SİHİRLİ ŞİŞE

SİHİRLİ ŞİŞE

Söylemek bile canımı sıkıyor ama  hayli  uzun süredir, sayısız özel ve genel nedenden ötürü edebiyatla, edebi yapıtlarla bağım çok zayıftı.

Fırsat bulduğumda, dünyayı yeniden paylaşıma kalkan o büyük güçlerin coğrafyamızı, ülkemizi alt üst eden, depremleriyle sayısız kan gölleri oluşturan, uçsuz bucaksız mezarlıklara dönüştüren ekonomik, teknolojik,sosyal, psikolojik, felsefi becerilerini çözmeme yarayacak  okumalara yönelmeye çalıştım.

Öyle ya… Bilgiye ulaşımın hem çok kolay aynı zamanda çok zor olan bir zaman dilimine  tanıklık ediyorduk. Kavrayabildiğim kadar kavramaya çalışmalıydım. Temel bilgilerimizin,  birikimimizin sınırlarını aşan, onlarla açıklamaya kalktığımızda yetersizliğimizi, başarısızlığımızı yüzümüze çarpan kaotik bir tarihsel zaman dilimi.

İnsanların, gönüllüce çaresizliğe itilişlerine, bugünlerini, geleceklerini  göz göre göre, çoğunlukların rızasıyla, biatla,  silahın, paranın, açgözlülüğün, hırsın, saltanatların buyruğuna, buyurganlarına teslim ettiği bir tarihsel zaman dilimindeydik. Bunun toplumsal, bireysel dinamiklerini kavramak gerekiyordu bana göre. Bana kalan az zamanımda bu okumalar daha çok ilgimi çekiyordu.

Küresel oyunların postmodernizm denilen ideolojisine edebiyatın da kaçınılmaz olarak bulaştırılması ya da nimetlerin çekiciliğiyle gönüllüce bulaşması eklendiğinde benim için ikincil, hatta itici hale geldi  günümüz edebiyatı,  zamansızlığın yanı sıra bu nedenlerle de ötelendi, durdu.

Ta ki elime bir öykü kitabı ulaşıncaya kadar.  Bu kitap, kar altında açan kardelen gibi postmodernizme bulaşmamış genç yazarların da olduğu gerçeğiyle ilgisizliğimi utanca çevirdi.

Biliyorum, onlar, hiçbir zaman kitapçı vitrinlerinin en önüne, rafların en görünen yerine çıkartılmayacaklar, TV  TV  gezdirilip gözümüze sokulmayacaklar. Asla Nobel alamayacaklar.  Yazarları asla para kazanamayacak. Üstelik ideolojik tapınmadan uzak, inatla, insan gerçeğini, toplum gerçeğini olanca yalınlığıyla, o naif sıradanlığıyla, çirkin güzel, iyi kötünün olanca doğallığıyla, tarihte alacakları yerle, alçakgönüllülükle sunacaklar insanlığa.

İşte tam da bu nedenlerle sizlere kısaca tanıtmaya (İnceleme değil) çalışacağım bu kitaba geçmeden önce bu günah çıkarma girişini yapmak zorunda hissettim.

Sihirli Şişe

Cengiz Akın ve Melis Arsay’ın toplam yirmi bir kısa öyküsünden oluşuyor kitap. Başka Yerler yayınlarından çıkmış, 111 sayfalık, küçük, su gibi akarak okutan öyküleri içeriyor.

Cengiz Akın’ın kimi öyküleri, ebeveyn ile çocukluktan ilk gençlik dönemine kadar olan ilişkiden kesitler sunuyor.Çocuğun, gencin,  kişiliğini, geleceğini yoğuracak bu olaylarda çocuğun kimi bilinçdışı, saf direncini yakalıyor, burkuluyorsunuz.  Çocukluğunuza, çocuğunuzla  ilişkilerinize  gidip  geliyorsunuz. Çocuk hayvan ilişkisini anlatan öykülerinde de… Yaşanılan kültürel yapı, sınıf içinde tüm doğallığıyla yaşanan ilişkiler, etkileri… Genç erkek aile, kadın ilişkisi ve  psikolojisini yansıtan öyküler de aynı yalınlık ve doğallıkla bazen orta sınıftan, bazen yoksul kesimden insanın ilişkilerini, psikolojisini  seriyor gözünüzün önüne.

Cengiz Akın’ın iki öyküsünde kullandığı büyük küçük harf oyunları ise çağrışımları hızla çağıran bir oyun gibi geldi bana. Düşündüren, eğlendiren, sürprizlere gebe bir oyun.

Melis Arsay’ın öykülerinde de gençlik, yakın uzak aile ilişkileri, gence etkileri, genç gözlemleri yer tutuyor. Bunun yanı sıra karı koca ilişkisindeki tekdüzelik, anılar, karşılaşmaların getirdiği sevincin, minnetin burukluğu başarıyla yansıtılmış öykülerinde.

Melis Arsay, bir avukatlık öyküsünde, beklenmedik bir biçimde  gerçeklikten mistisizme götürüp şaşırtıyor.

İkisinin öykü anlayışlarındaki, temalardaki yakınlık, kitaptaki ortaklığı yaratmış gibi duyumsadım.

Diğer ortak yanları ise Türkçe’yi kullanımlarında. İkisinin anlatımlarında da yalınlık, içtenlik, doğallık, dilimizi kullanmaktaki sağlamlık belirleyici. Özellikle bu yönleriyle bilboardların süsü, TV’lerin kuşu, anlı şanlı trilyoner yazarları fersah fersah aşarlar bence. Ne ki postmodernizm, kendi sanatçılarını (!) yaratıyor, “Yürü ya kulum!” diyor. Bizim gibilere de onları reddetmekten başka çare kalmıyor. Bir de rastlarsak  kuru slogandan uzak ama doğru sloganların içeriğini edebiyatın o kocaman kucağına yerleştirmeyi başarmış yazarlara rastlamak,  “Çam sakızı çoban armağanı” deyip onları desteklemek kalıyor. Ancak, yazarların parayı verip düdüğü çaldığı, güvenilir eleştirmenden yoksun günümüz edebiyatında, bu ayrımın güçlüğünü de belirtmek gerekecek.

Cengiz Akın, Melis Arsay, 04.06.2017 tarihinde, şimdilik kurtarılmış gibi olan o tarihi binada, Haydarpaşa Gar’ında Kadıköy Kitap Günlerinde ortak kitaplarını imzalayacaklar.

İstanbul’daki  sevgili okurlarımın benim adıma da onları yalnız bırakmayacağını  hayal ediyorum.

Okurları bol olsun. İmza atmaktan elleri yorulsun, yorulsun… Postmodernizme inat!

02.06.2017

Vildan Sevil

2.06.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR