ORHAN KEMAL: USTADIR, YERİ AYRIDIR, MÜHİMDİR

ORHAN KEMAL: USTADIR, YERİ AYRIDIR, MÜHİMDİR

“İnsanları alabildiğine sevmeyi, 

Bırakmazlar yanına. 

Böyle çekersin cezasını 

Üç duvar, bir kapı arasında.”[1]

 

Edebiyatımızın usta komünist[2] yazarı Orhan Kemal’i 2 Haziran 1970’te kaybettik.

Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü’nün, “Eserleri yol göstermeye, ufkumuzu açmaya, insanları sevmeye ve umudumuzu canlı tutmaya devam ediyor,”[3] vurgusuyla, “Orhan Kemal’i okumamış onlar, iyi yürekli, vicdanlı, merhametli ve umutlu olmak istiyorlarsa, yazarımızı okumaları gerektiğini söylüyorum,”[4] diye betimlediği O, edebiyatımızın en önemli isimlerinden biriyi... ‘Hanımın Çiftliği’, ‘Murtaza’, ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’, ‘Baba Evi’, ‘Avare Yıllar’, ‘Tersine Dünya’, ‘Ekmek Kavgası’, ‘72. Koğuş’, ‘Gurbet Kuşları’, ‘Vukuat Var’, ‘Kaçak’, vb’i pek çok yapıta imza atmıştı...

Kolay mı?

“Dili eskimeyen, anlattıklarıyla güncel olan, yaşayan birisi Orhan Kemal. Hayati Asılyazıcı’nın deyişiyle Orhan Kemal’in kitapları modern klasik… İnsanı, bizi anlatıyor. O insanların sorunları hiç değişmedi ki… Bizim uğraşımız zaten değiştirmek; insanlar daha mutlu olsunlar, sıkıntılardan arınsınlar, özgür olsunlar. Orhan Kemal’in eserleri bizi aydınlatmaya devam edecek”tir…[5]

* * * * *

Orhan Kemal, milletvekili ve bakanlık yapmış Abdülkadir Kemali Bey ile ortaokul mezunu aydın bir kadın olan Azime Hanım’ın oğludur. 15 Eylül 1914’te Adana’nın Ceyhan ilçesinde dünyaya geldi. Babası siyasal nedenlerle 1931’de Suriye’ye kaçınca, orta öğrenimini yarıda bıraktı ve Suriye’de bulaşıkçılık ve matbaa işçiliği yaptı. Bir yıl sonra tek başına Türkiye’ye dönerek Adana’da çırçır fabrikalarında işçilik ve kâtiplik yaptı. Bu yıllardaki birikimleri, ilerde romanlarına hayat vermiştir. 1937’de çırçır fabrikasında (Milli Mensucat) bir işçi olan Nuriye ile evlendi. Bir yıl sonra ilk çocuğu Yıldız doğdu.

1938’de Niğde’de askerliğini yaparken “Maksim Gorki ve Nâzım Hikmet kitapları okumak”, “Yabancı rejimler lehinde propaganda ve isyana muharrik” suçundan 5 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. 1940’ta, Bursa Cezaevi’nde tanıştığı Nâzım Hikmet’in toplumcu görüşlerinden etkilendi; kendisinden Fransızca, felsefe ve siyaset dersleri aldı. Orhan Kemal’i şiir yerine roman ve öykü yazmaya teşvik eden de Nâzım Hikmet oldu.

İlk öykülerini Bacaksız Orhan takma adıyla yayımladı. İlk kez 1943’te ‘İkdam Gazetesi’nde, ‘Asma Çubuğu’ öyküsünde Orhan Kemal adını kullandı.

1943’te tahliye olunca Adana’ya döndü. Amelelik ve hamallık gibi işlerde çalıştı. 1944’te doğan oğluna Nâzım adını verdi. 1949’da üçüncü çocuğu Kemali’nin doğumundan sonra, 1950’de ailesiyle İstanbul’a yerleşti ve ölümüne kadar kitap ve makale yazarak geçindi.

1958’de Sait Faik Hikâye Armağanı’nı ‘Kardeş Payı’ başlıklı öyküsüyle aldı.

1966’da “Hücre çalışması ve komünizm propagandası” yaptıkları gerekçesi ile iki arkadaşı ile birlikte tutuklandı. “Suç teşkil eden bir cihet bulunmadığı” yolundaki bilirkişi raporu üzerine bir ay sonra serbest bırakıldı.[6]

1967’de ‘72. Koğuş’ oyunu ile Ankara Sanatseverler Derneği tarafından en iyi oyun yazarı seçildi. 1969’da Türk Dil Kurumu Ödülü’nü ve Sait Faik Hikâye Armağanı’nı ‘Önce Ekmek’ başlıklı yapıtıyla aldı.

Bulgar Yazarlar Birliği’nin çağrısı üzerine gittiği Sofya’da, tedavi görmekte olduğu hastanede 2 Haziran 1970’te öldü.

* * * * *

Asıl adı Mehmet Raşit Öğütçü’ydü. Öğrenim durumu orta sondan terkti. İşçilik, dokumacılık, ambar memurluğu, kâtiplik gibi işlerde çalıştı. Askerliğini yaparken 5 yıl hapis cezasına mahkûm edildi.

Kendisi, İbrahim Balaban ile birlikte, Nâzım Hikmet’in, Bursa cezaevinden sanata sunduğu iki armağandan birisidir.

Nâzım Hikmet ile beraber 3.5 yıl aynı hapishanede, aynı koğuşta kalan Orhan Kemal; gerçekçi edebiyatın atar damarıdır; Talip Apaydın’ın yazdığı şiirindeki betimlemesiyle, “çağdaş Ferhat’tı Orhan Kemal”![7]

Çok acılar görmüş geçirmiş büyük bir edebiyatçı, yoksulluğuna inat güçlü bir yazardı. Yoksulları, işçileri, öğrencileri, “sokaktaki insanı” anlatan öykü ve romanlar yazdı.

Gerçekçi, yalın ve sıcak bir anlatıma sahiptir. Saf, yalın, kesinlikle ağdalı olmayan, gereksiz uzun cümlelerden ve uzun betimlemelerden arındırılmış bir dille kaleme alan büyük yazarlarındandır.

Onun bir yapıtlarını okurken olayları gerçekten anlatıcının ağzından dinliyormuş hissine kapılırsınız. Karakterleri genelde hayatın içinden, yanımızda yöremizde görebileceğimiz insanlar gibidir. Bu sıradan insanları romanlarında derinlemesine anlatır.

İşçi mahallelerini, fakir insanları fakirlik edebiyatı yapmadan, umudun ince bir sızı gibi verildiği bir tarzla anlatır. Yazdıklarında samimidir. Ortaokuldan terk ve hayatı boyunca işçi olarak çalışmış birisi olarak estetik kaygılardan uzak ve adeta sadece ve sadece yazmak için yazar. Belki de yazarın en büyük özelliğidir bu. Böylesine saf ve yalın yazıp, aynı zamanda bu kadar etkileyici olabilen ender yazarlardandır Orhan Kemal...

Bu nedenle de toplumun alt kesimlerini, “küçük” olarak nitelenen insanların “büyük” sevgi, üzüntü, acı, emeklerini o zamana kadar görülmemiş bir gerçekçilikle anlatan, her öyküsüne, her romanına derin bir insan sevgisi sinmiş, yaşadığı gibi yazmış, yazdığı gibi yaşamıştı.

Gerçekliği halkın gözüyle yansıtırken; emekçileri savunan Orhan Kemal, coğrafyamızı en iyi anlatanlardandır, ustadır, yeri ayrıdır, mühimdir… Diyebiliriz ki, coğrafyamızın Maksim Gorki’sidir…

O, yoksulluğu kendine dert edinmiştir. Yoksulluk insanı, insanın insanlığını yıpratan, küçülten, ezen bir olaydır Orhan Kemal’e göre. Yoksulluk insanlığı ne kadar yıpratırsa, ne kadar ezerse, ne kadar küçültürse küçültsün, insanlık cevherine gücü yetmez. İnsanlık, yoksulluk küllerinin altındaki közdür. Toprağın altındaki filizdir. Hiçbir şey, yoksulluk bile insanın insanlığını, iyiliğini mertliğini, güzelliğini elinden alamaz.

Kemalist estetikten radikal kopuşu gerçekleştiren, halkın yazarı, ‘Bereketli Topraklar’ın çocuğuydu… Orhan Kemal her şeyden önce etrafında olup bitenleri en içeriden entelektüel bir gözle izlerken; öyküleri genellikle dramatik bir sonla bitmeden sadece insanların o anki durumlarını gösterirdi.

Kendisine sorulduğunda “İnsan hikâyeleri anlatıyorum,” diyen Orhan Kemal, acı çeken insanların hikâyelerini anlatır gerçekten de.

Onun eserlerinde hayalin ya da başka coğrafyaların özellikleri değil; doğrudan doğruya kendi insanımız ve gerçekleri yer alır. Bu yüzden de, onun yazılarında her okuyucu kendine ait bir iz, anı, izlenim ya da referans bulur. Bu da, yazarın toplum gözünde popüler olmasını sağlar.

Özetin özeti, yapıtlarının özünde yer alan insan sevgisini edebî dünyası ile sentezleyerek yansıtmış bir yazardır.

Orhan Kemal, üretken bir yazardır. Onun bu üretkenliği popülerleşmesine katkı sağlamıştır. Yazı hayatı boyunca, 265 hikâye, 24 roman ve 5 tiyatro eseri yazan Orhan Kemal, yaşadığı mekânları, tanıdığı kişileri ve doğrudan doğruya duyumsadığı olayları yazıya geçirir.[8]

* * * * *

“Eşe dosta selam. İnandığım doğruların adamı oldum, böyle yaşadım, karınca kararınca bu doğruların savaşını daha çok sanatımla yapmaya çalıştım, kursağıma hakkım olmayan bir tek kuruş dahi girmemiştir,” diyen Orhan Kemal’i oğlu Işık Öğütçü, “O sahici ve samimi. Kimseyi kandırmıyor. Dürüst. Ne yazdıysa yaşamın içinden süzülüp gelen hayatlar. Tüm küçük insanlar yani bizler onun eserlerinin başkahramanıyız. Herkes kitaplarında kendinden ve çevresinden bir şeyler görüyor. Eserleri aynı zamanda sosyolojik, tarihsel, ekonomik, hukuksal pek çok veriyi içeriyor,”[9] derken haksız değildir.

Çünkü…

‘Yalancı Dünya’sında, “Gün doğmadan meşime-i şeb’den neler doğar… (Gün doğmadan gecenin rahminden/sonundan neler doğar)”…

‘Bereketli Topraklar Üzerinde’sinde, “İnsan dediğin, insanların uğruna canını feda etmeli, edemedi mi, kalabalık etmemeli dünyamıza”…

‘Kaçak’ında, “Marifet ölmemek, yaşamakta! Ölmek kolay, yaşamak zor. İnsan zora sarılmalı. Yılmamalı kolay kolay…”

‘Bir Filiz Vardı’sında, “Gerçekçilik, içinde yaşadığın topluma yer yer ayna tutmaktan ibaret değil ki. Asıl gerçeklik, asıl yurtseverlik, içinde yaşadığın toplumun bozuk düzenini görmek, bozukluğun nereden geldiğine akıl erdirmek, sonra da bu bozuklukları ortadan kaldırmağa çalışmak. Yurtseverlik, yurdunun insanlarını sevmek, yani, insan gibi yaşamalarını sağlamaya çalışmak. Buna engel olanlarla savaşmak...”

‘72. Koğuş’unda, “Tok karınla uyunan uykunun tadı bir başka oluyordu. İnsan korkunç rüyalar görmüyor, genç, güzel kadınlarla düşlerinde sevişiyor, iliklerine kadar ısınıyordu. Tokluk gibi var mıydı? Yaşasındı tokluk!”

‘Yüz Karası’sında, “Hayat, herkesin katıldığı başsız sonsuz bir koşudur. Bacakları kuvvetli, soluğu bol olan kazanır”…

‘Avare Yıllar’ında, “Çok kimse kendindeki kusurun farkındadır, fakat açığa vurmaktan çekinir. Kendindeki kusurları görebilmek bir özelliktir, bu kusurları söyleyebilmek ikinci özellik, hele kendisiyle alay edebilmek bir zekâdır”…

‘Dünya Evi’nde, “Mal mülk para… Kafa zenginliği olmadıktan sonra neye yarardı? Hiçbir zaman sadece mal, mülk düşünmemişti. Kitapları vardı. Kitaplarının dünyasına kendini kaptırmıştı. Onlar, o kitapları yazanlar gibi olabilmek istiyordu. Olamazmış, önemli değildi. Günün birinde olabilmek ümidini yaşatıyordu ya. Yetiyordu…”

‘Kanlı Topraklar’ında, “Yeryüzünde insanlar ve insanların uydurma hukuku, bu uydurma hukukun tapu senetleri yokken bu topraklar gene vardı. İnsanlardan çok önce var olan bu topraklar, insanlardan önce, şimdikinden çok daha şen ve esendiler herhâlde. O zamanlar da topraklar üzerinde sert rüzgârlar eserdi. Kim bilir nerelerden aldıkları tohumları bu şen ve esen topraklara getirip saçar, şen ve esen topraklar da onları bağırlarına sımsıkı alarak, yağmur ve güneşin yardımıyla çimlendirirlerdi. Çimlenen tohum boy atar, toprağın yüzüne çıkar, ürününü vererek yeryüzünü mutlu bir kardeş sofrası hâlinde bezerlerdi,” deyişinde; hasılı Onun tüm satırlarında işçilerin, emekçilerin ve ötekileştirilen mazlumların gerçeğini bulursunuz…[10]

Kolay mı? “Gerçek olan öğrenmektir. Nerede, nasıl öğrenirsen öğren. Nereden, nasıl öğrendiğin, diploman, hatta neler bildiğin de önemli değil. Ne yaptığın önemlidir,” vurgusuyla, “Adam olmak insanın yüreğindedir,” diye eklerdi O!

 

27 Haziran 2016 11:05:04, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Ümüş Eylül, Yıl:6, No:22, Ocak Şubat Mart 2017…

[1] Rıfat Ilgaz.

[2] Orhan Kemal’in kızı Yıldız Öğütçü, “Orhan Kemal adı yüzünden hiç sıkıntı yaşadınız mı?” sorusunu, “Özellikle Adana’da çok sıkıntılar yaşadık. Bir olay olsa hemen gelirler babamı alıp götürürlerdi. Bir çocuk olarak bunlar beni çok etkiliyordu. Aynı durum İstanbul’a geldiğimizde de devam etti,” (Kadir İncesu, “Yıldız Öğütçü: Baskı Altında Bile Umudunu Yitirmedi”, Birgün, 2 Haziran 2016, s.17.) diye yanıtladı.

[3] Işık Öğütçü, “İnsanlığın Güzel Dostları”, Cumhuriyet, 2 Haziran 2016, s.14.

[4] Kadir İncesu, “Işık Öğütçü: İyi Yürekli, Umutlu Olmak İsteyen Onu Okusun”, Birgün, 2 Haziran 2015, s.14.

[5] Kadir İncesu, “Orhan Kemal’in Bilinmeyen Senaryolarını Oğlu Öğütçü Bir Araya Getirdi”, Birgün, 24 Mart 2016, s.14.

[6] Demir Özlü’nün tarih tanıklığıyla aktaralım: “Demirel adeta yeminli bir anti-komünist olarak 1965’ten itibaren, aralıksız TCK’nin 141-142. maddelerinin uygulanması için siyasi polise baskı yaptı. Bu baskılar sonucu siyasi polis, Cibali’de küçük bir lokanta işleten yazar Orhan Kemal’i, iki arkadaşıyla komünist hücre kurdukları savıyla gözaltına aldı. Siyasi Polis Müdür Yardımcısı Vural Yener’e hazırlatılan fezlekeyle Orhan Kemal savcılığa götürülerek tutuklatıldı. 1960 yılları Siyasi Polis Müdürü Adnan Kınay’sa yeminli bir gerici değildi. Karagümrük Ortaokulu’ndan Rıfat Ilgaz’ın öğrencisi ve Selâhattin Hilâv’ın sınıf arkadaşıydı. Bu olaylardan önce benim Eminönü’ndeki avukatlık büroma gelerek Demirel’in baskılarından yakınmıştı.”

Devam edelim: “Orhan Kemal’i Sultanahmet Cezaevi’nde ziyaret ettim. Orhan’ın avukatları Gülçin Çaylıgil ile Ziya Nur Erün’dü. ‘Akşam’ gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Doğan Özgüden’di. Orhan Kemal’in tutuklanmasını gazetesine manşet yaptı: “Orhan Kemal’i Süleyman Demirel’e yedirmem.” Sözler Yaşar Kemal’e aitti ve Yaşar Kemal’in yaşamının belki en şanlı sayfasıdır. Sosyalist düşüncenin yükselme dönemiydi. Orhan Kemal bir ay içinde tahliye olmuş, sonra da beraat etmişti.” (Güray Öz, “Yaşar Kemal: Orhan’ı Demirel’e Yedirmem”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2015, s.7.)

[7] Asım Bezirci, Orhan Kemal, Tekin Yayınevi, 2.baskı 1984

[8] ‘Baba Evi’ (1949), ‘Avare Yıllar’ (1950), ‘Murtaza’ (1952), ‘Cemile’ (1952), ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ (1954), ‘Suçlu’ (1957), ‘Devlet Kuşu’ (1958,) Vukuat Var’ (1958), ‘Gavurun Kızı’ (1959), ‘Küçücük’ (1960), ‘Dünya Evi’ (1960), ‘El Kızı’ (1960), ‘Hanımın Çiftliği’ (1961), ‘Eskici ve Oğulları’ (1962-Eskici Dükkanı Adıyla 1970), ‘Gurbet Kuşları’ (1962), ‘Sokakların Çocuğu’ (1963), ‘Kanlı Topraklar’ (1963), ‘Bir Filiz Vardı’ (1965), ‘Müfettişler Müfettişi’ (1966), ‘Yalancı Dünya’ (1966), ‘Evlerden Biri’ (1966), ‘Arkadaş İslıkları’ (1968), ‘Sokaklardan Bir Kız’ (1968), ‘Üç Kağıtçı’ (1969), ‘Kötü Yol’ (1969), ‘Kaçak’ (1970-Ö.S.), ‘Tersine Dünya’ (1986-Ö.S), ‘Dünya Dönüyor’ (1953) ‘Neden Böyle’ (1956)…

[9] Kadir İncesu, “Işık Öğütçü: Orhan Kemal’in Eserlerinin Başkahramanıyız”, Evrensel, 2 Haziran 2016, s.12.

[10] Orhan Kemal, Çukurova’da tarım ve fabrika emekçilerini anlattığı romanlarında; 1915 öncesinde Çukurova’nın en geniş nüfusuna sahip Ermenilerden de hikâyelerin önemli bir unsuru olarak söz etmekteyken; anlattığı 1930, 1940, 1950’lerin Adana’sı bir halk kardeşliği coğrafyasıdır sanki… Aynı mahallede, işçi mahallesinde; Türkler, Arap uşakları (Fellahlar), ekmek peşinde koşan Kürtler, Balkan göçmenleri, Alasonyalılar, Boşnaklar, Giritliler iç içe vardırlar. (Tahir Şilkan, “Orhan Kemal Romanlarında Ermeniler”, 9 Mayıs 2015… http://gezite.org/orhan-kemal-romanlarinda-ermeniler-1/)

 

3.06.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR