SIRÇA GÜĞÜMLER

SIRÇA GÜĞÜMLER

Haminnenin mutfağından miras kap-kacak kimde kaldı; varsa bir-iki parça kıyıda-köşede, onları da kullanmak ne mümkün; kodunsa bul kalaycı tayfasını bu zamanda... Üstelik onlar bile hanidir öyle adlar koymuyor çocuğuna ama yine de az-biraz keyiflendin mi gelir aklına, alnına düşen saçlarını köpüklere bulanmış elinin tersiyle şöyle bir atarsın arkaya –umurunda mı dünya-, başlarsın şakımaya ki apartman boşluğuna bakan bütün mutfakları çınlatmacasına:


Düriyemin güğümleri kalaylı, ah, kalaylı.Fistan giymiş etekleri alaylı, alaylı aman aman...

 
Tamam, şimdi ne ilgisi var bu türkünün sözlerinin -oysa elbet umurunda dünya-, birden, öylece kalırsın. Ellerindeki köpüğe dalar da yaşarır gözlerin: Ah be nineciğim, deterjan mı gördün ömr-ü hayatında, taş gibi kalıp sabunu azıcık yumuşatmak bile marifetti billahi, gel de içlenme böyle durduk yerde.Hem, karşıki otoparka dikkatlice bakan herkes -varsa içinde birazcık eskinin tozu dumanı- görebilir on beş günde bir üzerinde evdeki bütün tencere-tavanın çevrile çevrile ışıldaması için yakılan ateşin betonun altına saklanmış izlerini ve duyabilir uzaklardan, Düriye’nin acı dolu gözleri derisi köseleleşmiş ellerinin biteviye hareketine mıhlanmış, yanık sesiyle tutturduğu türküyü:


Düriyemi aldatması kolay mı, ah kolay mı,Ah alırım dedin de aldattın beni, aldattın beni aman,Üç telli saz ile oynattın beni, oynattın beni aman...

 
Aniden nasıl canlanırdı Düriye türkünün tam burasında, atıverir elindeki tencereyi de fırlar ayağa, yolun kenarında -sokağın ortasında yani-, bir güzel, şakır şakır oynardı. Ve nineciğin de oturma odasının penceresinden o paçavralar içindeki kara-kuru kadının nasıl da bir anda değişiverip memleket çapındaki nice ünlü dansözü beş kere cebinden çıkarasıya parıldayıverdiğini her seferinde hayretle izlerdi. O şaşkınlığa -hem de her seferinde- için için eklenen bir de hüzün olduğunu kim anlardı bilinmez ama sen kesinlikle anımsarsın.

Çünkü anlatmıştı sana ninen İngiliz kampından ‘Çok özledim, pek yakında benim olacaksın’ yazılı nâmesinden öte dönüşü olmayan yavuklusunu ve o kara yağız zabit gelirdi gözünün önüne her sefer, sen bilirdin. Haminnen tam yaşın yaşın ağlamaya başlayacakken toparlardı kendisini Düriye, keserdi türküsünü de oynamayı da; sanki ansızın fark ederdi ne kadar neşeye boyasan hüznün renginin örtülemeyeceğini; dönerdi kayınçosunun yanına yani ateşin ve tencerelerin başına; çabucak toparlayıp kalaylanmış kapları nineciğine bir bir teslim edip parasını alırken onun nemli gözlerinin tâ içine bakıp sessizce dertleşeceği o kısacık ânın beklentisiyle.

Eski evin orası burası tamir istediğinde kullanılan âlet-edevatı yüklenmek üzere arka balkona çıkan haminnenin tel dolabının yerine pervasızca kurulup oturmuş MDF raflarda artık teflonlar dursa da dizi dizi, sen her bulaşıkta bu türküyü tutturursun bakır tencereleri düşleyip; iyi gelmez sana bu türkü bilirsin ama yine de duramazsın söylemeden... sanki o bildik gâvurun yeni kampları yeni yavuklulara sinsice açmamış kucaklarını, sanki sana gelmeyeceği kesinmiş ‘özledim, dönünce benim olacaksın,’ diyen mektupların; yine de ısrarla, her seferinde, bilirsin nice şıngır mıngır oynasa da sesin, senin de gözlerin buğulanacak tıpkı haminnen gibi; ille de söylersin işte:
 

 

Ah, alırım dedin de aldattın beni, aldattın beni aman,Üç telli saz ile oynattın beni, oynattın beni aman...


8.08.2013 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR