REFERANDUM GÜNÜNDEN HOŞ SEDALAR (1)

REFERANDUM GÜNÜNDEN HOŞ SEDALAR (1)

Bu yazıyı, oyumu verip eve döndüğümde yazıyorum.

Yazı  yayınlandığında, siz sevgili okurlar, TV, internet, telefon başında sonuçlarla ilgileniyor olacak belki de hiç okumayacaksınız. Yine de yüreğimde “İnsan güzeldir, insan korkaktır, insan umuttur” diye yankılanan bu izlenimlerini  aktarmaktan kendimi alakoyamadım.

Malum, biyolojik ritmim baykuşlara benzediğinden sabahları erken kalkamam.

Saat 14:00 sularında kapıyı kilitleyip ayakkabılarımı bağlarken elli altmış metre öteden iki kadın yüksek sesle konuşarak geliyordu. Yaklaşınca sesleri kendilerinden önce gelen bu kadınlardan birinin telefonla konuştuğunu fark ettim. “Oyumuzu kullandık, dolmuştan indik, eve dönüyoruz.(….) Ne verecektik ki tabi bastık ‘Hayır’a”.

Bana söylenmese de ne hoş bir “Günaydın!”  Bahçe duvarının önünden geçerlerken bir alkış tutturup mal bulmuş mağribi gibi haykırdım “Merhaba! Bin yaşayın kızlar, bin yaşayın!”  

Onlar, şaşkın şaşkın duraklayınca  “Hayır! Hayır, onun için alkışlıyorum” diye yırtındım sırıtarak. Onlar da “Tabi hayır!” diye yanıtlayıp gülerek el salladılar, yürüdüler. Telefondaki, “Bir hanım hayır dedik diye bizi alkışladı da…” diye sürdürdü konuşmasını.

………..

Ben oy vermeye gitmek için arabaya binerken bahçesindeki  komşumla ayaküstü bir söyleşi yaptık.

Komşum, tarla kuşu gibidir. Sandıklar açılır açılmaz oyunu kullanıp gelmiş. Oldukça yaşlı bir hanımla karşılaştığını, oracıkta kısa bir söyleşi yaptıklarını anlattı. Belli ki hanım da yazlıkçılardan ve olağan programı dışında gelmiş. Belki de geri dönecek.

Hanım, oy kullanmak için gece İstanbul’dan otobüse binip on iki saat yolculuktan sonra eve gitmeden sandığa geldiğini söylemiş. İki elini göğsüne koyup başını göğe kaldırarak “Çok şükür, kazasız belasız gelip oyumu kullandım. Çok mutluyum, çok, çoookkk… Benden geçti, ben gidiciyim ama çocuklarımızın, torunlarımızın bu beladan kurtulması gerek” demiş.

………….

Ben de oy kullanacağım okulun giriş merdivenlerine yaklaşırken engelliler için yapılmış eğimli inişten kilolu, orta yaşa yakın bir adamın, geri geri giderek tekerlikli sandalyede oturan çok yaşlı bir hanımı indirmeye çalıştığını gördüm. Pamuk gibi saçları olan, yaşamın yüzüne çizgi atmakta cömert davrandığı, denir ya tam da nur yüzlü yaşlı bir kadın. Gülerek el salladım. Nasıl da içten, sevinçli bir gülücükle selamımı aldı, o anda içim akıverdi.  Aynı anda kucağına bağlı ellerini çözüp ikisini de avuçları bana doğru, omuz hizasına kadar kaldırdı, hafif hafif birkaç kez öne arkaya doğru hareketlendirdi. Gülücük, genişledi, gözler daha bir ışıldadı. Ben de sağ elimin başparmağını yukarı kaldırıp sol elimle bir öpücük yolladım. Onlar bahçeye inmişler ben ise merdivenlere gelmiştim. Fotoğrafını çekme önerisi götürmeye cesaret edemedim. Ayrıldık.

……….

Bizim evle merkez, çarşı arasında beş kilometre kadar bir yol vardır. Merkeze gidince evdeki eksik gediği tamamlar döneriz.

Ekmek ve ufak tefek bir şeyler almak için küçücük bir dükkâna girdim. Uzun boylu, incecik, başı örtülü bir kızcağız duruyor tezgâhın arkasında. Başını ne tam geleneksel biçimde ne de o türbanın altından görünen çizgi biçimli ikinci bir örtüyle kapatmış. Başörtüsü, geleneksel  eşarplardan  daha büyükçe ama. Ne türbanlıyım diyor, ne de saçı başı açık biriyim diyor. Ortalama almayı becermiş. Yine de büyük başörtüsü, geleneksellikten uzaklaştırmış, türbana yakınlığı imliyor. Korku dağları bekliyor ya…

Ekmeklerin bulunduğu köşe, raflardan oluşuyor. Üst raftakileri gözüme kestirmiştim yine de hangilerinin taze olduğunu sordum. Üsttekileri gösterdi. Eh, benim bir buçuk metrelik boyum elimi uzatsam da yetişemezdi. Hemen fırlayıp “Ben vereyim ablacığım” dedi. “Teyze” demesi daha uygundu ama “abla” sözcüğü laf aramızda hoşuma gitti doğrusu. “Gördün mü boy fakirliğinin sana böyle zahmetleri var işte” dedim teşekkür anlamında. “Aman ablacığım, boy olsa ne olur, olmasa ne olur” diye yanıtladı aldıklarımı poşete koyarken.

Parayı verdim, tam çıkıyorum “Ablacığım bir dakika! Aramızda kalsın ama sana bir şey soracağım” dedi. “Sor tabi, ben sır tutarım” dedim. “Sence ben evet mi, hayır mı demişimdir?” Ben hiç ikircimlenmeden yanıtı yapıştırdım. “Gözlerin, bakışların, bu kadar haksızlığa, hırsızlığa, vurguna, saygısızlığa, merhametsizliğe, zorbalığa, açgözlülüğe ‘Hayır!’ diyor ama sen ne dedin bilemem elbette.” dedim.

“Ablacığım, herkes bana ‘Evetçisin’ diyor. Ben de korkudan bir şey diyemiyorum. Kimseye güven kalmadı. Örtülü olduğum için böyle düşünüyorlar galiba. Sen açıksın ama nasıl anladın” demez mi?

“Ben örtüden, örtüsüzlükten değil, gözlerden, bakışlardan akla ve yüreğe giden yolu keşfetmeye çalışırım. Korkunun insanı nasıl esir aldığını da bilirim yavrum” dedim. Ekledim “Esnaf olduğun için korkunu anlıyorum, temkinli ol ama her şimdi olduğu gibi her zaman aklını ve yüreğini dinlemekten vazgeçme olur mu kızım?” dedim.

“Abla sahilde mi oturu…” derken başka müşteri geldi, “Sahilde oturuyorum, yine uğrarım sana” deyip çıktım gülümseyerek.

Şimdi bu yazı bile uzun gelmiştir sizlere. Ama isteseniz de istemeseniz de aktarmak isteğim bir izlenim ve onun tetiklediği bir çağrışımdan da sizleri mahrum etmeyeceğim.

Devamı  bundan sonraki yazıda.

16.04.2017

16.04.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR