ORTADOĞU: BÜYÜK FOTOĞRAF İLE “KÜÇÜK” AYRINTI(LAR)

ORTADOĞU: BÜYÜK FOTOĞRAF İLE “KÜÇÜK” AYRINTI(LAR)

“İçinde yaşadığımız dünyayı nasıl

kavradığımızı belirleyen üç şey vardır:

Dünyanın nasıl bir yer olduğu,

bizim kim olduğumuz ve

dünyayı nasıl incelediğimiz.”[1]

 

Ortadoğu (ile Kürdistan’da) yön arayan tarih ve değişimin dinamiklerinden söz etmeden önce belirtmeliyim: Horatius’un, “Carpe diem, quam minimum credula postero/ Gününü yaşa, yarına olabildiğince az güven,” uyarısının -sık sık- anımsatıldığı, “Major continet in se minus/ Büyük, küçüğü içine alır,” betimlemesiyle karakterize olan Ortadoğu’da, “imkânsız” denilen umuttan vazgeçildiğinde elde kalan tek şey, Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Düşmanın birçok yüzü var, ama tek bir ismi var: Kapitalizm,” uyarısını anımsatan kapkara gerçeklerdir.

Egemenlerin “Either you are with us or you are with the terrorists/ Ya bizden yanasınız ya teröristlerden,” dayatması ekseninde olan, olmakta olan ve olacak olan üçgeninde, geleceği kazanmak için bugünü biçimlendirmek ivedi görev(imiz)ken; teorisist lafazanlıkla değil, devrimci praksis zemininde “her şeyi sorgulama konusu ederek” çare bulmaktan yana saf bağlayanlar; “Insperata accidunt magis saepe quam quae speres/ Beklenmeyen, beklenenden daha sık olur” gerçeğiyle birlikte Rallp Waldo Emerson’un, “Yıldızları yeterince karanlık olduğunda görebilirsiniz,” uyarısını “es” geçmemelidirler!

 

  1. AYRIM: ORTADOĞU “CEHENNEMİ”

 

“Tanrı’nın peygamberlerini gönderdiği”nden söz edilen Ortadoğu toprakları adeta bir yeryüzü cehennemine dönüşmüş durumda. Yangın yerine dönen Ortadoğu bugün iki ateş arasında kavruluyor.

Bir taraftan hidrokarbon (petrol, gaz) enerji kaynakları üzerinde süren paylaşım savaşları, diğer taraftan, bu enerjinin kullanımının sonucunda hızlanan bir iklim krizinin daha da ağırlaştırdığı kavurucu sıcaklar, kuraklık, içme suyu kıtlığı, toz fırtınaları... Ancak işin aslına bakarsanız bu iki ateş bir başka şeyin, yani kapitalizmin ürünleri![2]

Yeniden paylaşım kıskacındaki Ortadoğu yangını boşuna değil; kolay mı?

Ortadoğu dünya petrolünün yüzde 36.7’sini üretiyor. Üreticiler içinde net ihracatçı dört Ortadoğu ülkesi toplam net petrol ihracatın yüzde 35’ini gerçekleştiriyor. Net ithalatçı, ABD, Çin, dört AB ülkesi, Hindistan toplam net ithalatın yüzde 60’ını gerçekleştiriyor. Ortadoğu’nun toplam gaz üretimi içindeki payı yüzde 15.7. Ortadoğu’nun tek net ihracatçı ülkesi Katar’ın toplam net gaz ihracatı içinde payı yüzde 14; Rusya’nın payı yüzde 21.4. Net gaz ithalatçısı beş AB ülkesi, toplam net gaz ithalatının yüzde 27’sini gerçekleştiriyor.[3]

Devasa bir enerji deposu özelliği taşıyan coğrafya açısından Sykes-Picot “gizli” Antlaşması, emperyalizmin Ortadoğu’yu paylaşım anlaşmalarının en bilineni, en çok tartışılanıdır. Mayıs 1916’da yapılan bu antlaşma, sınırları tek başına belirlemese de ve yine bu antlaşmanın tarafları olan İngiliz ve Fransız emperyalistleri (antlaşmanın diğer bir tarafı olan Rusya, 1917 Ekim Devrimi ile anlaşmadan çekilmiş ve Lenin bu gizli antlaşmayı bütün dünyaya ifşa etmişti) İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan sonra bölgedeki hâkimiyetlerini önemli oranda kaybetmiş olsalar da Sykes-Picot bugün bölge ile ilgili tartışmaların merkezinde yer almaya devam ediyor. Çünkü tarih, olmuş bitmiş olaylar-olgular yığını değil; dün-bugün-yarın diyalektiği bağlamında toplumsal süreçleri etkileyen/belirleyen bir bütünün parçasıdır. Ve Ortadoğu coğrafyası, Sykes-Picot Antlaşması’ndan yüz yıl sonra, yine Suriye üzerinden sürdürülen bölgesel savaş ve kamplaşmanın sınırların yeniden çizilmesini gündemleştirdiği bir yeniden paylaşım mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Şu açıktır: Halkların kendi geleceklerini kendilerinin belirlemediği koşullarda-ki Rojava’da Kürtlerin PYD öncülüğünde kurdukları demokratik kanton yönetimlerini saymazsak durum böyledir- “sınırların yeniden çizilmesi” tartışmasının tek bir anlamı vardır: Yeniden paylaşım! Söz konusu olan Ortadoğu gibi dünyanın en önemli enerji kaynaklarının (petrol ve gaz) ve onların geçiş yollarının bulunduğu bir coğrafya ise; savaş, bu paylaşım mücadelesinin kaçınılmaz araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Arap-İsrail Savaşları, İran-Irak Savaşı, I. ve II. Körfez Savaşı, Suriye Savaşı, Yemen müdahalesi, ülkelerde iç çatışmalar ve darbeler… O yüzden Ortadoğu’yu yüz yıldır bitmeyen bir savaşın coğrafyası olarak adlandırmak abartılı olmayacaktır.

2010 sonu ve 2011 başlarında Tunus ve Mısır’da diktatörlerin devrilmesine yol açan ve diğer bölge ülkelerinde “değişim ve demokrasi” talepleriyle yayılan ayaklanmaların ABD ve Fransa’nın başını çektiği Batılı emperyalist güçler tarafından bölgenin dizayn edilmesi için kullanılmaya çalışılması, Suriye üzerinden 2011’den bu yana süren emperyalist kamplaşma ve mücadelenin ortaya çıkmasına neden oldu. Günümüzde Suriye üzerinden süregiden emperyalist kamplaşmanın bir tarafında yer alan ABD, bölgede İngiliz ve Fransız emperyalistlerden devraldığı egemenlik ilişkilerini sürdürmeye, diğer kampın başında yer alan Rusya ise, hem eski SSCB toprakları dışındaki tek askerî üssünün yer aldığı Suriye rejimini ayakta tutmaya, hem de buradan bölgesel egemenlik mücadelesine daha güçlü ve etkili katılmaya çalışmaktadır.[4]

Bu tabloda yüz yıl önce Sykes-Picot’nun adlarını dahi anmadan ülkelerini dörde böldüğü Kürtler, kamplaşmanın yarattığı denge durumunda kendi geleceklerini belirleme yönünde adımlar atmakta, dahası her iki kampın varlığını göz ardı edemeyeceği bir güç konumuna gelmiş bulunmaktadır.

Filistin halkının “kendi kaderini tayin etmekten mahrum bırakılması ve yaklaşık 70 yıldır Siyonist işgale maruz kalmasında, yine Sykes-Picot Antlaşması’nın (ve onun devamı niteliğindeki Balfour Deklarasyonu’nun) belirleyici bir rolü olmuştur. Filistin sorunu, Ortadoğu’daki çatışmaların, savaşların tozu, dumanı arasında her ne kadar kaybolmuş gibi gözükse de olanca ağırlığı ile varlığını sürdürmekdir.

Suriye Savaşı’nın bölgedeki etnik-dinsel fay hattını harekete geçirmesinin Irak başta olmak üzere Lübnan, Ürdün, Türkiye, İran, S. Arabistan gibi bölge ülkelerini doğrudan etkilemesi bu sürecin bir diğer önemli gelişmesi olmuştur.

Özetle emperyalistler arasındaki rekabet/egemenlik mücadelesi, Suriye sorununa ve bölgedeki diğer sorunlara yönelik çözüm arayışlarından kalıcı bir barışın ve istikrarın ortaya çıkmasını engellemektedir. Dolayısıyla emperyalist güçler ve bölge gericilikleri arasındaki kamplaşma devam ettikçe kaybedenler Suriye’de olduğu gibi hep dini-etnik-mezhepsel çatışmalara sürüklenen bölge halkları olacaktır. Bu nedenle yeni Sykes-Picot’ları ve yeniden paylaşımı saf dışı bırakacak kalıcı çözüm ancak ve ancak, emperyalizm, Siyonizm ve bölge gericiliklerinin her türlü müdahalesinin son bulmasından geçmektedir.[5]

 

I.1) SYKES-PICOT BELASI

 

“Ortadoğu’nun Ortadoğulu olmayanlar tarafından şekillendirilmesi çabasının kâğıda dökülmüş hâli olan Sykes-Picot,”[6] “Emperyalist güçler 100 yıl önce bölgenin sınırlarını çizmeye çalışsalar da evdeki hesaplarının çarşıya uymamasının da sembolü”dür.[7]

Resmi adıyla “Küçük Asya Anlaşması”, yani “Sykes-Picot” 100 yıl önce yürürlüğe girmişti. Ve bir asırdır, Büyük Britanya Birleşik Krallığı ve İrlanda ile Fransız Üçüncü Cumhuriyeti arasında imzalanan, Rus Çarlığı’nın rıza verdiği bu gizli anlaşmanın hayaleti, Türkiye ve Ortadoğu coğrafyasının zihninde dolaşıp duruyor…

İngiliz Sir Mark Sykes ve Fransız François Georges-Picot arasında beş ay süren pazarlıklar sonucu ortaya çıkan bu anlaşmanın ahlâki hiçbir bir tarafı yok. Anlaşma, Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilmesi hâlinde, topraklarında kimin, nerede, nasıl bir nüfuza sahip olacağını kararlaştırıyordu.

Ancak, I. Dünya Savaşı’ndan geriye kalan, 37 milyon insanın canını alan kanlı ve korkunç mirasın bir parçasını da bu gizli anlaşma şebekeleri oluşturuyordu zaten…[8]

Yani Araplara, Osmanlı’ya karşı ayaklanma karşılığında bağımsızlık vaat edilirken aynı anda emperyalist devletler, o toprakları Sykes-Picot anlaşmasıyla paylaşıyorlardı. Sykes-Picot ile paylaşılan bu topraklar hiç rahat yüzü görmedi, 15 yıldır da bir kaos giderek gelişiyor. AKP yönetiminin Osmanlı fantezileri, Türkiye’yi bu kaosun içine çekiyor.

Irak, Suriye, Yemen, Libya’da devletler yıkıldı; Lübnan’ın geleceği belirsiz, Ürdün bir sığınmacı dalgası altında eziliyor. IŞİD tüm çevre ülkeleri etkiliyor, Türkiye’yi Suriye’ye çekmeye çalışıyor, Türkiye de NATO’yu Karadeniz’e... Türkiye’nin sınırları geçirgenleşiyor, hazirandan bu yana giderek yoğunlaşan çatışmalar yeni bir boyut kazanıyor.

Kürtler, Suriye’de de isyan hâlinde; ABD, Rusya bu isyanı destekliyor. Irak Kürtleri otonomi ilan etmeye hazırlanıyor bağımsızlık resmen tartışmaya açıldı. Mısır’da, rejim Sina yarımadasında kontrolü kaybediyor. Petrol fiyatları körfez monarşilerinin ekonomilerini zorluyor. Suudi rejiminin İran’a karşı, Suriye ve Yemen’de yürüttüğü vekâlet savaşı bölgeyi etkiliyor. Bu savaşlar ve toplumsal dengeleri zorlayan bir yapılanma projesi Suudi rejimin geleceğini tehdit ediyor.

The Economist “Avrupa ve Amerika hatalar yaptı ama Arap dünyasının sefaleti esas olarak kendi marifeti”. Bu “savaşlar uygarlıklar çatışması değil, uygarlık içi bir çatışma” diyor. “ABD ve Avrupa’nın pek bir sorumluluğu yok! Aslında Araplar birbirini yiyor!” demeye getiriyor.

Aklıma, yıllar önce Andrew Mango ile yaşadığım kısa bir “atışma” geldi. Mango, “Hep Batı’ı suçluyorsunuz. Biraz da aynaya baksanız ya” diyordu. Ben de, “İyi de ne zaman aynaya bakmak için başımızı kaldırsak ayna ile aramızda bir başkasını görüyoruz. Önce siz aradan çekilin bir bakalım” dedim. Mango cevap vermedi.

Avrupa’da kapitalizm gelişirken Arap dünyasında başlayan gerilemeye kadar gitmeyelim. Filistin sorununu da bir yana koyalım. Ama, bugüne kadar, bölgedeki en gerici rejimlerin ABD ve Batı tarafından desteklendiğini anımsayalım.

11 Eylül’den bu yana, Afganistan’da Taliban, Irak’ta Saddam rejimlerinin yıkılmasıyla İran bölgede yükselmeye başladı. ABD Irak’ta direnişi bastıramayınca, çok yararlı bir “rastlantı” olarak Sünnî-Şiî düşmanlığı alevlendi. Libya’nın yıkılmasıyla radikal gruplar yeni silah kaynaklarına ulaştılar, Avrupa’ya yönelik bir göç dalgası başladı.

Çin’in Ortadoğu’ya girişine bir cevap olarak ve İran ekonomisinin büyük potansiyellerini Batı’ya açmak için başlayan Nükleer anlaşma süreci Arap dünyasında dağılmayı hızlandırdı. ABD ile İran konusunda anlaşamayınca, Suudi rejimi İran’a karşı kendi başının çaresine bakmaya karar verdi. Suudilerin İran korkusu, ABD silahlarına iştahı artırdı. Şimdi, Suriye’de İslâmcı çeteleri besliyor, Yemen’de Şiî isyancıları bombalıyor, tüm Ortadoğu’da bir Sünnî cephe kurmaya çalışıyor, bu arada Lübnan devletine verdiği 3 milyar dolar desteği çekiyor.

Suriye savaşı, Rusya’nın bölgeye geri dönmesine, İran’ın, “terörist devlet” kategorisinden çıkarak Batı’yı tehdit eden IŞİD çetelerine karşı savaşan, yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülke konumuna geçmesine olanak verdi.

İlk tekmeyi ABD attı. Sykes-Picot düzeni dağılırken Irak, Suriye, Libya’dan sonra, en büyük faturanın, yalnızlaşarak Suudilere yanaşan, sınırları delinen AKP Türkiye’si ile, kendi imalatı bir ekonomik-siyasi krize doğru hızla koşan Suudi Arabistan’ın üzerinde kalacağı söylenebilir. Ayna ile aramızdaki şey ise, orada durmaya daha uzun süre devam ediyor.[9]

Özetle geçen 100 yılın ardından, dönemin emperyalist güçleri Britanya ile Fransa’nın gizlice yaptıkları, Bolşevik Devrimi sayesinde dünyaya faş olan Sykes-Picot çatırdıyorken; deyim yerindeyse “Birinci Sykes-Picot”da “evdeki hesaplar çarşıya uymamıştı”. Eğer “yapılmaktaysa” kuvvetle muhtemel ki, ikincisinde de “uymayacak” gibi duruyor.

Ortadoğu’da XX. yüzyılda dönemin ruhuna uygun biçimde bütün sorunlu yanlarıyla birlikte “ulusçulukla” tanımlanmış “Birinci Sykes-Picot”nun aksine, “ikincisinin” içini doldurmaya çalıştıkları ana ideolojik harç “siyasal İslâm” olarak tezahür etmekte. Bu da daha derin sorunları beraberinde getiriyor.

Zira çıkarları doğrultusunda yeni haritalar arzulayan Batılılar “siyasal İslâm”dan kendi neo-liberal düzenlerine uyacak türden istikrar içeren bir çerçeveyi nafile umut etmekteler. Oysa alenen içinden “demokrasi” de çıkaramayacaklarının farkında oldukları El Kaide’nin ideolojisini bile devreye sokar hâldeler.

Bölgenin seküler modernleşme sürecinden geçmiş ahalisini dışlayıp salt kendilerine “yerellik” atfeden siyasal İslâmcıları ise fırsattan istifade “sınırsız” bir İslâm coğrafyası yaratma peşinde koşuyorlar. Bu da nafile…

Ortadoğu’da “Sykes- Picot”nun farklı sınırlara soktuğu Kürtler örneğin “bağımsızlık” arzuluyor.[10]

 

I.2) ABD KAPANI

 

“Cantilenam, eandem cantas/ Hep aynı şarkıyı söylüyorsun,” denilmesi pahasına tekrarlayalım: “Anceps remedium melius quam nullum/ Şüpheli ilâç, hiç yoktan daha iyidir,” ambalajıyla bize sunulmaya kalkışılan ABD emperyalizmi, bölge halklarının haklı talepleri için bir kapandır.

Örneğin “IŞİD’in finansörü,[11] ABD işbirlikçisi Körfez monarşileri”yken;[12] Barack Obama markasının George W. Bush’un savaş kışkırtıcılığına karşı barışçı bir karşıtlık olarak biçimlendirilmiş olan görüntüsü dışında, ABD’nin Ortadoğu’daki dış politikasında bir başkanın diğerinden “daha iyi” olduğunu gösterecek hiçbir ciddi değişiklik olmamıştır.[13]

ABD Başkanı Obama, bundan birkaç yıl önce ülkesinin dümenini büyük ölçüde Doğu Asya’ya kırdı. Bunda yükselen Çin’in bölgedeki iddialı tutumunun ve de Amerika’nın Asya-Pasifik’teki rolünün, Çin’in saygı göstermek zorunda kalacağı, birincil stratejik menfaat olarak değerlendirilmesi gerektiği iddiasının payı vardı.

Bu değişiklikle birlikte, ABD’nin Ortadoğu’ya çok fazla müdahil olup çok az olumlu sonuç elde ettiği ve artık dış politika önceliklerini yeniden belirleme zamanının geldiği Obama tarafından kabul edilmiş de oldu.

2012’deki dönüş, Neo-Con’lar olarak adlandırılan yeni muhafazakârların eski Başkan George W. Bush döneminde gösterdikleri ve 2003 Irak işgali felaketi ile zirve yapan bölge yaklaşımının gecikmeli olarak düzeltilmesiydi. “Demokrasi teşviki” ve Irak halkı tarafından sıcak karşılanma hayalleri, beklenmedik bir direnç duvarına çarpmıştı…

Ne menfaatlerle ilgili gerçekçi argümanlar ne de etik ilkesel kaygılar ABD’nin Ortadoğu’dan uzaklaşmasına yol açacakken; Washington, Batılı askeri güçlerin sömürgecilik sonrası Ortadoğu’daki müdahalelerin niçin IŞİD gibi aşırılık yanlısı tehlikeli direniş türlerinin doğmasına yol açtığını ve müdahaleye yol açan sorunları bizzat nasıl tırmandırdığını anlamayı reddediyor[14] ve Ortadoğu’daki yangını körüklüyorlar.

“Nasıl” mı? Halkları birbirine düşman edip, kırdırtarak…

Örneğin CIA Başkanı John Brennan, ne olursa olsun Suriye ve Irak’ın bölüneceği bir tablo çizerken; Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüğünün yeniden sağlanabileceği, merkezi hükümet tarafından yönetilebileceğinden kuşkulu olduğu mesajını verip, “Suriye ve Irak’ın yeniden biraraya gelip gelemeyeceğini bilmiyorum. Çok fazla kan döküldü, çok fazla yıkım yapıldı. Her iki ülkede adil biçimde yönetecek merkezi hükümetlerin kurulduğunu görmeye ömrümüm yeteceğinden şüpheliyim,” vurgusuyla ekledi: “IŞİD Suriye ve Irak’ta daha epey bir süre varlığını sürdürecek. Suriye’de IŞİD’e karşı sahada bazı başarılar kazansak da siyasi, ekonomik reformlar, toplumsal ve dinsel gerilimler ve mezhepsel çatışmalar bağlamında zorluklar daha da artacak.”[15]

Aynı konuya ilişkin olarak Bağdat’taki konuşmasında ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, bölgenin geleceğini nasıl biçimlendireceklerini şu sözlerle dile getiriyordu: “Bunlar tarihte suni sınırlar çizdiğimiz, birbirinden tamamen ayrı etnik, dini, kültürel gruplardan suni devletler yarattığımız, ‘bunu alın ve burada birlikte yaşayın’ dediğimiz yerler.”

Hemen hemen aynı günlerde New York Times’dan “Bağdat’taki BM görevlileri, uluslararası toplumun Irak’ın bölünmesini nasıl idare edeceğini sessizce çalışmaya başladı” yönündeki haber ve yorumları da gazetelere aktarılıyordu.

Söylenenleri Sykes-Picot anlaşmasının artık tarih olduğu yönündeki tartışmalarla birlikte ele alırsak yapılmak istenen konusunda daha açık bir fikre sahip olabiliriz…

Yani bölgenin mezhep farklılıklarına varıncaya kadar ayrışması, cemaatlere, topluluklara bölünmesi, bunlar üzerinden yeniden dizayn edilmesi hedeflenmektedir...

 

SÜNNÎ-ŞİÎ REKABETİ[16]

Ortadoğu’da özellikle son yıllarda yükselişe geçen mezhep kavgasının kökleri çok eski bir döneme dayansa da, Sünnî ve Şiîler arasındaki son dönemdeki rekabetin siyasi nedenleri bulunuyor

Ortadoğu’da artan Şiî-Sünnî geriliminin kökleri, VII. yüzyıla kadar uzanıyor. Hz. Muhammed’in 632 yılındaki ölümünün ardından, halifeliği Hz. Ebu Bekir’in almasını savunanlar ve buna karşın Hz. Muhammed’le kan bağı olan Hz. Ali’nin halife olmasını isteyen kişiler arasındaki ayrım, zaman içinde mezheplerin ortaya çıkmasıyla derinleşti. Şiî’ler Hz. Ali’den önce halife olan Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ı, Hz. Ali’nin hakkını ihlâl ettikleri gerekçesiyle ‘gasıp’ (gasp eden) olarak tanımlıyor. Sünnîler ise Hz. Muhammed’in ölümünün ardından Hz. Ebu Bekir’i halife olarak kabul ediyor. Kur’an ve Hz. Muhammed’in öğretileri iki mezhep tarafından da temel olarak kabul edilirken, Şiîler din adamlarının rehberliği altındaki İslâm’ı benimsiyor; Sünnîler ise dini metinlerin yorumlarını esas alan görüşü kabul ediyor.

İki mezhebin ayrılma yaşadığı olaylardan en önemlisi Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in Emevi halifesi Yezid tarafından öldürülmesi. Şiîler, 680 yılında Irak’ın Kerbela kentinde meydana gelen ve tarihe ‘Kerbela Olayı’ olarak geçen bu suikast için her yıl yas tutarken, Sünnî inancında matem yapılmaması kaidesinden hareketle bu gün sadece ibadet edilerek geçirilir. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in Yezid’in ordusu tarafından katledilmesi ve kafasının kesilmesi olayı Şiî inancında Sünnî kültüründen çok daha büyük bir yere sahiptir. Kerbala, Şiî tarihi için en önemli olaylardan biri olarak biliniyor. Şiî ve Sünnîler ibadet, kültür, İslâm hukuku ve din kurumları konularında birçok noktada birbirinden ayrılıyor. Sünnî kelimesi ‘Ahl el-Sunnah’ (Gelenek insanları) ifadesinden geliyor; bu inanca mensup kişiler Hz. Muhammed’in öğretileri, eylemleri ve sözlerine bağlı kalarak yaşıyor.’Şîa’ terimi ise ‘takipçiler’ anlamına geliyor; Şiîler için Hz. Muhammed’in yanı sıra Hz. Ali’ye de bağlılığı ifade ediyor. 

Şiî ve Sünnîlerin tarih boyunca birbirleriyle savaştıkları yönündeki yaygın görüş ise yakın tarihimizde sık sık yaşanan çatışmaların yarattığı bir yanılgı. Şiî Safevilerin, Sünnî Osmanlılar ile yaptığı savaşlar, iki mezhebin çatıştığı dönemlere örnek olarak gösterilebilir. Ancak Hz. Ali’nin ölümünün ardından birçok kanlı savaşa girişen Şiî ve Sünnî nüfus, tarih içinde birbirleriyle barış içinde yaşadıkları, mezhepler arası evliliklere izin verildiği dönemlere de sahip. Avrupa’da 1618 ile 1648 yılları arasında siyasi ve ekonomik nedenlerin yanı sıra Protestan ve Katolik mezheplerinin mücadelesine sahne olan ‘Otuz Yıl Savaşı’nın yaşandığı dönemde, İslâm dünyası içindeki Sünnî ve Şiî nüfusu birbirleriyle barış içinde yaşıyordu. ‘Otuz Yıl Savaşı’ döneminde Protestan ve Katolik mezheplerinden 8 milyon kişinin öldüğü tahmin ediliyor. Ortadoğu’da mezhepçiliğin yeniden yayılmaya başlaması ve savaşlara neden olmasının sebebi olarak XX. yüzyılın başlarında Irak ve Suriye’de yükselmeye başlayan ‘Arap milliyetçiliği’ akımının önemli bir rol oynadığı düşünülüyor.

Günümüzde Ortadoğu’da yaşanan savaş ve çatışma ortamlarında mezhepsel farklılıklar önemli bir rol oynuyor. Suriye’deki iç savaşta Sünnîler, Şiî Nusayrîlerle savaşırken, Yemen’de İran tarafından desteklenen Şiî kökenli Husi isyancılar Suudi Arabistan tarafından desteklenen Sünnî hükümetle savaşıyor. Irak’ta yaşanan politik istikrarsızlık ve IŞİD’in yükselişindeki sebeplerden biriyse Şiî ve Sünnî kesimin birbirine karşı derin güvensizliği. Pakistan ve Afganistan’da da Şiî azınlık ve Sünnîler arasında yüksek tansiyon olduğu biliniyor. Afganistan’da Sünnî Taliban sık sık Şiî kökenli azınlık Hazaralar’a saldırıyor. Irak’ın işgali ve Arap Baharı bölgede Şiî ve Sünnî’ler arasındaki mezhep temelli şiddetin kalıcı hâle gelmesine katkı sağladı.

İran ve Suudi Arabistan arasında gerilime yol açan noktalardan biri de mezhepler üzerinden etkilerini yayma çabaları oldu. Suudi Arabistan’ın kendi Radikal Vahhabîlik mezhebini diğer Sünnî ülkelere yayma çalışmaları Tahran’ı rahatsız ederken, İran da devrimden sonra kendi doktrinini geliştirdi. 

İslâm Devrimi’nin ardından İran’ın ‘Velayet-i Fakih’ doktriniyle devleti din adamlarının yönetmesini sağlayan Ayetullah Humeyni, dünyadaki bütün Şiîlerin bağlı olduğu bir liderlik sistemi geliştirdi. Bu doktrine göre, Irak, Yemen, Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi ülkelerde yaşayan Şiîlerden, İran’ın dini liderine bağlı hâle gelmeleri isteniyor. Humeyni’nin 1970 yılında yazdığı ‘Velayet-i Fakih-İslâm Devleti’ isimli kitapta yer alan “Kayıp Onikinci İmam’ın tekrar ortaya çıkacağı güne kadar Şiî siyasal anlayışını bilen birinin devleti yönetmesi gerekir” ifadeleriyle İran’daki ‘dini liderlik’ statüsü kutsanıyor. Suudi Arabistan ve bölgedeki diğer Sünnî ülkeler, İran’ın dini liderleri ve Velayet-i Fakih doktrini ile diğer ülkelerdeki Şiî nüfusa kolayca müdahale edebildiğini öne sürüyor. 

Şiî nüfusun, geçmişte Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturmasına karşın, ABD merkezli Pew Research Center’ın açıkladığı rakamlara göre, şu anda dünya üzerindeki Müslüman nüfusunun sadece yüzde 10 ila 13’ünü Şiîler oluşturuyor. Müslümanların yüzde 87- 90’ı ise Sünnî. 2010 tarihli araştırmaya göre, dünya üzerinde 1.57 milyar Müslüman bulunuyor.

  • 77 milyonluk nüfusunun yüzde 95’i Şiî olan İran, dünyadaki Şiî nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapıyor. Şiîlerin çoğunlukta olduğu diğer ülkeler Irak, Bahreyn ve Lübnan.
  • Irak nüfusunun yüzde 61 ila 80 arasındaki kesiminin Şiî olduğu biliniyor. Irak’ta Sünnî Saddam Hüseyin, çoğunluğu Şiî nüfusu yıllarca demir yumrukla yönetmişti. Irak’taki şu andaki hükümet ise İran’ın desteklediği Şiî bir hükümet.
  • Lübnan’da ise halkın yüzde 45 ila 55’i arasında bir kesimin Şiî olduğu tahmin ediliyor. Lübnan’da halkın çoğunluğunun ve buna uyumlu olarak hükümetin Şiî olmasına rağmen birçok ülkede azınlık durumundaki mezhep mensupları yönetim koltuğunda oturuyor.
  • Bahreyn’de vatandaşların yaklaşık yüzde 70’inin Şiî olmasına karşın, ülkedeki yönetim Sünnî Kral Hamad Bin İsa El Halife’nin elinde. Bahreyn’de Arap Baharı esnasında İran destekli Şiîlerin yönetime karşı başkaldırısı Suudi Arabistan’ın ülkeye asker göndermesiyle engellenmişti.
  • Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’da ise nüfusun yüzde 90’ından fazlası Sünnî mezhebine mensup.
  • Ortadoğu’da birçok ülkede Şiî ve Sünnîlerin birbirine yakın nüfuslarda olduğu görülüyor. Yemen’de nüfusun yüzde 40’ı Şiî. Bu da siyasi sorunların ortaya çıktığı süreçlerde ‘mezhep kartının’ aktif olarak kullanılmasına neden oluyor. Yemen’de Şiî destekli Husilerle, S. Arabistan destekli Yemen hükümeti savaşıyor.
  • Suriye’de nüfusun yaklaşık yüzde 75’ini Sünnîler oluşturuyor. Ülke 1970 yılından bu yana Şiîliğin bir kolu Nusayrî Hafız Esad ve oğlu Beşar Esad tarafından yönetiliyor. Suriye’deki iç savaşta mezhep faktörü ön plana çıkıyor.
  • Pakistan’da nüfusun yüzde 70’ini Sünnîler oluştururken, Afganistan’ın yüzde 80’inden fazlası Sünnî mezhebine mensup.

 

Açıkça görülmesi gerekir ki, Biden’in sözleri ezilen mezhep ve uluslar için bir “kurtuluş ışığı”, zaten dayatma olan Sykes-Picot’un haksızlıkların kaldırılarak “düzeltilmesi” değildir. Aksine bölgede var olan karmaşık durumun ve çatışmaların Irak ve Suriye ile sınırlı olmadan daha da yaygınlaştırılmasına ve derinleştirilmesine yönelik gerici planlardır. Bölgenin gerici devletlerinin ulusların özgürlüğüne -Kürtlerin- karşı olmaları, mezheplerin ezilmesini desteklemeleri, her türlü anlaşmazlığı kendi gerici amaçları için kullanmaları emperyalist güçlerin dışarıdan müdahaleler yapabilmelerine geniş bir zemin sunmaktadır.[17]

O hâlde ABD kapanına düşerek, Epiktetos’un, “Başkasına ait olan bir üstünlükle övünmeyin,” uyarısının muhatabı olanların konumları üzerine bir kez daha düşünmelerinde büyük yarar vardır, olacaktır…

 

  1. AYRIM: “İRAN” DEYİNCE 

 

Mustafa Peköz’ün, “Uluslararası ilişkilerin merkezindeki ülke”[18] olarak nitelediği İran sadece İran olmayıp; Ergin Yıldızoğlu’na, “Suriye aslında İran, o da başka bir şey”[19] dedirten konumuyla; bölge(miz)de “İranlı yeni dönem”e[20] kapı açan bir gerçektir. Çünkü artık “Yükselen İran”dan[21] söz edip, stratejik konumunun kavraması gereken koordinatlardan geçiyoruz…

 

II.1) STRATEJİK KONUMU (İDDİASI)

 

“Nasıl” mı?

İran, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin müsteşarı, “Başkenti Bağdat olan tarihteki İran İmparatorluğu’nun geri döndüğü”nü açıkladı.

‘Al Kuds Al Arabi’, Ruhani’nin müsteşarı Ali Yunus’un, daha da ileriye giderek “Bütün Ortadoğu İran’dır, İslâmi radikalizmin, tekfirciliğin, ateizmin, Yeni Osmanlıcıların, Vahhabîler’in, Batı’nın ve Siyonizm’in karşısında duracağız” dediğini yazdı.

Gazete, bu sözlere eş zamanlı olarak Suudi Dışişleri Bakanının “İran, artık Irak’a hâkim” şeklinde açıklama yaptığını ve ABD Genelkurmay Başkanının, “İran’ın Irak’a müdahalesi artık çok açık” dediğini aktardı.[22]

“İran neden böylesine öne çıktı” mı?

Büyük resme bakılınca görünen ABD; Rusya ile Doğu Avrupa’da, Çin ile Orta Asya’da bilek güreşine tutuşmuşken, iki ülkenin Ortadoğu ve Orta Asya’da artan etkisi karşısında yetersiz kalıyor. Rusya’nın İran’ın nükleer teknolojisine katkısı malum, Ortadoğu’ya rahatça nüfuz edebiliyor. Çin, bir yandan Suud ve Körfez’le diğer yandan İran ile yakın enerji ilişkisi yürütüyor. Yani Rusya ile Çin’in bölgede herkesle ilişkileri var. ABD’nin yok. İran ile anlaşma kartları yeniden kardı...

Obama için İran’la anlaşma, radikal İslâm’ın kaynağı görüp de dizginleyemediği Sünnî/ Vahhabî güçler ve onların sağladığı iklimle beslenerek küresel tehdide dönüşen IŞİD’a karşı manevraydı.[23]

Bu tabloda ABD İranlı silahlı muhalif grup ‘İran Halkın Mücahitleri Örgütü’nü “terörist örgüt”ler listesinden çıkardı. İran’ın nükleer meselesine “kırmızı çizgiler”in konuşulduğu bir dönemde ‘İran Halkın Mücahitleri Örgütü’nün ABD’nin terörist örgütler listesinden çıkarılması pek tesadüfî durmuyorken;[24] Irak ve Suriye’de de net olarak görüldü ki, İran’a rağmen bölgede bir şeyler yapmak kolay değil ve İran kaynaklarını çok zorlayarak, kapasitesini çok zorlayarak da olsa kendisine de çok zarar vereceğini düşündüğü Suriye’deki rejim değişikliğini engellemeyi başardı. İyi ya da kötü olması başka bir hikâye. İran’a rağmen bir şeyler yapmaktansa İran’la birlikte ya da İran’ı da yanınıza alarak bir şeyler yapmak daha gerçekçi bir yaklaşım oldu. Onun sonucunda da ABD bu adımı attı. İran da Obama’nın savaş dışı metodlar kullanarak kendisi üzerinde kurmuş olduğu baskının sıkıntıları nedeniyle buna mecbur kaldı.[25]

Evet İran ile ‘Nükleer Anlaşma’ Ortadoğu’da Sünnîlerle giderek büyüyen bir çatışma içindeki Şiîler açısından zafer teşkil ediyorken; Beşşar Esad’a Suriye’de iktidarda kalmasına izin verileceğine dair azımsanmayacak umut sunuyordu.[26]

Evet, evet kim ne derse desin… “İran Anlaşması: Ortadoğu için bir oyun-değiştirici” olması yanında, “Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi”nin önü açmıştı.[27]

İran’ın bugünkü nüfuz haritası İslâm Devrimi sonrasından çok daha yaygın bir görünüm arz etmekte ve daha da yayılma eğilimi taşımaktaydı.

İran’ın nüfuz alanı olarak Suriye’yi stratejik müttefik olarak tanımlamak mümkün olduğu gibi Lübnan Hizbullahını stratejik-mezhebi müttefik olarak tanımlamak mümkündür.

İran-Irak savaşı esnasında çıkan Sovyetler Birliği-Afganistan savaşı da İran’a nüfuzunu komşu Afganistan’a yayma fırsatı verdi. İran nüfuzunu hem Afganlı Şiî direniş grupları üzerinden ve hem de Sünnî direniş grupları üzerinden Afganistan’a yayma fırsatı buldu.

Zamanla Sünnî gruplar üzerindeki etkisi azalsa da, İran’ın Afganistan’daki Şiî gruplar üzerinden nüfuz ve etkisi bugün her zamankinden çok daha fazladır.

Sovyetlerin dağılmasından sonra, farklı mezheplere sahip olmasına rağmen İran Tacikistan’da da önemli bir nüfuz alanı oluşturmuştu.

İsrail Filistin çatışması İran’ın Filistinli gruplar arasında, özellikle de İslâmi Cihad örgütü üzerinden nüfuz alanı oluşturmasına zemin hazırlamıştı. Hamas üzerinde de etkisi olmakla birlikte Hamas’ın Müslüman Kardeşler bağlantısı, mezhep ve İran’a hasım Arap faktörler Hamas’ın tam olarak İran nüfuzu altına girmesini engellemişti.

Son dönemde İran iki nüfuz sahası daha bulmuştu. Birisi, İmam Humeyni’nin yapamadığını, Saddam’ın devrilmesini, Amerika’nın Saddam’ı devirerek Şiî çoğunluğun iktidarına yol açtığı Irak’tı. Amerikan nüfuzu azaldıkça Irak’taki İran nüfuzu mezhebi ve stratejik zeminlerde güçlenecekti.

Burada asıl dikkati çeken hususu İran-Irak-Suriye-Lübnan Hizbullah’ı ekseninin oluşmuş olmasıydı. Yani İran, Kuzey Irak ve Irak Sünnîleri bir tarafa bırakılırsa, artık karadan Akdeniz’e kadar uzanabilmekteydi.

Diğer ve yeni nüfuz sahası da Sudan’dı. Sudan’ın İsrail’i silah fabrikasını bombalamakla suçlaması ardından İran’ın Sudan’a savaş gemisi göndermesi ve verdiği mesajlar İran’ın artık nüfuz alanını Kızıldeniz’e kadar genişlettiğini göstermekteydi.[28]

 

II.2) ABD’DEN T.“C”YE

 

Nihayetinde çok şey Robert Fisk’in, “Güçlü bir Tahran, Körfez’de ABD’nin polisine dönüşebilir… Bu yüzden Ortadoğu’daki gelecek siyasi depreme dikkat edin. Ancak bütün bu ‘eğer’leri de hatırlayın,”[29] uyarısındaki üzere tecelli ederken; ABD’li stratejik araştırma kurumlarında İran’ın bölgedeki rolü ve ABD-İran ilişkilerinin geleceği üzerine alışılagelmiş olandan farklı sesler duyulur oldu.

Örneğin İran’a ağır ekonomik yaptırım uygulayan, müttefiklerini de buna zorlayan ABD’nin aslında ambargoyu kendisinin deldiği ortaya çıkması yanında, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Amir Abdullah da, “Bizden en çok petrol alan şirketler ABD’lilerdi”[30] derken; Washington kulislerinde tekrarlanan bir tespit, ABD’nin İran değerlendirmesinde değişikliğe gitmekte olduğuna işaret ediyordu: “Irak dağılıyor. Suriye yangın yeri. Pakistan dağılmaya yol açabilecek tehlikeli bir süreçte. Taliban Afganistan’da yeniden güçleniyor. Libya dağıldı. Suudi Arabistan ciddi bir iktidar krizine girmek üzere. İran ise bölgede bir istikrar adası olarak görünüyor.”[31]

Ayrıca stratejik konumu itibariyle İranlıların Irak’ta ortak olması, yavaş ama sağlam hareket eden İran’ın geleneksel siyasi söylemlerinde “büyük şeytan” olarak isimlendirdiği ABD ile yakınlaşmanın bir kanıtını[32] oluştururken; bunun en olgun örneğini de T.“C”nin oyun dışında tutulduğu Musul harekâtında gördük…

İran lideri Ayetullah Ali Hamaney’in başdanışmanı Ali Ekber Velayeti, İran’ın Musul operasyonuna doğrudan katılmadığını ifade ederek, bölge ülkelerinin operasyonuna katılma isteğini eleştirirken; “Bazı ülkeler Irak yönetiminden izin almadan bu ülkeye askeri güç göndermiştir. Bu mesele uluslararası kurallara aykırıdır. Bu ülkeler gelecekte oradan miras talep etmek amacıyla böylesi bir girişimde bulunmuştur. İran asla bu konuya doğrudan müdahil olmamaktadır. İran’ın Musul konusunda Bağdat yönetimine verdiği destek, danışmanlık yardımıdır ve bunu da Irak’tan gelen talep üzerine yapmaktadır,”[33] deyip T.“C”yi hedef almıştı…

 

III. AYRIM: IRAK’TAKİ DURUM

 

İbrahim Karagül’ün, “Irak üçe bölünür, haritalar değişir,”[34] dediği coğrafyaya ilişkin olarak, “Irak’ın yıkılışı kuruluşunda saklıdır,”[35] diyen Abdullah Muradoğlu’nun, “Irak’ın Lübnanlaştırılması”[36] gerçeğinin altını çizmesi boşuna değil…

Biraz gerilere gidersek: “… ‘Yeni Irak’,[37] iktidar için çekişen siyasi bloklar arasındaki nev-i şahsına münhasır çelişkiler ve tuhaf ironiler sebebiyle anlaşılmaz bir sürrealist tablo gibi görünüyor”ken;[38] Sami Suruş’un, “Obama Maliki’yi ulusal uzlaşı sağlamaya teşvik etse de, Irak başbakanının Kürtler ve Sünnîlerle barışmaya ne kadar istekli olduğu bilinmiyor,”[39] sorusu gerçek sorunun altını çiziyordu…

Çünkü, “ABD işgalin başından beri mezhep kartını oynayarak sömürgeci böl-yönet stratejisiyle zaman kazanmaya çalıştı; Sünnî direnişi bastıramayınca Şiîlerin Sünnîlere savaş açmasına göz yumdu.”[40]

Iraklı Kais Cevad’a göre, “ABD’nin Irak’ı mezhepsel ve etnik çizgilerde bölme girişimi”, “Mezhepsel proje savaş projesiydi ve barış projesi değildi.”[41]

Harvard Üniversitesi ‘Radcliffe Enstitüsü’nden Iraklı araştırmacı Haris Hasan el Karavi de, siyasilerin sorunlarla başa çıkmak için etnik ve mezhepsel kimliklere başvurduğunu belirterek, “Bu noktada haritayı değiştirmek Ortadoğu’yu istikrarsızlığa sürükler”[42] diyordu…

Ancak Irak’taki hâl kaçınılmaz olarak, muhafazakârlığı da besleyen[43] çözülmeyi devreye soktu.

‘Yekgirtuyi İslâmi Kurdistan/ Kürdistan İslâmi Birlik’ Partisi Irak Parlamentosu Grup Başkanı Dr Musena Emin, “Irak’ta iki çözüm yolu görünüyor. Stratejik çözüm Irak’ın üç farklı bölgeye ayrılmasıdır. Bu, ya Irak’ın üç farklı bölgeden oluşturulması ve tam federal bir sistemle bir çatı altında yönetilmesi ya da (birincisi başarılamazsa) Sünnî, Şiî ve Kürtler olmak üzere üç farklı devlete bölünme. Başka projeler kendini kandırmak anlamına gelir. Irak eskisi gibi merkezi olarak yönetilemez,” derken;[44] Irak’ta Amerikan güçlerinin 15 Aralık 2011’de çekilmesine paralel olarak etnik ve mezhepsel kılıçlar da çekildi. Şiî-Sünnî ve Kürt-Arap restleşmesi giderek çetrefilleşti. Rejim değişikliğine odaklı bir işgalin artçı etkileriydi bunlar. Sünnî Devlet Başkan Yardımcısı Tarık Haşimi’nin ölüm mangaları kurduğu suçlamasıyla hakkında tutuklama kararı çıkartılması Sünnî-Şiî hattındaki mevcut gerilimde yeni bir sıçrama oldu. Tutuklama kararına imza atan Yüksek Yargı Şûrası’ndaki 9 üyeden 7’sinin Sünnî olması bunun siyasete yansıma biçimini değiştirmiyor. Bağdat’tan kaçan Haşimi’yi kuzeydeki Kürt yönetiminin himaye etmesi gerilime Kürt faktörünü ekledi.

Yıllardır Bağdat’a karşı adeta zırh olarak kullandığı Amerikan güvencesini siyaseten olmasa da sahada yitiren Kürt yönetimi, iki şeyi birden yapıyordu: Bir yandan özerkliğin getirdiği avantajlarını Bağdat’la ipleri koparma pahasına korumaya çalışırken, diğer yandan ABD’nin çekilmesiyle oluşan destek açığını Türkiye ile kapatmaya çalışıyordu. Kürt yönetiminin yüzü Bağdat’a olduğundan daha çok Ankara’ya dönüktü. Suriye gibi uluslararası meselelerde İran’la eşgüdüm sergileyen Şiî Başbakan Nuri Maliki’nin “Irak’ın iç meselelerine müdahale ediyor,” diyerek, Türkiye ile arasına mesafeler koyması da “Türkiye-Kürdistan” ittifakının önünü açıyordu.[45]

Bu da Saddam sonrasındaki çok girift bir durumu, “Gordion Düğümü”nü karşımıza dikiyordu…

  1. yüzyılın başında (1919) Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılan Musul, Basra ve Bağdat Eyaletleri İngiliz mandası ve denetimi altında yeni bir yola koyulan Irak’ta, 3 Ekim 1932’de İngiliz kraliyetinden ayrılan Kral Faysal’lı Irak’ta, 1958 yılında Cumhuriyet ilan edilir. BAAS diktasıyla inim inim inletilen Saddam’lı Irak’a, 2003 yılında ABD ve ortaklarının saldırısıyla bugünkü yıkım ortaya çıkar.

Bu öyle girift bir durumdu ki, ABD işgali sonrasında Bağdat’taki Saddam Hüseyin heykelini eline geçirdiği bir balyozla yıkan Kadim Şerif Hasan el Jaburi, “Elimde olsa heykeli yeniden dikerdim ama öldürülmekten korkuyorum… Saddam sonrası Irak giderek daha da kötüleşiyor. Bush ve Blair yalancı, eğer bir mücrim olsaydım onları kendi ellerimle öldürürdüm,”[46] diyerek pişmanlığını ifade ederken; İngiltere eski Başbakanı Tony Blair’e de Irak’ın işgali ve istihbarat yalanları nedeniyle yargı yolu açılıyor. Blair hükümetinin işgal sürecindeki tüm kararlarını inceleyen Chilcott Komisyonu, Tony Blair’in İngiltere’yi yasa dışı savaşa sokmasından dolayı yargılanabileceğini açıklarken;[47] Irak işgaline İngiltere’nin ortak olmasını mercek altına alan 6 Temmuz 2016 tarihli raporda, “Irak’ın nükleer silah geliştirmesine imkân yoktu. Askeri müdahale son çare değildi. Blair işgalden bir yıl önce Bush’a ‘Her ne olursa olsun seninleyim,’ diye yazdı,”[48] ifadeleri yer alıyordu…

İlmek ilmek çözülen “Gordion Düğümü”nün güncel ve en hassas ilmeği artık Musul iken; iki yıl kadar IŞİD’in elinde bulunan kentin kurtarılmasına yönelik planlanan harekât, kentin hangi güçler arasında, ne şekilde paylaşılacağına dair anlaşmazlık nedeniyle tartışmalara yol açması yanında kriz üç noktada düğümleniyor: i) Musul’a kim girecek? ii) Statüsü ne olacak? iii) IŞİD’liler nereye gidecek?[49]

Bu soru(n)lara yanıt aranırken Abdullah Kıran, “Ortadoğu’da mezhebi hatlar, ırki hatlardan her zaman daha derin ve kırılgan olagelmişlerdir,”[50] dese de; mesele böyle konulamaz…

Irak’taki aşiret olgusu ile ülkenin etnik yapısı, dinsel ve mezhepsel bileşimin önemli unsurlarıdır ve Irak’ta Şiî ve Sünnî mezheplerine mensup kitlenin yanı sıra, kadim Arap Hıristiyan kiliselerine mensup genişçe bir dini azınlık ile başta Êzîdîler olmak üzere çeşitli dinsel topluluklar da mevcuttur.

Irak’taki tüm dini grupların ülke içinde gelişigüzel dağılmış, birçok yerde iç içe geçmiş kutsal mekânları bulunur. Keza Irak’ın ağırlıklı olarak Araplar, Kürtler ve Türkmenlerden oluşan ve Asurîler, Şabekler gibi azınlıkları da içeren demografik yapısı ne mezhepsel olarak ne de coğrafi açıdan homojen bir yapı ortaya koymaktadır.

Örneğin, Irak’ta büyük bir Müslüman aşiretin Kuzey’de yaşayan kolu Sünnî iken, aynı aşiretin Güney’deki kolu Şiî olabiliyor. Aynı şekilde Irak’ın kurucu unsurlarından biri olan Türkmen halkının da yüzde 60’ı aşan bir bölümü Şiî, gerisi Sünnî. Yine fazla konuşulmayan ama bilinmesinde yarar olan bir gerçek, İran’daki ana Şiî ekolü olan Meşhed ve Kum’un teolojik öğretileriyle, Irak Şiî ekolünün merkezleri olan ve ‘Havza’ olarak bilinen Kerbela ve Necef öğretilerinin belirgin ayrılıklar gösterdiği. Bu ayrılıklar sadece İran ile Irak Şiîlikleri arasında ciddi bir rekabet yaratmakla kalmayıp, iki ülke arasında da özgün farklılıklar ortaya çıkartıyordu. Dolayısıyla, Irak Şiîliğinin sırf mezhepdaşlık nedeniyle İran’ın siyasi vesayeti altında olduğunu söylemek olsa olsa, ya konuları bilmemekten, ya önyargılı bir mezhep anlayışına sahip olmaktan ya da bilinçli bir algı oluşturma amacından kaynaklanır.[51]

Bugünkü mezhep çatışmalarının ulaştığı vahim koordinatları “Mezhebi referanslı ‘ideoloji’ ile beslenen, ABD işgali”nden[52] bağımsız ele almak mümkün (ve doğru) değildir…

 

III.1) ABD İŞGALİ

 

‘The Independent’, Amerika ile müttefiklerinin Irak’ı petrol için işgal ettikleri yönündeki gizli yazışmaları yayınlarken; gazetenin 19 Nisan 2011’de manşetten duyurduğu yazışmalar, Mart 2003’teki işgalden önce Irak’ın petrol rezervlerinin işletilmesinin İngiliz hükümeti ve dünyanın önde gelen petrol şirketleri tarafından görüşüldüğünü ortaya çıkardı.[53]

Irak hikâyesinin ardında yatan aslî gerçek buydu; her şey Mazin Hammad’ın, “ABD şimdi tek bir tuğla koymadan yıktığı şehirlerden, Irak’tan çekiliyor,”[54] saptamasındaki üzereyken; belirtmeden geçmeyelim:

Irak’ta savaş sırasında kullanılan seyreltilmiş uranyum nedeniyle tek gözlü, iki kafalı ya da yarı insan yarı balık şeklinde bebekler doğuyordu![55]

Wikileaks’in yayımladığı belgeler Amerikan güçlerinin Iraklı direnişçileri teslim olsalar bile öldürdüğünü gösteriyordu![56]

Irak’ta 17 sivili katledip 100 bin dolar cezayla kurtulan Blackwater, silah kaçakçılığı suçlamalarından da 7.5 milyon dolar tazminat ödeyerek kurtuluyordu![57]

Sonrasındaki yıkımla çekip giderken; “Irak’a ‘özgürlük’ götüren ABD, ülkeyi parçalayacak koşulları” da[58] körüklemesi yanında; “Irak’ta savaşı bitiriyoruz. Ama Irak ile işimizi bitirmiyoruz,” diyordu ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü P.J. Crowley...[59]

Ayrıca da ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından yönetimin teslim edildiği, “ABD’nin Irak’taki diktatörü” unvanıyla anılan Paul Bremer, 10 yıl sonra Amerikan askerleri süresiz Irak’ta kalsaydı her şeyin daha iyi olacağını iddia ediyordu…[60]

Gerçekte de “ABD’nin ‘Irak’ın parçalanmasını önlemek amaçlı üç ayrı federal parça’ arzusunun sahadaki tezahürü”[61] olarak sunulan projeyle; “Sekiz yıl sekiz ay Irak’ta kalan ABD; ‘demokrasi getirmek’ şöyle dursun bölgeye sonuçta sadece mezhep kavgası getirdi.”[62]

 

III.2) LABORATUVARDA ÜRETİLEN IŞİD VİRÜSÜ

 

Bu zeminde yükselen IŞİD, ABD laboratuvarında üretilen bir virüstü…

Ve “IŞİD’in ‘inanılmaz’ işleri”,[63] ancak “IŞİD’in jeopolitiği”[64] ve Ortadoğu’yu (yeniden) biçimlendiren işleviyle kavranabilirdi! Çünkü, “IŞİD, Ortadoğu’daki geniş siyasi yelpazenin içinde bir ölçüde yabancı kalmış bir hareket değildir yalnızca, aynı zamanda batılı bir olgudur. Bu hareket, batının bölgedeki yeni sömürgeci maceralarının, Müslüman toplumların yabancılaştırılması ve şeytanlaştırılmasıyla birleşerek ortaya çıkarttığı korkunç bir sonuçtu.”[65]

Bu kime mi yarıyordu? Elbette bölgeyi bölüp parçalamakta fayda umanların işine değil mi?!

Devamla: 2014 yılı yazında Musul’un IŞİD tarafından elde edilmesi de, yine Saddam’ın Baas rejimi yetkililerinden Sünnî İzzet el Durri’nin organizasyonunun büyük yardımıyla meydana geliyor.

IŞİD’in bir devlet gibi hareket edebilmesi, petrol ve diğer malları kaçakçılık yoluyla satıp, para alması ile yine buna benzer birçok mafyavari kara para hareketleri yapabilmesinin nedenleri, eskiden beri Irak’ta bulunan ve bu işlerin nerede ve nasıl yapılacağını bilen bu Baas rejiminin karanlık isimlerinin IŞİD’e katılması ile mümkün oluyordu. Baas rejiminin acımasızlığı ve bazı terör yöntemleri de IŞİD tarafından kullanılmaya[66] devam ediliyordu.[67]

Irak ile Suriye üzerinde elde ettiği topraklarda ‘İslâm Devleti’ kurmaya çalışan IŞİD, Avusturya büyüklüğündeki topraklarını yönetmek için de ciddi bir maddi kaynağa ihtiyaç duyuyordu. Örgüt, her ay on binlerce savaşçısına 300 ila 2000 dolar arasında maaş ödüyorken; ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı David Cohen’in “En iyi finanse edilen terör organizasyonu” olarak nitelendirdiği örgütün 1 milyar dolardan fazla nakit parası olduğu söyleniyordu. Örneğin IMF’ye göre, 1.5 milyar dolarlık yıllık bütçesi ile Nikaragua’yla aynı sırada yer alıyor.[68]

Kolay mı? IŞİD’in sadece petrol kaçakçılığından aylık 10 milyon dolar para kazandığı tahmin ediliyorken;[69] ‘The Financial Times’, “Ana geliri petrol olan örgüt kontrolü altında tuttuğu bölgelerde günde 34 bin ila 40 bin varil petrol üretiyor, bunun da günlük 1.53 milyon dolarlık bir gelir anlamına geliyor,” diyor ve ekliyordu: “IŞİD’in petrol geliri 500 milyon civarında…”[70]

 

III.3) KÜRT AKTÖRÜ

 

Mahmut Oral’ın, “Suriye’den, Irak’tan, Kandil’den ve İran’dan gelip IŞİD’e karşı savaşıyorlar,”[71] notunu düştüğü koordinatlarda Kürtler, Ortadoğu’da devasa bir uluslaşma süreci yaşıyorlarken; Irak’ın kaderini nasıl petrol faktörü biçimlendirdiyse; yine aynı faktör[72] Kürt aktörünün geleceğini de etkileyecektir.

Güney Kürdistan’dan Rojava’ya uzanan olguların kanıtladığı üzere; bağımsızlık artık Kürt gündeminin önemli maddesi olmuştur.[73]

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani, AFP’yle röportajında, “Çağ anlayış çağı, Kürtlerle yaşadıkları devletlerin diyalogunu teşvik ediyoruz. Devlet hakkı doğal yoldan sağlanmalı” derken;[74] BBC’ye konuşan Barzani, Irak’ın zaten bölünmüş olduğu vurgusuyla, bağımsızlığın Kürtlerin doğal bir hakkı olduğunu belirtti.[75]

Seçimlerin Irak siyasetinde bir değişim sağlamaması hâlinde Kürt yönetiminin artık Bağdat’ın sorunlarının bir parçası olmayacağının altını çizen Mesud Barzani;[76] “Bağdat ile sorunumuz idari değildir. Sorun sınır sorunudur, bir milletin hakları sorunudur” deyip, “Her türlü gelişmeye hazır” olduklarını vurguladı.[77]

Ayrıca “Devlet olmamız için gereken her şeye sahibiz. Tek arzumuz kimseyle düşmanlık içine girmemek” diyen Irak Kürdistanı Parlamento Sözcüsü Dr. Firsat Sofi de ekledi: “Tek derdimiz Kürdistan coğrafyasını korumak ve herkesten buna saygı duyulmasını beklemek”.[78]

Bunlarla bağıntılı olarak IKBY Başkanlık Divanı Başkanı Fuad Hüseyin ve Dış İlişkiler Sorumlusu Felah Mustafa, Washington’da ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Başkan Yardımcısı Joe Biden ve Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Yardımcısı Tony Blinken ile görüşmesinde bağımsızlık için zemin yoklarken; görüşmelerinin ardından açıklama yapan heyet, ABD hükümetinden umduğu desteği bulamadığını açıkladı.[79]

Ardından Barzani, Kürt devleti gündemiyle gittiği Washington’da Obama ile görüşürken; Beyaz Saray, ona ABD’nin birleşik ve federal bir Irak’tan yana olan tavrının değişmediğini yineledi.[80]

Ancak bu kadar da değil.

Barzani’nin bağımsızlık için referanduma gidereceklerini açıklaması ve İsrail’in Irak’ta Kürt devleti kurulmasına destek vereceğini belirtmesi, İran’ın tepkisine neden olurken; İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Irak’ın bölünmesinin bir Siyonist planı olduğunu öne sürüp, şöyle dedi:

“Irak’ın parçalanmasıyla ilgili İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun isteklerinin gerçeklemesine izin vermeyeceğiz. IKBY liderleri Mesud Barzani ve Neçirvan Barzani’ye dostane ve açık olarak Irak anayasasının ihlâlinin herhangi bir tarafın çıkarına olmayacağını aktardık. Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığından bahsetmek, Kürdistan’ı birkaç 10 yıl öncesine geri götürmek demektir. Bunu kardeşçe IKBY yetkililerine söyledik. IKBY liderlerini soğukkanlı olmaya çağırıyoruz ve aceleci eylemlerden kaçınmalarını talep ediyoruz.”

Abdullahiyan, IKBY’nin bağımsızlığı konusunda “Türkiye’nin stratejik bakışının Tahran’la aynı olduğunu” ifade ederek şöyle devam etti: “Türkiyeli yetkililerle yaptığımız resmi görüşmelerde Irak’ın bölünmesine karşı olduklarını belirttiler. Ankara’nın bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına onay vermeyeceği inancındayız. Türkiye, koşullar gereği göreceli olarak Irak Kürtlerinin bazı isteklerini kabul edip yahut bu aşamada sert bir tepki vermekten kaçınabilir.”[81]

Tam da bu tabloda Fehim Taştekin’in deyişiyle, “Şu an Kürtler, ABD’nin tutumundan memnun değiller. Kürtler, güven istiyorlar. Bir de siyasi tanıma önemli. Bu anlamda siyasi bir tanıma önemli, Türkiye faktörü ABD açısından caydırıcı. ABD ikili oynuyor.”[82]

Bu da Musul harekâtını doğrudan etkiliyor. Örneğin, ‘Rudaw’ gazetesi, Tiz Kharabi Gawra ve Tiz Kharabi Bchuk bölgelerinin de peşmerge kontrolüne geçmesinin ardından Kürt güçlerinin Musul’daki ilerlemesinin durduğunu yazdı. Buna göre, peşmerge gelinen noktada hendekler kazıyor. Bu hendeklerin ötesindeki operasyonu ise Irak ordusu gerçekleştirecek. ‘Rudaw’a konuşan bir peşmerge komutanı, “Bu, Başkan Barzani’nin bize ilerlememiz için hedef koyduğu son nokta. Emir gelirse ilerleriz. Fakat şu an burada kalacağız,” diyor.[83]

Aynı konuda IKBY Başbakanı Neçirvan Barzani de, Irak merkezi hükümeti ve uluslararası koalisyon güçleriyle yapılan anlaşmada Peşmerge güçlerinin ilerlemesi için belirlenen bölgelerin çoğunluğunun kontrol altına alınıp görevin yerine getirdiğini açıklayıp, “IKBY hükümeti, DEAŞ sonrası Musul konusunda kaygılı. Hükümet, IŞİD sonrası Musul için siyasi bir anlaşmanın yapılması gerektiği kanısında,” değerlendirmesinde bulundu.[84]

 

III.4) IRAK’TAKİ İRAN FAKTÖRÜ

 

‘The Washington Post’un, “Irak’la iyi bir stratejik ortaklık kurmak İran’ın bölgesel etkisini kırar,”[85] tespitinin yerle yeksan olmasıyla birlikte, Yaser El Zeatire, “Araplarla İran birleşik bir Irak üzerinde anlaşmadan kimse istikrar beklemesin”;[86] Abdulbari Atwan, “Tahran Irak’ı karıştırabilir,”[87] derlerken; “İran Irak’ta hükümeti kuruyor; altyapısına sızıyor”[88] diye ekliyordu Tarık El Humeyid de…

Irak’ta 7 Mart 2010 tarihli genel seçimlerin galibi İyad Allavi, BBC’ye demecinde, “İran çok fazla müdahale ediyor, bu endişe verici” derken;[89] süreç içerisinde “Irak’ta borusu öten güç İran” oldu.[90]

 

  1. AYRIM: SURİYE DEPREMİ

 

İngiltere Başbakanı David Cameron’ın, Suriye’de süren iç savaşın kilitlendiği belirterek muhaliflere daha çok yardım yapılmasına rağmen Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın son aylar içinde daha da güç kazanmış olabileceğini itiraf ettiği;[91] ABD Genelkurmay Başkanı Martin Dempsey’in, “Esad kazanıyor mu” sorusuna, “Rüzgâr Esad’dan yana esiyor” yanıtını verdiği[92] koordinatlarda Andre Vitcheck’in, “Suriye savaşmaya karar verdi, kendisi ve bölgesi için. Sessizce ama sabırlı bir şekilde Ortadoğu’yu bitirmek isteyen Batı’nın, Katar’ın, Suudi Arabistan’ın, İsrail’in ve Türkiye’nin planlarına[93] karşı duruyor,”[94] saptamasına konu olan “Suriye artık bir dünya meselesidir,”[95] Cenk Ağcabay’ın ifadesindeki üzere…

“Suriye üzerinden yürütülen paylaşım savaşının ‘felaketle’ eşdeğer sonuçlara göz kırpar hâle gelmesi” yanında “III. Dünya Savaşı? Nükleer savaş?”[96] sorularını da telaffuz ettiren durumdan söz etmek hiç de abartı değildir…

“Putin’in yeni Suriye hamlesi”yle[97] Rusya faktörünün ağırlığını koyduğu, 30 Eylül 2015 tarihini takip eden bir yılda Suriye’deki dengeler değişti, savaşın seyri değişti.

Bilindiği gibi, Rusya 30 Eylül 2015 tarihinde Şam yönetiminin talebi üzerine Suriye’deki çatışmalara dâhil oldu. Moskova’nın Suriye devletinin yanında savaşa müdahil olması, çatışmaların seyrini değiştirdi. Kremlin’in de desteğini alan Suriye ordusu IŞİD ve diğer cihatçı yapılara karşı büyük bir üstünlük sağladı. Hama’dan Humus’a, Lazkiye’den Şam ve Halep’e kadar birçok bölgede cihatçılar yenilgiye uğratıldı. Suriye İnsan Hakları Ağı’nın istatistiklerine göre Rusya’nın operasyonlarında çok sayıda kişi yaşamının yitirdi.

Küresel güç oyununda eski etkili günlerine geri dönmek ve Ortadoğu’da oluşan güç boşluğunu doldurmak isteyen Moskova için Akdeniz’deki tek askeri üssünün bulunduğu Suriye, Sovyetler Birliği zamanından beri önemli bir müttefik. Suriye savaşı başladığından beri Rusya, diplomatik platformlarda Suriye devletinin yanında yer aldı. Rusya’nın ürettiği silahların en önemli alıcılarından biri olan rejime askeri desteğini de esirgemedi.

Ancak 2015 yılı Eylül ayına gelindiğinde, İran’ın askeri anlamda da destek verdiği Şam yönetimi, kendi kalesi olan Lazkiye’de bile cihatçılar karşısında zorlanmaya başlayınca, Rusya fiili olarak devreye girmeye karar verdi. Rus Parlamentosu’nun üst kanadı Federasyon Konseyi’nin oybirliğiyle onayından bir kaç saat sonra, Suriye’ye yönelik ilk hava saldırısı gerçekleştirdi. 30 Eylül 2015’te Humus’a düzenlenen bu ilk saldırıda 22 cihatçı öldü. Moskova, hedefinde IŞİD unsurlarının olduğunu öne sürdü ancak müdahalesinin başladığı ilk günden itibaren ÖSO, El Nusra gibi diğer cihatçı çeteleri de vurdu.

Rusya, Suriye’yi bombalamaya başladığında ABD öncülüğündeki IŞİD karşıtı koalisyon da havadan askeri operasyonlara devam ediyordu. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Rusya’nın bombalarının hedefinde IŞİD değil, Esad’a karşı çıkan güçler olduğunu söyledi. Benzer uyarılar İngiltere’den de geldi.

Rusya’nın askeri operasyonu, Suriye içindeki dengeleri hemen Şam lehine değiştirmeye başladı. Bunun üzerine, aralarında bölgesel ve küresel güçlerin yer aldığı 17 üyeli Uluslararası Suriye Destek grubu, Rus müdahalesinin başlamasından bir buçuk ay sonra Kasım’da Viyana’da bir araya gelerek yeni bir barış planı ve takvimi ortaya koydu.[98]

Selahattin Soro’nun ifadesiyle, “Rusya’nın Suriye’ye girişi stratejik”ken;[99] ‘The Economist’ Rusya’nın müdahalesinin savaşın gidişatını değiştirdiğini belirterek, “ABD’nin Suriye’de etkisiz bir politika izlemesi yüzünden koşulları Rusya’nın belirlemeye başladığını ve Moskova’nın müdahalesinin savaşın gidişatını değiştirdiğini belirterek ‘Esad’ın gitmesini isteyen Obama gidecek Esad kalacak,” dedi;[100] Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da, Esad’ı terörle mücadelede destekleseler bile, aralarında Türkiye ile ABD arasındaki gibi bir müttefiklik ilişkisi olmadığını notunu düştü.[101]

ABD’nin Esad konusunda, İslâmcıların tepkisini çekmek[102] pahasına hayırhah bir tutum içine girmek zorunda kaldığı tabloda Rojava ile ilişkilerini derinleştirdiği bir “sır” değildir.

Rojava’da iç güvenliğin sağlanması için oluşturulan Asayiş’in komutanı Ciwan İbrahim, “Bazı ülkeler Rojava’da destek sağladı, burada eğitim verdi. Tüm güçlere, komşu ülkelere çağrıda bulunuyoruz: Rojava’nın eğitime, ekipmana ve teknolojiye ihtiyacı var,” derken; Reuters’in haberinde, bölgedeki Kürt etkisinin artmasının NATO üyesi Türkiye’yi rahatsız ettiğini, Kürt yönetimine desteğin Batı’da hassas bir konu olduğunu belirtti.[103]

 

  1. AYRIM: ROJAVA’NIN HÂL VE GİDİŞATI

 

Öncelikle bir saptamanın altını çizelim: “PYD/YPG’nin Esad rejiminin yanı sıra, bölgede “vekâlet savaşını” sürdüren iki küresel gücün, Rusya ile ABD’nin desteğini sağlamış”[104] göründüğü durumda; “Savaş nasıl biterse bitsin bölgesel bir gerçeklik olan Kürtler açısındaki durumun savaştan önceki durumdan, olumlu manada, çok farklı olacağı bir gerçektir. Lakin bu, Kürtlerin tam arzuladıkları şeye tekabül edeceği anlamına gelmez, gelmeyecektir de.”[105]

Suriye’de PYD/YPG’nin dostları yanında düşmanlarının da

10.12.2016 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

“KIRIK MOZAİK”(İMİZ)İN PARÇASI SÜRYANÎLER

“İNSANLIK HÂLİ”NİN TERCÜMANI: FRANZ KAFKA

RESİM “SÜS” YA DA “AKSESUAR” DEĞİLDİR, OLAMAZ!

FUTBOL: GERÇEK VE BAĞINTILARIYLA TARTIŞALIM MI, TARTIŞMAYALIM MI?

EKİM’İN LENİN, LENİN’İN EKİM DESTANI

EGEMEN KLİKLER ARASI HESAPLAŞMA VEYA 15 TEMMUZ’UN ŞECERESİ[*]

SİYONİZM KARŞISINDA FİLİSTİN İLE ARAFAT’I[*]

ZEKÂ, YARATICILIK KADAR YÜREKLİLİKTİR KARİKATÜR(İST)[*]

BARIŞ (=HAYAT) İLE SAVAŞ (=ÖLÜM) HÂLİ[*]