SAKIN ÖLME

SAKIN ÖLME

Bir yaşa gelince (Benimki 60), onca yıldır tanıştığın-tanıdığın insanlardan derme çatma da olsa bir sürü iz-izlenim-bilgi biriktiriyor insan. Hele benim gibi bire bir ilişkilerden öğrendiklerini hiçbir kitaba değişmeyen biri için daha da önemli bu. Ne doğrudur ne yanlış, insan söz konusu olunca zaten kimse kesin bir şey diyemez ya, ben de bundan güç alıp kendi yorumlarımı yapıyorum. Kuşkusuz ne bilimsel bir değeri vardır, ne de tartışılmaz bir doğruluğu…


Şimdi, sana (Bunu okuyan sen’e yani) öncelikle bir kitap sayfasının görüntüsünü sunacağım.Bu, benim için edebiyatımızın yüz akı olan, her kitabını elime alıp da sayfalarını karıştırdığımda içimi heyecanla ve kıskançlıkla dolduran Leyla ERBİL’in “Cüce”sinden…Bende, 2001 yılı Ekim ayında yapılan ilk baskısından bir nüsha var.Tanışmak, hatta bir orijinaline de sahip olmak keyfini yaşadığım Mustafa Horasan’ın resimleriyle bezeli olan ilk baskı.

                                      

 


  Bu fotoda (Cüce/Sf. 37) okudukların, elbette kitabın akışı içinde bir yere oturuyor. Burada ise benim için sadece bir çıkış noktası; öykünün tamamı içindeki anlamı ve ağırlığından bağımsız, tek başına bir metin… İlk okuyuşta yaşlılıkla bağ kurulabilen, bir başka okumada başka anlamlar da içerebilen bir metin... Yargı cümlelerinin sonlarındaki soru işaretleri bile, bin bir düşünceye kapı açıyor bence.


Bana, hem geçmişte hem de yakın zamanda tanıdığım iki kişiyi birden hatırlattı, yeniden okuduğumda. Birbirinden çok farklı olaylar-durumlar-koşullar sonucunda çevresi giderek tenhalaşan, giderek kendi ile baş başa olan iki kişiyi…Biri kadındı bu dostlarımın, diğeri erkek.


Biri artık yaşamıyor. Böyle, facebook’un, Twitter’ın falan olmadığı zamanlardı. Yani insan ilişkilerinin ancak yüz yüze kurulduğu zamanlar. Tanıştığı, ilişki kurduğu kişilere olduğundan çok, olmak istediği-olmaya çalıştığı biri gibi görünmek için çok çaba harcadı. Zaafları hiç yokmuş, hiç hata yapmazmış, tepeden tırnağa kültür, asalet ve erdem timsaliymiş gibi. İlk anda etkili oluyordu bu duruş ama yaşam paylaşıldıkça farklı görüntüler beliriyor, o iddia da giderek boşa çıkıyordu. Zamanla “En yakınım,” dediği dostları bile sıkıldı bu gidişten, yavaş yavaş uzaklaştılar. O ise kendini toparlamak yerine sessizce bu gidişe de sonuca da boyun eğdi, sessizce öldü. Her ne kadar uzun süre uzaklaşmadıysam da, “Dur, yapma,” da demedim, diyemedim. Onun oyununu oynadım. 
Epeyce zaman geçti üzerinden ve ben onu son görüşümü de hissettiğim yoğun çaresizliği de hiç unutmadım. Maalesef artık her şey için çok geç, bu durumda o geçmişi daha fazla eşelemenin de hiç yararı yok. Bana kalan derin bir üzüntü, bir de aldığım ders.


Diğer kişi ise bu gidişi durdurmak için çabalıyor. Ama öyle bir çaba ki bu, tam da Erbil’in metnindeki cümle ile örtüşüyor:


“Sendeki değerlere tanıklık edecek olanları yitirdin bir bir.”

 
Böyle oluyor, ve böyle devam etme olasılığı bana korkutucu geliyor. Çünkü o gerçekten sahip olduğu pek çok değeri önemsiyor kuşkusuz ama ilk örneğin tersine, bu önemsemeyi anlatmak için seçtiği “Hiç önemsememe” tavrını o kadar yoğun kullanıyor ki, bu önemsemez tavır aynı zamanda öyle bağırıyor ki “Haydi, becerebilirsen yetiş bana da göreyim,” diye karşısındakine, o ‘tanıkları’ pes ettiriyor. İzlerken öyle geliyor ki insana, kendisi atak yapıp giriştiği her ilişkiyi kendi yeterliliğini ve gücünü kendine kanıtlamak için, karşısındakini umursamadan kuruyor gibi. Birtakım kusurlarını da anlatabiliyor bazen, ama onlar üzerinden de bir çeşit övünme payı çıkartır gibi, "Bunları gördüm-geçirdim, artık kimseye pabuç bırakmam," edasıyla. Bir şeylere, birilerine arada bir pabuç bırakmanın da her insan için mümkün olduğunu, bazen isteyerek bile yapılabildiğini unutarak sanki... Yani bir yandan hiç vazgeçmeden ‘yeni tanıklar’ arıyor kendine, bir yandan da bulduklarını kaybetmek için ne lâzımsa yapıyor.


İşte, sonuçta, yaşamımız boyunca “yitirdiğimiz” insanların kimi artık yaşamadıkları için yanımızda değiller. Ve yaşımız ilerledikçe daha sık başımıza geliyor böylesi.Bir de, hâlâ/henüz yaşıyor olmasına, her koşulda, ne yaparsak yapalım yanımızda durmayı istemesine rağmen kendi elimizle “yitirdiklerimiz” var.


Yaşam böyle bir şey işte. Öyle ya da böyle, kayıplarla yüklü…
Yukarıdaki metin, özellikle son cümle, böyle tek başına okunduğunda, muhatabını reddetmek-terk etmek-“ne halin varsa gör” demek gibi de algılanabilir.


Bazı insanlara bakar ve içimiz acıyarak, şöyle düşünebiliriz:
“Ne onun kendisi için yapabileceği bir şey kaldı, ne de benim/kimsenin onun için yapabilecekleri… Bunca tükenmişlik ancak ölümle eş…”


İçimizden buna benzer duygular geçiyorsa birisi için, yapacak tek şey kalmış gibi görünür: Terk etmek… Kuşkusuz birisinin yanında durup koluna girmek, iyiyi de kötüyü de, doğruyu da yanlışı da paylaşmak emek vermektir. Yalnız karşısındakine değil, ilişkiye de kendine de. Oysa terk edip, arkasını dönüp gitmek çok daha kolay gelir insanlara. 


Peki, bu mudur tek yapılacak olan? Gördüklerimizden bütün anlamamız gereken gerçekten bu mudur?“Madem böyle, çok yaşadın, öl o zaman,” demek midir bize düşen? Yoksa, bir anlamda “Sen zaten ölüsün,” demek, zaman zaman da bir çeşit kışkırtma, hırslandırma, canlandırma, kendine getirme işlevi yüklenebilir mi?Ya da her nasıl ifade edecek olursak olalım yapmamız gereken, o kişiye yanında olmaktan vazgeçmeyeceğimizi göstermek midir?


İşte bu karmaşık düşünceler içinde kurmadan duramadığım cümleler var.Varsayalım ki bunları o iki kişiye birden söylüyorum. Koşullar ne ve ne kadar farklı olursa olsun, ikisinin de bir şekilde beni duyduğuna inanarak… Biri için zamanında söyleyememiş, gereğini yapamamış olmanın üzüntüsüyle, diğeri içinse ola ki hâlâ bir umut vardır, o yüzden…


“Seni anlıyorum. İnan ki anlıyorum. Senin istediğin yalnızca iyi yönlerinin görünmesi belki, ama ben senin diğer yanlarını da görüyor, anlamaya çalışıyor ve çoğunlukla da anlıyorum. Ve bu anlayış, bu kavrayış seni olduğundan daha zayıf yapmaz. Yaralanmaya daha açık hale getirmez. Birisi seni-beni yaralamak istiyorsa, bunun yolunu nasılsa bir şekilde bulur, onu bu yolla engelleyemezsin. Anlaşılmaktan, sorunlarının ya da hatalarının bilinmesinden korkma. Çünkü tam tersine, onlar bilindikçe güçlenirsin. Varsa bir kötü niyetli karşında, elinden silâhını almış olursun. Bilinmesinden korkmadığın hiçbir şey, artık dönüp seni acıtamaz.Her biri çok değerli olan pek çok özelliğin var. Çok kişinin özenerek, imrenerek izlediği özellikler…

Bunların görülmesini istemek elbette çok doğal. İnsanların başka insanlara ihtiyaç duymasının temelinde ‘bilinmek’ ağırlıklı yer tutar, bu da doğru. Ama bırak, onları da kendim keşfedeyim, bırak değerini özgürce ve doya doya bileyim, bunu sana da hissettireyim.Bilmeni isterim ki seni anlama çabam, tam da o dokunulursa acıyacak yerlerini bilmek ve oralara dokunmamaya özen gösterebilmek içindir. Ve elbette, o çok sayıdaki değerli niteliklerinden de yararlanmak, onları ve bende ne varsa onları da paylaşmak için. İnsan ruhu böyle böyle zenginleşiyor. Bildiğim-tanıdığım çok kişi için de bu aynen böyle.Herkes gibi benden de esirgedin/esirgiyorsun gerçek varlığını. Yapmasaydın/yapma. Korkmasaydın/korkma.Karşında düşman yokken zırh da giyme, silâha da sarılma.Her ne kadar çok acımasız bir dünyada yaşıyor olsak da, hâlâ vurmak değil yalnızca okşamak amacıyla uzanabilecek eller var. Değerli pek çok insan da. Buna inan.Benimle, onunla, öbürüyle, dokunabildiğin herkesle kendini de onu da paylaşarak, severek, sevilerek yaşa.Dört duvar arasına hapsetmeye kıyılamayacak kadar güzel bir şey hayat. Ve son soluğa kadar dört elle sarılmamız, bize sunduklarını kana kana içmemiz gereken bir kaynak.Vazgeçme. Kaybetmeye razı olma.Sakın ölme!”


Bunları o artık hayatta olmayan dostuma zamanında söyleyebilseydim, buna uygun davranabilseydim ne olurdu, ne değişirdi, bilemiyorum. Ama en azından o çabayı göstermeliydim. Gençtim, diyelim.Şimdiyse tanıdığım herkese söyledim, söylüyorum, söyleyeceğim. Ne değişiyor? Ondan da emin değilim.Ama mademki hâlâ hayattayım ve hâlâ sevebiliyorum, saygı duyabiliyorum, bir daha:


“Uzakta olduğumda bile yanındayım. Sana hayranlık da saygı da duydum, seni sevdim, seveceğim… Sende ne varsa hepsini birden, ayırt etmeden. Çünkü o sen’sin. Sevilecek birisin, seviliyorsun. Sen de saygı duy ve sen de sev.”

            

Mustafa HORASAN’ın “Cüce”de yer alan resimlerinden biri.

23.07.2014 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR