“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM

“Dünyanın mutsuzluğunu yüklendik,

bu cezalandırılacak bir kibirdir.”[1]

 

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner (139783) imzalı ve 26/09/2018 tarihli “iddianame”, Türk Ceza Kanunu 215/1, 53/1 maddelerinden hareketle hakkımda, “suçu ve suçluyu övme”den(!)[2] iki yıla kadar hapis cezası ile “belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma”mı talep ediyor.[3]

Polis fezlekesinden hareketle, “Anlatılan eylem ve bütün dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği yönünde yeterli delil elde edilmiş olup, yargılamasının yapılarak, eylemlerine uyan yukarıda belirtilen yasa maddeleri uyarınca cezalandırılmalarına, karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur,” denilmesine karşın; ortaya hiçbir somut delil konmadığı gibi, delil olarak da “şüphelinin savunması” (neden ise?) ile “şüphelilerin nüfus ve sabıka kaydı” sunuluyor.

“De internis non iudicat praetor./ Hâkim, içte olan niyet ile uğraşmaz,”[4] vurgusu eşliğinde soralım: Bunlar yeterli delil mi? Hatta bir adım daha atalım: Bunlar “delil” mi?

Veya polise verdiğim ifadede “suça” kanıt ne? (Hukukun ilkelerinden birisi de, “Quae ad unum finem locuta sunt, non debent ad alium detorqueri/ Belli bir nedenle söylenmiş olan başka bir yöne çekilmemelidir,”[5] değil mi?)

Ya da nüfus ve sabıka kaydım bu dava için nasıl bir kanıt teşkil ediyor? (“Argumentum ad ignorantiam/ Cahilane delil,” dedikleri bu mu acaba?)

En önemlisi de Savcı Şahiner, “Şüpheli hakkında herhangi bir terör örgütü ile iltisakının araştırılması amacıyla ilgili kolluk birimlerine müzekkere yazıldığı, gelen cevabi yazıda şüphelinin PKK/ KCK silahlı terör örgütü ve sol tandaslı terör örgütleri tarafından düzenlenen eylem ve etkinliklere katılan şahıslardan olduğu yönünde bilgiler elde edildiği, geçmiş yıllarda şüpheli hakkında Hatay, Tunceli ve Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılıklarında soruşturmalar yürütüldüğü, bu hususta rapor tanzim edildiği ve dosyaya eklendiği anlaşılmakla,” ibarelerindeki “iddiası”nın(?!) somut kanıtları nelerdir?

“Elde edilen bilgiler” nedir? Bunlar somut olmalı! Yoksa bir iftiranın ötesinde değer taşımaz!

Dava dosyasına eklenen 28/06/2018 tarihli “Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (Rapor)” başlıklı raporda “PKK/ KCK silahlı terör örgütü ve sol tandaslı terör örgütleri tarafından düzenlenen eylem ve etkinliklere katılan şahıslardan olduğu yönünde bilgiler elde edildiği”nden söz edilip;

  1. i) Ankara 23. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2014/512 Esas sayılı dosyasıörnek gösteriliyor: Ancak bu dava hâlen devam ediyor ve hakkımda bir ceza söz konusu değil; cezasız “suç” ve “suçlama” ya da “kanıt” olabilir mi?
  2. ii) Zonguldak 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2003/ 60 soruşturma sayılı dosyasıörneği veriliyor: Ama bundan da görevsizlik kararı çıktı…

iii) İstanbul DGM Cumhuriyet Savcılığı’nın 1997/31 sayılı dosyası’na atıf yapılıyor: Bundan da bir cezai müeyyideye maruz kalmadım… (Burada bir “örgüt”ten bahseden polis kaynağı, bu “örgüt”ün kim ya da ne olduğunu da belirtmiyor!)

  1. iv) Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/7295 sayılı soruşturma dosyası kapsamındaAdana’da yürütülen yargılamada beraat ettim…
  2. v) Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın2012/5 sayılı soruşturma dosyasıise yasa değişikliğiyle kapandı…
  3. vi) GaziantepCumhuriyet Başsavcılığı’nın 2007/35590 soruşturma sayılı dosyasından da görevsizlik kararı çıktı…

Yani ben dava dosyasına ekli, 28/06/2018 tarih ve “Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (Rapor)” başlıklı raporda “delil”(?!) olarak zikredilen hiçbir maddeden cezalandırılmadım! Bu nasıl bir “delil”, nasıl bir “iddia”, bu nasıl bir suçlama?

Hatırlatalım: söz konusu sunum tarzı; “Invitus procurationem suscipere nemo cogitur/ Hiç kimse iradesi hilafına temsilcilik yapmaya zorlanamaz,”[6] ilkesiyle taban tabana zıttır, çelişiktir.

Yeri geldi belirteyim: Hatay, Tunceli ve Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılıkları’nın yürüttüğü soruşturmaların hiçbirinden ceza almadım; iyi de ceza almadığım soruşturmalar nasıl olur da bir “kanıt” teşkil eder?

Bir şeyi daha hemen belirteyim; usûl ve esasa mündemiç itirazlarımı sıralayacağım, özensiz ve öznel bir “iddianame”yle karşı karşıyayız; mahkemenizin Savcı Şahiner’in “iddianame”sini “keenlemyekûn”/ “nul e non avenu”/ “olmamış sayılmış” ilan ederek reddetmesini talep ediyorum.

Bu talebe ilişkin gerekçelerim de şunlardır.

 

  1. I) “DAVA SÜRECİ(M)”

 

Yaşamım boyunca defalarca yargılandım. Kaç kez oldu? Hatırlıyamıyorum…

DGM hâkimi Mehmet Orhan Karadeniz[7] tarafından da yargılandım; herkese, “İyi hâkimler, kötü ve zararlı kanunları yontarak düzeltirler,” diyen Fransız özdeyişini anımsatan hâkim Remzi Şirin’i[8] de bilirim…

Jean Paul Sartre’ın, “Beni ben yapan özgürlüğümdür”; Edward Said’in, “Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir”;[9] Selçuk Kozağaçlı’nın, “Zordur sosyalisti yargılamak”;[10] Ahmet Şık’ın, “Savunma yapmıyorum, itham ediyorum”;[11] Platon’un, “İyice bilin ki, bir değil bin kez ölmem gerekse de, doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmeyeceğim,”[12] uyarılarına sadık, yapıtları uluslararası kütüphanelerde yer edinmiş komünist bir yazarım.[13]

Düşünmek, ifade etmek her yazar gibi, benim de “olmazsa olmaz”ım; karşınızda bir kez daha olmamın “nedeni” de bu!

20 Temmuz 2017 tarihinde kamuoyuna Kadıköy’deki Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nda (yani açık bir alanda) ve güvenlik güçlerinin de parkın çevresinde bulunduğu hâlde, “Suruç Katliamı”na ilişkin konuşmamın ardından çağrıldığım Kadıköy Polis Merkezi tarafından sevk edildiğim Çağlayan Adliyesi’nde 25 Temmuz 2017 tarihinde[14] (9 Sulh Ceza tarafından) hakkımda duruşmasız olarak “adli kontrol” tedbiri uygulanıp; dosyaya, “Terör örgütü üyeliği”nden gizlilik kararı kondu!

Açık alandaki bir konuşmadan ötürü, “gizlilik kararı konan” bir tedbir! Nasıl bir şeydir bu?

Hem de Fransa’da işçi emeklisi olduğum; Türkiye’de herhangi bir sigorta güvencem olmadığı için tedavilerimi Fransa’da sürdürdüğümü belgeleriyle mahkemeye sunduğum hâlde talebim reddedildi ve “tedbir”de(!) ısrar edildi…

Bu kadar da değil; emniyetin talebi doğrultusunda, polis fezlekesi esas alınıp, buna uygun olarak, “örgüt propagandası”ndan -defalarca ifade etmemize rağmen!- daha sonra düzeltilecek yanlış bir karara imza atıldı ve işler uzadıkça uzatıldı!

Francis Bacon’ın, “İşkencelerin en kötüsü yasayla işkence etmektir,” diye tarif ettiği hâli anımsatan söz konusu tablo, usûl açısından yanlışlarla bezelidir; hatta -izlenecek yol, yordam, yöntem bağlamında- usûlsüzlükten malûldür.

Dava sürecimde, yapılması veya yürürlüğe konması sırasında uyulması gereken hükümler ve izlenecek yollar yanılgılarla müsemmadır; hem de René Descartes’ın, “Usûl o kadar mühimdir ki, araştırmaları usûlsüz yapmaktansa hakikâti aramaktan vaz geçmek daha hayırlıdır,” uyarısını anısatırcasına!

“Türkiye, terörizm suçlamalarının ceza hukukundaki kullanımı bakımından çifte bir hukuki-siyasi kriz yaşıyor. Herkesin bir gün ‘terörist’ olarak kolaylıkla yargılanabileceği tuhaf bir ‘terör hukuku’ uygulaması sadece yurttaşları, avukatları, sivil toplum çalışmaları yapan iş adamlarını değil aynı zamanda gelmiş geçmiş tüm kurucularını/kullanıcılarını da yutan ve yutacak bir ‘kara delik’ hâline gelmiş durumda. Siyasi-hukuki krizin sebeplerinden ilki terörizm kavramsallaştırmasının hukukun içine yerleştirilmesiyle ilgiliyken, ikincisi anti-terör söyleminin Türkiye’deki araçsal kullanımı ile ilgili ve yurttaşlığın ve hakların kaybının yargı eliyle normalleştirilmesi uygulamalarına dayanıyor”ken;[15] bana karşı “delil” olarak kullanılan ifademe -hadi!- “manevi cebir” diyelim; bu “böyle olsa” bile, Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Faik Ersöz ile Mücahit Erdoğan tarafından hazırlanan 28 sayfalık tebliğnamede, tek başına “manevi cebirin” başka bir ifadeyle tehdidin suçun oluşumuna elverişli ve yeterli olmadığı kaydedildi.[16]

Walter Savago Landor’un, “Hukuk adalet dağıtmalıdır; kurallar, kaideler değil,” uyarısı “es” geçilerek; yetersiz bir “iddia”yla hakkımda “adli kontrol (cezası)” kondu!

Kim nasıl sunup, ne derse desin; coğrafyamızda -olur olmaz kullanılan!- “adli kontrol” bir “ceza”ya dönüşmüştür…

Oysa günümüzde hiçbir tartışmaya yer vermeyecek biçimde yerleşik temel bir ceza hukuku ilkesi vardır: Suçluluğu kanıtlanıncaya kadar her insan suçsuzdur. Bunun adı masumiyet karinesi ya da suçsuzluk ilkesidir.

Bilinmemesi mümkün mü? Tarihsel kökleri tam 804 yıl öncesinin İngiltere’sine, Magna Carta-1215’e giden, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden Türkiye’nin de Avrupa Konseyi kurucu üyesi olarak ta 1950’lerde onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS’ye uzanır. AİHS (m. 6). “Bir suç ile itham edilen herkes yasalara göre suçluluğu ispat edilene dek masum sayılır,” diyor; bu ilke, bizdekiler dahil hemen tüm anayasa ve ceza yasalarında yer alır.

Oysa “adli kontrol” denilen cezalandırmayla Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2019’un Ocak ayı itibarıyla 484 bin 599 kişi denetimli serbestlik kıskacındadır.[17]

Hukukçuların, “Türkiye yarı açık cezaevine döndü,” demesi boşuna değildir. Çünkü 12 yılda “denetimli serbestlik” hükümlerine tabii tutulan kişi sayısı 354 kat arttı. 2006’da bin 785 olan “denetimli serbest” sayısı, 2018’de 19 bin 979’u çocuk olmak üzere, 632 bin 885’e yükseldi.[18]

Ve ben de, zikredilenlerden birisiyim…

“Modern hukuk devleti, insan haklarına da saygılıdır, suçluların da, (suçlananların da) insan olmaktan kaynaklanan hakları o devletin teminatı altında olmalıdır,”[19] değil mi?

Socrates’ın, “Hâkimin dört vazifesi vardır: Nezaketle dinlemek, akıllıca konuşmak, temkinli düşünmek ve tarafsızca karar vermek,” tanımı esas alındığında; Prof. Dr. Neyyire Yasemin Yalım’ın ifadesiyle, “Etiğin olmadığı yerde hukuk konuşulamaz.”[20] Yani çağdaş toplumlarda toplumsal düzenin işleyişinde hukuk kuralları ile etik değerler birlikte değerlendirilmektedir.

Tam da bu nedenle hukuk “çifte standartlı” olmaz, olamazken; “adli kontrol (cezası)” bile farklı, farklı uygulanmıştır!

“Nasıl” mı?

Diyarbakır’da 2 polis ve 7 IŞİD üyesinin öldüğü çatışmadan sonra tutuklanan ve ilk 4 duruşmada serbest bırakılan sanıkların tümünün adli kontrol uygulaması da 5’inci duruşmada kaldırıldı. Diyarbakır’da 26 Ekim 2015’te IŞİD’e yönelik operasyonda çıkan çatışmada 2 polis ile 7 IŞİD üyesi öldü. Olayın ardından IŞİD üyesi oldukları ve örgüte yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanan 18 sanık, daha sonra görülen duruşmalarda tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

“Örgüte üye olma”, “Tehlikeli madde bulundurma” ve “Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet” suçlarından 15’şer yıla kadar hapis istemiyle açılan davanın 5’inci duruşması Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya, tutuksuz yargılanan sanıklar ve avukatları katıldı. Yapılan kimlik tespitinin ardından geçilen duruşmada, sanık avukatları müvekkilleri için uygulanan adli kontrolün kaldırılmasını talep etti. Avukatların talebini kabul eden mahkeme, sanıkların 15 günde bir imza verme şeklinde gerçekleşen adli kontrol uygulamasını kaldırdı.[21]

IŞİD’lilere iki haftada 1 kez verilen “adli kontrol (cezası)”, bana haftada iki kez uygulandı.

“Çifte standart” bu kadar da değil!

Bir şey daha var: 25 Temmuz 2017’deki isnat; 26 Eylül 2018 tarihinde, yani tam 14 ay sonra “iddianame”ye dönüştü ve 6 ay sonra da 21 Mart 2019’da mahkemenizin karşısına çıkabildim; bu kabaca 20 aylık bir süreye tekabül etti.

Oysa Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından 1 Kasım 2018’de ihraç edilen ve 8 Kasım’da tutuklanan eski savcı Ferhat Sarıkaya hakkında Ankara Cumhuriyet Savcısı Murat Özcan tarafından 12 Kasım 2018’de “FETÖ üyeliği” iddianamesi 4 günde hazırlandı.[22]

“Iustitiae dilatio est quaedem negatio/ Geciken adalet onun reddi demektir,”[23] ilkesinin altını çizerek sorayım: Sürecin bu kadar hızlı işlemesi için ne yapmalıyım?

Buraya kadar değindiğim soru(n)lar, AİHM usûl ve kararlarıyla da çelişmektedir.

İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki örnek üzere kimi itiraz ve tepkilere hedef olan[24] AİHM konusunda; Anayasa Hukuku profesörlerinden İstanbul Milletvekili İbrahim Özden Kaboğlu’nun, “AİHM kararına meydan okuma, öncelikle Türkiye’yi, Avrupa Sözleşmesi’nin felsefi dayanağı olan ‘gerçekten demokratik rejim’ anlayışına daha fazla yabancılaştırır,”[25] tesbitine önem verdiğimin altını çizerek; heyetinize anımsatayım:

AİHM, kanundaki “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmünün hukukiliğini tartıştı, aşırı geniş yorumlandığına hükmetti[26] ki, “Suçu ve Suçluyu Övmek” de bu kapsamda ele alınmalıdır.

 

I.1) 20 TEMMUZ 2015’TE SURUÇ’TA NE OLDU?

 

Esasa ilişkin görüşlerimi belirtmeden önce, Suruç Katliamı ve ifade özgürlüğü konusunda ne olduğunu ve ne anladığımı ifade etmekte büyük yarar görüyorum.

20 Temmuz 2015’te Urfa’nın Suruç ilçesinden Suriye’nin Rojava bölgesindeki Kobanê kentine insani yardım malzemeleri ve çocuk oyuncakları götürmek isteyen gençler, canlı bomba saldırısı ile katledilmişlerdi. Katliamın ikinci yılında saldırı bilgisinin istihbarata geldiği ancak önlem alınmadığı ortaya çıktı.

‘Milliyet’ yazarı Tolga Şardan’ın 24 Temmuz 2017 tarihli yazısında aktardıklarına göre; bir istihbarat elemanının patlama öncesinde Suruç birimlerine olayın gerçekleşebileceğine dair bilgiler vermiş ancak hiç bir önem alınmamıştır. Emniyet İstihbaratı’ndan yapılan tek bilgi paylaşımının ise, Kobanê’ye yardım için giden gençlerin “Suruç’ta eylem yapabileceği” yönündeki iddiaları içerdiği öğrenmiştir.

‘Milliyet’ yazarı Tolga Şardan’ın yazısının ilgili bölümü ise şöyle:

“Aldığım bilgilere göre, müfettişler, Suruç’taki canlı bomba eylemcisi Abdurrahman Alagöz’ün devletin bildiği bir isim olduğunu tespit etti.

Çünkü, Alagöz hakkında bazı yazışmalar devlet kayıtlarında bulunuyordu. Adıyaman’daki DEAŞ yapısı içinde olan Alagöz’ün “kayıp” olduğu yönünde ailesinin polise başvurması sonrasında, Adıyaman Emniyet Müdürlüğü bu gelişmeyi Ankara’daki Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na bildirmişti.

İstihbarat Dairesi, Türkiye’deki eylemleriyle ön plana çıkan ve adını duyuran DEAŞ hücrelerinden birisinde yer alabileceği kuşkusuyla Alagöz’ün adını 81 ildeki emniyet müdürlükleri bünyesindeki yerel istihbarat ünitelerine bildirdi.

Ancak, tam da bu noktada bir atlama yaşandı.

Müfettiş tespitlerine göre, Emniyet İstihbarat Dairesi, bu bilgiyi Milli İstihbarat Teşkilâtı (MİT) ile paylaşmadı.

Bu bilginin MİT’le paylaşılmaması önemli bir ihmal.

Kaldı ki, canlı bomba eyleminden çok kısa süre önce MİT’in bir elemanı, teşkilâtın Şanlıurfa’daki ünitesini telefonla arayıp Suruç’ta bomba patlatılacağı bilgisini verdi.

Bu iki durumu birbiriyle bağlantıladığımızda ortaya bir ihmal durumu çıkıyor.

Emniyet İstihbaratı’nda Suruç saldırısı çerçevesinde MİT’le bilgi paylaşımı konusunda yaşanan “atlamanın” kaynağı ise, yazışmaları yapan polis olarak gösteriliyor. 17-25 Aralık sürecinden sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’nde göreve başlayan polis memurunun, diğer kurumlarla yapılacak yazışmalar konusunda yeterli birikime ve bilgiye sahip olmadığı gerekçesi ortaya konuluyor.

Suruç’la ilgili Emniyet İstihbaratı’ndan gelen bir bilgi paylaşımı mevcut. Ama bu bilgi, Kobanê’ye yardım için Suruç’ta toplanan grubun eylem yapabileceği yönündeki bilgileri içeren istihbarat paylaşımları. Devletin tanıdığı, bildiği Abdurrahman Alagöz ya da başka bir DEAŞ üyesinin bomba patlatacağı yönündeki bir bilgi değil.

Müfettişlerin araştırmaları sonucunda hazırladıkları rapor doğrultusunda Suruç’taki bazı yerel yöneticilerin ifadeleri alındı.

İçişleri Bakanlığı, kendi bünyesindeki bu devlet görevlilerine idari cezalar verdi.”[27]

Katliam olarak anılması gereken “olay” bu…

“Bu saldırı Türkiye’nin en büyük gençlik katliamı olarak kazındı hafızalara… Katliama ilişkin davada ise bugüne kadar bir arpa boyu yol alınamadı: Olayın üzerinden 18 ay geçtikten sonra iddianame hazırlandı.”[28]

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi 33 kişinin yaşamını yitirmesi 100’den fazla kişinin yaralanmasıyla ilgili davaya Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Davanın 5. duruşmasında katliamda yaralanan Volkan Uyar, “Yolda bebek mamaları dahi arandı. Ancak Amara Kültür Merkezi çevresinde hiçbir arama yoktu. Biz katliam gerçekleştiğinde yanan bedenleri kurtarmaya çalışırken, üzerimize gaz bombaları yağdırlar. Buna neden olanlar davada sanık olarak yargılanmalıdır,” derken;[29] “Suruç Katliamı’yla ilgili açılan ikinci davanın polis sanığı A.K., patlamadan önce saldırganla ilgili kendilerine bilgi geldiğini ama ‘bilgi istihbari olmadığı için’ bir şey yapmadıklarını söyledi, ‘Güvenlik önlemi alınıp alınmadığını bilmiyorum,’ dedi.

Yani, yukarıdaki cümlede olduğu gibi, neden bir şey yapmadıklarını, saldırıya neden seyirci kaldıklarını böyle açıkladı, kendini böyle savundu. Sanık polis ayrıca, Adıyaman İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün eksik araştırma yaptığını da açıkladı.

Diğer sanık polis A.O.D., daha da ileri gidip ‘Bu şahsı [intihar saldırganı] deşifre edemeyen sorumlular İstihbarat Daire Başkanlığı, Adıyaman İstihbarat Şube Müdürlüğü, Antep İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Urfa İstihbarat Şube Müdürlüğü’dür. MİT’i söylemiyorum bile. Söyleyince ‘MİT’ten sana ne’ diyorlar’ dedi.”[30]

Özetle savcının konuşmamda “delil” olarak kullandığı Suruç gerçeği bu merkezde; ve ben Tolga Şardan’ın ‘Milliyet’ gazetesindeki haberden fazla bir şey söylemedim.

Ya “Paramaz Kızılbaş’a yoldaş” demem mi?

IŞİD’e karşı laikliği savunan birisine; “Anama Anam; Babam Babam” dercesine “Yoldaş” demem ne sakıca olabilir ki?

Hem ben dönemin Başbakanı Ahmed Davudoğlu gibi, “IŞİD terörist değil, öfkeli bir grup genç”…[31]

Ya da Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler gibi, “IŞİD öldürüyor ama işkence dahi yapmıyor”…[32]

Veya AKP Meclis Üyesi Selim Yağmur gibi, “IŞİD iyi ki varsın Allah kurşununu azaltmasın”…[33] falan da demedim!

“Yoldaş” demek “suç” ise, yukarıdaki ifadeler ne?

Bir şey daha: Savcının cezalandırılması talebini dayandırdığı TCK 215/1 maddesi, “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi övme” “suç”unu, “bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkmış” olmasına bağlar. Benim vak’amda bu davanın görülebilmesi için şu sorunun yanıtlanması gerekmektedir:

Benim Suphi Nejat Ağırnaslı’yı “yoldaşım” olarak nitelemem, “kamu düzeni açısından” hangi “açık ve yakın tehlike”ye yol açmıştır?

 

  1. II) İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Düşünce ve ifade özgürlüğünü sonuna kadar destekledik,”[34] demek ihtiyacını hissettiği hâlin gereğini yerine getirdiğim için “yargılanıyor” olmak, şaşırtıcı…

Aslı sorulursa davaya konu olan meselede, Anayasa’nın düşünce, vicdan ve kanaat hürriyeti gereğini yerine getirdim.

Çünkü Anayasa Madde 25: “(1) Herkes düşünce, vicdan ve kanaat hürriyetine sahiptir. (2) Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce, vicdan ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz,” der.

Çünkü Anayasa 26. Madde “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir”

Çünkü Anayasa Madde 15: “Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz,” vurgusu ile Anayasa 38. Madde hükümleri ile “Herkes aksi ispat edilinceye kadar masumdur,” ilkesi anayasal güvence hâlindedir.

O hâlde? “Suç” ne ve nerede?

Birisi eylem ve düşüncelerimizi yargılıyorsa ve bunun yanlış olduğuna inanmamızı istiyorsa sözden çok daha fazlasını göstermesi gerekir. Düşünce ve eylemlerimizden vazgeçmemize sebep olacak kanıtlara ihtiyacımız var.

Suruç’a “Katliam” demenin; Türkiye’nin de “terör örgütü” olarak tanımlayıp savaş hâlinde olduğu IŞİD’e karşı, laiklik için mücadele veren birine, “Yoldaş” diye hitap etmenin sakıncası ya da “suçu” veya “suçluyu övme” kapsamında algılanması mümkün mü?

Düşünce ve eylemim hiçbir canlıya zarar vermiyorsa; kimilerinin bu konuda ne düşündüğü ya da vehmettiği çok da önemli değildir.

Nihayetinde bu benim düşüncem, benim hayatım ve benim eylemlerim sonuçta. Üstelik kimseye de zarar vermiyorken eklemeliyim: İfade özgürlüğü nefes kadar önemlidir

Öncelikle ilkeyi hatırla(t)makta yarar var: İçeriğinden bağımsız olarak -konuyla ilgili ne düşünülürse düşünülsün- başkasının düşüncesini özgürce ifade etme hakkının, herkes özellikle de hukukçular tarafından savulması ve siyasi iktidarların bu alandaki rolünün, özgürlükleri yargılamak değil; korumak olması gerekiyor.

“İfade özgülüğünün sınırları var mıdır?” sorusuna verilecek yanıtların bazıları ilkelere işaret ederken unutulmamalıdır ki, özgürlük sınırları genişletildikçe anlamlılaşır ve ifadenin kısıtlanmasını kabul etmenin anlamı yoktur.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türkan Yalçın’ın da altını çizdiği gibi, AİHS (10), Anayasa 25, 26, TCK 26/1 doğrultusunda ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkının kullanılması doğal[35] ve vazgeçilemezdir.

Çünkü bireyi, birey yapan tam da bu doğal vazgeçilemezliktir; “Her birey, neyi yapmasının kendisi için iyi olduğunu kendi gözüyle görmeli ve kendisi karar vermelidir. Birey, tam bir insan olmak istiyorsa, ahlâki bakımdan özerk hâle gelmeli ve hayatını kendi kontrolü altına almalıdır,”[36] diyen Sokrates’in “işlediği suç” gibi…

Söyleneni kabul etmemek; bilineni sorgulamak; topluma uyma adına yanlışları görmezden gelmemek; biat kültürüne karşı çıkmaktır ifade özgürlüğü…

MÖ V. yüzyılda yaşayan Sokrates’in, “Bilinen, söylenen, kabul edilen her şeyi sormak, sorgulamak, aklın süzgecinden geçirmek, özerk akla sahip olmaktır,” öğretisindeki üzere…

Ya da söylenenlere inanmak yerine söylenmeyenleri düşünmek; yapılan yapılmayan her şeyi irdelemek; olan bitenin nedenlerini aramak, arayanlara katılmak; yaşananlardan kişisel-toplumsal sorumluluk duymak; bu sorumluluğun gereklerini düşünmek; bu sorumluluğun gereklerini yapmaya karar vermektir ifade ve düşünce özgürlüğü…

Thomas Jefferson’ın, “Orkestrayı yöneten şef, topluluğa sırtını dönmek zorundadır,” diye ifade ettiği gibi…

Bu bağlamda “Çağcıl hukukta düşünce özgürlüğünü suç sayan her yasal düzgü (norm), kesinlikle ahlâka aykırıdır; temelsizdir. Hiçbir dönemde ve özellikle de günümüzde yasa koyucular, Radbruch formülüne göre, artık asla ahlâka aykırı ceza yasaları yapamazlar. Aklı başında, çağcıl bir yasa koyucu ve devlet bilir ki, kimi suçların suçlularını, sözgelimi Sokrates’leri, Voltaire’leri, Sartre’ları, Nâzım Hikmet’leri, Yaşar Kemal’leri çoğu kez tutuklamak tutuklamamaktan ve mahkûm etmek etmemekten daha sakıncalı, daha tehlikelidir. Devleti ve toplumu, dünya ölçeğinde güçsüz, küçük düşürür. Hem de yüzyıllarca…

Tıpkı yıllar önce Atinalı 502 yargıcın, Sokrates’i ölümle cezalandırması gibi. Evet kurulan yargı, o günkü yasalara uygundu, ama demokratik ahlâka aykırıydı. Tıpkı Nâzım’ınki gibi. Dünya bu tür hükümlülükleri hiç unutmamış ve bağışlamamıştır.”[37]

DEVAM EDECEK

3.04.2019 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR