SAİT FAİK’İN DÜŞ(ÜNCE)LERİ

SAİT FAİK’İN DÜŞ(ÜNCE)LERİ

“Ölmemek, delirmemek için

Yaşamak; bütün adetlerden uzak

Yaşamak…”[1]

 

‘Kurabiye’ başlıklı hikâyesinde, “Yarın hemen yarın, bu ışıkların içinde bizim ışığımızın da yandığını göreceğiz. Bu ışığı başkaları gördükleri zaman, içlerinde, bir şehirde bir ışık yakmak arzusu kımıldanacak,” umuduyla var olan Sait Faik Abasıyanık Burgazada’lıydı.

17 Mayıs 1953’de Yaşar Kemal Onun için şunları demişti: “Akşamüstleri tünelden Taksime doğru sol kaldırımdan yürürseniz, gözünüze dalgın, siyah gözlüklü, yüzü kederli, -yüzündeki keder besbellidir, elle tutulacak gibi, yüzde donup kalmıştır- pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış bir adam çarpar. Bu adamın, bu Beyoğlu kalabalığı içinde bir hâli vardır ki (daha doğrusu her hâli) size bu koskocaman şehirde yalnız, yapayalnız olduğunu söyler. Bu neden böyledir? Orasını kimse de bilmez... Bazı adam vardır, insan yüzünde hınç, kin okur. Bazısında gurur, bazısında neşe, bazısında bayağılık, aşağılık... Bu adamın üstünden, başından da yalnızlık akar. Bir de bu adama, Kadıköy iskelesinin kanapelerinden birine oturmuş, heybeli köylüleri, çıplak ayaklı serseri çocukları, hanımefendileri seyrederken rastlarsınız. Bu adam hikâyeci Sait Faik’tir.”[2]

Birçok yazısında Sait Faik’ten “Çakır Hikâyeci”[3] olarak bahseden Ece Ayhan’ın benzetmesinin Sait Faik’in bakışları ya da göz rengiyle/yüz ifadesiyle -ve sürdüğü bohem yaşamıyla- sürekli çakırkeyif bir görüntü sergilemesinden kaynaklandığı düşünülse de; Ece Ayhan bu nitelemeyi Sait Faik’in “yarı hikâyeci-yarı şair” olduğu iddiasıyla açıklamıştır.

O; rüyayı yazıyla, şiirle birlikte gören ve okuyana da gösteren biriydi; ve tabiri caiz ise, şiirde Nâzım Hikmet neyse, hikâyede de Sait Faik (Sabahattin Ali’yle birlikte) oydu.

İş bu nedenledir ki O, hem göğümüzdeki yıldızlardan biri, hem de gözümüzdeki rüyadır.

* * * * *

Paha biçilemez öykülerin yazarıydı. Bohem hayatı, fazla içki ve sirozdan ölmüştü.

“Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?” derdi ‘Lüzumsuz Adam’ında Sait Faik.

Sonra da “- Bir gün meşhur bir edebiyatçı olacağınızı çocukluğunuzda tahmin eder miydiniz?” sorusunu; “- Çocukluğumda da ilk gençliğimde de bir şey olmaya değil, olmamaya karar vermiştim. Sözümü tuttum gibime geliyor, siz istediğiniz kadar bana meşhursun deyin,” biçiminde yanıtlayandı.

 Çünkü Onun için, “Bir sanatkâra, fesli redingotlu Bab-ı Ali dilinin yakışmayacağını anlamış bir yazar, bir sanatkârın halkın dilinden, konuşma dilinden faydalanması gerektiğine inanmış bir yazar olduğunu biliyorum. Onun, dili, tadı tuzu kalmamış, beylik kalıplardan kurtarmaya çalıştığını. Kelimelerle değil de halk dilindeki cümle oyunlarıyla, türlü evirip çevirmelerle zenginleştirmeye çalışıyor,”[4] denirdi…

‘Şimdi Sevişme Vakti’ndeki, “nasıl bilsem/ nasıl etsem/ nasıl yapsam da/ meydanlarda bağırsam/ sokak başlarında sazımı çalsam/ anlatsam sana şu kiraz mevsiminin/ para kazanmak mevsimi değil/ sevişme vakti olduğunu,” dizelerinin müellifi Sait Faik Abasıyanık’ın pasaportunda işsiz yazardı.

Yurt dışına çıkmak için pasaport başvurusu yaptığında, mesleği sorulunca, “Muharrir” der. Ancak bundan tatmin olmayan memur, meslek hanesine “işsiz” kaydı düşer.

Amatör olarak boksla ilgilenirdi. Gençliğinde bir yumrukta bir kişiyi hastanelik etmişti.

İstanbul Lisesi’nden öğretmeninin altına raptiye koyduğu için okuldan atılıp Bursa Erkek Lisesi’ne gelip, ilk hikâyelerini burada yazmaya başlayan hikâyeciydi. 

Kimi zaman aralarında Orhan Veli’nin de bulunduğu arkadaşlarıyla balık tutar, tuttuğu balıkları satıp geçimini sağlamaya çalışırmış. Balıkları tutamadığı ya da satamadığı zaman da annesinden istediği kadar para alabildiği ve bu nedenle de rahat bir hayatı olduğundan, dönemin diğer yazarlarının çektiklerini pek de çekmemiştir. Mesela yakın arkadaşı Orhan Veli öldüğünde cebinde yalnızca 28 kuruş varmış. Ama yine de bu rahat hayatı benimsememiş, diğer birçok yazarın-şairin yaşadığı entelektüel hayatı yaşamak yerine hep halkın içinden biri olmayı tercih etmişti.

Öyle ki, bir keresinde kendisinin de ödül alacağı Beyoğlu’ndaki bir törene balıkçı kıyafetleriyle gitmişti; ayrıca edebiyata yaptığı katkılardan dolayı 1953’de uluslararası ‘Mark Twain Derneği’ fahri üyeliğine seçilmişti.

* * * * *

“Yazı yazmam için bana çiçek, kuş hürriyeti değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin hürriyeti lazım. Küçücük hürriyetler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk hürriyeti istiyordum. Bu bana lazımdı. Yoksa her şeyi ağzında gevelemekten başka ne yapabilirdim?”[5]

“Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum, tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım,” derdi Sait Faik ve ardından da haykırırdı:

“Bana bakın! Beni dinleyin n’olur? Bırakın da bir gün samimi olayım. Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz. Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz. Bırakın anlatayım...”[6]

Sonra da ekleyiverirdi:

“Ne söylesem boş, ne söylesem anlatamam artık, iyisi susayım, bitireyim hikâyemi.”[7]

* * * * *

O; “Büyük hayaller kuralım sevgilim,” vurgusuyla hayal ettiği dünyayı şöyle resmederdi:

“Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hep mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya… Hırsızlıkların, başkalarının hakkına tecavüz etmelerinin bol bol bulunmadığı… Pardon efendim! Bol bol bulunmadığı ne demek? Hiç bulunmadığı bir dünya…

Sevilmeye layık, küçücük kızların orospu olmadığı, geceleri hacıağaların minicik kızları caddelerden yirmi beş lira pazarlıkla otellere götürmediği, her genç kızın namuslu bir delikanlıyla konuşabildiği, para için namus, ar, haya, hayat, gece, gündüz satılamadığı bir dünya… Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya… Kafanın, kolun çalışabildiği zaman insanın muhakkak doyabildiği, eğlenebildiği bir dünya… İçinde iyi şeyler söylemeye, doğru şeyler söylemeye salahiyetle kıvranan adamın, korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya”ydı.

“- Sizce yaşamak nedir?”sorusuna verdiği yanıt ise, “- Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün. İşte ben böyle bir hayattan zevk alırım, buna yaşamak derim,” idi.

* * * * *

‘İhtiyar Talebe’sinde insan(lar) babında, “Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir”…

Veya “Şu insanlara hiçbir şey çok değildir,”[8] diyecek kadar çok severdi Onları…

Ancak “Yasakları kabul ettik. İnsanoğlu için yasaklı hayvanlar da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır,”[9] vurgusuyla da eleştirirdi onları: “Ah, bu insan yüzleri! Her şeyimizi bağladığımız, durmadan yanıldığımız, istediğimiz kadar bol hasletler, adilikler, iyilikler, kötülükler, delilikler, akıllılıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri!”[10]

* * * * *

‘Sevgiliye Mektup’unda (1942) sevdaya dair, “Seni ne kadar sevdiğimi yalnız gözlerimle anlatmak, yalnız yüzümün ortasına düşmüş ince bir saadet çizgisi ile her şeyi ifade etmek isterdim,” diyen O; “Bu yürek, bizim yüreğimiz, bir tahtası eksiklerin yüreğidir…”[11]

“Her şeyi iki üç misli daha çok seviyordum. Buna sebep sendin.”[12]

“Kalbini gösterdi: - Eskimeyen, eksilmeyen şey buradadır.”[13]

 “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.”[14]

“İçim ona nehirlerin denize aktığı gibi akıyordu,”[15] satırlarındaki müthiş sevdaydı!

* * * * *

Yine ‘Kayıp Aranıyor’unda kendisi için, “İnsanı dolu günleri değil, boş günleri dolduruyor” diye yazmakla kalmamış şunların da altını çizmişti:

“Düşünmeye başlayalı beri bir gün sarhoş olmadan gülmedik ki…”[16]

“Ben hiç gülmedim demem; güldüm. Güldüm ama şöyle içten, candan gülmedim...”[17]

“Baktım durdum insanların yüzüne. Hani hikâye yazmak, onlara dair düşünmek için sanma! Sevmek için. Yüzlerine bakarak sevmek için…”[18]

“Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum...”[19]

“Dünyada dostluk vardır, be! O da ölmedi ya!”[20]

* * * * *

“Anlaşıldı, ben bayrakları değil, insanları seviyorum,”[21] diyen O; enternasyonalistti: “Gözlerin gözlerimden ziyade bana yakın, ellerin ellerim kadar sinirli, sarı tüylü ensen, sandallarının içine hapsolmuş müsterih çıplak ayakların… rengin sarı, kırmızı, esmer, siyah, ne olursa olsun, lisanını anlar, kokunu duyar gibiyim. Bu yeşil, sarı, lacivert bayrak sizin bayrağınız. Komşu kabilenin bayrağı aynı renkte, aynı şekilde fakat üzerinde dokuz yıldız var. Onun için mi boğazlaşıyorsunuz? Kavgadan evvel evlerinde yemek yediğin, başı sana dokunduğu zaman yaşadığını hissettiğin çocuğu bu dokuz yıldız için mi öldüreceksin? Anlaşıldı, ben bayrakları değil, insanları seviyorum. Öyleyse yuvarlak dünyanın üstünden akıp geçen yıldızlara bakan vapurlarda ömrüm geçecek. Bandırası her ne olursa olsun aşılandığım ve ekildiğim limanda dallarımı sallayarak her geçen vapuru selamlayacağım,”[22] satırlarındaki üzere…

Ve çevreciydi: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak,”[23] uyarısındaki gibi…

* * * * *

Burgazada’lıydı ama “İstanbul hâsılı bir âlemdi. Yiyen, içen, gülen doluydu. Yemeyen, içmeyen, gülmeyen bir köşeye çekilmiş; yemiyor, içmiyor, gülmüyordu,”[24] notunu düşmeden edemediği kente aşıktı.

Kolay mı? “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor,” demiş İstanbul’a ilişkin ‘Alemdağı’nda Var Bir Yılan’ında…

* * * * *

Ve nihayet “Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör,”[25] notunu düştüğü konuda; “Bırak Allah’ ı bir tarafa! O nasıl bizi sessizce bırakıp gittiyse, biz onu tekrar buluncaya yahut büsbütün yoktur deyinceye kadar, o bizim işimize karışacağa benzemiyor,”[26] diyebilen bir ateistti…

* * * * *

Hakkında daha da çok şeyin söylenmesi mümkün olan Ona dair dediklerimi Turgut Uyar’ın dizeleriyle noktalamak en doğru olanı:

“bir adam balık tutuyordu/ Sait Faik gördü

bir kız adamakıllı güzeldi/ Sait Faik gördü

bir sokakta bir avuç güneş vardı/ Sait Faik gördü

bir güzel deniz yayılırdı/ Sait Faik gördü

yosma bulutlar vardı bilmezsiniz/ Sait Faik gördü

bir güzel yaşamak vardı bilmezsiniz/ Sait Faik gördü

şimdi sokaklar boş kaldı/ şimdi temiz defterler boş kaldı/ Sait Faik öldü

demek öldü. öldü dediniz öyle mi?/ Sait Faik ölmüş anladınız mı

Sait Faik ölmüş anladınız mı?/ ben anlamadım.”[27]

 

25 Kasım 2018 18:04:55, İstanbul.

 

N O T L A R 

[*] Patika, No:104, Ocak-Şubat-Mart 2019…

[1] Sait Faik Abasıyanık, “O ve Ben”.

[2] Yaşar Kemal, “Bu Diyar Baştanbaşa”, Yaşasın Edebiyat, No: 7, Mayıs 1998.

[3] Ece Ayhan, Şiirin Bir Altın Çağı, YKY, 1993, ss.124-128.

[4] Orhan Veli Kanık, Yaprak, No:19, 1 Şubat 1950.

[5] Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.56.

[6] Sait Faik Abasıyanık, Seçme Hikâyeler,  İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.33.

[7] Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.93.

[8] Sait Faik Abasıyanık, Tüneldeki Çocuk, İş Bankası Kültür Yay., 2016

[9] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yay., 2012.

[10] Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.10.

[11] Sait Faik Abasıyanık, yage, s.54.

[12] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.33.

[13] Sait Faik Abasıyanık, yage, s.53.

[14] Sait Faik Abasıyanık, yage, s.25.

[15] Sait Faik Abasıyanık, Havada Bulut, İş Bankası Kültür Yay., 2013, s.16.

[16] Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.25.

[17] Sait Faik Abasıyanık, Havada Bulut, İş Bankası Kültür Yay., 2013, s.3.

[18] Sait Faik Abasıyanık, yage, s.108.

[19] Sait Faik Abasıyanık, Semaver, İş Bankası Kültür Yay., 2013.

[20] Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.44.

[21] Sait Faik Abasıyanık, Semaver, İş Bankası Kültür Yay., 2013.

[22] Sait Faik Abasıyanık, yage, s.101.

[23] Sait Faik Abasıyanık, Seçme Hikâyeler,  İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.84.

[24] Sait Faik Abasıyanık, Sarnıç, İş Bankası Kültür Yay., 2013, s.27

[25] Sait Faik Abasıyanık, Semaver, İş Bankası Kültür Yay., s.4.

[26] Sait Faik Abasıyanık, Mahalle Kahvesi, İş Bankası Kültür Yay., 2012, s.119.

[27] Turgut Uyar, Varlık, Temmuz 1954.

 

24.04.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR