PARANOYA VE MEGALOMANİNİN (“YENİ”) REJİMİ

PARANOYA VE MEGALOMANİNİN (“YENİ”) REJİMİ

“Güç direnişi üretir, direniş de

gücün yeni biçimlerini!”[2]

 

Bilmem fark ettiniz mi? “Yeni Zamanlar”ın “yeni entelektüelleri” ve Kaç-ak Saray’ın “gözde” kalemlerinden İbrahim Karagül, Yeni Şafak’ın 23 Aralık 2016 tarihli nüshasında bir “manifesto”(!) kaleme aldı.

Bugünkü iktidar partisinin gerisindeki iradenin paranoya ve ihtiraslarını olabilecek en açık şekilde gözler önüne seren ve sürüklenmekte olduğumuz “Başkanlık” sisteminin kurucu mantığını açığa çıkartan bir “manifesto”. Karagül, “manifesto”(!)suna şu sözlerle başlıyordu:

Yüzyıl önce dünya yeniden kuruluyordu. Biz o devasa imparatorluğu kaybettik. Küçüldük, Anadolu’ya sağındık. Birbirimize tutunduk, ayakta kalmaya çalıştık. Yüzyıl sonra dünya bir kez daha yeniden kuruluyor. Biz de kendimizi bu yenilenmeye göre yeniden kurmaya çalışıyoruz. Bu sefer küçülmek yerine büyüyerek var olabileceğimizi, küçülmenin ölüm olduğunu, parçalanmak ve yok olmak olduğunu kavradık.
Yüzyıl önce çöküş dönemindeydik, dünyanın bu yeniden biçimlenme aşamasında ise yükseliş dönemindeyiz. Öyleyse el ovuşturup yalvarmak, merhamet dilemek, hakkımızda verilecek hükme razı olmak yerine kendi yolumuzu çizmeye, kendi geleceğimizi kurmaya karar verdik. Buna gücümüz de yetiyordu, irademiz de vardı, imkânlarımız da… Bu fırsatı görmüş, değerlendirmeye almış, kararımızı vermiştik. Coğrafyamız yeniden biçimlenirken, haritalar yeniden çizilirken hem coğrafyaya hem küresel ölçekte değişimlere uygun bir şekilde bu tarihi fırsatı kullanıyorduk. Sistemi dönüştürüyor, devleti yeniden kuruyor, 20. yüzyıl artıklarından kurtuluyorduk. Bu arada da kendi coğrafyamıza, havzamıza yoğunlaşıyorduk. Bunu yapmazsak yok olacaktık, Türkiye birkaç parçaya bölünecek, paylaşılacaktı. Bu hâlde ayakta durmamız imkânsızdı. Durmak, var olanı korumak imkânsızdı. Korkunç bir küresel fırtına bölgemizi kasıp kavuruyordu.

İşte bütün mesele bu… Savaşın sebebi bu… Türkiye’yi vuran şiddetin sebebi bu. Bütün terör örgütlerinin üzerimiz salınmasının nedeni bu. Geleneksel müttefiklerin bizi tehdit ilan etmesinin, vurmasının altında yatan şey bu… Peki bunun alternatifi ne? Alternatifi küçülmek, parçalanmak, rehin alınmak, rezil olmaktır.
Alternatifi 21. yüzyılda bir Türkiye olmamasıdır! Buna razı mıyız? Buna bu ülkede kim razı gelebilir, kim teslim olabilir? Özellikle bazı güçlere, ülkelere, örgütlere çalışanlar dışında, 20. yüzyılın başında olduğu gibi ihanet edenler dışında kim razı olabilir?

Son derece açık, değil mi? Dünya bir yeniden biçimlenme süreci yaşıyor, bu da Türkiye’nin önünde yeni fırsatlar açıyor. Türkiye bu süreçten küçülerek değil, büyüyerek çıkabilir, çıkmalıdır da… Ülkenin düşmanları buna fırsat vermemek için her türlü melaneti yapmaya hazır: “biz”i parçalamak, bölmek, güçten düşürmek için bütün “terör örgütleri”ni seferber ettiler; “dış güçlerin maşası” olan “terör örgütleri” ideolojileri farklı da olsa, elbirliğiyle birliğimize, dirliğimize, huzurumuza saldırıyorlar.

“Bizi bölmek, parçalamak, güçten düşürmek” isteyen “dış güçler” tevatürü yabancımız değil; her T.C. yurttaşı, dozajı kimi zaman artan, kimi zaman azalan ölçülerde “birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz” günlerde bizi mahvetmeye yeminli dış ve onların güdümündeki “iç” düşmanlar korku masalına maruz kalmıştır. Bir başka deyişle, bu paranoyaya aşılıyız.

Ama Karagül’ün, AKP-MHP bloğunun duygu ve düşüncelerine tercüman “manifesto”sunda yeni olan bir şeyler var. T.C.nin tarihini “tashih” etme, onu yeniden kurma, yeniden tanımlamaya niyetlenen bir şeyler. Kemalist devletin “misak-ı milli” ile kifayet eden “varlığını/elde olanı koruma” düsturuna karşı, “fırsat bu fırsat, genişleyelim, yayılalım, yeni nüfuz alanları açalım, enerji kaynakları üzerinde denetim kazanalım, lebensraum’umuzu hatta olanak bulursak topraklarımızı genişletelim,” diyen bir irredentizm, bir alt-emperyal hülya, bir megalomani…  En son Enver Paşa’nın kapıldığı, on binlerin kırılmasına yol açan ve Orta Asya çöllerinde darmaduman olan bir sergüzeştperverlik…

Öyle ya, paranoyanın ikizi, megalomanidir…

Karagül, hızını alamayıp aynı solukta devam ediyor:

Türkiye bu hâldeyken, böylesine tarihi bir mücadele verirken, içeriden terörle, dışarıdan çokuluslu ortaklıklarla diz çöktürülmeye çalışılırken çatlak seslerin, içerideki direnç odaklarının her çıkışı, her tepkisi ihanettir. (…) Ülke savunması söz konusuyken, yüzyıllar içinde gördüğümüz olağanüstülüklerden birini daha yaşarken bu büyük seferberlikte yer almayanların, karşı duranların, bunu iç politik çıkar kavgasına dönüştürenlerin, Erdoğan ve AKP hükümetinden intikam alma savaşına dönüştürenlerin bencilliğini, ihanetini kayda geçirmek, tarihe not düşürmek, onlarla her türlü mücadeleye girişmek zorundayız.
Çünkü onlar, büyük seferberlikte ülkenin direncini zayıflatan, moralini bozan, mecalsiz bırakan unsurlardır. Onlar gerçek anlamda Türkiye düşmanlarıdır ve ülkemizi vuran terör örgütleriyle aynı cephede savaşmaktadır. Ülkemizi, milletimizi nefessiz bırakanların nefessiz bırakılması, seslerinin kısılması gerekmektedir. (…).
Vatan, millet, ülke devlet eksenli bir saflaşma olacak; oluyor. Bunun dışındaki hiçbir şeyin anlamı kalmadı. Türkiye olarak bu büyük hesaplaşmaya kilitlendik. Başka da seçeneğimiz yok. Öyleyse bu savunma, bu hesaplaşma dışındaki her ses bizim için tehdittir. (…). Öyleyse herkes safını net belirlesin. Vatan ekseninde, Türkiye ekseninde duranlar, ayaklarını sabit tutanlar, dizleri titremeyenler, ’acımasız direniş’ için seferber olanlar, son büyük mücadele için hazırlansın.”

Etrafı düşmanlarla çevrili, müzmin bir beka sorunu yaşayan ve etrafındaki tehdidi ancak saldırganlıkla aşabilecek, yok olmamak için büyümeye, genişlemeye, emperyal politikalara yazgılı, üstelik de liderinin çelik iradesi etrafında yekvücut olarak bu olanağı yakalamış bir ulus… Bu durumda yükseltilebilecek her türlü muhalif sesin, her itirazın “ihanet”le damgalanacağı ve itirazcının bekası için yekvücut olmuş güruhun önüne atılacağı, bir vakı’a…

Tarih bu sese, bu hissiyata yabancı değil. Benito Mussolini’nin, Adolf Hitler’in, Franco’nun ağzından dile getirildiklerine pek çok kez tanık oldu.

Bugün dahi,” diyordu örneğin Hitler 10 Nisan 1923 tarihli Münih konuşmasında, “Dünyada en az sevilen halk biziz. Etrafımız düşmanlarla çevrili, Alman bugün de özgür bir asker mi, yoksa beyaz bir köle mi olacağına karar vermelidir. Bir Alman devletinin gelişebilmesinin tek koşulu, Avrupa’daki tüm Almanların birleşmesi, milli bilinç eğitimi ve tüm ulusal gücün istisnasız ulusun hizmetine sunulmasıdır. Kılıç olmaksızın iktisadi politika mümkün değildir, iktidar olmazsa sanayileşme olmaz. (…) kendini koruma içgüdüsü iktisadı inşa edebilir, oysa biz ulusun çıkarlarını, elde kılıç, halkın yaşamı için asli olan ulusun iktisadi yaşamını savunacak yerde dünya barışını korumaya çalıştık…”

27 Nisan 1923 tarihli (yine Münih) konuşmasındaysa, “iç düşman”a (Yahudiler, Masonlar, komünistler ve “entelektüeller”) yüklenmekteydi:

Eğitim sistemimizde değişikliğe ihtiyacımız var. Bugün aşırı kültürden çekiyoruz. Yalnızca bilgiye değer veriliyor. Oysa çokbilmişler eylemin düşmanlarıdır. Bizim içgüdü ve iradeye ihtiyacımız var. Çoğu insan, ‘kültür’den bunları yitirdiler. Evet, çok rafine bir entelektüel sınıfımız var, ama enerjiden yoksunlar. Mekanik bilgiye fazlasıyla düşkünlüğümüz yüzünden kendimizi halkın sağduyusundan bu denli uzaklaştırmasaydık, Yahudi asla aramıza bu kadar sızamazdı. Yahudileri temizleyin! (…)

Ve Alman basınında değişikliğe ihtiyacımız var. İlkece ulus düşmanı olan bir basına Almanya’da hoşgörü gösterilemez. Ulusu inkâr edenin ulus içinde yeri yoktur. (…) Ve nihayet sanat, edebiyat ve tiyatro alanında bir reforma ihtiyacımız var. Hükümet halkın zehirlenmesi için önlem almak zorundadır. Halka zarar veren şeyleri açığa çıkarma hakkı vardır ve halka zarar veren, hâl edilmelidir!”[3]

90 küsur yıllık bir uzaklığa rağmen ne olağanüstü bir rezonans! Faşizmin mantığı gerçekten de hiç değişmiyor…

Karagül niyetlerinde yalnız olsaydı, onu hezeyanlarıyla başbaşa bırakmak mümkündü. Ama hem “dış güçler ve onların güdümündeki iç düşmanlar” tarafından bölünüp parçalanma paranoyası, hem de saldırgan, yayılmacı hayalleri, biliyoruz ki bugün “Başkanlık sistemi”ni dayatmak için çırpınanların büyük çoğunluğunca paylaşılıyor. Ve bunun propagandasında başarılılar; söz konusu paranoya/megalomani, çoktan kahvehane sohbetlerine, berber muhabbetlerine indi… Üstelik, Erdoğan’ın AKP iktidarı boyunca adım adım ördüğü “devlet aygıtı üzerinde tam ve yetkin bir denetim sağlama/rejimi dönüştürme” stratejisinin arkaplanında bu alt-emperyal tasavvurun yattığı, en azından Suriye müdahalesinden bu yana ayan beyan ortada. Ancak iktidara bu neo-Enverist “tasavvur”u hayata geçirme ve içerideki çatlak sesleri bastırma olanağını veren “altın vuruş” hiç kuşku yok ki 15 Temmuz darbe girişimi[4] ve hemen ardından ilan edilen OHAL oldu.

İktidarın OHAL bahanesiyle Meclis’i hemen tümüyle devre dışı bırakıp, yıllardır üzerinde tepindiği hukukun son kırıntılarını da yok ettiği “sır” değil. AKP’nin OHAL’i keyfî tasarruflarını Meclis ve yargı denetiminden azade, uygulamaya koymak üzere kullandığı da… “Terörle mücadele” gerekçesiyle birbiri peşisıra yayınlanan KHK’larla  Milli Eğitim Bakanlığı’nın sözleşmeli öğretmen istihdamından, Sahil Güvenlik Komutanlığı yasasında değişikliklere, şirket ve kooperatif iflas ertelemelerinin durdurulmasından, Milli Savunma Üniversitesi kurulmasına, araç muayene raporlarının nasıl düzenleneceğinden, askeri terfilerde yaş hadlerine, ve nihayet grev yasaklamalarına, OHAL ilanını gerektiren koşullarla uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve asli olarak Meclis’in uhdesinde bulunması gereken yüzlerce konuda düzenleme getirildi.

 Ve en önemlisi, 30 bin kadarı öğretmen, dört bine yakını da akademisyen olmak üzere yüz bine yakın kamu çalışanı ve asker (2 Aralık 2016 itibariyle 83 bin kişi[5])  görevden uzaklaştırıldı: “FETÖ ile ilişkili oldukları” gerekçesiyle işten atılan öğretmen ve akademisyenler ve diğer kamu emekçileri arasında devrimci/sosyalistler, KESK aktivistleri, Barış Bildirisi imzacıları ve salt yöneticileriyle ters düştükleri, itiraz ettikleri için listelere girenler, önemli bir yer tutuyor, bilindiği üzere…

Bir başka deyişle Gülen çevresinin darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL, darbe girişiminin faillerini tasfiye etmek için uygulamaya sokulan “sınırlı amaçlı ve süreli”, “rutin” bir “olağanüstü” önlemler demeti değildir. OHAL, Erdoğan ve çevresinin ülkedeki rejim değişikliği tasarımlarının nihai adımlarını “pürüzsüzce” hayata geçirmek üzere başvurdukları ve her şey bittiğinde “olağan hâl” olarak baş başa kalacağımız bir “Yeni Türkiye normali”dir.

Dikkat ederseniz, AKP ile MHP’nin üzerinde mutabakata vardıkları Başkanlık sistemi tasarısı, bugün “OHAL” kapsamında kullanılan yetkilerin neredeyse tümünü tek bir kişinin eline vererek “olağanlaştırıyor.” Bir başka deyişle, bir “kötülük”ü (FETÖ, “terör”, vb. ) önlemeye, gidermeye yönelik geçici bir tedbirler kümesini değil, Başkanlık sistemi “provasını” yaşıyoruz.

Tam da bu nedenledir ki, referanduma OHAL koşullarında gidilecek olması, AKP iktidarını hiç rahatsız etmiyor. Nihayetinde, tasarladıkları ve kotardıkları rejim, emekçiler, Aleviler, Kürtler, devrimciler, sosyalistler, kadınlar, laikler… yani tüm muhalif kesimler için kalıcılaştırılmış bir OHAL’dir. Bir başka deyişle, iktidar indinde “Yeni” Türkiye’nin “normal”i, OHAL’dir. Bir müstebdidin iki dudağı arasından çıkacak her şeyin “kanun hükmünde” sayılacağı ve hiçbir reel denetim mekanizmasına bağlı olmayan sınırsız bir yetke.

Böylesi bir yetkeyle donanmış bir paranoya/megalomaninin gerek ülke içinde gerekse dışında neler yapabileceğini varın siz düşünün!

Bu durumda, AKP iktidarı eliyle kotarılan faşizmin hayatını şu ya da bu biçimde kararttığı herkesin, tüm kesimlerin, “Başkan(cı) sistem”e karşı “ama”sız, “fakat”sız, pazarlıksız bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Mücadelenin mekânı, sokaklardır. Meclis ve muhalefet, bu girişimi engellemedeki yetisizliğini gözler önüne sermiştir çünkü.

Ankara valiliğinin OHAL’e dayanarak sokak gösterilerini yasaklaması, kolluk kuvvetlerinin yurt çapında -Kadıköy-Karaköy vapurunda şarkı söyleyen gençler dahil- her türlü protesto gösterisini derdest etmesinin nedeni, sokağın önünü kesme telaşıdır.

Çünkü sokak etkisini anonimleştirici etkisinden alır: Sokakta bir araya gelenler, iktidarların kendilerini yalnızlaştırma çabalarını boşa çıkartır, böylelikle de korku duvarlarını aşar. Hiçbir lidere, hiçbir yorumcuya, hiçbir dolayıma, hiçbir aracıya: ne başkana, ne komutana, ne patrona, ne reise ne de imama gereksinim duymadan. Sokak, katılımcılarını görünür kılar, eşitler, benzeştirir, anonimleştirir. Bir bakıma, özgürleştirir de…

Bu nedenledir ki sokak, son yıllarda bu ülkeyi yönetenlerin en çok korktukları yer hâline geldi…2013 Haziran ve 2014 Kobane eylemlerinde zirve yapan bir korku… AKP iktidarı bu korkuyu üç şekilde dengelemeye çalışıyor: İlki, kolluk marifetiyle  “sokağın kriminalizasyonu”… En küçük sokak eyleminin polis marifetiyle bastırılıp eylemcilerin “terörist” olarak damgalanması: İşini geri almak için iki ayı aşkın süredir Yüksel caddesinde üç kişilik bir eylemi sürdüren akademisyen Nuriye Gülmen ve arkadaşlarının geçtiğimiz günlerde polisler tarafından tekme tokat, yerlerde sürüklenerek gözaltına alınmasında olduğu gibi.

İkinci yol ise sokağın bombalar aracılığıyla “terbiye edilmesi”: AKP iktidarı engelleyemediği, belki de engellemek istemediği bombalı saldırıları, insanları sokağa çıkmaktan men etmek üzere kullanıyor. Nitekim Ankara Valiliği’nin sokak yasağı, “terörist saldırı” ihtimaline dayandırılıyordu.

Ve nihayet, AKP iktidarı sokağı kendi yandaşlarını “sokağa dökerek” temellük etmeye çalışıyor: 15 Temmuz’daki darbe girişimi ertesinde bir ay boyunca, iktidar partisi bütün imkânlarını daha önce yurttaşlara yasakladığı meydanları kendi yandaşlarıyla doldurmak için seferber etmedi mi? Ve daha vahimi, AKP tabanının silahlandırıldığına ilişkin medyada son zamanlarda sıkça rastladığımız haberler[6] iktidarın olası sokak eylemlerini karşı (ve korkarım ki silahlı) eylemlerle bastırmaya hazırlandığını düşündürmüyor mu?

Demokrasinin, meşruiyetini şaibeli bir çoğunluk oyları söylemine dayayan bir totalitaryanizme dönüştüğü durumda, sokak, gerçekten de muhaliflerin itirazlarını dile getirebilecekleri tek mekân hâline geldi. Ancak, imkânları olduğu kadar riskleri de içeren bir mekân.

Muhalif güçler, ezilenler, sömürülenler, yani işçiler, Kürtler, Alevîler, laikler, kadınlar, çevreciler… kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ikinci plana itip sokakta kitleselleşmeyi başarabildikleri ölçüde “risk”leri bertaraf edip iktidar partisi tarafından dayatılan “başkanlık sistemi” ucubesini engelleyerek bu ülkede demokratikleşmenin önünü açma “imkânı”nı hayata geçirebilirler…

N O T L A R

[1] 28 Ocak 2017 tarihinde Ankara’da düzenlenen “OHAL, Saldırılar ve Direniş” başlıklı ‘Elmas Yalçın Kurultayı’nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:187, Şubat 2017…

[2] M. Foucault.

[3] Adolf Hitler, Collection of Speeches (1922-1945) https://archive.org/details/AdolfHitlerCollectionOfSpeeches19221945.

[4] Erişimi engellenen ‘Haberdar’ sitesinde yer alan bir habere göre, İngiliz ‘The Guardian’ gazetesinde (22 Ocak 2017) Erdoğan’ın darbe girişiminden haberdar olduğu, ancak engellemeyerek sonuçlarından muhaliflerini ezmek için yararlandığı şeklinde bir yorum yayınlandı: http://avrupaforum.org/the-guardian-erdogan-darbeyi-biliyordu-bunu-muhalifleri-ezebilmek-icin-kullandi/ Sözkonusu haber için bkz: The Guardian, 23 Ocak 2017 tarihli nüsha: https://www.theguardian.com/world/2017/jan/22/uk-arms-sales-turkey-rights-abuse

[5] http://t24.com.tr/haber/tam-liste-15-temmuzdan-sonra-kac-khk-cikarildi-kac-kurum-kapatildi-hangi-kurumdan-toplam-kac-kisi-ihrac-edildi,374482

[6] Ekim 2016’da twitter’da “AkSilahlanma” hashtag’iyle bir kampanya başlatılmış, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ve Vakit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yanısıra “Osmanlı Ocakları” gibi ne idüğü belirsiz örgütler de kampanyayı desteklediklerini açıklamışlardı. (“AkSilahlanma provokasyonu”, Cumhuriyet, 21 Ekim 2016.)

 

13.02.2017 (Sibel ÖZBUDUN)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR