ORTADOĞU SARMALI VE T.“C”

ORTADOĞU SARMALI VE T.“C”

“Ölen her zaman suçludur, ne yapabilir ki katil?

Biliyorsun zalimin dediği olur Ortadoğu’da

Dur küfretme. Zalimler de Allah’a dahil!”[2]

 

“Ortadoğu toprağı, tarihin bilinen en eski zamanlarından, yani ezelden, İngilizlerin tabiriyle ‘from time immemorial/ hatırlanmayan zamanlardan’ beri uygarlığın görüldüğü yerler.”[3]

Bu kadim uygarlık coğrafyası hakkında konuşmak “Mayınlı araziye girmeyi kabullenmek anlamına gelir.”[4]

 

  1. AYIRIM: “TEORİK ÇERÇEVE”

 

Müthiş girift özellikleriyle tarihin birçok kez kanıtladığı üzere, Ortadoğu bir satranç tahtasıdır. Onu tek bir hamleyle okuyamazsınız; birçok hamleyi (ön-)görmek zorundasınızdır. Çünkü oyun binbir olasılık üzerine inşa edilmiştir.

Satranç oyununda belirleyenin rakip hamleleri olduğunun altı çizilerek; Ortadoğu satrancında “şah”ın ABD, “vezir”in de İsrail olduğu unutulmamalıdır. Yani Ortadoğu oyunu şahı/ABD’yi korumak üzeriyken; en etkili eleman da vezir/ İsrail’dir.

Ortadoğu’yu anlamak için ilk kavranması gereken budur.

İkinciye gelince: “Balkanlar ve Ortadoğu tarihi öğrenmeden, eski metinleri okuma alışkanlığı edinmeden stratejik düşünme anlamında isabet oranı çok düşer.”[5]

Yani Ortadoğu’dan öğrenmek, geleceği bugünde biçimlendirerek, yarını kazanmanın stratejik hamlesidir.

Çünkü “Ortadoğu, dünya pazarının merkez noktalarından biri olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla bölgedeki toplumsal mücadelelerin başarıları ve başarısızlıkları gelecek yıllarda da küresel kapitalizmin doğasını belirleyen ana etmenlerden biri olacaktır.”[6]

Ortadoğu, bir “dinler çatışması” perspektifiyle değil;[7] emperyalist-kapitalist paylaşımın odağı olma özelliğiyle ele alınmalıdır.

Çünkü “Tüm modern çağı belirleyen temel çatışma, (sömürülen, ezilen, hâkimiyet altında tutulan) emekle (sömürücü egemen) sermayeyi karşı karşıya getiren çatışmadır. Elbette politik ve sosyal arenadaki tüm çatışmaların doğrudan bu temel çatışmadan kaynaklandığı, sadece ona ‘indirgendiği’ söylenemez.

Aynı şekilde, tarihsel aktörlerin bu bütünlüğü (eklemlenmeyi) kapsayıcı-kavrayıcı bir yaklaşım içinde oldukları, öyle bir misyona cevap verdikleri, hatta ona ilgi duydukları da söylenemez.

Söz konusu emek-sermaye çatışması gerçekte var olan kapitalizmde, egemenlik altındaki çevre-egemen merkez çelişkisi şeklinde tezahür ediyor. Elbette bu, çevre ve merkez toplumlarının homojen bloklar olduğu anlamına gelmez, tam tersine her ikisi de aynı temel çelişkiyi kendi tarzlarında yaşıyorlar, o kadar. Benim anlayışıma göre, tarihsel materyalizmin amacı tüm bu eklemlenmelerin [articulations] işleyişini tahlil etmek ve oradan hareketle de uzun erimli bir sosyalist, hümanist, enternasyonalist, üniversalist perspektif için ne tür olumluluk ve olumsuzluklar içerdiğini ortaya koymak olmalıdır.

Sahnede gerçekleşen çatışmalar, ileri sürüldüğü gibi gerçek çatışmalara tekabül etmiyor.”[8]

İlber Ortaylı’nın, “Roma gibi dünya çapında bir imparatorluk olmak isterseniz Mezopotamya’ya ve Ortadoğu’ya hâkim olmak zorundasınız,”[9] notunu bu coğrafyayı Ortadoğu’yu modern tarihin girdabına çeken sömürgecilikten emperyalizme uzanan müdahale, bölgeyi alt üst ederken; James L. Gelvin’in, “Modern dünya yıktığı her duvar karşılığında yeni duvarlar yarattı,”[10] saptamasındaki kördüğümü de biçimlendirildi.

Yani “Ortadoğu bir bütün olarak ve içindeki devletler itibariyle daha önce de tarihinde sıkıntılı anlar yaşamıştır ve bunların hepsini atlatmayı başarmıştır. Şimdiki durum karşısında halkın hoşnutsuzluğu yaygınken ve bir tek dış güç (ABD) herkesi dışlayan ve istenmeyen bir hâkimiyet kurmuşken, XXI. yüzyılın bu ilk yılları bölgenin yakın geçmişiyle etkileşiminde yeni bir kritik anı temsil etmektedir. Bu, bir tereddüt izlenimi uyandıran, bölge boyunca çok kalabalık insan topluluklarının sıkıntıları karşısında pasif kalma ve kendilerini bu duruma sokan güçleri reddetme istekleri arasında bırakan bir etkileşimdir. Bu etkileşimde insan hangi yönü görürse görsün, gelecek on yılda Ortadoğu barış ve istikrarı adına belirli bir ihtiyat payı bırakmadan yakın geçmişi incelemek güçtür.”[11]

 

I.1) NEDEN (YA DA NERESİ) “ORTADOĞU”?

 

Evet, coğrafyamız büyük alt üst oluşlarıyla dünyanın gelmiş geçmiş en istikrarsız coğrafyasıdır; “Ortadoğu” olarak adlandırılıp, petrolün kan pahasına dönüştüğü yerdir!

Dünyanın kara deliğidir. Bir hikâyeye göre, Babilden beri “lanetli”dir. Hatta bu “lanet”e dair, “Fırat ve Dicle hep kan akar” denmektedir.

Sümer mitolojisinden etkilenen bilumum şizofrenin peygamberlik iddiasıyla çıktığı bu coğrafya, semavi dinlerin de kaynağıdır. Yani, bütün “peygamberler”in ortaya çıktığı mekân; Theodor Herzl’e göreyse, “İsrailoğullarının asıl vatanı”dır. Çünkü “İbrahim Peygamber orada zuhur etmiş”tir!

Gelelim, bugün “Ortadoğu” diye anılan coğrafyaya! Ortadoğu’nun kadim adı “Beş Deniz Bölgesi”ydi. Sonra kime ve neye göre, “Ortadoğu” (“middle east”, “moyen orient”, “eş-sarku’l-evsat”) oldu?

Gerçekten de “Ortadoğu”, neyin “ortası”, kimin “doğu”sudur? Ortadoğu terimine ilk olarak 1902 yılında rastlanır. Amerikan deniz tarihçisi ve stratejisti Alfred Thayer Mahan, ‘National Review’da yayınlanan Basra Körfezi’nin önemini ele aldığı ‘The Persian Gulf and International Relations’ başlıklı makalesinde terimini Arabistan ile Hindistan arasındaki bölgeyi ifade etmek için kullanmıştır.

  1. yüzyılın başlarında Basra Körfezi’nin stratejik önemi ve bölgede Alman imparatorluğu, İngiltere ve Rusya’nın nüfuz mücadelelerini anlatmaya çalışan Alfred Thayer Mahan, jeostratejik bir konsept olarak kullandığı “Ortadoğu/ Middle East” kavramı ile, Süveyş’ten Singapur’a kadar uzanan deniz yolunun bir bölümünü koruyan ve kesin şekilde sınırlarını belirtmediği bir bölgeyi anlatmaktaydı.

Alfred Thayer Mahan’ın ardından, ‘The Times’in dış politika editörü Valentine Chirol, Basra Körfezi’nin stratejik önemini, Almanya’nın inşa etmeye çalıştığı Bağdat demiryolunun Basra’ya kadar uzatılmasının İngiltere’nin bölgede ve Asya’daki çıkarlarına vereceği zararları anlattığı yazısına “Ortadoğu’nun Problemleri” başlığını koyarak terimi Basra Körfezi bölgesini anlatmak için kullanmış ve benimsenmesine katkıda bulunmuştur.

Alfred Thayer Mahan ve Valentine Chirol’un İngiliz diline kazandırdıkları “Ortadoğu” kavramı asrın başlarında sözlüklere girerken kitap adlarında da görülmeye başlanmıştır. Angus Hamilton 1909 yılında Londra’da yayınladığı “Problems of The Middle East” başlıklı yapıtında, Basra Körfezi bölgesinin İngiltere’nin uluslararası menfaatleri ve sömürgeci devletler arasındaki rekabet çerçevesindeki önemini anlatmaktaydı.

Aynı yıllarda Hindistan’da kral naibi Lord Curzon, ilk defa 1911’de Hindistan’a yakın yerleri ifade etmek için resmi konuşma ve belgelerde “Ortadoğu” kavramını kullanarak ona yarı resmi bir nitelik kazandırmıştır.

O hâlde belirtelim: “Ortadoğu” deyince haritaya Londra’dan bakmış olursunuz! Çünkü “Ortadoğu”, Avrupa merkezli bir terim ve nitelemedir. Avrupa’nın “doğu”sunu, “merkez”e olan uzaklığı ölçütü üzerinden derecelendirir.

Bu nedenle Ortadoğu ile ilgili objektif bir çözümleme yapabilmek için öncelikle Ortadoğu kavramından ne anladığımız çok önemlidir.

Orası; düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışının artık açıkça dile getirildiği mekân olarak; dünyanın en kaotik jeopolitik bölgesidir.

“Kutsal Topraklar” coğrafyası veya “Şeytanın en çok mesai yaptığı bölge”dir![12]

“İyi de tüm bunların neden” mi?

1916’da Sykes-Picot anlaşması yoluyla ve batılılar eliyle inşa edilen yapay sınırlardan oluşturulan, verili yapaylık aşılmadıkça huzur bulmayacak, yüzyıllardır kaynayan Ortadoğu; emperyalizmin, çıkarları için insanı insana kırdırdığı yerdir.

Simla Yerlikaya’nın, “Yanlış giden işlerin veya herhangi bir siyasi gelişmenin ucunun her daim petrol dayandırılması hayli Ortadoğulu bir analiz biçimidir. Bu argüman yıllar içerisinde o kadar çok kullanılmıştır ki herhangi bir sorunun başka bir sebebi olabileceği artık neredeyse akla dahi getirilmez ve tartışılmaz. Ortadoğu’da bir şeyler ters gidiyorsa sebep ya petroldür, ya da İsrail!”[13] öznesiz “iddiası”nı bir kenara bırakırsak; günümüzde petrolüyle anılan, gelecekte de, petrole ek olarak, su kaynaklarıyla anılması muhtemel bölgedir…

Bölgede emperyalist müdahalenin devreye soktuğu bir meşruiyet erozyonundan söz edebiliriz.

Bölgede ayrımcılık, ekonomik dengesizlikler had safhadadır.

Yüzyıllardır durmadan boğazlanan, “altın yumurtlayan tavuk”tur...

Dünyanın ekmeği, kefen bezidir.

Nihayet tüm dünyayı kara delik gibi içine çeken Ortadoğu, çocukların her gün katledildiği acının ve isyanın yurdudur. Ya da Cemal Süreya’nın dizelerinde, “buradan göz alabildiğine/ tek ve seyrek göreceksin yağmuru/ ama her damla dopdoludur/ ve her damlada/ taşıran - damla onuru vardır/ bunun için kördür şerbet/ bunun için etoburdur petrol/ bunun için öfkelidir özsu,” diye betimlenen isyan coğrafyasıdır Ortadoğu…[14]

Nihayet Zülfü Livaneli’ye, “Bütün Ortadoğu’nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadında sarhoş olur”;[15] Orhan Pamuk’a, “Kolonyalist zekâların zekice bir taktikle bugün ‘Ortadoğu’ dedikleri muhteşem topraklar”;[16] Ece Temelkuran’a, “Herkes kendi günahını unutur, ama kimse alacağı intikamı unutmaz. Ve Ortadoğu -tanrıların hep bu topraklarda icat edilmesi tesadüf değil- günahlardan kuruludur. Kaç silah varsa o kadar tarih vardır burada. Anlamaya kalktığında da bütün hikâyelerin içinde kaybolursun. Bu Ortadoğu’nun lanetlidir: Dışarıda olanı anlamamakla lanetler, içine gireni de dünyada başka önemli hiçbir şeyin olmadığı serabıyla,”[17] dedirten coğrafya açısından “Gerçek şu ki, 1921’in Mart’ında, sadece üç gün içinde, Sömürgeler Bakanı Winston Churchill ve kırk danışmanı yeni bir Ortadoğu haritası icat ettiler; iki ülke yarattılar, onlara isim verdiler, hükümdarlarını belirlediler ve sınırlarını parmaklarıyla kumun üzerine çizdiler. Dicle ve Fırat nehirleri tarafından kucaklanan ve ilk kitapların çamurunu vermiş olan topraklara Irak dediler. Filistin’ den koparılan yeni ülkenin adıysa Ürdün oldu.

Fransa Lübnan’ı icat ederken, Churchill boşta gezen prens Faysal’a Irak’ın krallık tacını taktı. Ve güvenilirliği tartışılır bir referandumdan çıkan yüzde doksan altılık oranla bu karar onaylandı. Kardeşi, Prens Abdullah ise Ürdün kralı oldu. Her iki hükümdar da, Arabistanlı Lawrence’ın tavsiyesiyle giderleri Britanya bütçesinden karşılanan bir aileye mensuptular. Yeni ülke yaratıcıları, Irak ve Ürdün’ün doğum evraklarını Kahire’deki Semiramis Otelinde imzaladılar ve piramitlerin arasında bir gezinti yapmaya gittiler.”[18]

Cetvelle çizilmiş sınırlarıyla Ortadoğu denilen coğrafyaya emperyalistler tarafından bir deli gömleği giydirilmiştir.

 

I.2) DURUMUN KÖKLERİ

 

Hatırlayın: ABD’nin 34. başkanı Dwight David Eisenhower, 1953’te “Dünyada Ortadoğu’dan daha çok stratejik önemi olan bir bölge yoktur,” derken, tezini hiç kuşkusuz bölgenin zengin ve el sürülmemiş maden yataklarına ve petrol rezervlerine dayandırıyordu.[19]

Kolay mı? Dünya petrolünün yüzde 70’ini üreten Ortadoğu ve Afrika, ancak yüzde 4’ünü tüketmekte, yüzde 10’unu üreten Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya, yüzde 75’ini tüketmektedir.[20]

Maddi zenginlikleri (su, enerji) yanında jeo-stratejik önemiyle “Ortadoğu’yu kontrol etmenin önemi sadece emperyalistler arası rekabetten - ‘diğer önemli güçler üzerinde potansiyel mutlak güç’ sahibi olma teşebbüsünden- ileri gelmemektedir; aynı zamanda bölge halklarının kendi kaderlerini tayin etmelerini önlemek gibi bütün emperyalist güçler açısından ortak bir varoluşsal çıkardan kaynaklanmaktadır.”[21]

Çünkü “Açgözlü galipler tarafından farazi sınırlarla parçalandı ve petrolle yönetilen”[22] “Ortadoğu henüz haritası tamamlanmamış bir coğrafya”dır.[23]

Emperyalist müdahaleler ile cetvelle çizilmiş sınırlarıyla coğrafyada, “Ortadoğulu siyasi sistemler çoğunlukla zora dayalı rejimler olmuştur.”[24] (Tıpkı ABD beslemesi Sisi’nin Mısır’ı gibi…)

Bu kadarla da sınırlı değil elbet; “Ortadoğu çatışmalarının çözümünü olanaksız olmasa bile çok zor duruma getiren unsur, milliyetçilikle de bağlantılı olan[25] ‘din’dir.”[26]

Ve bir “iddia”ya göre, “Ortadoğu artık bir arada yaşaması mümkün olmayan insanların toprağı hâline gelmiş”ken;[27] Tomris Uyar’a, “Sanki Ortadoğu’da savaşlar yoktu, sanki insanlar evlerinden koparılıp bilinmedik yerlere götürülmüyordu. Sanki işsizlik, açlık olgusu gözümüzün önünde değildi. Düşünmek istemiyorduk. Erteliyorduk,”[28] dedirten tabloya ilişkin Stephen King de, “Haberin haber değeri taşıması için olay kadar nerede olduğu da önemlidir. Bu yüzden Los Angeles’taki depremde on iki kişi öldüğünde manşet olurken Ortadoğu’da üç bin kişi öldüğünde kimse yazmaz,”[29] notunu düşer…

Çünkü Ortadoğu’nun Siyonist İsrail gerçeği her şeyi etkileyen bir kapasiteye sahiptir ve Jean-Luc Godard’ın ifadesiyle, “İsrail Ortadoğu haritasındaki kanserdir.”[30]

Bilindiği gibi, Siyonizm kelimesinin kökünü oluşturan “Sion”, Kudüs ile eş anlamlı olarak kullanıla gelmektedir. “Sion” Hz. Süleyman’ın kutsal mabedini inşa etmiş bulunduğu Kudüs’teki dağın adıdır.

Siyonizm, “Tanrının çocukları ülkesi”ni kurma ideolojisidir. Bunun odak noktası Filistin’in olmasının nedeni de Filistin’de bulunan Sion tepesinin Yahudiler için en kutsal mekân sayılmasıdır. Musevilerin kutsal kitabı olan Tevrat’ta İsrail oğullarına Sion dağı etrafında kıyametin kopmasına yakın kurulacak olan bir devlet vaat edilmiştir.

“Her Yahudi Siyonist değildir, her Siyonist de Yahudi değildir,” vurgusuyla ekleyelim: Siyonizm genel anlamda dini ve milli değerleri ön plana çıkartan ayrımcı bir ideolojidir.

Siyonizm, ilham kaynağı olarak Hıristiyanların eski Ahit dedikleri ve Yahudilerin ‘Torah’ adını verdikleri kutsal kitaba (Tevrat’a)dayanmaktadır. Kitaba göre, Filistin toprakları tanrı Yahuda tarafından İbrahim (Abraham) peygamber ve ümmetine verilmiştir. Bu sebeple Filistin bölgesinin “arz-ı mevud”, yani “vaat edilmiş topraklar” olduğuna inanılır ve bu yüzden Yahudilerin bu topraklarda yaşamak zorunda oldukları varsayılır.

Siyonizm, sınırları Akdeniz’den ve İran Körfezi’nden Karadeniz’e uzanan büyük İsrail ülkesinin adı olan Sion’u kurmak amacını güden eylemler ve ideolojiler bütünüdür.

Siyonizm, anlamını Tevrat’ın muhtelif ayetlerinden yansıtır; şöyle ki: “O gün rab, Abraham’la ahdedip dedi: Mısır ırmağından büyük ırmağa, Fırat ırmağı’na kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim.” (Tevrat, Tekvin bölümü, 15/18)

“Rab, bu ulusların tümünü önünüzden kovacak. Sizden daha büyük, daha güçlü ulusların topraklarını mülk edineceksiniz. Ayak bastığınız her yer sizin olacak. Sınırlarınız çölden Lübnan’a, Fırat Irmağından Akdeniz’e kadar uzanacak. Hiç kimse size karşı koyamayacak. Tanrınız rab, size verdiği söz uyarınca, ayak basacağınız her yere dehşetinizi, korkunuzu saçacaktır.” (Tesniye 11:23-25)

Bu ayetlere ve Tevrat’ın diğer ilgili metinlerine bakarak Siyonizmin amacının, “tanrıdan Yahudilere bırakılmış kutsal mirası elde etmek” olduğu sonucuna varılabilir.

Tüm Yahudileri bir gün Sion Tepesi etrafında toplamaya yönelik ilk Siyonist Kongre 1897’de, Avusturyalı Yahudiler’den Theodor Herzl önderliginde Basel’de yapılmıştı. Siyonist hareketin amacı Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulmasıydı. Bu yoldaki önemli adımlardan biri Birinci Dünya Savası sırasında ilan edilen Balfour Deklarasyonu ile olmuştu.

10 Kasım 1975’te 3379 sayılı kararla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, “Siyonizmin bir çeşit ırk ayrımcılığı olduğu” kabul edilmiştir. Evet, BM tarafından ırkçılık olarak tanımlansa da, İsrail’de “vatanseverlik”le eşanlamlı olarak algılanır hâlâ!

Evet Yahudilerin tarihin en mağdur uluslarından biri olduğu konusunda herkes hemfikir. Hem etnik hem de dini nefretin hedefi olmuş kaç tane millet var Museviler gibi? Öncesi de var ama 1096 yılındaki birinci Haçlı Seferleri sırasında Fransa’da, Almanya’da saldırıya uğradıklarını, Haçlı Seferleri’nin ikincisinde de aynı saldırılarla karşılaştıklarını, 1290’da İngiltere’den kovulduklarını, 1348’de Avrupa’da büyük katliamların kurbanı olduklarını, 1381’de Fransa’dan atıldıklarını, 1391’de de İspanya’da kıyıma uğratıldıklarını, 1648’de Polonya’da Bogdan Cmelnik adlı bir general tarafından tam beş yüz bininin öldürüldüğünü söylemek herhâlde yeterli örneklerdir bu talihsiz halkın yaşadıkları konusunda. Yakın tarihte Nazilerce başlarına gelen büyük soykırım felaketini ise unutmaya olanak yok.[31]

Daha sonrası dinler tarihinin konusudur ama İsrailoğulları’nın vaat edilmiş topraklara, yani Filistin’e dönme mücadeleleri gelmiş geçmiş en büyük siyasi mücadelelerden biri olacaktır. Dünyanın çeşitli coğrafyalarına dağılmış olan “yurtsuz” binlerce Musevi, XIX. yüzyılın sonuna doğru Viyanalı ateşli bir Musevi milliyetçisi olan Dr. Theodor Herzl’in ‘Yahudi Devleti’ başlıklı yapıtıyla buluştuklarında çok ama çok heyecanlanırlar. Doktor Herzl, iki bin yıl önce yurtlarından kovulmuş Musevilere kurulacak bir Yahudi devletinin müjdesini veriyordu. Kitabın çıkışından bir yıl sonra toplanan Siyonist Kongre’de de tüm Musevilere “gelecek elli yıl içerisinde” bir devletleri olacağını yineleyecekti.

Kitabındaki en çarpıcı cümle şuydu: “Eğer siz isterseniz o bir hayal olarak kalmayacak.” Hayal olarak kalmadı. Ama sadece onlar istediği için değil, dönemin büyük emperyal güçleri, özellikle İngiltere de “istediği” için 14 Mayıs 1948 Cuma günü İsrail devleti kurulmuş oldu. Öncesi de ilginçtir. İngiltere’nin Hindistan’daki yönetimi sona ermiş, böylelikle Ortadoğu’da bulunmasını gerektirecek bir neden de kalmamıştır. Dolayısıyla 1917 yılından beri elinde tuttuğu Filistin’deki manda hakkını 2 Nisan 1947’de BM’ye devredecek, bir yıl sonra 1948’de de İngiliz manda yönetimi tamamen sona erecektir. 1947’de BM, Filistin’i, bir Arap, bir Yahudi devletinin kurulacağı, Kudüs’ün de uluslararası gözetimde tutulacağı üç parçaya bölmüştür. Aynı yılın 17 Aralık’ında Arap Birliği Konseyi bu bölünmeye karşı çıkacaktır ama 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasını önleyemeyecektir.[32]

Daha önce de süren çatışmalar İsrail’in kurulmasıyla artık Filistin-Musevi çatışması olmaktan çıkacak, doğrudan doğruya bir Arap-Musevi savaşına dönüşecektir. İsrail, ilk toprak işgallerini de, 726 bin Filistinlinin mülteci durumuna düştüğü 1948 savaşındaki zaferiyle gerçekleştirecektir.[33]

Bir başka deyişle İsrail, dinsel motiflerle bezenmiş/ gerekçelendirilmiş emperyalist bir projedir/ mamûlattır!

Sonrası… Malum![34]

Ardından İsrail sömürgeciliğinin, önce İngiltere, ardından da emperyalist ABD’nin desteğiyle Ortadoğu’ya müdahalesi İslâmcı zeminli bir tepkiyi devreye sokmuştur; tepki haklı ancak rotası soru(n)ludur.

Çünkü Ortadoğu’da da din, barış değil ayrımcılık aracı olarak kullanıla gelmiştir; öte yandan din, azınlık, mezhep, etnik öğeler mazlumların savunma aracı olmaktan çok, istilacılar tarafından Ortadoğu’yu bölmek, kamplaştırmak için kullanıldı ve kullanılmakta…[35]

Yine de burada bir (“barış dini” olarak sunulan!) İslâm parantezi de açmazsak olmaz![36]

Seyyid Kutub’un, “İslâm tavizsiz sosyal bir düzendir”;[37] Recep Tayip Erdoğan’ın, “İslâm’ın ılımlısı, ılımsızı olamaz. İslâm tektir. Kimse İslâm’ı çeşitlendirme gayreti içine giremez!”[38] notunu düştükleri İslâmiyet açısından “Hz. Muhammed’e atfedilen bir hadise göre ‘başörtüsü, inançsızlıkla inanç arasındaki sınır’ olarak kabul ediliyor.”[39]

Ayrıca “Hadislerden anlaşıldığına göre, Halife Ömer’in yayınladığı bir fermanda, Müslümanlar için Hz. Muhammed’in memleketi olan Arabistan’da yani Kutsal Topraklar’da yalnızca İslâm dininin var olabileceği, Musevilerin ve Hıristiyanların bu topraklardan gitmeleri gerektiği belirtilmiştir.”[40]

 

I.3) ORTADOĞU’NUN BUGÜNÜ

 

“Ortadoğu kaderini Amerika’ya taşımış olabilir mi?”[41] sorusuna ve reel-politikerliğe “Hayır” yanıtı veriyorsanız; Ortadoğu’da ABD ve Siyonist İsrail varlığı gayrı-meşrudur; yapaydır!

ABD’nin Ortadoğu’ya “demokrasi getirdiği” yanılgısından malûl değilseniz; “Ünlü Amerikan demokrasisinin özü(nün-yn.): çıkar, para ve sömürü”den[42] başka bir şey olmadığını da görebilirsiniz…[43]

Kolay mı? “Sovyetler Birliği’nin çöküşünden beri, Ortadoğu’da farklı amaçlar güden yeni bir Amerikan politikası gündeme geldi. Bu politikanın ana hedefi bölgesel bir hegemonyanın -bölgeye hâkim olabilecek ve Ortadoğu petrolleri üzerinde tekelci bir kontrol kurabilecek tek bir bölgesel gücün- ortaya çıkmasını engellemekti.”[44]

Yeri geldi ifade edeyim: Her emperyalist güç gibi ABD’nin “dostları” değil, çıkarları vardır; ötesiyse boş bir hikâyedir!

Tıpkı Bernard Lewis’in hatırlattığı üzere: “Amerikalılar Ortadoğu ülkelerinde kukla yönetimler kurmak ya da olanları sağlamlaştırmak için hem kuvvet kullanmaya hem de komplolar tezgâhlamaya istekliydi; ikincisi de, bu kuklalar kendi halklarının ciddi saldırılarına maruz kaldığında Amerikalılar arkalarında durmuyor, onları hemen terk ediyordu.”[45]

Evet, “Ortadoğu’da düşmanlıkla dostluk çok çabuk yer değiştirebilir”ken;[46] ABD laboratuarında üretilen IŞİD virüsünden, Güney Kürdistan’daki son referandum acısına bunun böyle olduğu yerince kanıtlanmadı mı?

Ortadoğu’nu soru(n)larının çözümlenebilmesi: i) Emperyalist müdahâlenin devre dışı bırakılmasını ve ii) her türlü dinsel söylemin kamusal alanın dışına çıkarılmasını “olmazsa olmaz” kılarken; Filistin ve Kürdistan soru(n)larına “ama”sız/ “fakat”sız özgürlükçü yanaşımlara muhtaçtır.

Bunun içindir ki Malcolm X.’in, “Amerikan rüyası görmüyorum, Amerikan kâbusu görüyorum,” uyarısı eşliğinde, “Kahrolsun emperyalizm” diye haykırmadan…

“Ortadoğu haritası, Osmanlı Devleti’nin çekildiği günden beri kan ve barut kokuyor!”[47] türünden hegemonik dayatmalardan vazgeçmeden…[48]

“Ortadoğu’nun kadim geleneği… iktidarımı tehdit etmediği sürece Filistin davası kutsaldır,”[49] riyakârlığından kurtulmadan…

Hem “Ortadoğu’da batıya dost bir İsrail’in yanına hem İsrail’e hem de batıya dost bir Kürdistan yerleştirilmesi bu ‘millet inşası’ projelerinden biri”;[50] hem de “Ortadoğu’da bir Kürt Devleti’nin ikinci İsrail olması kaçınılmazdır. Kontekstler niyetleri belirler ve onlara mührünü vurur. PKK ve Kürtçülük eninde sonunda Siyonist Kürtçülük’tür; Kürtçülük, Kürtçü Siyonizm; Kürtçü Siyonizm, Siyonist Faşizmdir,”[51] söylemli egemen ulus yalanlarını yerle yeksan etmeden…

“Din ve devlet işleri ayrıdır. Laiklik ilericiliktir, safsatasına inanılmamalıdır. Laiklik aslında Batı’nın ve Siyonizmin çıkarlarını dikkate alan, Ortadoğu halklarının ise, sınıfsal ve ulusal kurtuluşlarını örtbas etmede kullanılan bir yaklaşımdır... Bu nedenle Türkiye’de laikliği reddetmek, karşı-devrimci özünü görmek gerekir,”[52] pragmatizmiyle laikliğe sırt dönmeden çözüm için ileri adımlar atamayız.

Bu yolda Halil Cibran’ın, “Yenilgi, yenilgim, benim ölmez cesaretim,/ sen ve ben fırtınada birlikte güleceğiz;/ ve biz ikimiz, derin mezarlar kazacağız/ içimizde ölmekte olanlara;/ ve tutunacağız, tüm gücümüzle,/ güneşin karşısında;/ ve de tehlikeli olacağız,” uyarısını kulaklarına küpe edenler için çözümsüzlük bir “kader” değildir!

Yeter ki Jiddu Krishnamurti’nin, “İnsan olarak her birimiz dünyada olup biten her şeyden sorumluyuz: savaşlardan, kargaşadan, gerek içimizde gerekse dışımızda süren çatışmadan. Her birimiz sorumluyuz, ama çoğumuzun bu sorumluluğu hissettiğinden kuşkuluyum. Belki düşünce planında, lafta bunu kabul ediyoruz ama Vietnam veya Ortadoğu’da süren savaşa karşı, Doğu’daki açlığa karşı ve tüm sefalete, bölünmelere ve çatışmalara karşı gerçekten sorumluluk duyuyor muyuz? Bundan kuşkuluyum,”[53] uyarısıyla irkilip; “Avrupa’da Katarlar, Trakya’da Begomiller, Ege’de Bedreddiniler, Orta Anadolu’da[54] Ahiler, Kalenderiler, Azerbaycan’da Hurufiler, Irak’ta, Suriye’de Ortadoğu’da Karmatiler’in ardılları; hepsi aynı fikirleri savunurlar. Kendi yaşadıkları bölgelerdeki sultanlara ve saraylara karşı çıkıp, ortaklaşacı bir mülkiyet çerçevesinde yarin yanağından gayrı her şey ortak anlayışını savunan gruplardı,”[55] gerçeğini anımsayabilelim…

 

  1. AYIRIM: ORTADOĞU’NUN “GÜNCEL” HÂLİ

 

Nuray Mert’in, “Ortadoğu’da yine bir uğursuz siyaset yoluna girildi.”[56] “Kısacası, Ortadoğu’yu yeni felaketler bekliyor,”[57] diye betimlediği coğrafyanın başat ekseni -nihai kertede- “ABD-Rusya kapışması”yken;[58] yalanlar ve manipülasyonlar üzerinden, kirli (ve büyük) çıkarlar adına, zengin su ve enerji kaynakları için etnisiteler, dinler, mezhepler üzerinden örgütlenen bir kaosun yaşa(tılı)nıyor olması bir sürpriz değildir.

Kolay mı? Marmara Grubu Vakfı Başkanı Akkan Suver’in, “Avrasya artık coğrafya değil bir strateji,” dediği tabloda;[59] Peter Hopkirk, ‘Büyük Oyun’ ile ‘İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun/ On Secret Service East of Constantinople: The Great Game and the Great War’[60] başlıklı iki yapıtında da “büyük güçlerin” Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’daki paylaşım serüvenini anlatırken “Tarihin aslında bir tekerrürden ibaret” olduğunu söylüyor; “İnsan gazete başlıklarına bakarken yüzyıl öncesinden bu yana fazla bir şeyin değişmediğini görüyor. Büyük oyun hâlâ güncelliğini koruyor” diyor…

Evet yüzyıllık reklam arasından sonra şimdi aynı oyun Ortadoğu’da yeniden sergileniyor. İngiltere’nin yerine ABD’yi koyduğumuzda yüzyıl öncesinin “paylaşım savaşlarının” aynı topraklarda, aynen olduğu gibi devam ettiğini görüyoruz.[61]

“Arap (Yalancı) Baharı”nı[62] müteakip, Suriye’ye, oradan da Körfez ile Yemen’e ulaşan girift alt üst oluş müthiş bir paylaşım fırtınasıdır.

Örneğin Suriye; bugün için bölgesel ve uluslararası siyasetin merkezi. Orada olup biten her şey başta bölgesel ülkeler olmak üzere dünyanın tüm büyük ülkelerini ilgilendiriyor ve etkiliyor.

ABD laboratuarında üretilen IŞİD bunun en somut verisiyken; Suriye ile Irak’taki Alevî, Şiî ve Sünnî düşmanlık tüm bölgeyi etkiliyor. Ve tehlikeli bir nefret dalgası estirilirken; daha etkileyecek gibi görünüyor.

Gelecek karanlık ve öngörülemezken; başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinden Yemen’e, Ortadoğu’daki kaos çok nettir.

Suudi Arabistan’da Kral Abdullah’ın ölümü ve yerine Selman’ın geçmesi bu ülkenin geleceğini tartışmaya açarken; Selman 34 yaşındaki oğlu Muhammed’i Savunma Bakanı ve Veliaht’ın veliahtı yaparak ABD patentli bir planı örgütlüyor. Suud ailesi içinde kavga çıkaran operasyon ABD tarafından yönetiliyor.

Ayrıca Katar’ın 36 yaşındaki genç emiri Temim bin Hamad es-Sani de yıllık 200 milyar dolarlık petrol ve gaz parasına güvenerek ABD’ye “Ben size daha iyi hizmet ederim” deme modunda. Temim’in arkasında Amerikan Yahudi lobileri ve İslâm âleminin en büyük Sünnî ülkesi AKP’li Türkiye var. Suudiler ise dengeyi kurmak için Katar ve Türkiye’nin adamı Müslüman Kardeş Mursi’yi deviren Sisi’yi destekliyor. Katar, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye’nin Sünnî olması ise ayrı bir çelişki.[63]

Söz konusu tabloda görünen o ki, “Ortadoğu mevzusu siyasi ve jeopolitik olarak Irak ve Suriye sahalarındaki gidişata bağlı”yken;[64] buna bir de “Körfez’deki fırtına”[65] eklenmelidir.

Tüm bunlar Sünnî-Şiî eksenli yarılmalarmış gibi sunulup, tezgâhlanırken unutulmasın: Emperyalizmin işbirlikçisi Arap rejimleri varlıklarını sürdürmek için İslâm’ın tarihsel bölünmüşlüğünü hep canlı tuttular

Örgütlü dinlerin hepsinde var mezhepçilik. Hangi nedenle ortaya çıktıklarının artık bir önemi yok çünkü bugün mezhepçilik dendiğinde ötekine duyulan nefret, ayrımcılık gibi kavramların tanımlandığı bir form geliyor aklımıza.

Suudi Arabistan Krallığı İslâm dünyasındaki mezhep savaşlarının en büyük kışkırtıcısı durumunda. Prens Bender bin Sultan diye “derin” bir adamları vardır bu Suudilerin. ABD’de ülkesinin elçisiydi. “Şiîlerin Allahım bize yardım et diyecekleri günler yakındır. Milyonlarca Sünnî bıktı onlardan” dediğini söylerler. ‘The New York Times’ yakın bir zamanında bazı gizli belgeler yayınlanmıştı. O belgelere göre Suudi palavra krallığı Şiî olduğu için nefret ettiği İran’a karşı İsrail’le bile işbirliği yapmış. Böyle bir beladır mezhepçilik. Şimdi de yine mezhepçi nedenlerden ötürü Yemen halkına kan kusturuyor ABD ile birlikte. Suriye’de El Nusra’sından Ahraru Şam’a kadar kanlı ne tür Sünnî grup varsa hepsinin destekçisi aynı zamanda. Suudi Arabistan’da da ciddi bir Şiî nüfus var. Ülkenin zenginliğinden yararlandırılmayan kesimlerdir bu Şiîler. 2016 yılı başında ülkenin en önemli Şiî liderlerinden Nimr el Nimr’i de asmıştı Suudiler.

Mezhep çatışmaları, artık bu çatışmalara yol açan dini gerekçelerden farklı nedenlerle sürdürülüyor durumda. İslâm coğrafyasındaki sınıfsal, ekonomik birçok sorunun örtülmesine yarayan bir araç yani…[66]

Ortadoğu’daki soru(n)lar daha da derinleşip, yaygınlaşma eğilimindeyken; tansiyon daha yükselecek!

Çünkü sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı militarist birikimi daha “olmazsa olmaz” kılıyor; bu da yeni savaş dalgasını körüklüyor.

Uluslararası paylaşım kavgası derinleşirken; Donald Trump’lı ABD’nin hedef ve yönelimleri Ortadoğu’yu Amerikanın hinterlandına dönüştürmek (veya çıkarlarına uygun hâle getirmek) için İran hedefini öne çıkarıyor; Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyıp, “Cehennemin kapılarını açıyor”!

Bu noktada Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Ali Faik Demir’in de ifade ettiği gibi, “ABD’nin dünya genelinde stratejileri var ama bunlar mutlak değişmez değil. Konjonktüre göre kimi kullanıp kimi kullanamayacağını seçiyor. O yüzden ABD’nin mutlak bir Ortadoğu’da şu şöyle olacak bu böyle diye bir şeyi yok. Dönemlik, çıkarına ilişkin strateji izler. Gerektiğinde karşı olanları zayıflatmaya çalışıyor. O nedenle adı ne olduğundan daha çok, ABD Ortadoğu’yu hayati alan olarak götürüyor. Burada enerji dahil olmak üzere stratejileri önemli. O nedenle etkin olacağı bir tablo istiyor. Bu tablo Kürtleri ya da Arapları kurtarmaksa o veya başkası, denklem değişebiliyor. Burada şu devlet kurulsun gibi öyle net tablosu da olmayabiliyor. Bazen kimi devletin üniter kalmasını da isteyebilir, güçlü kalmasını da... Özetle politikası kendine bağımlı, kendisine düşman olmayacak, orada kendi çıkarlarını koruyacak sistemlerin kalması…”[67]

Yani ABD’de Donald Trump yönetimi ile birlikte; ‘liberal demokratik değerleri’ yayma iddiasıyla uluslara yıkım getiren açık/ örtülü savaşlar ve rejim değişikliği gündeminin nihayete erebileceği hayali kuranların kâbusa uyanması için her koşul artık mevcut. Trump’ın dış politikasında, Britanya, Japonya ve İsrail liderlerini içeren ilk kabulleri, ‘radikal İslâm’ın membaı olarak eleştirdiği Körfez’in Vahhabî/ Selefî monarşilerine göz kırpması, ABD müesses nizamının ittifak sisteminde çekileceği yeri gösteren zigzaklar, açık işaretler.[68]

“Nasıl” mı? Donald Trump için Ortadoğu’da ideal lider, Mısır lideri Abdülfettah el-Sisi. Bunu gizlemiyor, söylüyor, gösteriyor![69]

Donald Trump yönetiminin bu coğrafyadaki öncelikleri, İsrail’in güvenliğini sağlamak, İran’ın etkisini azaltmak ve en önemlisi, radikal İslâmla mücadeleyi bölgesel politikaların merkezine oturtmaktır.

Kaldı ki Donald Trump ile İsrail yanlısı yeni muhafazakâr ekip ile İsrail, öteden beri ABD’yi İran’a saldırtmaya çalışıyor. Bunun bir parçası olarak da Suudi Arabistan’ı İran’a karşı savaş açmaya teşvik ediyor.

Söz konusu tabloda Suudi yöneticileri de hem Donald Trump hem de İsrail’e güvenerek, Fars milliyetçisi ve Şiî temsilcisi olarak gördükleri İran’a karşı topyekûn bir savaş açmışlardır. “Kısaca kabadayı tüccar Trump, Sünnî Vahabi İslâm ile Arap milliyetçiliğinin temsilcisi gibi görünen maceracı Suudi Veliahtı Muhammed bin Salman (namı diğer MbS) ve militarist İsrail’in çeşitli hesapları tek ortak noktada toplandı: İran’a saldırı.”[70]

 

II.1) SUUDİLER FASLI

 

Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap ülkelerinin dışişleri bakanları, 19 Kasım 2017’de Kahire’de düzenlenen olağanüstü toplantıda İran ve Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’ı hedef alarak İran’ın bölgedeki nüfuzuna karşı koymak için ortak cephe oluşturulması çağrısında bulundu. Toplantıda İran’ın Ortadoğu’ya müdahalelerine karşı koyma yöntemleri ele alındı.[71]

Tam o günlerde Suudi Arabistan’da TV’de defalarca izlediğimiz ‘Baba’ filmi yeniden sahnelendi. Hatırlanır, güç, ‘Baba’ Vita Corleone’den genç ve hırslı oğlu Michael Corleone’ye geçerken, “rakip baba”lar bir otel odasında toplu hâlde taranarak yok edilir.

Corleone ailesi böylece Amerikan mafyasının “rakipsiz başı” olmuştur. Marlon Brando’nun oynadığı yaşlı “Don Vito”dan bin kat acımasız çıkan gözü kara Michael Corleone, artık “Babaların Baba”sıdır.

Suudi Arabistan’ın 32 yaşındaki genç velihatı MbS, akıllara hep Michael Corleone’yi getiriyor.

82 yaşındaki yaşlı ve bunadığı söylenen “baba Selman”dan tahtı bugün yarın devralması beklenen MbS haberleriyle her karşılaşışımda, gözümün önünde beş yıldızlı bir otelin özel toplantı salonunda birlikte katledilen “rakip babalar”ın akıbeti canlanıyor.

MbS de Michael Corleone gibi sonuçta Ortadoğu’da rakipsiz “babaların babası” olmak istiyor...

En az oğul Corleone denli hırslı olduğu anlaşılan Suudi velihat prens de, rakip gördüğü prensleri “tarihi bir ilk”le toplattı. Henüz onları imha etmese de, Riyad Ritz Carlton’da rehin ve tutsak aldı. Sonra “mafya raconuyla” rehinlerin mallarına, finans kaynaklarına ve banka hesaplarına el koydu.

Yetmedi. Lübnan Başbakanı Saad Hariri, ardından apar topar Beyrut’tan “uçuruldu”. Her ne kadar Lübnanlı lider “Ben aslında serbestim” dese de, uluslararası bilmece nihayet Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un diplomatik atağı ile çözüldü.

Burada bir parantez açıp ekleyelim: “Veliaht Muhammed bin Selman’ın Katar’ı izole etmede başarısız kalan, dolayısıyla İran’ı güçlü kılan Suudi başarısızlığını, Yemen’de girdiği çıkmazdan çıkması zor olan Suudi stratejisizliğini ABD yardımıyla lehine çevirecek manevralara ihtiyacı var. Katar’da, Yemen’de geriletemediği İran’ı Lübnan’da geriletebilmek için şimdi bu talihsiz ülkede kışkırtıcı bir rol üstlenmiş bulunuyor…

Muhammed bin Selman’ın ‘savaşı Lübnan’a taşıyacağız’ demiş olması Hizbullah’ı yok etmekte kararlı olan ABD-İsrail planına Suudi katkısının da ekleneceği anlamına geliyor. İsrail’in tarihinde ilk kez yüz uçaklı bir filoyla 9 Kasım 2017’de Lübnan hava sahasına yakın bölgelerde gerçekleştirdiği hava tatbikatı Lübnan için ciddi bir gözdağı. Suudilerin Lübnan iç siyasetini karıştırmaya yönelik Hariri krizi ile İsrail’in silahlı tehdidinin zamanlaması bu açıdan çok dikkat çekici.”[72]

Ortadoğu senaryoları artık Hollywood senaryolarına rahmet okutuyor. Bölgede hep palmiye kadar çok diktatör oldu. Diktatör görmeye çoktan alışığız. Ama artık bu “babalar raconu” ile işleyen bir başka eşik. Bu yeni “babalar siyaseti” döneminde, Ortadoğu’da IŞİD sonrası etabın ittifakları şekilleniyor. Post-IŞİD dönemde mesela yepyeni bir Riyad-Paris-Beyrut üçgeni boy veriyor.

Bitmedi. İsrail Genelkurmay Başkanı General Gadi Eisenkot, gene bir ilke imza atarak Suudi medyasına konuşuyor ve verdiği demeçte “İran Şiî hilaline karşı Suudilerle bir büyük ortak strateji oluşturmanın öneminden” bahsediyor.

Bu amaçla Tel Aviv’in “Suudi Arabistan’la her türlü istihbarat paylaşımına hazır olduğunu” duyuruyor. Dahası var… Yeni ortamın mimarisini inşa eden ismin Trump’ın damadı Jared Kushner olduğu anlaşılıyor. İsrail Başbakanı Netanyahu ile yakın ve özel ilişkileri olan “Yahudi damat” Kushner Suudi tahtına çıkacak MbS’yle de aynı zamanda “kanka”.

‘The New York Times’, komşu kapısı yaptığı Suudi Arabistan’ı Ekim 2017’de ziyaret eden Kushner’in Washington diplomasisini Ortadoğu girişimlerinden hiç haberdar etmediği için “kara delik” diye anıldığını yazıyor. Ortadoğu’da dengeler özetle “kara deliğe” emanet.

Özetle bölgede IŞİD bitse bu defa bir “kara delik” beliriyor ve velhasıl bela bitmiyor. Çok uzun süre de bitmeyecek.[73] Çünkü ABD Başkanı kol kola girdiği Suudi Kralı Salman’la İran’ı, Ortadoğu’daki bütün belaların başı, “çıbanbaşı” ilan edip, tez elden yalnızlaştırılmasını istiyor.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, İran’ın Yemen’deki milislere roket sağlamasının “doğrudan askeri saldırı” olduğunu belirtip;[74] Ortadoğu’da yeni bir “şer ekseni” oluşurken; yıllardır İran’ı zaten hedef olarak gören Suudi Arabistan rejimine böylelikle yepyeni bir “yeşil ışık” yakılmış oldu.[75]

Bu yolda “Suudi Krallığı’ndaki Vahhabî dini kurumsallaşması açısından ‘sapkın’ sayılan Şiîler sistematik ayrımcılığa uğruyorlar”ken;[76] Suudi Arabistan, İran’ın Ortadoğu’daki “tehlikeli” hamlelerine karşı dünyaya çağrıda bulundu. Dışişleri Bakanı Adil el-Cübeyr, resmi temaslarda bulunmak üzere Riyad’a gelen ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile bir araya geldi.[77]

John Kerry ile ortak basın toplantısı düzenleyen Adil el-Cübeyr, “Dünya ülkelerinden, İran’ın Bahreyn, Yemen, Suudi Arabistan, Suriye ya da Irak’taki olumsuz müdahaleleri, teröre destek vermesi, mezhep temelli fitne ateşini yakması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımı üzerinde oluşturduğu tehlikeye karşı güçlü tedbirler almasını talep ediyoruz ve bu yönde talepte bulunmaya devam edeceğiz,” dedi![78]

Bunda şaşırtıcı hiçbir şey yoktu. Çünkü Donald Trump, Suudi Arabistan ziyaretinden sonra yaptığı ilk konuşmada İran’ı dünyaya ve bölgeye terör ihraç eden, bölgede mezhepçiliği körükleyen ülke olarak hedef tahtasına oturtarak, ABD’nin yeni Ortadoğu politikasının İsrail’in güdümünde olacağını adeta ilan ediyordu.

Kolay mı? İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, Suudi Arabistan’la işbirliği için iletişim kurduklarını “resmen” doğrularken;[79] İsrail Savunma Bakanı Avigdor Lieberman da, Körfez’in Riyad liderliğindeki Sünnî ülkelerine, İran’a karşı NATO tipi ittifak kurmayı önerdiğini açıkladı.[80]

İsrail ve ABD’nin yeni Ortadoğu projesinde Suudi Arabistan’ın 32 yaşındaki veliaht prensi Muhammed Bin Salman’ın güvenilir bir ortak olacağı Donald Trump’ın bu ziyaretinden sonra açıkça ortaya çıkmış ve Prens’in ABD ile yaptığı anlaşmalar gereğince harekete geçmesi beklenmeye başlanmıştı.

Donald Trump ise Suudi Arabistan’da gerçekleştirdiği silah satışıyla, ABD ekonomisine, özellikle de silah sanayisinde yarattığı yeni imkânlarla, Başkanlığını kanıtlamak için bir vesile yaratmış oldu.[81]

Nihayet felaketin eşiğindeki Yemen bir ABD-Suudi işbirliğinin eseridir ve maliyeti çok yüksektir.

BM İnsani İşlerden Sorumlu Genel Sekreter Yardımcısı Stephen O’Brien Yemen’deki durum konusunda uluslararası toplumu, “Kriz gelmiyor, hatta baş gösteriyor da diyemeyiz. Kriz burada, gözlerimizin önünde ve sıradan insanlar çok ağır bedel ödüyor. Kötü olan şu ki, açlık tehdidi çatışmalar nedeniyle artıyor ve şiddetleniyor. Yemen kuraklıkla karşı karşıya değil. Yemen’de kıtlık yoktu. Eğer çatışmalar olmasaydı kıtlık, sefalet, hastalık ve ölümler de olmazdı,” diye uyardı…

Yemen halkı, uzun süredir devam eden çatışmaların tetiklediği gıda sıkıntısı ve salgın hastalıklarla kırılıyor. BM İnsani Yardım Şefi Stephen O’Brien, ülkenin şu anda dünyanın en büyük gıda güvenliği krizi ile karşı karşıya olduğunu, 55 bini aşan kolera vakası ile tam bir kısır döngünün içine girdiğini dile getirdi.

BM, artan tehdit nedeniyle ülkede 17 milyona yakın insanın gıdaya ulaşma sıkıntısı yaşadığını, bunlardan 7 milyonunun ise açlığın eşiğinde olduğunu kaydetti.[82]

UNICEF, savaşın sürdüğü Yemen’de açlık sorununun felaket boyutlarına ulaştığını, 1.5 milyon çocuğun yetersiz beslendiğini, 370 bin çocuğun açlık çektiğini duyurup, “Korkunç bir durum var. Yeterli yiyeceği olmadığı için çocuklarının gözleri önünde kayıp gitmesini gören annelerin hâli kalbinizi paramparça ediyor,” dedi.[83]

Bölgenin en fakir ülkesi olarak bilinen Yemen, iç savaşın başlamasından önce gittikçe büyüyen gıda ve su kıtlığıyla karşı karşıyaydı. BM verileri, nüfusun yüzde 80’inin acil insani yardıma gereksinimi olduğunu ve yine nüfusun yüzde 40’ının günlük 2 dolardan az bir gelirle temel gereksinimlerini karşılamaya çalıştığını söylüyor.[84]

Bunlar yetmezmiş gibi savaş mağduru Yemen’de bir yılda ikinci kolera salgını baş gösterdi. 27 Nisan-13 Mayıs arasında en az 180 kişinin kolera nedeniyle öldüğü, salgından 8 bin 500’ün üzerinde Yemenli’nin etkilendiği açıklandı.[85]

İşte bu ilişkiler ağında “Suudi Arabistan’da Saray Darbesi”[86] gerçekleştirildi.[87]

 

II.2) “YENİ DURUM”

 

“Yeni Durum”da Ortadoğu’da IŞİD öncesine göre çok daha karmaşık, patlayıcı bir karışım şekilleniyor.

İran’ın Irak yönetimi üzerindeki etkisi arttı, Suriye’de, Şam yakınında bir hava üssü ve Akdeniz’de bir deniz üssü inşa etme (BBC), mineral ve maden çıkartma imtiyazları elde etme konumuna geldi.[88] Hizbullah savaşçıları, cephe savaşları konusunda deneyimlerle, büyük olasılıkla yeni silahlarla Lübnan’a dönüyorlar. Şimdi Hizbullah, artık tüm dikkatini, enerjisini Lübnan iç politikası üzerinde yoğunlaştırabilecek. Böylece İran’ın, Suriye’de kalcı bir varlık oluşturmuş olmanın yanı sıra, biri Suriye diğeri Lübnan üzerinden Akdeniz’e ulaşan iki koridoru etkisi altına aldığı söylenebilir.

IŞİD yenildi, kadrolarının bir kısmı Libya’ya kaymaya başladı, bir kısmı da Sina Yarımadası’ndaki gruba katılıyor. Mısır rejimi şimdi daha ağır bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya. Mısır’ın, Gazze’de Hamas ile ilişkilerinin ötesinde yeni bölgesel, özellikle İran’ı hedef alacak Suudi projelerine aktif olarak katılmaya istekli olmayacağını düşünebiliriz.

Gazze’de Hamas, Batı Yakası’ndaki Filistin yönetimi yeniden bir birlik süreci inşa ederken, Hamas’ın İran’a Abbas’ın ABD/Suudi rejimine yakınlığı, resmi daha da karmaşıklaştırıyor.

Suriye ve Irak’ın Kürt bölgelerindeyse resim adeta bir mayın tarlası gibi. Örneğin, ABD destekli, Kürt ve Arap savaşçılarından oluşan Suriye Demokratik Güçleri IŞİD’i Rakka’dan çıkardılar, kente yerleştiler. Buna karşılık, İran’da “Yüce Lider”in baş danışmanı, Ali Akber Velayeti, Suriye güçlerinin en kısa sürede Rakka’yı kurtaracaklarını söylüyor. ABD destekli güçler ile Rusya destekli güçlerin doğrudan savaşma riski artıyor. Kürtlerin, hem Irak’ta hem de Suriye’de şekillenen, “yine ihanete uğradık” algısının tetikleyeceği tepkileri öngörmek de kolay değil.

Suudi rejiminin başındaki Prens Salman, İran’ın, Suriye ve Irak’ta durumunu konsolide etmesinden, Lübnan ve Gazze’ye kadar uzanan hegemonyasından çok huzursuz. Ancak, Salman rejimi Yemen’deki vekâlet savaşının bataklığından çıkamıyor. İran’la doğrudan bir savaşı göze alamıyor. Onun yerine, Lübnan’da Hizbullah üzerinden İran’a karşı yeni bir cephe açmak istediği anlaşılıyor.

Salman rejimi, Lübnan Başbakanı Hariri’yi, önce istifa ettirdi sonra ev hapsine kapattı. Füze olayından sonra, adeta Lübnan ile Hizbullah’ı özdeşleştirerek, Lübnan’ın ülkesine savaş açtığını iddia etti; arkasından tüm vatandaşlarından Lübnan’ı terk etmelerini istedi.

Ancak, Suudi rejimi, Hizbullah’a yönelik bir askeri operasyonla bu kez Lübnan’a saplanmayı göze alacak gibi görünmüyor. Buna karşılık Lübnan’da, İsrail müdahalesini kışkırtacak bir durum yaratmaya çalışıyor. ABD’nin eski İsrail elçisi, Obama döneminde Ulusal Güvenlik Konseyi’nde BOP Direktörü Daniel Shapiro’nun ‘Haaretz’deki yorumunda vurguladığı gibi, “Suudi rejimi Lübnan’da pis işlerini İsrail’e yaptırmayı planlıyor”.

Shapiro’nun uyarılarına ek, İsrail’de kimi savunma uzmanları, Hizbullah’la yaşanacak bir savaşın bu kez her iki taraf açısından çok daha yıkıcı olacağını, Suudilerin provokasyonuna gelmekten kaçınmak gerektiğini[89] düşünüyor.

İsrail yönetimi de İran’ın Suriye’de kalıcı bir varlık oluşturmasını istemiyor. Bölgede İran karşıtı, İsrail’i de içerecek bir ittifaka, bu bağlamda Suudilerin İsrail’e yaklaşmasına, iki ülkenin diplomatik ve istihbarat birimleri arasında gelişen işbirliğine olumlu bakıyor. Suudi rejiminin İran, Hizbullah karşıtı söylemlerini, Yemen’den atılan füze olayında olduğu gibi destekliyor.

Bu sırada İsrail, askeri kapasitesini, ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Hindistan’ın katıldığı büyük hava savaş oyunlarıyla artırmaya devam ediyor. ‘Haaretz’de bir yorum, “her iki savaş oyununun da aslında bir Hizbullah savaşı simülasyonu olduğuna” işaret ediyordu.[90]

Bu tablo, Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemi andırıyor; elbette tıpa tıp değil. Yani Ortadoğu’da durum şimdi daha da karmaşık ve bir o kadar da tehlikeli...

“Ortadoğu’da ‘vekâlet savaşları’ yerine, büyük ülkeleri içine çeken bir Şiî-Sünnî mezhep savaşı ihtimali, dün olduğundan daha fazla.”[91]

Hem de ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’un, İran’ı Orta Doğu’da Amerikan çıkarlarını hedef almakla ve provokasyonla suçlayarak, “İran kontrol altına alınmazsa Kuzey Kore’nin izinden gidebilir,” diye haykırdığı koordinatlarda…[92]

 

III. AYIRIM: T.“C” (REALİTESİ) VE KÂBUSLARI

 

Sykes Picot’nun fiilen nihayete erdiği Ortadoğu’da T.“C” (realitesi) kâbuslarıyla cebelleşip, yüzleşirken; bu bir sonun başlangıcından başka bir şey değildir.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un, “Türkiye bölgede çok ciddi bir makas değişimine gidiyor,”[93] demek zorunda kaldığı büyük basınç(lar), T.“C”nin “kırmızıçizgileri”ni yerle yeksan edip, pembeleştirirken; neo-Osmanlıcı eğilimler karaya oturmaktadır.[94]

Çünkü Hüsnü Mahalli’nin daha önceleri ifade ettiği üzere, T.“C”nin “Suriye’deki süreci Suudi Arabistan, Katar ve Amerika ile yürütürüm,” dediği takdirde; karşısında İran-Rusya ve Suriye ordusunu bulacağına dair uyarısının[95] gerçekleşmesiyle birlikte; İran-Rusya (ve dolayısıyla Suriye) eksenine yanaşma devreye girdi.

Ortadoğu’daki Kürt gerçekliğinden kaynaklanan bu manevrayla, “Astana sürecinin dikenli yollarına düştü.”[96]

Ancak burada asli bir soru(n) söz konusuydu: Onu da Murat Yetkin, “Oyunu Rusya kurdu, Türkiye şerhi koydu, İran memnun,”[97] diye formüle ediyordu!

Bu neo-Osmanlıcı T.“C” politikası(zlığı)nın iflas belgesiydi. Çünkü Moskova’da Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakanları tarafından açıklanan “ortak bildiri”nin 5. maddesine göre, “İran, Rusya ve Türkiye Suriye hükümeti ile muhalefet arasındaki muhtemel anlaşmanın müzakerelerinde garantör olmaya ve kolaylaştırmaya hazır olduklarını ifade ederler,” deniyordu.

Hâlbuki Suriye’de iç savaşın başladığı Mart 2011’den beri Türkiye bütün önceliği “Esad’ın gitmesine” vermiş, bu konuda Batılıları bile geride bırakmıştı. Hatta “değerli yalnızlık” sözü, bunu savunmak için söylenmişti.

Şimdi Ankara, Suriye’deki muhaliflerin Esad hükümetiyle yapacağı anlaşma görüşmelerinin “garantörü” oluyor, Moskova ve Tahran’la birlikte...[98]

Böylece “Türkiye’yi yöneten siyasal İslâmcı akıl, Rusya ve İran ile Astana sürecinde Suriye’nin ‘egemenlik ve toprak bütünlüğünün’ garantörü”[99] oluvermişti (Esad rejimini yıkmak için elinden geleni ardına koymamasına rağmen)!

Bu kadar da değil; neo-Osmanlıcı T.“C” politikası(zlığı) İran’la da müttefik oluverdi!

İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in başdanışmanı Ali Ekber Velayeti’nin, Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı’nı hedef alarak, “İzinsiz şekilde Irak ve Suriye’ye girenler buradan çıkmalıdırlar. Ya kendileri çıkar ya da Irak ve Suriye halkı onları çıkarır,” demesine;[100] veya Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İran’ın bölgedeki politikasını eleştiren ifadeleri üzerine İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Merziye Afham’ın, Erdoğan’ın İran konusunda sarf ettiği sözlerinin “Teamüllere aykırı ve uygunsuz olduğunu” ifade etmesine[101] ya da buna benzer şeylere karşın!

Ya Rusya?[102]

Eski Moskova Büyükelçisi Kurtuluş Taşkent’in, “Doğru olan yapıldı”[103] dediği yakınlaşma ile Verda Özer’in, “Rusya ve İran’la yaptığımız üçlü mutabakat, bu endişeyi de beraberinde getirdi: “Suriye politikamız Rusya’nınkine yaklaştı. Yoksa Moskova’nın eline mi düştük?”[104] haklı sorusu gündemdedir.

Tıpkı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yanaşılması gibi![105]

Bu ve benzeri hâller elbette ABD tepkisine ya da önlemlerini devreye sokacaktı ve soktu da!

ABD Başkanı Donald Trump’ın, “Suriye’de kesinlikle güvenli bölgeler oluşturacağım” açıklaması; Ankara’da güvenli bölgenin Kürt kuşağının kurulmasına yol açabileceği endişesini körükledi.[106] Çünkü Mustafa Pamukoğlu benzeri kafalara göre, “ABD kesinlikle Kürt devleti kurulmasını istiyor”du.[107]

Bu tabloda ABD ile T.“C” arasındaki soru(n)ları, ABD’nin en yetkili isimlerin başında gelen IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’in, “Suriye’nin Türkiye sınırında bulunan İdlib bölgesindeki El Kaide yapılanmasına” ilişkin Türkiye’yi suçlayıcı ifadeleri yeterince net olarak ortaya koyarken;[108] Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da, “ABD bizim için çok önemli bir müttefik. Her alanda işbirliğimiz var. Ama bir gerçek var şu anda; güven bunalımı” diyebiliyordu.[109]

Kolay mı? ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, T.“C”yle ilişkileri geliştirmekten yana olduğunu söylerken, aynı zamanda Suriye’de “ittifak yapılacak en önemli gücün Kürtler olduğunu” belirtti. Adalet Bakanı Jeff Sessions, 21 Ağustos 2016’da, “Türkiye, İslâmcı ideolojiye doğru kayıyor. Bu çok tehlikeli, devam etmemesini umarım,” diyordu…

Özetle T.“C”nin genelde Ortadoğu ve özelde Suriye’deki Kürt hareketliliğine karşı tutumu herhangi bir sonuç almanın ötesindedir.

Örneğin Fırat Kalkanı harekâtıyla Ankara istediği hedeflere ulaşamadan operasyonuna son verdi. 1974 Kıbrıs harekâtından sonra TSK’nin yaptığı en uzun süreli sınır ötesi harekâtı Fırat Kalkanı, 24 Ağustos 2016’da başladı ve 7 ayın sonunda durdu. Ankara’nın 5 bin kilometrekare hedefiyle başladığı ve YPG/PYD’nin Fırat’ı geçmesini önlemeyi hedefleyen harekâtta yaklaşık 3 bin T.“C” askeri Suriye toprağında görev yaptı. T.“C”, TSK öncülüğündeki ÖSO güçleriyle Suriye sınırında 2 bin 15 km karelik alanı kontrol ederek IŞİD ve YPG’den arındırılmış bir bölge oluştursa da Mınbiç’e gidemedi; Tel Rifat bölgesine ilerleyemedi. Rusya, ABD ve rejimin önünü kestiği operasyonun geleceğine ilişkin belirsizlik sürmekteyken;[110] Fikret Bila, “İkinci Kuzey Irak riski”nin altını çizmektedir.[111]

Saygı Öztürk’ün, “Amerika, Rusya ve İran bir olup sınırımızda özerk devlet kuruyor,”[112] diye haykırdığı durumda T.“C” açısından vahimdir.

Çünkü “Kremlin, ‘Suriye’de özerk Kürt bölgesi kurulmasını önermedik’ dedi demesine. Ama diğer yandan, Rus diplomatların Astana’da dağıttığı ‘Suriye anayasası’ taslağında Kürt özerkliğinden söz ediliyor. Kaldı ki PYD’nin Moskova’daki ofisi de yerli yerinde duruyor. Dolayısıyla Rusya’nın bu konuda Türkiye ile aynı çizgide olduğunu söylemek zor. Bu da geriye Türkiye’nin bu konuda yanında olabilecek tek bir aktör bırakıyor: Ülkesinin kuzeyinde[113] Kürt özerkliği istemeyen Esad.”[114]

Tam da bunun için Suriye’nin toprak bütünlüğünün önemini vurgulayan Başbakan Binali Yıldırım, “Eğer Suriye bölünürse bu iş bugünkünden daha beter olur. Orada YPG ve PYD’nin faaliyetlerine müsamaha gösterilmesi bizi rahatsız ediyor,” deyiveriyordu.[115]

 

III.1) SURİYE GERÇEĞİ

 

Devlet Başkanı Beşar Esad’ın, Suriye’nin terör kurbanı olduğunu belirterek “Yaşadığımız iç savaş değil. Bir savaş. Yeni bir tür savaş. Ülkede onbinlerce cihatçı var. Yasadışı teröristlerin yüzde 80-90’ı El Kaideci,”[116] diye tarif ettiği ve sadece 2013 yılı rakamlarıyla 23 milyon insandan 9.3 milyonu yardıma muhtaç olduğu[117] veya ‘Avrupa-Akdeniz İnsan Hakları Ağı’na (EMRHN) göre, çatışmaların başladığı 2011’in Mart ayından Ekim 2013’e dek 6000 kadar kadının tecavüze uğradığı.[118]

Yine ‘Suriye Politika Araştırma Merkezi’nin (SCPR) 2016 yılı raporuna göre, savaşta ülke nüfusunun yüzde 11.5’i öldü; yaralananların sayısı 1.88 milyon oldu; 470 bin kişi yaşamını yitirdi. Ortalama yaşam süresi 2010’da 70 iken bu, 2015’te 55.4’e geriledi. Toplamda nüfusun yüzde 45’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kaldı. Savaş nedeniyle ulusal sağlık sistemi ve ülke alt yapısı neredeyse yok oldu.[119]

Savaşın dördüncü yılında iç savaşta 18 bin 242’si çocuk, 18 bin 457’si kadın, 11 bin 427’si işkence altında olmak üzere 176 bin 678 sivil öldürüldü.[120]

Böylesine derin ve yaygın bir yıkım eşliğinde Suriye ile ilgili gelişmeler zaman içerisinde öylesine baş döndürücü hâle geldi. Batı’nın rejim değişikliği girişimi gömüleli epey oldu. IŞİD halifeliğinin yenilgisiyle, herkes dengelere bakıyor. Genel tablo, Suriye-Rusya-İran-Hizbullah cephesinin kazanmakta; ABD-Batı-Körfez İsrail hattının kaybetmekte olduğuna işaret ediyor.[121]

Kolay mı?

Soçi’de onaylanan Suriye’nin egemenliği, yenilmezliğidir.[122]

Bunu Washington’ın Şam yönetimini etkisizleştirme çabasına karşın Fransa liderinin Emmanuel Macron, “Esad’ın alternatifi yok,”[123] derken; dolaylı da olsa, T.“C” de kabullenmek zorunda kaldı!

 

III.2) GÜNEY KÜRDİSTAN’DAN ROJAVA’YA KÜRTLER

 

Sykes Picot’un nihayete ermekte olduğu güzerg

19.01.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR