SİNDİRMEK

SİNDİRMEK

Bilmek… 
Bilinmek…

Bildiklerinin bilinmesi…

Ne kadar çok şey bildiğinin bilinmesi…Ne kadar çok şey bildiği bilindiği için hayran olunmak beklentisi…


Sevgili bunu okuyan, iki gündür, çoktandır uzak olduğum bazı eski dostlarla haşır-neşirdim. Bunu derken, yalnızca doğrudan karşılıklı oturmayı değil, aynı zamanda onları ve çok sevdiğim başka bazı kişileri uzunca düşünmeyi de kastediyorum.Meramını alıntı’larla anlatanları dinlerken, bunların yalnızca dinleyen değil, kendileri için de “Bakın, ben neler de okudum, neler de bilirim,”den öte bir anlamı/değeri olmadığı sezgisi, konunun özünden uzaklaştırıyor insanı.

Dahası, şöyle gevşeyip kendi yaşadıkları-tanıklıkları üzerinden karşılıklı akıl yürüterek olduğundan bir adım ileriye gitmek, bundan da keyif duymak yerine ‘verili’ malzemenin üzerinde tepinmeyi de oldum olası hiç anlayamadım.Bunun bir biçimi de şu hayattaki başarısını ve daha da önemlisi değerini neredeyse o ünlü/büyük isimleri alt etmeye çalışırcasına, sahicilikten uzak, çarpıcı/okkalı ya da ‘şairâne’ cümleler kurmak. Onlarla yarışırcasına, amaç buymuşçasına…  


Bir yanda günlük hayatta karşılaştığı tezgâhtara hizmet etmenin olmazsa olmazlarını, taksi şoförüne harita okuyabilmenin önemini… ya da ne bileyim, nalbanta nal çakmanın inceliklerini, çiğ köfteciye bıçak kıymasının nasıl yapılması gerektiğini… söylemeden tatmin olamamak…Öte yanda ‘Filozof Feşmekân’ın pek şahane bir cümlesiyle, ‘Yazar Falanca’nın yaşama dair hayran olunası şu-şu tespitleriyle bir şeyler söylüyor olmak…Yetmiyormuş gibi, kendi bilgi birikimini zaman zaman başkalarını aşağılama aracı olarak da kullanmak...Bunu bir yaşam biçimi haline getirmek…Aslında sadece ‘kendini süsleme’ çabası gibi geliyor bunlar bana hep, soğuk bir rüzgârda kalmışım gibi oluyor…


Sahi, galiba çok yorulmuşum.
Şöyle demek geliyor içimden hep:“Arkadaş, gördüklerin-yaşadıkların seni de Feşmekân beyin vardığı noktaya getirmiş olabilir elbette. Ona tümüyle katılıyor olabilirsin, çok doğal. İyi de, o zaman onun sözlerine ne ihtiyacın var? Ya da, onunki gibi -değerinde(!)- cümleler savurdukça ortaya, bu seni mi tarif edecek, onu mu?”


Kuşkusuz, bizi bugünkü biz yapan yalnızca okuduklarımız değil, her türlü sanat eserinden tutun da yıllarca her akşam uğradığımız, sokağımızın köşesindeki bakkal dükkânının birden ortadan kayboluverişine kadar, hayatımız boyunca yaşadığımız-karşılaştığımız-izlediğimiz-tanıdığımız-tanık olduğumuz herkes ve her şey.Demem o ki, bütün o okuduklarımızın, öğrendiklerimizin temelde tek bir yararı olmalı, o da kendimizi içimizi doldurarak şekillendirmek, hayat karşısında konuşlanmak, kendi duruşumuzu belirlemek ve buna göre yaşamak…


İnsanın en kayda değer sözlerinin, yaşayarak söyledikleri/gösterdikleri olduğunun farkına varmak. Ben böyle kavrıyorum yaşamı. “İlle de doğrusu budur,” demiyorum elbet, herkes kendince bir yol tutturur, benimki de bu işte.


Yani diyorum ki, haydi, hep birlikte biraz gevşeyelim.Ne o Bay Feşmekân’ın boyu yeter hayatı ya da onun herhangi bir boyutunu tam, kesin ve tartışılmaz olarak tanımlamaya, ne de benim…Ne O’nun söyledikleri ‘doğru’nun ta kendisi, ne benimkiler…Bütün o ‘Feşmekân’ ve ‘Falanca’ları da bir düşünmeli bence. Onlar da yaşadıkları-gördükleri süreçte olan-bitenden, karşılarına çıkan insanlardan ne anladılarsa öyle tarif ettiler yaşamı; kendi okudukları, öğrendikleri ve hepsi hakkında düşünebildikleri kadar.Haydi, sen kendi birikimine onlarınkileri de ekle, hepsini yoğur, biraz daha ilerle. Bırak başkalarından söz ya da yaşantı alıntılamayı; onlardan da yararlan ama kendi ‘yaşam cümleni’ kur. Bu arada sanmayasın ki cümle âlem gözünü dikmiş, ne diyeceksin-ne yapacaksın diye bekliyor...


Herkesin kaynağı farklı ve senden ya da seninkilerden değersiz değil hiçbiri.Görüşlerini, düşüncelerini “Bence,” veya “Bana göre,” parantezine almakta, öyle bir ifade biçimi yakalayabilmekte de yarar var diye düşünüyorum, eklemeden edemedim.Çünkü bu, ‘alçakgönüllü görünme çabası’ falan değil, tam da gerçeğin bilincinde olmak demek aslında…
Eh, henüz kurulmamış çok cümle var; belki başkalarına yeni bir yol açacak olanlardan birini de sen kuracaksın, ya da ben… Onlar üzerine de başkaları…Öğrendiklerini öğretmekse amacın, bunun en etkili yolu da onların hayattaki karşılığını ‘yaşayarak’, ‘yaşayabilerek’ göstermek olmalı bence. Bir karşılığı varsa tabii. 

Bütün bu yazdıklarım ve daha fazla uzamasın diye yazmadıklarımla vurgulamaya çalıştığım kısaca şudur galiba:


Bilgili olmak'la 'bilgiçlik' arasındaki fark.


Yani dostum, sonuçta, belki de asıl ‘bilgi’, bütün o ‘bildiklerini’ silip attıktan sonra sende geriye kalandır.‘Öğrenmek’ aslında yalnızca bunun içindir belki de… ‘Yalnızca sen’ olan sen’i oluşturmak-ortaya çıkarmak için.Ve üzerinde uzun uzun konuşmayı-tartışmayı-değerlendirmeyi hak eden idealleştirdiklerimiz ve peşin kabullerimiz -Feşmekân ve Falanca beyler de- değil, belki de ‘öğrenme, tartma ve sindirme yetimiz’in kendisidir her şeyden önce…


Keşke asıl bunlar tartışılabilse… Ne keyifli olurdu…Ne dersin?


Sevgiler sana…

9.04.2015 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR