Sevgisiz Vicdanlar...

Sevgisiz Vicdanlar...

Meclis devre dışı bırakıldı…
Anayasa askıya alındı… 
Bütün dünyaya ayar verme üzerine kuruldu dış politika… 
El konuldu medya organlarına… 
Hapse atıldı aydınlar, yazarlar, gazeteciler, seçilmişler…

 İşte son zamanlarda güzel ülkemin görünen manzarası. Bu tablo içeriden ve dışarıdan bu ülkeyi yok etmek adına büyük bir kavga verildiğini gösteriyor. Kimileri diyor ki tüm bu yaşananlar bir ölüm sancısı… Kimileri de diyor ki doğum sancısı ve eğer tüm muhalifler susarsa doğum gerçekleşecek, her şey yerli yerine oturacak, tabii sonrasında da kimsenin söz hakkı kalmayacak… Halk büyük oranda tüm bu yaşananlara duyarsız. Vicdanlar sevgisiz, kör, sağır artık ülkemizde. Öyle bir hale geldik ki Can Yücel’in bir şiirinde dediği gibi; “Neredeyse ışığa inanmaz olacaktık/ Öyle büyüyordu ki içimizdeki karanlık”

Yaşadığımız çağ, güzel elbiselerin, güzel ayakkabıların ve güzel arabaların çağı... Yani maddeyi öylesine güzel çoğaltanların çağındayız… Sanatı, kitapları bile bu güzellik tutkusuna alet ettiler. Artık cümlelerini pazarlayan yazarlar, çizgilerini pazarlayan ressamlar, ezgisini pazarlayan ozanlar çağındayız. Artık kimse görmek istemiyor bu güzel ülkenin neden bu halde olduğunu.

Peki ne için bu alışveriş? Topraktan alıp ruhlarımıza taşıdığımız erozyonun nedeni ne? Var mı bir anlayabilen? Aslında tüm bunların sorumlusu insan!... İyiye, güzele kanat açan da, içinde her türlü kötülüğü besleyip büyüten de insan. İnsanlarımız yazık ki ten kafesinden çıkamamanın sancılarını yaşıyor. Bu nedenle de aklını, yüreğini işgal etmiş bir benliğin esiri olmuş birçoğu. Her gün insanlarımız ölüyor, hapishanelerde yaşam savaşı veriyor gerçek aydınlarımız, ‘adalet’, ‘vicdan’ kavramları anlamını yitirmiş, ama ses yok kimsede… Aslında şu an en çok kendine ağlamalı insan, kendine… 

“Toplumu her türlü ayırım modelini kullanarak ayrıştıran, düşman eden, nefret duygularını keskinleştirenleri nasıl bilirsiniz?” diye sorsam birçok kişi çıkıp 'çok iyi' demez, tıpkı musalla taşında mevtaya kerhen de olsa ya da adet üzerine de olsa!...

Ayrıştırmadan, benliklerimizi kin ve nefret duygusuyla beslenmiş egoların oluşturduğu çemberin içinden çıkmanın yolunu aramayıp; tıpkı suya düşenin yılana sarıldığı gibi bugün de politikacının yalanına sarılıyor insanlarımız… Bugün toplum bu yanlış tabloyla iç içe yaşıyor ne yazık ki.

'Ben'i, benleri törpüleyemediğimiz, yontamadığımız için 'bizim' diyemediğimiz için işler yumaklaşıyor. Birlik ve bütünlük ardiyeye alınıyor, birliğe ikna edilmediğimiz, çaba gösterip etmediğimiz için düşmanlıklar keskinleşiyor, toplum kamplaşıyor. Kardeşlik ve barış söylemlerine destek veren türküler bile sadece kulağa hoş gelen 'ezgi' olarak kalıyor. Oysa vicdan hakeminin egemen olamadığı kısır döngülerin işgaline uğramış bir ruh;  ne edebiyattan, ne şiirden, ne sanattan, ne de milli ve manevi değerlerden nasiplenir. Durum böyle olunca da bu değerlerden fakir bir ruh halimizle yaşar gideriz.

Unutulmamalıdır ki sevgiden yoksun, ruhu kin ve nefretle yoğrulmuş insanların vicdan hakemi tamamen kara delik gibidir. Vicdanı körelmiş, kararmış yürekleri ve sulanmış beyinleri aracılığıyla etkin olduğunu sananlar, Türk halkına felaketten başka bir şey vermiyorlar/veremezler.

Sinoplu Diyojen’in feneri görülüyor ama ışık görünmüyor. O halde bütün gücümüzle gözlerimizi ve sözlerimizi karanlığa dikmekten, o karınlığın karşında diklenmekten başka bir seçenek yok... Hani ne diyordu şair:  "Çocuklar inanın inanın çocuklar/Güzel günler göreceğiz güneşli günler/Motorları maviliklere süreceğiz”

Görünen o ki vicdanlı muhaliflerden bir gökkuşağı oluşturmadan da bu adaletsizlik ve vicdansızlıktan kurtulmanın yolu var mı bilmiyorum…

5.08.2017 (Arzu KÖK)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR