Oy Madımak, Madımak! Sen Artık Türkülerle Değil, Ateşlerle  Anılmaktasın..

Oy Madımak, Madımak! Sen Artık Türkülerle Değil, Ateşlerle Anılmaktasın..

Hangi tanrı, hangi din, hangi ideoloji; hangi nedenlerle olursa olsun, insanları cayır cayır yakmaya izin veriyorsa, o, yalnızca vahşete aittir.  Lanetler olsun, lanetler olsun!… Lanetler olsun!...

…………………………………………

Yazlık evimizde geçireceğimiz ilk yazımızdı.

Oğlum lisedeydi. Arkadaşlarıyla tatile gitmek istedi.  Ona “Artık yazlık evimiz var, neden arkadaşlarınla orada tatil yapmayı düşünmüyorsun?” diye sordum.  “Evde yalnız ben olurum, size yemekler yaparım.”   dedim.  Böylece, hem tatilini  ekonomik hale getirecek   hem de  oğulcuğumu, bu yaz da  tehlikelerden uzak,  gözümün önünde tutacaktım. Çünkü o yıla değin,  okul denetimindeki geziler dışında, salt arkadaşlarıyla hiç tatile gitmemişti.

Altı , yedi  delikanlı, gitarları, botları, deniz malzemeleriyle çıkageldiler.

Akşamüstüydü, denizden dönmüşlerdi. Mutfakta, sevdikleri yemekleri yapmış, son hazırlıklarla uğraşıyordum. Akşam haberlerini  almak için TV’yi açtım. Saati anımsamıyorum. Spiker, Sivas’tan haberler veriyordu. Sık sık Aziz Nesin’in adı geçiyordu.  İşi gücü bırakıp göz kulak kesildim.

Aziz Nesin’in çabasıyla dilimize çevrilen ve basılan, Salman Rüşti’nin  Şeytan Ayetleri kitabından ve doğan tepkilerden haberdardım. Ancak, bunun insanları ateşe vermekte kullanılacağını düşünmemiştim doğrusu. Oysa kısa geçmişte, bir Kahramanmaraş, Çorum  olayları vardı ve dinin, insanları nasıl katletmek için nasıl kullanıldığına kendi yaşamımızda da tanık olmuştuk.

“Allahüekber” sesleri, TV’den yankılanıyor, taşlı sopalı, sakallı sakalsız, poturlu şalvarlı ya da normal giyimli, sürekli sayısı artan bir güruh, Madimak Oteli’nin etrafını sarmış, haykırıyor, saldırıyor, polisin engellemesine dair bir görüntü ekranlara yansımıyordu.

Daha sonra, askerlerin dizildiğini ve öylece beklediğini gördük. “Neden, duruyorsunuz, neden önlemiyorsunuz?...” çığlıklarımla gece boyunca TV’nin karşısına çakıldığımı anımsıyorum. Çocuklar, ne zaman yemek yediler, sofrayı topladılar, bulaşıkları yıkadılar, bilmiyorum. Oğulcuğumun, sarılıp sarılıp “Anne, sakin ol” dediğini anımsıyorum. Annesi, ne haldeydi, o görünümünden, arkadaşlarını evine davet etmiş  bir ergen olarak utanmış mıydı?... Bilmiyorum.

Devlet, duruma hakimdi sözümona. Demirel, Tansu Çiller hatta Başbakan Yardımcısı İnönü de öyle diyordu ama güruh dağılmıyordu.

Pir sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için orada bulunan onlarca şair, yazar, halk ozanı, semah grupları, müzikçiler Madimak’ta mahsurdu. Aziz Nesin’i,  Asım Bezirci’yi, Musa Eroğlu’nu şahsen tanıyordum.  Metin Altıok ve Behçet Aysan’ı şiirlerinden biliyordum. Tanımam, bilmem önemli miydi?... İnsan gibi nice insan, üreten, yaratan, sanata, bilime, yurduna gönül vermiş nice insan oradaydı işte…

Yemek  yemek, aklıma gelmediği gibi  çocukların elime tutuşturduğu çay bardağını da tutamamış, devirmişim.

Telefona sarılıyorum.  Beni kim takacak?  Sarılıyorum işte… Başbakanlık, İnönü, basın…

Ateş göründü işte, alevler… Alevler… Alevler… Alevler… Yanıyorum…

Çığlık çığlığayım artık…

“Bin git uçağa İnönü, bin git uçağa!… Bin git, sen de yan orada!… Sen de yan orada  İnönü!…  Yan orada!...”

Vildan Sevil

02.07.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR