SOYKIRIMA TANIKLIK(LAR)

SOYKIRIMA TANIKLIK(LAR)

“Hayatımıza giren hayatların

sayısı hesap edilemez.”[1]

 

Hâlâ “Oldu mu, olmadı mı?” demogojilerine kurban edilmek istenen Meds Yeghern’in (Büyük Kötülük’ün) üzerinden bir asır geçtiği hâlde; Nâzım Hikmet’in, 1950’de kaleme aldığı (Ermeni Soykırımı’ndan söz ettiği için sansürlenen!) şiirinin ‘Akşam Gezintisi’ bölümünde, “Mürettip Refik’le Sütçü Yorgi’nin/ Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına/ Parmakları birbirine dolanmış/ Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış/ Affetmedi bu Ermeni vatandaş/ Kürt dağlarında babasının kesilmesini/ Fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin/ Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına” dediğinden bihaber olanların sayısı küçümsenmeyecek kadar çoktur coğrafyamızda…

Bu müthiş acı bir ulusu yerkürenin dört yanına savuracak kadar büyük bir sarsıntıydı…

Yani 1915 Mezalimi, 1915 Büyük Suçu, 1915 Soykırımı ile... Adına her ne derseniz deyin! İşte bu felaketl Ermeni toplumunu, kendi iradesi dışında bir dünya toplumu hâline getirdi; insanlar dört bir bucağa savrulup, oradan oraya sürüldü; tarihin tanık olduğu en korkunç trajediler, kör gözlerin görmek istemeyen bakışları ve duyarsızlıklar eşliğinde yaşandı/ yaşatıldı.

“Duyarsızlık” dedik…

Antonio Gramsci’nin, 11 Mart 1916’da ‘Il Grido del Popolo/ Halkın Çığlığı’nda yayımlanan ‘Ermeni Sorunu Üzerine’ başlıklı makalesinde, “Türklerin milyonlarca Ermeni’yi katlettiğini gördüğümüzde, ıstıraplara ve can çekişmelere ya da Almanların Belçika’yı istila edişine tanık olduğumuzda yaşadığımız aynı keskin acıyı acaba yaşıyor muyuz?”[2] sorusunda ya da Victor Hugo’nun, “Li Parîsê mirovek bê kuştin cinayet e, Lê li Rojhilatî 50 hezar mirov bê serjêkirin ev tenê gelşek e,”[3] deyişinde altını çizdikleri tam da bu değil miydi?

Bu duyarsızlıklar, bakıp göremeyen kör gözlerle unutuluşa teslim edilirken; “Kelimeler ve sayılar, işledikleri cürümleri gizliyor ki, o cürümler unutulsun. Unutulan, affedilmiş demektir. Zihne nakşolan affetmez,” diyen John Berger’in saptamasına sarılmak “olmazsa olmaz” olup çıkmıştı…[4]

* * * * *

Tam da bunun için hiçbir şey unutulmasın diye “Fotoğraf gösterdiğinden daha fazlasını saklar” gerçeğine ömrünü veren militan fotoğrafçı Mehmet Özer, ‘Kuyunun Dibindeki Taş’ını derledi arkadaşlarıyla; Ermeni Soykırımı unutulmasın diye…[5]

Mehmet Özer’in kolektif çalışması, bir fotoğraf (üzerinden tarih) okuması…

Fotoğraf(lar) geç(me)mişin aynasıdır, hakikâtin kilometre taşlarıdır. Hakikât bir fotoğraf karesinde ölümsüzleştirilmiş anı/ bölümüdür.

Bu özelliğiyle her fotoğraf bir tanık(lık)/ taraf(lık)tır.

Evet, evet fotoğraf kareleri eski(meyen) zamanının yeniden canlandıran ölümsüzlük öyküsüdür.

Ve bunlar böyleyse fotoğraflar, bir yolculuğun, hesaplaşmanın nirengi noktalarıdır.

Böylesi bir hesaplaşma yolunda Mehmet Özer’in 1915 ilişkin “Tanığız! Buradayız!” çığlığıyla müsemma kolektif çalışması, Sergei Mikhailovich Prokudin, Armin Wegner, Leslie Davis, Henry Atkinson’un fotoğraflarındaki gerçeği, A. Nevin Yıldız, Ahmet Abakay, Ahmet Telli, Ali Balkız, Bardig Kouyoumdjıan, Beril Türkoğlu, Çınar Livane Özer, David Barsamian, Demet İslâmbay, Fatin Kanat, Gökçer Tahincioğlu, Kadir Celep, Kemal Göktaş, Mustafa Durmuş, Nejla Kurul, Neval Oğan Balkız, Pakrat Estukyan, Roxanne Makasdjian, Sait Çetinoğlu, Seda Byruat, Sibel Özbudun, Şeyhmus Diken, Şükrü Erbaş, Temel Demirer’in kaleminde dillendirerek okuyor…

Anıları, gerçekleri dünün kuyusundan çıkarıp, bugünde önümüze dikiyor…

 * * * * *

Mehmet Özer ve arkadaşları önemli bir iş yapıyor(lar): Anadolu’nun kadim “Ermeni Gerçeği”ni bir kez daha gündem maddemiz kılıyorlar.

“Ermenilerin rolü hiçbir yerde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadar önemli olmadı; Konstantinopolis sarayında yer aldılar. Mimarlar (‘Doğu’nun Mikelanjı’ Sinan), tabipler, müzisyenler, tercümanlar, ressamlar, terziler. Hampartursum Limonciyan’la, Osmanlı klasik müziğine uyarlanacak bir müzik nota sistemi yarattılar…”

“Ermeni zanaatkâr ve tüccardan oluşan önemli kent nüfusu Anadolu, Kilikya ve İran köy ve kasabalarında kadim meslek ve ticaret geleneklerini sürdürür. En canlıları arasında Erzurum ve Van bulunan kentlerde, profesyonel hayatın bütün taraflarını düzenleyerek meslekler, bölgelere ve loncalara -Osmanlı İmparatorluğu’nda esnaf, Pers İmparatorluğu’nda hamkar- göre gruplandırılır. Çok canlı olan Ermeni esnafı bütün meslek birliklerini temsil eder (terzi, ayakkabıcı, saatçi, kalaycı, değirmenci, fırıncı, vs) ve bütün sanayi üretim kollarına yakın durur: Erzurum, Tokat, Merzifon’da metal, bilhassa da bakır işleme, Van ve Erzurum’da silahçılık, deri, yün, ipek ve neredeyse her yerde pamuk işleme. Van’da kuyumculuk, halıcılık, nakış ve seramik sanatıyla birlikte, zanaat sanat seviyesine yükselir ve Ermeni halkının yaratıcı zihnini kanıtlar. Ticaret yüzyıllardır İsfahan, Tebriz, Tiflis, Trabzon, Erzurum, Van, İstanbul, İzmir ve İskenderiye’de uluslararası büyük ticaret kavşaklarında oluşan, az sayıda fakat zengin bir Ermeni burjuvazisinin başında bulunduğu çerçi, seyyar satıcı, dükkân sahibi, çarşı esnafı gibi farklı toplumsal unsurları içinde barındırırdı…”[6]

Ermeni Soykırımı’nın tarihsel nedenlerini daha iyi anlayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu’nda 1876 yılında II. Abdülhamid tarafından ilan edilen  I. Meşrutiyet dönemine gitmek gerekir. 1876-1923 yılları arasında Ermeni, Süryanî ve Rumlar soykırıma uğratılmıştır, yok edilen sürgün edilen bu halkların ardından tek ulus, tek din temeli üzerinde yeni bir devlet inşa edilmiştir.

Bu soykırım, 1915’e, 24 Nisan’a sığdırılamaz. 1876 ile 1923 yılları arasında Osmanlı vatandaşı olarak bilinen 4.5 milyon Hıristiyan hayatlarını kaybetti, binlerce yıldır yaşadıkları topraklarından sürgün edildi.[7]

Burada durup, bir parantez açarak ilerleyelim: Ermeni Soykırımı sürecinde, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermenilerle ilgili bazı sayısal veriler şöyledir:

“Uygulama sonucunda, operasyonun beyni Talat Paşa’nın özel defterinde 972 bin 246 Ermeni’nin o ana kadarki topraklarından koparıldığını göstermektedir. 1911 yılında 1 milyon 256 bin 403 olan Osmanlı Ermenileri’nin kayıtlı nüfusu, tehcir sonrası 284 bin 157’ye düşürülmüştür.”[8]

1906 yılında yapılan resmî nüfus sayımına göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda, 1.031.708 - 1.140.563 Ermeni yaşadığı, bu nüfusun genel nüfusa oranının yüzde 5.07-yüzde 5.46 düzeyinde olduğu görülmektedir.

1914 Osmanlı İmparatorluğu nüfus sayımında, toplam nüfusun 13.390.000, Ermeni nüfusunun 1.173.422, Rum nüfusunun 1.564.939 olduğu saptanmıştır.[9]

 “1927 yılı nüfus sayımından sonra da Türkiye’den Ermeni göçleri devam etmiştir. 1935 nüfus sayımında 1927 sayımına göre daha az sayıda Ermeni tespit edilmiştir. Kategoriler değiştiği için doğru mukayese yapmak mümkün olamayacaktır. Ancak 1935 yılındaki Gregoryen sayısını, 1927 yılındaki Ermeni dininde olanların sayısı ile karşılaştırıldığında yüzde 42’lik bir azalma olduğu görülmektedir.”[10]

Bu veriler soykırımın boyutunu yeterince net olarak sergilerken; Ermeni Soykırımı konusunda sürekli belge isteyenlere, Mustafa Kemal’in kurucu meclis konuşması bile yeterlidir, anlayana!!!

Yıllardır sürekli arşivleri açtık diyen iktidarlar bilmeli ki Soykırım; salt bir evrak sahtekârlığıyla açıklanacak basit bir olay değildir. Soykırım; toplumsal ve politik bir olay olup, demografik yapının ve sermayenin el değiştirmesidir aynı zamanda.

Kemalist cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal, ilk kurucu meclisin açılışının ikinci günü, 24 Nisan 1920’de yaptığı bir konuşmada “Ermeni katliamından “utanılacak bir eylem” olarak söz etti. On iki gün sonra, Ordu Komutanı Kazım Karabekir’e gönderdiği bir mesajda, “yeni bir Ermeni katliamı “ ihtimali karşısında duyduğu endişeyi dile getirirken, açıkça “katliam” kelimesini kullandı. Mustafa Kemal’in bu katliamları kabul etmesi, katliam kurbanı Ermenilerin toplam sayısının 800.000 olduğunu açıkça söylemesiyle bu tavır özel bir anlam kazandı.”

Sayının 1.5 milyon ya da 800.000 olması bu topraklarda yaşatılan acı gerçeği değiştirmez. 1915 soykırımı ve akabinde İslâmlaştırma ve asimilasyon politikaları sonucunda 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında Ermeni nüfusu 123.612’e düşmüştür. Genel toplam içindeki gayri Müslim nüfusu ise yüzde 1.1’e düşmüştür. Nasıl oluyor da 1915’e kadar her 5 kişiden birinin gayri Müslim olduğu Anadolu’da, nüfus 1927 yılında yüzde 1.1’e düştü?

24 Nisan 1915 tarihi, bu ülkenin kadim Hıristiyan halkları için büyük bir felaketi, kanlı ve kirli tarihi simgeler. Elbette bu topraklarda acılar ve zorla Müslümanlaştırmalar 1915’le başlamadı. Osmanlı’da uygulanan zımmi sözleşmesiyle elleri, kolları bağlanan gayri Müslim halklar 1842-1844 Nasturi Katliamı ile başlayan, 1915-1924’e kadar sistematik bir şekilde devam eden katliamlar yüzünden, evlerinden, yurtlarından, acımasızca sürüldü, yok edildi.

Ancak 1915’te başlayan tehcirlerin koşulları daha önce yapılanlardan çok farklıydı. İki ay içindeki uygulamalar sadece Ermenileri değil, Doğu Anadolu’daki tüm Hıristiyanları kapsıyordu. Belirlenen yerler yaşanabilecek koşulları taşımadığı için bu tehcir yeniden iskan olunarak düşünülemezdi. Bu yerlere ulaşabilenlerin sayısı da azdı. Birçok kişi, doğdukları ve yaşadıkları yerleşim birimleri içinde ya da dışında hemen öldürülmüş, diğerleri yaya çıkarıldıkları yollarda ölmüş ya da öldürülmüştü. Öldürülenlerin çoğu erkekti. Kadın ve çocuklar güney çöllerine doğru sürülen kafilelerin en büyük bölümünü oluşturuyordu… Yeniden iskan gibi bir amaç taşınmadığından tehcir edilen nüfusun nereye gittiği ya da fiziken yaşayıp yaşayamayacağı, yönetimi de orduyu da ilgilendirmiyordu. Talat Paşa, yanılgı içinde son noktayı şöyle koyuyordu: “Artık Ermeni sorunu diye bir şey yok”.[11]

* * * * *

Ermeni Soykırımı, sermayenin Türkleştirilip/ Müslümanlaştırılması hareketinden başka bir şey değilken; “… ‘Ötekinin Ötekisi’ Müslüman Ermeniler”[12] akıl ve hafsala almaz bir asimilasyonun mağdurlarıydılar.[13]

Bu uğurda Alman militarizmi-İttihat ve Terakki ortaklığı, Almanların emperyalist amaçları doğrultusunda biçimlenirken, İttihat ve Terakki’nin Türk-İslâm sentezi ekseninde şekillendirdiği ulus imalatı siyaseti de şiddetle uygulandı.

1914 yılı Temmuz ayı sonunda Almanya ile Rusya’nın karşılıklı olarak birbirlerine savaş ilan etmeleri üzerine, Osmanlı hükümeti, 2 Ağustos’ta Almanya ile gizli bir ittifak antlaşması imzalayarak savaşta safını belirledi. Böylece Osmanlı ordusunun emir ve komutası Türk subayı üniforması giyen Alman askeri heyetine verilmiş oldu. Antlaşmanın imzaladığı gün, Berlin Genelkurmayı’nın isteği üzerine, hükümetin bir kararı olmadan, sadece Enver ve Talat paşaların emriyle seferberlik ve sıkıyönetim ilan edildi.

Türkiye’nin Almanya’nın yanında savaşa girmesi ile birlikte Rumlara ve Ermenilere yönelik etnik arındırma politikaları uygulanmaya başlandı. 1914’te Ayvalık’ta Rum tehcirinin yapılması General Liman von Sanders’in resmi talebiyle gerçekleşti.

Servet ve ticaret Türkleştirilip Müslümanlaştırılırken, Almanya da kendi bankaları ve şirketleriyle payını alıyordu. Müslümanların, ithal etme hakkı kaldırılan Rumlarla ticari ilişkileri yasaklanmıştı. Hükümet, göç edenlerin tüm mülklerine el koyma kararı veriyordu. Kullanılan bir diğer araç ise zorla Müslümanlaştırmaydı. General Liman von Sanders, Hıristiyan nüfustan vergi toplayarak Bandırma’da bir yetimhane kurdu. Erkek çocuklar burada asimile edilirken, kız çocukları Türklerle evlenmeye zorlanıyordu. Hıristiyan aileler Türk köylerine gönderiliyor ve hiçbir şekilde köyden ayrılmalarına izin verilmiyordu.

1914’te çoğunlukla Rumlara yönelik başlayan ve daha sonra Ermenileri de kapsayacak şekilde uygulanan iki evreli politika tek bir amaca yönelikti; Osmanlı’nın kendisini saf Türk ve Müslüman bir devlete dönüştürebilmesi için Hıristiyan unsurun yok edilmesi. Müslüman olmaları nedeniyle Türklük içinde eritilebilecekleri düşünülen Kürtler bu politikanın dışında bırakılırken, Kürt ve Çerkes çeteleri bu katliamın içinde rol alıyorlardı. Almanya’nın Doğu’daki çıkarlarına yönelik politikaları ile İttihat ve Terakki’nin homojenleştirme politikaları örtüşmüştü. Yaşananlara eleştirel bir tavır alan Almanya Büyükelçisi Kont Matternich’in kayser tarafından “Hıristiyanların lehinde müdahale ederek Türklerin haysiyetini zedelemek ve Almanya’nın çıkarlarına uygun hareket etmemek” gerekçesiyle merkeze alınması bunu açıkça göstermekte. Hıristiyanlığı kabul etmiş ilk halk olan Ermeniler Rus çekici ile Türk-Alman örsünün arasında eziliyordu.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, 1 Ağustos 1926’da ‘Los Angeles Examiner’da yayımlanan söyleşisinde Mustafa Kemal, “Milyonlarca Hıristiyan uyruğumuzun acımasızca, kitleler hâlinde evlerinden sürülüp katledilmesinden sorumlu tutulması gereken bu eski Jön Türk Fırkası’nın artıkları Cumhuriyet yönetiminde de rahat durmamışlardır,” deyişindeki üzere; Henry Morgenthau da, ‘Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü’ başlıklı yapıtında da şöyle yazıyordu: “İttihatçı otoriteler tehcir emrini vererek bir ırkın ölüm ilanını çıkartmış oluyorlardı; bunu iyi biliyorlar ve benimle yaptıkları sohbetlerde gerçeği gizlemeye kalkışmıyorlardı.”[14]

Belirtmeden geçmeyelim: Prof. Dr. Ayhan Aktar’ın ifadesiyle, “XX. yüzyılın ilk ‘psikolojik operasyonu’ belki de ‘Ermeniler isyan ediyor’ palavrası”yken;[15] Khatchig Mouradian’ın, “Der Zor’dan çoğu zaman Ermeni Soykırımı’nın Auschwitz’i diye bahsedilir,”[16] vurgusu yerli yerindedir.

Çünkü her şey Tarihçi Taner Akçam’ın, dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmut Kamil Paşa’nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgrafında, “Ermenileri evlerinde saklayanların evlerinin yakılacağını ve evinin önünde idam edilecektir,”diyebildiği kadar vahimdi![17]

* * * * *

Devasa bir “el koyma”da somutlanan Ermeni Soykırımı, sermayenin Türkleştirilip/ Müslümanlaştırılması, resmî tarihteki “emvâl-i metrûke” hikayesidir!

Her Ermeni ferdi “emvâl-i metrûke”yi bilir, dinleyen olursa anlatır. Çünkü tüm Ermeniler emvâl-i metrûke fırtınası mağdurudur. Türk milliyetçiliğinin ekonomi politiğiyle Ermeni milletinin malı-mülkü yağmalanmıştır.[18] Yani 1914’deki Rum ve 1915’deki Ermeni tehciri ile Anadolu’daki belli başlı aileler yabancılardan kalan mülke kolay yoldan konmuşlardı.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki özel sermaye, dönme ya da Selanik’den göç edenler (Bezmen, Titiz, Yalman vb.) tarafından oluşturuldu. Sonraları Türkiye’de öne çıkan büyük sermaye gruplarının bazılarının kökenleri Cumhuriyetin ilk yıllarına dek uzanmaktadır. İş Bankası bu dönemde en hızlı gelişimi sergilemiş ve sonraki dönemlerde de büyümesini sürdürmüştü. Bunun dışında Koç, Sabancı, Çukurova gibi büyük grupların kurucuları 1920’lerde iş dünyasında henüz ilk adımlarını atıyorlardı.

Vehbi Koç kendi adına ilk şirketini kurup İstanbul’dan Ankara’ya mal getirip satmaya ve Ford, Mobil gibi firmaların temsilciliğini yapmaya başlarken; Hacı Ömer Sabancı, Adana’da pamuk ticareti ile uğraşmaktaydı. Yaşar grubunun kurucusu Durmuş Yaşar, 1927 yılında Rodos’tan İzmir’e gelerek başladığı boya ve gemicilik malzemesi ticaretini sürdürüyordu. Çukurova grubunun kurucuları Eliyeşil ve Karamehmet aileleri ise Tarsus bölgesinde büyük toprak sahipleriydi.

Ancak, Çukurova grubu, 1887’de Rum azınlıklar tarafından kurulan bir iplik fabrikasını 1925 yılında ele geçirerek erken bir tarihte sanayici kimliği de kazanacaktı. Adana’da Fransız işgalinin 1921’de sona ermesinin ardından Ermeni Aristidis Simyonoğlu’nun bez fabrikası, Kayseri milletvekili Nuh Naci Yazgan tarafından (Kadir Has’ın babası) Nuri Has ve diğer iki ortakla beraber devralınarak Milli Mensucat Fabrikası’na dönüştürülmüştü.[19]

Konuya ilişkin olarak kadim TKP’li Vartan İhmalyan anılarında “22 Mart 1913’te Konya’da doğmuşum” der ve ekler: “Derken, günün birinde katar katar hayvan vagonlarına binmiş, Doğu’ya gidiyoruz. Bende bir sevinç, bir sevinç ki trene binmişim diye. Oysa sürgüne gidiyormuşuz.”

“Babam İstanbul’a yerleşmeyi kararlaştırmış ve annem de, çiftliği satmayı önermiş. 2000 altın verirlermiş çiftliğe, ama babam satmak istememiş. Biz İstanbul’a gidince “babamın çiftliği ‘emvâl-i metrûke’ olarak millîcilere geçmiş” ve biz de hava almışız.”[20]

Bunlarla bağıntılı olarak Ermeni Soykırımı’nın en az bilinen boyutlarından biri tehcir ve katliamların sonucu yetim kalan Ermeni çocuklarının akıbetidir. Bunların bir kısmı Müslüman ailelere dağıtılmış, genç kadın ve kızların bir kısmı Müslümanlarla “evlendirilmiş”, hemen hepsi zorla Müslüman edilerek Ermeni kimliklerini unutmaları sağlanmıştır.

Sayıları konusunda kesin bir şey söylemek imkânsızdır, ancak bazı kaynaklar 200.000 civarında bu tür Müslümanlaştırılmış Ermeni yetimden söz etmektedir. (Yetimhaneler konusunda en yetkin çalışmalardan biri Nazan Maksudyan’ın kitabıdır.[21]

Yetim çocuklar İttihatçılar tarafından bir tür “sosyal sermaye” olarak, adeta işlenip istenen kalıba sokularak topluma kazandırılacak bir hammadde olarak görülmüştür.[22]

Gerçekten de Ermeni Soykırımı esnasında kadınlar kadar cinsel istismara uğrayan bir başka kesim çocuklardı. Soykırım sürecinde hayatta kalıp yaşadıklarını aktarabilen Arşaluys Mardiganyan’ın anlatısı bu konuda aydınlatıcıdır![23]

Evet, soykırım bir gasp ve temellük harekâtıdır. Yalnız sermayenin değil, insanların da!

* * * * *

Dünden bugüne değiş(mey)en ne?

Toplumsal mühendislik, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin devlet ve toplum ilişkilerinin kurulmasında kullandığı önemli yöntemlerdenken; iskân, asimilasyon ve kırım bağlamında özetlenebilecek söz konusu politika, İttihat Terakki’nin imparatorluğu Türkleştirme ve Müslümanlaştırmasında somutlanır; ve Kemalistler ve resmî ideoloji tarafından da devralınarak sürdürüle gelmiştir.

“Nasıl” mı?

1915 sonrasında azınlık mülklerinin Türkleştirilmesini amaçlayan Tasfiye Kanunu, Yahudilere karşı pogrom, Antakya’nın ilhakı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları, Kıbrıs İstilası vb’leri tanıklığında gayet basit: Başbakan Binali Yıldırım, “1915’de 1. Dünya Savaşı şartlarında yaşanmış, her ülkede yaşanan sıradan olaylardan biri,” derken;[24] Ermeni cemaatinin patrik seçimini yıllardır engelleyen devlet, desteklediği Aram Ateşyan’ın kaybettiği seçime müdahale edip, sonucun açıklanması ardından ortaya çıkarılan bir yazıyla “seçimin hukuksuz olduğu” ilan ediverdi![25]

* * * * *

“Kuyunun dibindeki taş” tam da bu: hepimizin ayağına bağlanmış, bugünümüzü karartan, lanetli bir geçmiş.

“Hepimizin ayağına bağlanmış” dedik, bu coğrafyada eğer Ermeni (ya da gayrımüslim) soykırımı sermayenin ve kadınlarla çocukların temellükü ise, bu, her bir hanede gaspa uğrayanların hakkından bir pay, bir vebal olduğu anlamına gelir.

Bu vebal, kulaklarını tıkayan, gözlerini kapatan bir vurdumduymazlık ve sağa sola efelenmelerle giderilemez. Ancak dürüst, açık, cesur ve yalın bir yüzleşme sağaltmaya doğru bir adım olabilecektir.

Mehmet Özer ve arkadaşlarının kolektif tanıklığı, böyle bir yüzleşmeye çağırıyor görmeye/duymaya açık olanları.

“Kuyunun dibindeki taş”, yüzyılı aşkın süredir bastırılan ve hâlâ kanayan bir yarayı sağaltabilmek adına, elbirliğiyle çıkartılmayı bekliyor.

 

25 Haziran 2017 16:39:58, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Eylül 2017…

[1] John Berger.

[2] “Antonio Gramsci’nin 1916’da Yazdığı ‘Ermeni Sorunu Üzerine’ Adlı Makalesi”, Yeniyol Dergisi, No:13, Mart-Nisan 2015.

[3] “Paris’te bir adam öldürülürse cinayet, Doğu’da 50.000 insan boğazlanırsa, bu sadece bir meseledir.”

[4] “Herhangi bir imge -örneğin retinanın okuduğu imge- kaybolacak bir görünümü kaydeder. Görme yetisi, sürekli değişen beklenmedik olasılıklara karşı etkin bir yanıt olarak gelişti. Gelişmesi arttıkça da, olaylardan yorumlayabileceği görünüm dizilerinin karmaşıklığı arttı. (Kendi içinde bir olayın görünümü yoktur.) Fark etmek, bu yorumlama olgusunun can alıcı yönlerinden biridir. Fark etmek de, bitmez tükenmez bir gözden kaybolma akışının içinde zaman zaman ortaya çıkan yeniden görünme olgusuna bağlıdır. O hâlde, verili herhangi bir anda, görünümler önceden görünmüş olan şeylerin enkazından yorumlanıyorsa, tam da bu yorumun her şeyin bir gün fark edilebilir hâle geleceği ve gözden kaybolma akışının sona ereceği fikrine yol açması anlaşılabilir.” (John Berger, O Ana Adanmış (Seçme Yazılar), Metis Yay., 1988, s.11.)

[5] Kuyunun Dibindeki Taş, Derleyen: Mehmet Özer, Notabene Yayınları, 2017, 128 sayfa

[6] Ermeni Halkının Tarihi, Der: Gerard Dedeyan, Çev: Şule Çiltaş, Ayrıntı Yay., 2015.

[7] Tamer Çilingir, “Ermeni Soykırımında Karadeniz’e Çuvallarla Atılan İnsanlık”, http://devrimcikaradeniz.com/ermeni-soykiriminda-karadenize-cuvallarla-atilan-insanlik/

[8] Erdoğan Aydın, Ermeniler Ne Yaşadı? Sorumluluğu Nerede Aranmalı? Utanç ve Onur, 1915-2015 Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı, Evrensel Basım Yayın, 2015, s.38.

[9] Vikipedi, Özgür Ansiklopedi.

[10] Türkiye’de Kalan Ermeni Nüfus, Atatürk Araştırma Merkezi... www.atam.gov.tr/dergi/sayi-62/turkiyede-kalan-ermeni-nufus

[11] Ümit Kardaş, “Ermeni Meselesi: 1915-2016”, 8 Haziran 2016… https://www.yarinabakis.com/2016/06/08/ermeni-meselesi-1915-2016/

[12] Vercihan Ziflioğlu, “… ‘Ötekinin Ötekisi’ Müslüman Ermeniler”, Anatolian Armenians, 13 Temmuz 2016... http://www.aljazeera.com.tr/…/otekinin-otekisi-musluman-erm

[13] “NOR” Ermenice “yeni” demek. Nor öneki ile isimlendirilmiş birçok yerleşim yeri var. Kemalist Cumhuriyet’in isim değiştirme kampanyasında bunların hepsine yeni Türkçe adlar uydurulmuştu. Örneğin Muş-Bitlis arasındaki tarihi Norşîn, “Güroymak” yapılmıştı.

Eski yerleşim yerlerinin orjinal isimlerinin iadesi hususunda geçtiğimiz yıllarda bir ilerleme kaydedilince yeni bir “mobbing” ile karşılaşıyoruz. Aslı Ermenice olan yer isimlerine dönüşte kimse istekli olmazken, ses benzerliği olan durumlarda bunu Türkçeye, bazıları da Kürtçeye benzeştirilerek değiştirme eğilimleri öne çıkıyor.

En çok tacize uğrayan isim ise NORŞİN veya NORŞÊN! Bir tane değil, en az 9-10 tane Norşin, Norşen var. Yeni İslâmcı Bürokrasi NOR’ların hepsini NÛR’landırma hevesinde! Değil mi ki Norşin, Şeyhleriyle ünlüdür, O hâlde oraya da “Nûrlu” olmak yaraşır, anlayışıyla olsa gerek Ermenice “Norşîn” (Yeniyer) oldu bize “NÛRŞİN”, yani “Nurluca” gibi bir şey...

Tabi başka bir fetva da Molla Said’in doğduğu Bitlis Hizan’a bağlı “NORS” köyünün ismine izafeten “NURSΔ (Nurslu) lakabı alarak, “Nur”landırma işine başlanmış olması. Küçük bir harf değişimiyle NOR, NUR olur ama NORS’un anlamı ne? Ne NORS’un, ne de NURS’un Türkçede hiç bir anlamı yok ki...

Ama Ermenicede var: NORS ismi “nor” (YENİ) köküne dayanır, “YENİLER” ve ya “YENİ EVLER” olarak çevrilebilir. Nors’un etrafındaki köy ve mezraların isimleri de Ermenicedir: NIRPAN, LVAR, NERKİN GODENS, HARKİN, TAĞİK, ANT, AROS, PANDIS... (Narinler, Çanak, Nadaslık, Mahallecik vd... anlamlarında...)

İşte “Nor” ön ekiyle bulunan isimler: Noravanis: (Esenpınar) Van, Tımar… Nordin: (Kayacık) Erzincan, İliç… Nordin: (Nurettin) Muş, Malazgirt… Norduz: (Yalınca) Van, Gürpınar… Norgah: (Akyazı) Erzincan, Merkez… Norgeh: Orta / (Kümbettepe) Erzurum, Pazaryolu… Norgeh: Aşağı / (Alıçlı) Erzurum, Pazaryolu… Norgeh: Yukarı / (Pazaryolu) Erzurum., Pazaryolu… Norik: (Murat) Bingöl, Solhan… Norkağak: (İçboğaz) Muş, Korkut… Norkoh: (Yolaşan) Van, Gürpınar… Norkuh: (Hasbey) Van, Gevaş… Norla: (Aydınlı) Diyarbakır, Çüngüş… Nornik: (Bölmebelen) Tunceli, Çemişgezek, Akçapınar… Norpert: (Yeşilbağlar) Erzurum, Olur… Norpet: (Göztaşı) Adana, Kadirli… Norput: (Yıldızlı) Elazığ, Karakoçan, Çan… Nors: (Kepirli) Bitlis, Hizan… Norşen: (Karlı) Erzurum, Tortum… Norşen: (Kumluyazı) Erzurum, Ilıca… Norşen: (Esenyurt) Erzurum, Şenkaya, Gaziler… Norşen: (Alıçlı) Siirt, Kozluk… Norşin: (Güroymak) Bitlis, Merkez… Norşin: (Çukur) Bitlis, Tatvan… Norşin: (Heybeli) Bitlis, Adilcevaz… Norşin: (Balcılar) Diyarbakır, Çüngüş… Norşin: (Sungu) Muş, Merkez… Norşin: (Kumluca) Van, Timar… Noreşin: (Söğütönü) Siirt, Pervari… Norşincik: (Harmantepe) Bitlis, Adilcevaz… Norşun: (Akbulak) Gümüşhane, Şiran… Norşun: (Altınelma) Maraş, Afşin… Norşun: (Eskibeyli) Sivas, Divriği (Recep Maraşlı, “Nor = Yeni, Norşin = Yeniyer”, 9 Temmuz 2016.)

[14] Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsü, Çev: Attila Tuygan, Belge Yay., 2006.

[15] Tunca Öğreten, “Prof. Ayhan Aktar: Hem Tehcir, Hem Soykırım”, 24 Nisan 2015… http://m.t24.com.tr/haber/prof-ayhan-aktar-hem-tehcir-hem-soykirim,294516

[16] Vartan Estukyan, “Khatchig Mouradian: Ermeni Soykırımı’nın Ölüm Kampları”, Agos, 29 Ocak 2016… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/14200/ermeni-soykiriminin-olum-kamplari

[17] Taner Akçam, “Mahmut Kamil Paşa’nın İlk Telgrafı: Evinde Ermeni Saklayanın Evi Yakılacak ve Evi Önünde İdam Edilecektir”, 3 Mayıs 2017… http://www.agos.com.tr/tr/yazi/18403/evinde-ermeni-saklayanin-evi-yakilacak-ve-evi-onunde-idam-edilecektir

[18] Nevzat Onaran, “Vartan İhmalyan’ın Ermeni Deyip de Yaz[a]madığı!”, Evrensel, 12 Ocak 2017… https://www.evrensel.net/haber/303724/vartan-ihmalyanin-ermeni-deyip-de-yaz-a-madigi

[19] Sait Yılmaz, “Koç ve Sabancı: 1915’ten Sonra Türkiye’de Kim Nasıl Zengin Oldu?”, 28 Ocak 2016… http://www.devrihaber.com/fikir-yorum-1/koc-ve-sabanci-1915-ten-sonra-turkiye-de-kim-nasil-zengin-oldu.html

[20] Vartan İhmalyan, Bir Yaşam Öyküsü, Cem Yayınevi, 2. Basım, 1989, s.16-18.

[21] Nazan Maksudyan, Orphans and Destitute Children in the Late Otoman Empire, Syracuse University Press, 2014.

[22] Selim Deringil, “Ermeni Yetimlerin Asimilasyonu: Antura Yetimhanesi”, Altüst Dergi, No:15, 30 Haziran 2015… http://www.altust.org/2015/06/ermeni-yetimlerin-asimilasyonu-antura-yetimhanesi-selim-deringil/

[23] Arşaluys Mardiganyan, Parçalanmış Ermenistan, Çev: Diran Lokmagözyan, Pencere Yay., 2014.

[24] “Başbakan’dan ‘Ermeni Soykırımı’ Açıklaması: Sıradan Olaylardan Biri”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2016, s.5.

[25] “Ermeni Patriği Seçimi... Patrikhaneye Bir Kayyım”, Cumhuriyet, 2 Nisan 2017, s.10.

10.09.2017 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR