ermedi. Bu yüzden de sevdim onu. Ne yazık ki üniversiteye başladığında edebiyat fakültesini değil metalurji bölümünü kazanmış sonra da bu dalda yüksek mühendis olmuştu.

Tanıştığımız günden sonra birbirimizden nerdeyse hiç ayrılmadık. Ya o bizim kitapçıya geliyordu, ya ben onların dükkânına gidiyordum. Bazen de gezintilere çıkıyorduk.

“Bir yazarın doğayı iyi tanıması gerek,” diyordu Servet. Bu nedenle de Alleben deresini boydan boya yürüyorduk. Akan suyu, cıvıldaşan kuşları, rüzgârda salınan bitkileri gözlemliyorduk. 

O yıllarda iktidara gelen parti Halkevlerini kapattırmıştı. Halkevi kapanınca oraya bağlı okuma yazma evleri de kapanmıştı. Bunlardan biri bizim evin hemen alt sokağındaydı. Servet bu kapalı yeri pencereden izleyince:

“Burada ne güzel tiyatro yapılır!” dedi.

Arkadaşım meğer oyun da yazıyormuş. Yazdığı bir güldürü oyununu gösterdi bana.

Oyunun adı İbişle Memiş’ti. Birimiz İbiş, birimiz Memiş olduk. Kapalı olan Kaman’a arka sokaktaki penceresinden girdik. Oyunumuzun ilk provasını orada yaptık. Provalara çalışırken kendimizi tutamıyor, gülüyorduk. Bu gülüşümüz bizim kitapçının karşısındaki dondurmacıya kadar sürdü.

Dondurmacı bize üzerine gül şurubu dökülmüş birer kâse dondurma verdi. Ne yazık ki dondurmayı bir türlü yiyip bitiremedik. Çünkü durmadan aklımıza “İbiş’le Memiş”teki esprileri geliyor ve basıyorduk kahkahayı.

Gerçi gülerken dondurmacıdan utanıyorduk ama gülüşlerimizi durdurmak elimizde değildi ki.

Yarın: İstabul Senin mi Muharrem Abi?

 

14.06.2018 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR