OHAL’(LERİN)İN EKONOMİ-POLİTİK DÖKÜMÜ

OHAL’(LERİN)İN EKONOMİ-POLİTİK DÖKÜMÜ

“Jus et fraus

nunquam cohabitant.”[2]

 

Coğrafyamızda OHAL’(lerin)in ekonomi-politik dökümü; kapitalizmin III. Büyük Bunalımı koşullarında- bir rejim, daha doğrusu sermayenin yeniden yapılanması ile sınıf mücadelesi tahlilini “olmazsa olmaz” kılar.

Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan’ın, “Parlamenter demokrasi bitti” dediği;[3] Emre Kongar’ın, “Parlamenter değil, paramiliter demokrasi!”[4] sözleriyle nitelediği; eski Erbil Başkonsolosu Aydın Selcen’in de, “Cumhuriyetin sonunu getirecek ciddi sorunlar”dan[5] söz ettiği bir tabloyla karşı karşıyayız.

Rejim, bir alt üst oluşla çalkalanıyor. Oğuzhan Kayserilioğlu, “Çıkmaz sokakta çırpınma” ve “İntihar süreci” vurgusuyla betimlediği hâle ilişkin şunların altını çiziyor:

“Despotizm, yapıp ettikleriyle kendisini zayıflatıyor. O, sonuç alamadan boşa enerji harcayarak, daha fazla yıpranacağı ve hatta kendisini tüketeceği intiharvari bir sürecin içinde sürükleniyor… Kaotik ortam bir çözüme ulaşamadan sürdükçe, yarattığı toplumsal ve siyasal gerilimler yıkıcı sonuçlar üretiyor.”[6]

Çaplı bir fragmantasyon (dağılma) ile iç içe geçmiş bir polarizasyon (kutuplaşma) öne çıktığı coğrafyamıza ilişkin olarak Yaman Törüner, “Kutuplaşmanın keskinleşen boyutları”nın[7] altını çizerken; “Kültür savaşları gittikçe yoğunlaşıyor.”[8]

“Dün coğrafyamızda birçok Türkiye vardı: Emeğin ve sermayenin Türkiye’si, Türklerin ve Kürtlerin Türkiye’si, Kadınların ve Erkeklerin Türkiye’si, LGBT ve homofobi Türkiye’si. Tüm bunlar yok olmadılar ama bir başka bölünmüşlüğün egemenliği altına girdiler: Laik, demokratik bir toplumda yaşayamayacağına inanan siyasal İslâmın Türkiye’si ve laik, en azından ‘liberal demokratik’ bir ülkede yaşamak isteyenlerin Türkiye’si. İki Türkiye’nin arasındaki uçurum giderek derinleşiyor”ken;[9] Reuters, “Bölünme derinleşti”[10] diye ekliyor.[11]

Gerçekten de ‘Metropoll’ araştırmasına göre, “Ülkede kutuplaşma kaygı verici” [12] diyenlerin oranı yüzde 63’ken;[13] Türkiye’de toplumda kişiler arası güven yüzde 12’ye düşmüş durumda. [14]

Evet, siyasal İslâm, projesine katılmaya ikna edemediği bir çoğunluk duvarıyla karşı karşıyadır. AKP liderliği bu durumun ayırdına ilk kez Haziran 2016 seçimlerinde varmaya başladı. 2017 referandumda, son dakikada yasaları çiğneyerek önlem almak zorunda kalınca, olağan koşullarda, özgürce yapılacak adaletli bir seçimi kazanamayacakları kesin olarak kafalarına dank etti.

AKP’de temsil edilen siyasal İslâm, bu durumda üç taktikle ilerlemeye çalışacak: Birincisi, bu duvarın sandığa yansıyan etkisini gizleyerek, yine seçimleri çalmaya çalışacak. İkincisi, bu hırsızlık gerçekleştiğinde gelecek itirazları bastıracak güçleri bugünden hazırlamak için, toplumu siyasi ve kültürel tercihler, yaşam tarzları, dini aidiyetler üzerinden kutuplaştırmayı hızlandırıyor, böylece kendi tabanının sadakatini güçlendirmeye ve öfkesini körüklemeye çalışıyor.

AKP ve siyasal İslâm artık, OHAL ile, AKP’ye sadık bir YSK ile yetinemiyor. AKP rejimi, seçim sandıklarında parti müşahidi olmayı zorlaştırarak, sandık kurulu başkanlarının devlet memuru olmasını sağlayarak, oy sayım süreçlerini ve seçim sonuçlarını yerinde belirlemek, yolsuzlukları gizleyebilmek, itiraz kapılarını kapatmak istiyor. Böylece de AKP rejimi seçimleri de parlamento gibi, sürekli AKP rejimini onaylayacak bir işleme, sonuçları önceden belli bir oyuna dönüştürüyor. Bu iki taktik, ülkenin siyasi ortamını çok daha karanlık günlerin beklediğini düşündürüyor.

Üçüncü taktik, dış politikayı ilk iki taktiği desteklemek için kullanmakla ilgili. Ancak bu taktik, siyasal İslâmın kanaat önderlerinin liderlik fantezilerinin aksine, ülkeyi uluslararası alanda yalnızlaştırarak, müttefiklerinden kopararak, kaynaklarını aşan ilişkilere sokarak ekonomik ve siyasi tercihler bağlamında manevra alanını iyice daraltıyor.[15]

Tüm bunlarla benzerleri, coğrafyamızdaki siyasal sıkışmayı OHAL büyütüp, KHK’larla ağırlaştırıyor.

 

  1. AYRIM: OHAL NEDİR?

 

OHAL, “Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan bakanlar kurulunun tabii afet ve ağır ekonomik bunalım ile şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle yurdun bir bölümü veya tamamında 6 ayı geçmemek şartıyla kamu düzenini yeniden tesis etmek” amacıyla uygulamaya sokabildiğiolağanüstü rejim standartlarından biridir. 15 Temmuz 2016’da yapılan Askeri Darbe Girişimi nedeniyle 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL, anayasanın 120. maddesine dayanılarak “Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması nedeniyle” ilan edilmiştir. O gün bugündür, 3’er aylık periyotlarla devam etmektedir.

OHAL döneminde 30 Kanun Hükmünde Kararname ile 281 kanunda değişiklik yapılmış, bunların sadece 5’i Meclis’te görüşülmüş, 94 belediye başkanı görevinden alınarak yerlerinekayyum atanmış ve 115 bin kamu görevlisi ihraç edilmiştir. Devletin yeniden düzenlenmesi, Meclis’in yetkilerinin sınırlanması, demokratik muhalefetin tasfiye edilmesi, 17 Nisan Anayasa Referandumu’nun hileyle kazanılması, içte ve dışta savaşın tırmandırılması, Türkiye’nin Suriye Savaşı’na dahil olması, Kürt sorununun göz ardı edilmesi vb totaliter uygulamalar, OHAL koşullarında yapılmış ve Türkiye KHK’ler ile yönetilmiştir.[16]

Oysa olağanüstü hâl, normal yasal yollarla, devletin klasik kurallarıyla üstesinden gelinemeyen durumlara hâkim olabilmek için icat edilmiş bir yönetim biçimidir. Bizdeki ise rejimi değiştirmek için kullanılmış bir fırsatın adıydı; şimdi durum biraz daha farklıdır. Yeni kararnamelerle “sivil silahlı güçlere” “yasal” koruma sağlamak, mevcut önlemlerin yeterli olmadığını, toplumu yönetmekte, politika üretmekte zorlukların arttığını, cendereyi bunun için biraz daha sıkma gereksinimi duyduklarını, fırsatı kullanmanın sonunun geldiğini anlatıyor.

Eski önlemler yeterli olmuyor. Bir süre daha, belirli ödünler karşılığında “toplumsal rızayı” uzatma olanakları tükendi. Rejim değişikliğine baştan beri itiraz edenlerde, kazanmanın köklü değişiklikle mümkün olacağını öngörenlerde hareketlenme eğilimi güç kazandı. Yürüyüşlerde, protesto gösterilerinde, farklı toplum kesimlerinde talepler doğrultusunda hareketlenme de bunu gösteriyor. Ekonomideki daralma, abartılmış büyüme istatistikleri, yakın gelecekle ilgili kriz öngörüleri de yönetememenin geçici değil, kalıcı olduğunun işaretidir.

Öyleyse gönüllü olmasa da rızayı zorlamanın, bunun için OHAL önlemlerini sıkılaştırmanın, militan güçlere sağlanacak yasal destekle korkutma, ürkütme faktörünü güçlendirmenin zamanı gelmiş demektir… Rejimi değiştirmeyi büyük ölçüde başarmış olan iktidar artık yönetmekte zorlanıyor, çareyi baskıyı artırmakta görüyor.[17]

Örneğin TBMM İnsan Hakları Komisyonu’ndan Şenal Sarıhan, yıldönümünde 12 Eylül’ü 15 Temmuz’la karşılaştırdı. Rakamlara göre OHAL süreci, darbeyi aratmadı. Sonuçlarıyla bir yıllık OHAL sürecinin, 9 yıllık 12 Eylül sıkıyönetim sürecini aştığını belirterek, “Yaşananlarla karşılaştırdığımızda yaşadığımız günlerin ‘karanlığı’ daha net olarak ortaya çıkıyor. Ve o günden bugüne Türkiye, pek çok olağanüstü hukuksuz uygulamanın olağan hâle geldiği bir sürece girdi,” dedi.[18]

 

“1 YILLIK OHAL 12 EYLÜL’Ü GEÇTİ”

İHRAÇLARDAKİ UÇURUM

Şanal Sarıhan, OHAL ilanının ardından yaklaşık 124 bin kamu görevlisinin ihraç edildiğine dikkat çekti. 12 Eylül döneminde ihraç edilen 35 bin küsur insanın neredeyse 3.5 katı olan bu rakamla sadece FETÖ’cülerin değil, muhalif olan herkes kamudan uzaklaştırıldığının altını çizip, “Yine bu dönemde, 71 binin üzerinde gözaltı, şimdiden 50 binden fazla tutuklama yapıldı. Yani sıkıyönetim dönemi boyunca tutuklanan 52 bin insan sayısına sadece bir yılda ulaşıldı” bilgisini verdi.

12 EYLÜL’Ü SOLLADI

15 Temmuz’un ardından 169 bini aşkın kişi hakkında işlem yapılırken, 47 bin küsur kişi adli kontrol şartıyla serbest kaldı, 7 bin 605 kişi hakkında yakalama kararı çıkartıldı. 140 bin pasaport iptal edilirken işsiz kalan 124   bin kişi ile Türkiye dışarı çıkılması yasak yarı açık bir cezaevine dönüştürüldü.

16 KAT MAĞDURİYET

Mağdur edilen subay, öğretmen, hâkim savcı, akademisyen sayısı 12 Eylül’den katbekat fazla. 12 Eylül döneminde görevden alınan subay, astsubay sayısı sadece 2 bin iken, 15 Temmuz döneminde 7 200 kişiye ulaştı. 12 Eylül döneminde hakkında işlem yapılan öğretmenler 3 bin 854 iken, 20 Temmuz darbesinin ardından işlerini kaybeden öğretmen sayısı bu rakamın neredeyse 16 katı oldu. 60 532 öğretmen görevden alındı.

AKADEMİ VE YARGI

Görevden alınan akademisyen sayısı ise 12 Eylül döneminde 120 iken, bugün bu rakam aralarında barış akademisyenlerinin de olduğu 4 931 kişi. 15 Temmuz’un ardından 4 238 hâkim ve savcı meslekten ihraç edilirken 12 Eylül döneminde hakkında işlem yapılan hâkim ve savcıların sayısı sadece 47 idi.

GAZETECİLERİN DURUMU

12 Eylül’ün 6 katı gazeteci bugün hapiste. Gazetecilere istenen ceza 12 Eylül’den fazla! OHAL boyunca 16 TV kanalı, 24 radyo, 63 gazete, 20 dergiyle birlikte toplam 178 medya kuruluşu kapatıldı. 184 gazeteci cezaevine konuldu. Kapatılan yayınevi sayısı ise 30’u buldu. 12 Eylül döneminde tutuklu gazeteci sayısı 31 iken, 20 Temmuz darbesinden bugüne dek tutuklanan gazeteci sayısı, 12 Eylül’ün neredeyse 6 katına ulaştı. Bugün tutuklu gazeteci sayısı 184’ü buldu.

12 Eylül döneminde gazeteciler hakkında istenen hapis cezası toplamda 4 bin iken, 20 Temmuz darbesinden sonra 301 gazeteci hakkında 142 ağırlaştırılmış müebbet ve 4 259 yıl 10 ay hapis cezası istendi. 18 gazeteciye cumhurbaşkanına hakaretten istenen 90 yıl hapis cezası bu rakama dahil değil.

İŞKENCE GERİ DÖNDÜ

İşkence geri döndü. Dava bile açılamıyor. 12 Eylül dönemi en çok işkencenin yaşandığı dönem olarak kayıtlara geçerken, o dönemde, işkenceye yönelik 9 962 dava ve soruşturma açıldı. 15 Temmuz sonrası yaşanan işkence olayları ise televizyon kanallarında açıkça sergilenip, insan hakları örgütlerinin raporlarına; Meclis’e komisyonlarının şikâyet dosyalarına girmiş olmasına rağmen etkili hukuk yollarına başvurma olanağı dahi verilmedi. 12 Eylül döneminde 544 güvenlik görevlisi işkence suçlaması ile hâkim karşısına çıkartılırken, bugün aynı suçtan tek bir kişi bile sanık sandalyesine oturtulmadı.

1 YILDA 38 İNTİHAR

Tüm bu yaşananların yarattığı toplumsal travma nedeniyle sadece 1 yılda 38 kişi yaşamına son verecek şekilde intihar ederken 9 yıllık sıkıyönetim döneminde kayıtlara geçen intihar vakası 43 idi.

DAHA KÖTÜ DURUMDAYIZ

Sonuç olarak, 12 Eylül darbesinin ardından ilan edilen ve 9 yıl süren sıkıyönetim döneminde mağdur edilen insanlardan daha fazla sayıda insan bir yılda mağdur edildi. Bu bir yılda altına imza atılan pek çok uluslararası hukuk kuralı ihlâl edilerek sayısız hak ihlâli yaşandı. 20 Temmuz daha şimdiden Türkiye’nin karanlık günlerinin başlangıcı olarak tarihteki yerini aldı.

 

Ayrıca 15 Temmuz 2016’nın ardından 20 Temmuz’da ilan edilen ‘Olağanüstü Hâlin Birinci Yılı’ raporuna göre, darbe soruşturmaları kapsamında 50 510 kişi tutuklanırken 111 240 kamu çalışanı görevlerinden kesin olarak ihraç edildi. 7 266 kişi hakkında ise yakalama kararı çıkartıldı.

Olağanüstü hâl süresince 139 356 kamu çalışanı hakkında idari işlem yapıldı ve 111 240 kamu çalışanının görevlerinden kesin olarak ihraç edildi.

Resmi Gazete’de yayımlanmayan veya kurum internet sayfalarında duyurulmayan ihraçlar da olduğundan, toplam ihraç sayısı belirtilen rakamdan daha fazla olduğu ifade edildi. İhraç edilen kamu görevlilerinin kurumlara göre dağılımı ise şöyle:

- 33 233 kişi Milli Eğitim Bakanlığı;

- 22 975 kişi Emniyet Genel Müdürlüğü;

- 7 573 kişi Sağlık Bakanlığı;

- 6 022 kişi Adalet Bakanlığı;

- 2 349 kişi belediyeler;

- 1 642 kişi Maliye Bakanlığı;

- 2 749 kişi Diyanet İşleri Başkanlığı.

Kamu görevinden ihraç edilen 33 bin öğretmenin yanı sıra 21 bin özel okul öğretmeninin lisansının iptal edildiği belirtilen raporda, 11 301 öğretmenin “terör örgütüne destek” iddiasıyla açığa alındığı, bunlardan 9 843’ünün KESK’e bağlı Eğitim-Sen üyesi öğretmenlerden oluştuğu kaydedildi. Toplam 20 bin öğretmeni bulunan Diyarbakır’da 4314 öğretmen, 900 öğretmeni bulunan Tunceli (Dersim)’de 504 öğretmenin açığa alındığı ve toplamda 1 488 Eğitim-Sen üyesi öğretmen ve akademisyenin görevlerinden kesin olarak ihraç edildiği kaydedildi.

Olağanüstü hâl kapsamında çıkartılan KHK’lar ile 6 383 akademisyen ve 1200 üniversite idari personeli ihraç edildi. İhraç edilen akademisyenlerden 26’sı KHK ile geri döndü. Ayrıca kapatılan üniversitelerden dolayı 5 295 akademisyen işsiz kaldı.

KHK’larla toplam ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi’ne imza atmış 378 akademisyen ihraç edildi. Bu isimlerin 7’si KHK ile yeniden göreve iade edildi. İmzacılar arasında farklı yöntemlerle işten çıkarılan akademisyenlerin toplam sayısı ise 468.

Raporda darbe girişimi sonrası çok sayıda işkence iddiasının da gündeme geldiğini ifade ederken “Gözaltındakilerin yakınlarının ve avukatlarının başvuruları gözaltında sistematik işkence ile karşılaştıklarını işaret ediyor. Bunda gözaltı süresinin 30 güne uzaması, ilk beş gün avukat görüşünün engellenmesinin özel bir önemi var. İnsan hakları kurumlarına yapılan başvurulardan anlaşıldığı üzere avukat görüşmelerinin 10 güne dek engellendiği durumlar yaşandı” dedi.

Darbe girişiminin ardından yürütülen soruşturmalar kapsamında hakkında işlem yapılan kişiler ya da yakınlarından en az 35 kişi intihar etti, 4 kişinin de intihar girişiminde bulundu, intiharlar ve intihar girişimlerinden 8’i cezaevlerinde, gözaltında ya da gözaltına alınırken gerçekleşti.[19]

‘Hak ve Adalet Platformu’nun -ekonomik sıkıntılar ve intihar girişimleri başta olmak üzere darbe girişimi sonrası yaşanan mağduriyetlere dikkat çekilen- raporunda ise, cezaevleri bir süre tutuklu bulunan kişilerin yüzde 16.7’sinin intihar etmeyi düşündüğünü, intihar planı yaptığını ya da intihar girişiminde bulunduğu belirtiliyor. Haklarında soruşturma yürütülen katılımcıların yüzde 46.2’si hakkında henüz bir iddianame hazırlanmadığını ya da duruşmalarının yapılmadığı ifade ediliyor.

Rapora göre, OHAL sürecinde işlerinden atılan kişiler arasında, işsizlik oranı 48.7. Bu kişilerin yüzde 35.7’si birikimlerini harcayarak geçinmeye çalışırken, yüzde 25.6’sı ailesinin yanında kaldığını söylüyor. Gündelik işlerde çalışanların oranı yüzde 18.9 iken sigortalı bir işte çalışanların oranı ise sadece yüzde 8.7.

Rapora göre, darbe sonrası OHAL döneminde gözaltına alınan kişilerin yüzde 23.5’i ise kötü muamele ve işkence gördüğünü ifade ediyor.[20]

Özetle Ayşe Yıldırım’ın, “OHAL rahatça öldürür!”[21] diye betimlediği güzergâhta; İzmit’te Posco Assan fabrikasındaki 88 işçinin Birleşik Metal-İş Sendikasında örgütlendikleri için işten atılmasının ardından Ankara’ya başlattıkları yürüyüşe polis saldırıp, 30 işçi ve sendika yöneticisi darp edilerek gözaltına alınırken;[22] Adalet Bakanlığı, ‘Çocuk İstismarıyla Mücadele Derneği’nin Şakran Cezaevi’ne ilişkin raporun açıklanmasını OHAL gerekçesiyle yasakladı.[23]

Özetin özeti: 695-696 sayılı KHK’ler, açıkça gösterdi ki, Erdoğan-AKP yönetimi, ülkeyi OHAL koşullarında ve KHK’lerle yönetmeye kararlıdır. Dahası AKP’nin, ezici çoğunluğa sahip olduğu TBMM’de istediği yasayı çıkarabileceği hâlde, sıradan yasa düzenlemelerini bile KHK’lerle yaparak halkı, ülkeyi sürekli bir OHAL rejimi ile yönetmeye alıştırmak istediği anlaşılmaktadır.[24]

 

I.1) KHK SALTANATI

 

Bugün Türkiye’de yürürlükte olan hukuki ve siyasal durumun nasıl tanımlanması gerektiği önemli ve anlamlı bir tartışma konusu. Üzerinde tartışmaya gerek olmayacak kadar açık olan ise, yürürlükte olanın asli niteliğinin keyfi yönetim olduğudur. Kendi anayasa kurallarına, yasalarına uymayan, olağanüstü hâl gerekçesi altında istediğini yapan bir yönetim var. Devlet aygıtı, yargıdan eğitime, güvenlik politikalarından sağlığa, yerel yönetimlerden özerk kamu kuruluşlarına ve kamu yönetiminin bütün kılcal damarlarına kadar uzanan bu keyfi yönetim anlayışının etkisi altında çalışıyor. Keyfiliğin yegâne sınırı, otokratın ağzından çıkanlar.

Rejimin niteliğinin keyfilik, yani yasadışılık olduğunun en açık göstergesi, yönetimin uygulamalarına dayanak olan metinlerin yürürlükteki anayasa kuralları, birçok yasa ve uluslararası sözleşmeleri açıkça ihlâl etmesi. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD), ‘Dünya İnsan Hakları Günü’ vesilesiyle Türkiye’de insan hakları ihlâllerinin etraflı bir dökümünü yaptı.[25]

TİHV ve İHD’nin durum değerlendirmesi, rejimin her şeyden önce keyfiliğe dayandığını göstererek başlıyor. OHAL ilanından beri yayımlanan 28 KHK’nin sadece beşinin Meclis’te onaylandığını, hâlbuki anayasanın amir hükmünün KHK’nin yayımlandıktan sonra en geç otuz gün içinde Meclis’te kanuna dönüşmesi olduğunun altını çiziyor. Başka bir ifadeyle, usule ilişkin olarak, 23 KHK bugün yürürlükteki anayasa açısından yok hükmündedir. Bunlara dayanarak yapılan tüm işlemler anayasayı ihlâl anlamına geliyor. Keyfidirler.

TİVH ve İHD değerlendirmesinin sunduğu, gerekçesiz işten atma, kapatma, mala el koyma, gözaltına alma, tutuklama, seçilmişleri görevden alma ve tutuklama konularında yapılan hak ihlâlleri tablosu son derece ağır. Bir karşı darbe yönetiminin uygulamaları dökümü bu. Darbe girişiminde bulunanları yakalama ve cezalandırma amacının kat be kat ötesine geçen, OHAL süresince temel hak ve özgürlüklere yönelik sözleşmelerde öngörülenleri aşan keyfi uygulamalar bunlar. Aynı zamanda genel ve kalıcı bir yönetim anlayışının tezahürleridirler.[26]

Arkamıza dönüp KHK’ların kısa tarihçesine bir göz atacak olursak: OHAL’in ilanından 3 gün sonra, 23 Temmuz 2016 tarihinde ilk Kanun Hükmünde Kararname (KHK) Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe kondu.

667 sayılı ilk KHK ile, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde binlerce öğrencinin hâli hazırda eğitimini sürdürdüğü 15 vakıf üniversitesi, ‘Fethullah Gülen cemaati ile ilişkisi olduğu’ gerekçesiyle kapatıldı.

Bu üniversitelerde çalışan idari personelin net sayısı bilinmiyor. Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) sitesinde belirtilen rakamlara göre ise 2 808 öğretim görevlisi işsiz kaldı.

1 Eylül 2016’da yürürlüğe konan 672 sayılı KHK ile, akademisyen ihraçları başladı ve 96 farklı üniversiteden 2 346 akademisyen ihraç edildi.

Ardından 29 Ekim’de 1267, 22 Kasım’da 242, 6 Ocak 2017’de 631, 7 Şubat 2017’de 330, 29 Nisan 2017’de 484 akademisyen ihraç edildi.

677 ve 688 sayılı KHK’larla ise 53 akademisyen görevine iade edildi. Böylece bir yıl içerisinde yayımlanan 6 KHK ile toplamda 117 farklı üniversiteden 5 247 akademisyen işini kaybetti.[27]

Özetle AKP Hükümeti, 15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden geçen 17 ayda Türkiye’yi KHK’lere boğdu. 369 yasada, toplam 1125 maddede düzenleme yapıldı.

KHK’ler ile kamu kurum ve kuruluşu çalışanları, sivil toplum örgütleri, gazeteciler, akademisyenler, yazılı ve görsel medya organları, şirketler ve belediyeler üzerinde, herhangi bir yargı kararına dayanmayan idari tedbirler uygulandı. OHAL ilanından bu yana çıkarılan 30 KHK’nin 15 tanesi, yüz binlerce insanı etkileyen tedbir KHK’si olarak yürürlüğe girdi.

Diğer 15 KHK ise mevcut mevzuat üzerinde ayrıntılı düzenlemeleri içerdi. Yepyeni kanun maddelerinin yanı sıra yürürlükteki yasalar üzerinde değişiklikler ve ekler yapılarak yeni bir OHAL mevzuatı oluşturuldu.

30 KHK’nin sadece 5’i, anayasanın öngördüğü şekilde TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüp yasalaştı. Bunun dışında kalan 25 KHK, yayımlandıkları günü Başbakanlık tarafından TBMM’ye gerekçeleri ile birlikte gönderildi. Ancak komisyonlarda görüşülmeden Genel Kurul aşamasına geçilen KHK’ler bekletiliyor.

30 KHK’de OHAL ilan edilmesinin nedenleri ile sınırlı olmayan çok sayıda köklü değişiklik yapıldı. 17 ayda çıkarılan 30 KHK, tedbir KHK’lerinin içerdikleri ile birlikte 1199 maddeyi içerdi. Bu KHK’lerle 369 yasada 1125 düzenleme yapıldı. 5 KHK hariç, bu müdahalelerin hiçbirinde, milli egemenliğin temsilcisi olarak seçilen TBMM’nin onayı alınmadı.

Hükümet, KHK ile getirilen idari tedbirlere ve yasal düzenlemelere hukuki itiraz yolunu kapattı. KHK’lere, “alınan kararlar ve yapılan işlemler nedeniyle açılacak davalarda, yürütmenin durdurulmasına karar verilemez” hükmü işlendi. İdari tedbir KHK’leri kapsamında ihraç edilenler Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. İdare mahkemeleri ise başvuruları reddetti. AYM, OHAL Komisyonu’nu işaret etti. AİHM de başvuruların iç hukuk yollarını tüketmesi gerektiği yönünde karar verdi. Ancak iç hukuk yolları da hukuken kendisi tarafından kapatıldı.[28]

Ve tüm bunlara 696 sayılı KHK tüy dikti![29]

25 Aralık 2017’de yayımladığı 696 sayılı KHK ile paramiliter gruplarının saldırılarının meşru müdafaa kapsamına alınması AKP’den önce Nazi’ler tarafından uygulanmıştı. Hitler, muhalefeti ortadan kaldırdığı katliam sonrasında AKP ile oldukça benzer bir kararnameye imza atmıştı

Adolf Hitler’in, iktidar yolculuğunda büyük görevler üstlenen, “kahverengi gömlekliler” olarak da bilinen “Sturmabteilung” ya da kısaca SA denilen vurucu milislerini ortadan kaldırttığı gece “Uzun Bıçaklar Gecesi” olarak anıldı.[30]

Alp Altınörs’ün, “İç Savaş KHK’ları”[31] diye betimlediği KHK ile 15 Temmuz’da darbe girişimine karşı sokağa çıkan herkese doğrudan af getirildi. KHK’de “Terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması” ifadeleriyle muhalefetin her türlü direnişine saldırı[32] meşrulaştırıldı.[33]

Ayrıca Türkiye’nin savunma sanayisi Cumhurbaşkanlığı’na bağlanırken, Erdoğan’ın sık sık Saray’da ağırladığı muhtarlara silah taşıma yetkisi getirildi.[34]

Bunların yanında KHK ve ihraçların da etkisiyle kamuda çalışanların sayısı azaldı. SGK verilerine göre, 2017 yılının ilk dört ayında 11 bin 276 kamu işçisi işini kaybetti.[35]

Bu kadar da değil.

DİSK Genel Başkanı Kani Beko’nun, “KHK ile kamuda çalışan başka işçilere de kadro verilmesinin yolu kapatıldı,”[36] diye ifade ettiği tabloda KHK ile toplusözleşme düzeni kökten değiştirildi. Artık hükümet ile işçi konfederasyonları arasında kamu işçileri için imzalanacak olan “çerçeve protokol” sendikalar için bağlayıcı olacak. Sendika, kamu sözleşmelerinde protokolde ne kadar zam veriliyorsa, ancak o kadar talep edebilecek.[37]

Bu denli fütursuz, keyfi, sınırsız güç kullanabilen, neredeyse hesap sorulması olanaksız, ağır silahlara sahip son derecede etkili bir polis gücünün yanısıra, orduyu da iç güvenlik aracı olarak kullanma geleneği var. Geçen yıllarda, tankların kentlere girerek Suriye iç savaşını aratmayan görüntüler yarattığına şahit olduk. Siyasi bir davada, siyasi savunma yapmak, Ahmet Şık’ın örneğindeki gibi engellenebiliyor. Kadına, çocuğa yönelik fiziki, cinsel şiddet çoğunlukla cezasız kalıyor. Kadına yönelik simgesel şiddet, din adına konuşanların ağzından, medyada hem de en müstehcen biçimleriyle kendini sergiliyor. Kısacası, iktidarın kendisine karşı olanlara, iradesini sorgulayanlara yönelik açık, fiziki ve simgesel şiddet kullanmasının önünde bir engel yok.

Öyleyse, son derecede muğlaklaşmış darbe ve terör kavramları üzerinden, iktidar yanlısı sivillere, değerleriyle uyuşmayan, arzularıyla çelişen, “öteki” üzerinde, fiziki şiddet uygulama ayrıcalığı getiren 696 sayılı KHK’ye ne gerek vardı? Bu KHK, hangi hastalığın semptomudur? Deniz bitti de ondan...

Kapitalist toplumda egemen sınıfın iktidarı (arzularını topluma dayatma anlamında diktatörlüğü), rıza alma ve şiddet uygulama kapasiteleri arasındaki diyalektik ilişki üzerinde durur. Egemen sınıfın rıza alma kapasitesi yüksek olduğu oranda, “demokratik” yöntemler geçerlidir. Rıza alma kapasitesi düştükçe şiddetin dozu artar, ucu faşizme kadar uzanan, örtülü, açık diktatörlükler gündeme gelir.

Türkiye’de bugün iktidarda olan siyasal İslâmın AKP’de temsil edilen egemen sınıfı (dinci entelijansiya) 2000’lerde başlattığı “pasif devrim” sürecinde, başlangıçta, “kandırdığı”(?!) güçlerin desteğini giderek kaybetti. Kaybettikçe de toplumda rıza alma kapasitesi zayıfladı. Zayıfladıkça da şiddetin dozu giderek arttı. Nihayet Siyasal İslâm’ın rıza alma kapasitesinin sınırları, Gezi olayı, Haziran 2016 seçimleri, Anayasa referandumu gibi eşiklerde kesin ve aşılamaz çizgilerle belirlendi. Siyasal İslâm, bunca yıllık iktidarının topluma dayattığı dönüşümlere, dindarlığı bir kimlik sorununa dönüştürmesine karşın (belki de tam da bu yüzden), seçmenin yarısından fazlasının, nüfusun çoğunluğunun rızasını almayı başaramadı. Geldiği noktada, olağan koşullarda seçimleri kazanamayacağını anladı. Rıza alma kapasitesini genişletememe sorunu da giderek alınmış rızayı koruma sorununa dönüşmeye başladı.

AKP’de temsil edilen siyasal İslâmın egemen sınıfı, şimdi kendi tabanından (rıza aldığı kesimi) kaybetmeye başlama riskiyle yüz yüzedir. Diğer taraftan, dindarlığı bir kimlik hâline getirmiş olmanın olanaklarından yararlanmaya devam etmekle birlikte, alınmış rızayı koruyan maddi kaynaklar hızla tükeniyor, aynı anda, siyasal İslâm içindeki sınıf farklılıkları (yolsuzluklar), yönetim beceriksizlikleri daha bir görünür olmaya başlıyor. İktidar söylemini, şoven milliyetçilikle, Kemalizm ile takviye çabası Aydınlanma’nın kavramlarını içeri sızdırarak zayıflatıcı etki yapıyor. Özetle AKP’de temsil edilen siyasal İslâmın egemen sınıfının kendi tabanına verecek ekonomik ve simgesel/kültürel yeni bir şeyi kalmadı. 696 sayılı KHK, alınabilecek rızanın sınırına dayanmış olmakla, alınmış olan rızayı koruyacak araçların tükenmeye başlamış olması arasındaki çelişki ile, dinin bir kimlik sorununa dönüşmüş olması arasındaki ilişkinin bir semptomudur.

Siyasal İslâm’ın egemen sınıfı, tabanına, daha fazla ekmek veremiyorum ama, “ötekine” şiddet uygulama ayrıcalığı vererek, “devletin şiddet kullanma tekelini seninle paylaşmaya başlıyorum” diyor. Böylece, bu egemen sınıf, iktidarda kalabilmek için, bir egemen sınıfın verebileceği en büyük, en riskli tavizi vermiş oluyor.[38]

 

  1. AYRIM: YAPISAL DEĞİŞİM, DÖNÜŞÜM!

 

Coğrafyamızda yapısal bir değişimle eş zamanlı toplumsal dönüşüm yaşa(tıl)dığı bir “sır” değil.[39]

Eski AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi ve Sivil Alan Platformu Başkanı Ayhan Oğan’ın, “Yeni devlet kuruyoruz. Kurucu lider de Tayyip Erdoğan. Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır. Yapılan Yüksek Askeri Şûra yeni bir TSK’nin inşasıdır. Biz vesayet düzenini yıktık”[40] demesi boşuna ve karşılıksız değildir.

Tıpkı, “16 Nisan’da, ülkeyi yönetilemez kılan ve geri kalmışlık cenderesine mahkûm eden parlamenter sistemi geride bıraktık,”[41] diyen Melih Altınok gibi…

Burada birkaç örneğin altını çizmekte yarar var.

  • Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘IŞİD’in Temel Felsefesi ve Dini Referansları Raporu’nda IŞİD, “Ötekileştirilen gençlerin kurtuluş ideolojisi” olarak tanımlandı. Güçlenmesinde ABD işgalinin ardından başlayan süreçte Şiîler etkinleştirilirken, Sünnî Araplara, ayrımcılık uygulanması, onların aşağılanması ve işsiz kalmasının etkin olduğu belirtildi. IŞİD gibi örgütlerin hiççilik anlamındaki “nihilizm”in yansıması olduğunun belirtildiği raporda “İslâm’ı nihilizmin referans çerçevesine dönüştürme teşebbüsü, adam öldürmekten daha beter bir fitnedir” ifadeleri kullanıldı.[42]
  • Bakanlar Kurulu, IŞİD ve El Kaide bağlantısı nedeniyle Birleşmiş Milletler’in “terör” listesinde bulunan cihatçı örgütlerden Hizb-i İslâm’ın lideri Gulbeddin Hikmetyar hakkında 2013 yılında alınan karar kaldırıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçmişte Gülbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde verdiği poz Türkiye gündemine oturmuş, eleştiri konusu olmuştu.[43]
  • AKP’nin, YSK’nin teşkilât ve görevlerinin düzenlenmesine ilişkin verdiği yasa önerisinde, sandık başkanlarının belirlenmesinde siyasi partiler devre dışı bırakılıyor. Sandık başkanları, İlçe Seçim Kurulu Başkanı tarafından ilçede görev yapan ve başkanlık yapmasına engel bulunmayan kamu görevlilerinden oluşturulacak liste içinden belirlenecek.[44]
  • AKP, muhalefetin Erdoğan’la ilgili soru önergelerine, TBMM İçtüzüğü’nü göstererek “Cumhurbaşkanımızla ilgili konularda soru sorulamayacağı” gerekçesiyle yanıt vermiyor. Ancak daha önce Gül’le ilgili soru önergelerine yanıt verilmişti.[45]
  • Devletin, terörle mücadele kapsamında, birçok kamu kurum ve kuruluşunda yeni bir yapılanma kurduğu ortaya çıktı. İçişleri Bakanlığı’nın; Adalet, Milli Eğitim, YÖK, ÖSYM, SGK gibi kurumlara gönderdiği “gizli” ibareli yazıda “terörle mücadele için vazgeçilmez bir araç olarak tanık koruma hizmetlerinin” yürütülmesinde sorumlu olacak “kurum irtibat görevlilerinin” ismen belirlenmesi talimatı verildi. Kurumlar, biri asil iki üst düzey yöneticisinin bilgilerini “gizlilik akdi” imzalattırarak Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bildirdi. İçişleri Bakanlığı’nın 20 Kasım 2015’te, bakanlık Müsteşar Yardımcısı Mehmet Tekinarslan imzasıyla “Tanık Koruma” başlıklı ve “gizli” ibareli bir yazı gönderdiği ortaya çıktı.[46]
  • 2008’de artık ihtiyaç kalmadığı gerekçesiyle görevlerine son verilen gece bekçileri yeniden mesaiye başladı. Bekçiler tıpkı polisler gibi silah kullanıp, gözaltı ve yakalama yapabilecek.[47]
  • Koza İpek’in Ankara’nın Gölbaşı İncek Mahallesi’ndeki malikanesinin duvarı mehter marşı eşliğinde yıkıldı.[48]
  • MİT, 2019 beklenmeden Cumhurbaşkanı’na bağlandı. Teşkilât TSK içinde ve dışında da faaliyet yürütecek.[49]

 

KHK’LER İLE GETİRİLEN DÜZENLEMELER[50]

MİT Saray’a bağlandı

Başkanlık sistemine geçiş ile birlikte kapanacak olan Başbakanlık’a bağlı MİT, kuruluş yasasındaki değişiklikle, 2019 yılı beklenmeden Cumhurbaşkanlığı’na bağlandı. MİT teşkilâtındaki merkez ve taşra bölümlenmesi de kaldırıldı. MİT’in artık sadece cumhurbaşkanına karşı sorumlu olması sağlandı.

Saray’dan doğrudan atama

Daha önce MİT Müsteşarları, MGK’de görüşüldükten sonra başbakanın önerisi cumhurbaşkanının onayı ile atanıyordu. Yeni KHK ile MİT Müsteşarı’nın atanmasındaki MGK ve Başbakanlık aşamaları yürürlükten kaldırıldı. Artık MİT Müsteşarları doğrudan cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Cumhurbaşkanı MİT’e dış güvenlik, terörle mücadele ve milli güvenliğe ilişkin konularda görev verecebilecek. Ancak cumhurbaşkanı bu yetkisini Bakanlar Kurulu ile paylaşacak. Ayrıca başbakan, MİT’ten çıkarılması uygun bulunan kişilerin başka kurumlarda görevlendirilmesi ile ilgilenecek.

Saray’a bağlı istihbarat kurulu

İstihbarat çalışmalarının yönetilmesinde temel görüşleri oluşturmak üzere kurulan Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu’nun (MİKK) yapısı değiştirildi, cumhurbaşkanlığına bağlandı.

Saray bütçesinde örtülü ödenek

MİT’in bütçesi de Başbakanlık örtülü ödeneğinden değil, Cumhurbaşkanlığı bütçesi içerisinde özel bir ödenek ile karşılanacak. MİT Müsteşarı, gizli hizmet giderlerinin karşılanmasında da cumhurbaşkanına karşı sorumlu olacak.

MİT’e Saray kalkanı

MİT Müsteşarı ve teşkilât mensuplarının görevlerini yerine getirirken işledikleri iddia olunan suçlardan dolayı haklarında soruşturma yapılması cumhurbaşkanının iznine tabi olacak. 2012 yılında yapılan değişiklikle MİT Müsteşarı ve personelinin soruşturulması başbakanın iznine tabi kılınmıştı. Soruşturma izninin verilmesi veya verilmemesi kararlarına karşı Danıştay’a itiraz edilebilecek. MİT Müsteşarı’nın tanıklığı da cumhurbaşkanının iznine bağlandı. MİT’in denetimi de Başbakanlık teftiş elemanlarının elinden alınarak Devlet Denetleme Kurulu’na verildi.

Gizli yönetmelikler MİT’in görev ve faaliyetleri ile ilgili yönetmeliklerin -Saray’ın gizli yönetmelikleri- tamamı cumhurbaşkanı tarafından onaylanacak. Bu yönetmelikler daha önce de olduğu gibi Resmi Gazete’de yayımlanmayacak.

AYM’nin iptal ettiği tutuklu takası yetkisi

MİT Müsteşarı ve mensuplarının yargılanması ile ilgili maddeye tartışmalı bir   düzenleme daha eklendi. Daha önce yabancı tutuklu ve hükümlülerin “milli güvenliğin veya ülke menafaatlerinin gerektirdiği hâllerde cumhurbaşkanının onayı ile başka bir ülkeye iade edilmesi veya başka ülkedeki tutuklu ya da hükümlü bulunanlar ile takas edilmesi” yetkisi Anayasa Mahkemesi kararı ile   iptal edilmişti. Ancak KHK ile bu hüküm tekrar MİT’in görevleri arasında sayıldı.

MİT görev ve faaliyetlerini ifşa edenlere hapis

Daha önce MİT mensupları ve ailelerinin kimliklerinin herhangi bir yolla ifşa edilmesine üç yıldan 7 yıla kadar hapis cezası öngörülüyordu. Bu suçun kapsamı genişletildi. Artık MİT mensuplarının “makam, görev ve faaliyetlerinin” ifşası da üç yıldan yedi yıla kadar hapis ile cezalandırılacak.

TSK içinde istihbarat

MİT, MSB ve TSK personeli hakkında hem istihbarat faaliyeti hem de güvenlik soruşturması yürütebilecek. Kıta içinde veya dışında her türlü araştırma yapabilecek. TSK içindeki istihbarat faaliyetlerine ilişkin usul ve esaslar MİT tarafından hazırlanacak yönetmelikle belirlenecek. Yönetmelik cumhurbaşkanı onayıyla yürürlüğe girecek.

Rütbe beklemeden terfi

Albaylar ile 3 yıldan az süre ile rütbe bekleyen general ve amiraller, rütbe bekleme sürelerine bakılmaksızın ve sicil koşulu aranmaksızın YAŞ değerlendirmesine girebilecek.

Sahil Güvenlik’te zorla emeklilik

Sahil Güvenlik ve Jandarma Genel Komutanlığı’nın albay ve üstü rütbelerdeki personeli ortak kararname ile emekliye sevk edilebilecek. Bunun için personelin bekleme sürelerinin dolması beklenmeyecek.

Askeriye ‘hukuk subayları’

Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı’nda hukuk hizmetleri sınıfı kuruldu. Böylece askeriyenin hukuk işleri, bu sınıfa mensup subaylar tarafından yürütülecek. Kapatılan Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemeleri’nin askeri hâkimleri hukuk subayı olabilecek.

AİHM ve AYM için daire başkanlığı

Adalet Bakanlığı bünyesinde İnsan Hakları Daire Başkanlığı kuruldu. Başkanlık Türkiye aleyhine AİHM’ye yapılan başvuruları takip edecek. Başvurulara ilişkin ilgili tüm kurum ve kuruluşlardan bilgi, belge ve görüş isteyebilecek, savunmaları hazırlayacak, oturumlara temsilci görevlendirebilecek. Başkanlık ayrıca, Anayasa Mahkemesi tarafından bakanlığa gönderilen bireysel başvurular için de bakanlık görüşlerini bildirecek.

OHAL komisyonu Başbakan zırhı

KHK ihraçlarındaki mağduriyet iddialarını belirlemek ve mağduriyeti ortadan kaldırmak için kurulan OHAL Komisyonu’nun üyeleri ile ilgili soruşturma açılması Başbakan’ın iznine bağlandı.

 

Evet coğrafyamızda devletin monolitik örgütlenmesine mündemiç bir totalitarleşme yaşanırken; Türkiye toplumunun kültürel yapısında, yaşam tarzında adeta moleküler düzeyde, İslâmcılaştırma yönünde,[51] temel eğitim müfredatına, ilkokul çocuklarının evlerine, daha genelde kadın-erkek ilişkilerine kadar nüfuz eden dönüşümler devreye sokuluyor…

“Hakikât rejimini”, yeni bir beden-mekân kontrolü rejimini yerleştirmeye başlıyorlar. Bu rejimler, ülkedeki egemen “bilişsel haritayı”, özgürlük kavramlarına ilişkin söylemi, muhalefetin taleplerini hatta giderek önde gelen bireylerini dışlayan bir yönde yeniden şekillendiriyorlar.

Bir diğer yakıcı soru da, hızla yaklaşmakta olan seçimlere ilişkindir. Bu seçimlere, OHAL altında, AKP rejimine sadık bir YSK vesayetinde gidiyoruz.[52]

“Değişim” ilerledikçe siyasal İslâm, AKP eliyle devlet kurumlarına yerleşmeye, iktidarı kullanmaya, özgüveni artmaya başladı; “devleti yöneten sınıflar” konumundaki kadroları tasfiye ederek kendine yer açtı, ardından da bu tasfiye sürecinde kullandığı liberal entelijansiyayı ıskartaya çıkardı.

Devlet aygıtına egemen olma süreci giderek toplumda üretilen ekonomik artığı paylaşma, bilgi üretimini kontrol etme araçlarına yansıdı. Siyasal İslâm içinde, kirli çamaşırların ortalığa serilmesiyle başlayan, ucu 15 Temmuz şeyine kadar uzanacak bir iç savaş patlak verdi. Bu arada, Kürt siyasi hareketinin Başkanlık rejimini, totaliter projeyi onaylamadığı ortaya çıkmış, onlar da tasfiye sürecine dahil edilmişler, AKP Türkiye’si de çoktan, gazeteci ve entelektüel tutuklama rekorunu eline geçirmişti. Ekonomik kontrol tamamlandıktan, devletin fiilen değiştirilmiş biçimine “mühürsüz” oylardan bir kılıf dikildikten sonra, değişim, kaportadan gelen kimi çatırdama seslerine rağmen hızlandı.

Eğitim sistemi, siyasal İslâmın elinde 15 yılda 5 kez değiştirildi: Evrim teorisi çıkarıldı; Cumhuriyetin kuruluş “olayı”, öyküleri, değerleri, haklar ve özgürlükler yönündeki eğilimleri ve liderleri siliniyor. Bunların yerini, Osmanlı nostaljisi, lider kültü, “dini hakikât rejiminin” değerleri, kadına, çocuğa yönelik şiddeti sıradanlaştıran cinsiyet, beden politikaları, “cihat” kavramı alıyor. Değişim süreci ilerliyor.[53]

  • Fethullahçıların boşattığı kadrolara Menzilciler yerleşiyor. Yani bir cemaatin yerini öbür cemaat alıyor.[54]
  • İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) 11 Ocak 2017’de gerçekleşen meclis oturumunda, Bahçelievler’deki Safiye Sultan Kız Öğrenci Yurdu’nu, ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında el konulduktan sonra, 25 yıllığına, Ensar Vakfı’na devreti.[55]
  • İstanbul Samandıra’da bulunan spor alanı Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün cemaati İsmailağa Cemaati için adım adım “Özel Eğitim Alanı”na dönüştürüldü.[56]
  • Fethullahçı örgütlenmenin tasfiyesi ile boşalan alanları, birçok cemaat ve dini vakıf doldurdu. 15 Temmuz’un ardından dini yapıların kamudaki etki alanları, protokoller ve kadrolaşmalarla genişledi
  • AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında kamuda kadrolaşma oranı yüzde 15 olan Gülen Cemaati’nin (FETÖ), 15 yıllık AKP döneminde kamuda kadrolaşma oranı iki kattan fazla artarak yüzde 35’e ulaştı. Devletin hemen her kurumuna yerleştirilen Cemaat üyeleri, 15 Temmuz 2016’da yaşanan darbe girişimi ardından kadrolaştıkları kurumlardan tasfiye edilmeye başlandı. FETÖ’den boşalan kadroları doldurmak için cemaatler ve vakıflar sıraya girdi. Yeni dönemde eğitim gerici vakıflara teslim edilirken cemaatlere Sağlık Bakanlığı’ndan Kültür ve Turizm Bakanlığı’na kadar birçok bakanlıkta etkin rol verildi.[57]

 

Süleymancılar Tarikatı

Cumhuriyet’in ilk yıllardan itibaren varlığını sürdüren Süleymancılar, uzun yıllar gizli sürdürdükleri hareketlerini, Özal Hükümeti’nin Kur’an ve din eğitimini normalleştirmesiyle beraber gün yüzüne çıkarttı. Siyasetle yakından ilgili olan Süleymancılar, bu yönleriyle Gülen Cemaati ile büyük benzerlik gösteriyor.

Varlığını türban ve Kur’an eğitimi üzerine kuran Süleymancılar, bir dönem etkisini yitirse de kamudaki varlığını korumayı başardı. Hükümet- Gülen Cemaati kavgası bu gruba yaradı, Milli Eğitim’de Gülen yapılanmasından boşalan kadrolar, Süleymancılar tarafından dolduruluyor. Süleymancılar, ülke genelinde iki bin binden fazla olduğu tahmin edilen öğrenci yurtlarında dini eğitim veriyor. Milli Eğitim Bakanlığı ve Süleymancılar arasında imzalanan “Değerler Eğitimi Protokolü” kapsamında gerici ideolojisini okullarda düzenlediği seminerlerde çocuklara aktarıyor.

Süleymancılar’a ait olan Aladağ’daki Tahsil Çağındaki Talebelere Yardım Derneği (TÇTYD) Ortaöğretim Kız Öğrenci Yurdu’nda yaşanan ve 11 çocuğun ölümü ile sonuçlanan yangından sonra ortaya çıkanlar hükümetin bu grubu himayesinin ulaştığı noktayı bir kez daha gözler önüne serdi.

Menzil Tarikatı

AKP-Gülen Cemaati ilişkilerinin bozulmasının ardından adını ciddi biçimde duyurmaya başlayan Menzil Tarikatı’nın çok sayıda radyo-televizyon kanalı bulunuyor. Gülen yapılanmasından farklı olarak, yetişkinleri ve gelir düzeyi görece iyi olanları örgütleyen tarikat, “Semerkand” isimli bir de dergi yayımlıyor.

Nakşıbendiliğin kolu olan Menzil Tarikatı, “Yolsuzluk Operasyonu” sonrası cemaatlere yönelik, “Ya benimlesiniz ya onlarla” çağrısından sonra Erdoğan’ın yanında taraf tutan ilk dini yapılanma. Özellikle esnaflar arasında örgütlenen Menzil, Adıyaman kökenli bir tarikat olmasına karşın bütün ülkeye yayıldı. Tarikat liderlerine ‘Gavs’ ismini veren Menzilcilerin ‘Minah’ adında bir de başucu eserleri bulunuyor. Tarikatın, “Semerkand Öğrenci Yurdu” adı altında ülke genelinde 150 yurdu bulunuyor.

Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez’in görevden ayrılmasında pay sahibi olduğu söylenen Menzil; İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı’nda da etkili. Emniyet mensuplarının yükselebilmek için Menzil’den referans aldığı iddiaları sürekli dile getiriliyor. Tarikatın etkisini en fazla hissettirdiği bakanlık ise Sağlık Bakanlığı… Menzil’in, özellikle kabine değişikliğiyle görevinden alınan eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ döneminde bakanlıkta kadrolaştığı biliniyor.

Hükümetin hacamat ve sülük tedavisini yasallaştıran Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği’nin yanı sıra, hastanelerin hasta odalarına kıble yönünü gösteren işaretler, seccade, Kur’an ve “Peygamberin Hayatı” kitabının konması uygulamasını Menzil’in etkisiyle gerçekleştirdiği ifade ediliyor.

İsmailağa Cemaati

AKP’li bürokratların grubun lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’yla verdiği pozlarla akıllarda kalan İsmailağa Cemaati, 15 Temmuz’un ardından pastadan en büyük pay alan cemaatlerden. Cemaat, kamuoyunda Cübbeli Ahmet diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün medyaya yansıyan haberleriyle geleneksel “cemaat profili”nden uzak bir çizgi sergilese de bir yılda eğitimin gericileşmesinde etkin rol oynuyor.

Nakşibendi geleneğinin Türkiye’deki en etkin grubu olan İsmailağa Cemaati’nin “Marifet Derneği” adı altında ülke genelinde açtığı çok sayıda öğrenci yurdu olduğu biliniyor. Genellikle eğitim almayan insanlar arasında örgütlenen İsmailağa Cemaati’nin mensupları devlet kadrolarında etkili görevler üstlenemese de dernek adı altında açtığı yurt ve Kur’an kurslarıyla etki alanı genişletiyor. Cemaate, İstanbul Beykoz’da 2016 yılında tartışmalı bir biçimde büyük bir imar alanını tahsis edildi. Cemaatin bu arazi üzerinde Müceddid Mahmud Efendi Külliyesi Kız Medresesi isimli bir okulu bulunuyor.

Malatyalılar Cemaati

Gülen Cemaati’yle beraber, AKP iktidarından en fazla “nemalanan” grupların başında Malatyalılar geliyor. Gülen Cemaati gibi eğitim ve kadrolaşmaya özel önem veren grup, boşalan kamu kadrolarını doldurma konusunda diğer cemaatlere oranla öne çıkıyor.

Ahmet Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde TRT ve Dışişleri Bakanlığı’nda kadrolaşan Malatyalılar, İnönü Üniversitesi’nde de çok etkililer. Adını doğduğu Malatya ilinden alan cemaatten habersiz kamuya temizlik işçisi dahi alınamıyor.

Hamiyet ve İrfan Vakfı

2006 yılında Ankara’da kurulan Hamiyet ve İrfan Vakfı (AHİ) Gülen-AKP ilişkilerinin bozulmaya başladığı 2013 yılından bugüne etki alanını genişletmeye devam ediyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Ankara   Milli Eğitim Müdürlüğü’yle protokol imzalayan vakfın, Ankara başta olmak üzere İstanbul, Konya ve İzmir de çok sayıda öğrenci yurdu bulunuyor.

AHİ’nin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’yla imzaladığı protokolün amacı, vakfın internet sitesinde şu ifadelerle yer alıyor:

“Çocuk evleri açılması, çocukların psikososyal ve fiziksel gelişimlerine katkıda bulunulması, yüksek yararının gözetilmesi amacıyla işbirliği içerisinde, her türlü proje ve sosyal etkinlikleri gerçekleştirmek…”

Ankara’nın Batıkent semtinde Büyükşehir Belediyesi tarafından vakfa tahsis edilen büyük bir arazide AHİ’nin öğrenci yurdu bulunuyor. Tabelası olmayan, etrafı yüksek duvarlarla çevrili yurt, çevrede yaşayan yurttaşların tepkisine yol açıyor.

Eğitim Ensar’a teslim

Darbe girişimi ardından ülke genelinde Gülen’e ait okullar ve kurslar kapatılırken, AKP eğitimi vakıflar eliyle yürütmeye devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı, Karaman’daki yurdunda çocuklara yönelik yaşanan tecavüz olaylarıyla tepki çeken Ensar’a imzaladığı protokolle eğitimde büyük alan açıyor.

Protokolün açtığı yoldan Ensar, ortaokul ve liselerin yanı sıra üniversiteye giriş kursundan Kur’an kursuna kadar istediği her alanda eğitim verebiliyor. MEB’in Ensar’a tanıdığı yetkilerden bazıları şunlar:

»Ortaokul ve liselerde sanatsal, sportif, sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik kurs açma

»Bakanlıkla koordineli olarak, ortaokul ve lise öğrencilerine yönelik gezi ve kamplar düzenleme

»MEB’e yeni öğretim programları teklif etme

»Öğretmen Adayı Yetiştirme Programı’na kitap önerme

»MEB’de ihtiyaç olduğu takdirde kendi bünyesindeki öğreticileri görevlendirme.

Öğrenciler TÜGVA’ya emanet

AKP’nin öğrencileri “emanet ettiği” bir diğer vakıf ise Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA). AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın kurucusu olduğu vakıf, ilkokullardan üniversitelere kadar geniş bir zeminde varlık gösteriyor. TÜGVA’nın çocuklara ve gençlere yönelik bazı faaliyetleri şöyle:

»‘Namaz Ağacı’ Projesi (2 bin 200 öğrenci)

»İlkokullarda, ‘Çizimlerle Hadis’ Yarışması (10 bin öğrenci)

»‘Okuldan Sonra Camiye’ etkinliği (6 ilde 500 öğrenci okuldan sonra camilere taşındı)

»68 ilde ‘Lise Sohbetleri’

»33 üniversite kampüsünde iftar etkinlikleri

»‘Haydi Baba Camiye’ etkinliği (Ülke genelinde 55 buluşma)

»Cumhuriyet gazetesi iddianamesinde bilirkişi raporunu yazan Ünal Aldemir’in eğitmen olduğu Uluslararası Yüksek İstişare Kurulu, TÜGVA ile “yeni nesil gazetecilik” eğitimi vermek için protokol imzaladı.

MEB’in arka bahçesi: İlim Yayma Cemiyeti ve Birlik Vakfı

MEB, Ensar’a olduğu gibi İlim Yayma Cemiyeti ve Birlik Vakfı’na da e-yaygın sistemdeki öğretim programlarını kullanarak her düzeyde öğrenciye yönelik sosyal, kültürel, sportif, mesleki ve teknik kurslar düzenleme olanağı verdi. İlim Yayma Cemiyeti’nin başta İstanbul ve Bursa olmak üzere toplam 142, Birlik Vakfı’nın ise ülke genelinde 200’e yakın öğrenci yurdu bulunuyor.

 

  • Diyanet, 2018’deki eğitim faaliyet planını Milli Eğtim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Kredi Yurtlar Kurumu, belediyeler, Emniyet, muhtarlıklar, fabrikalar ve apartmanları kapsayacak şekilde genişletti.[58]
  • Diyanet İşleri Başkanlığı 2018 yılında bütçesini önceki 2017 yılına göre yüzde 13.21 artırarak 7 milyar 774 milyon 183 bin TL’ye çıkardı. Bütçeden aslan payı ise ‘Ahlâki yozlaşmayla mücadele’ye ayrıldı.

Yeni kuran kursları açmak için 1 milyon 450 bin TL ödenek ayrıldı. Bu para engelli, yatılı ve 4-6 yaş grubu Kur’an kursları açmak ve ihtiyaç odaklı Kur’an kursu sayısını artırmak için kullanılacak.

50 bin TL kaynak ayrılarak “Yeni kuşakların anlayabileceği bir meal çalışması” yapılacak. Dini ve kültürel içerikli TV ve radyo yayın çeşitliliğini arttırmak için 5 milyon TL, yurtdışına yönelik dini ve kültürel içerikle TV ve radyo yayını için de 1 milyon TL ayrılacak. Yabancı dil ve lehçelerde yayın sayısını arttırmak için de 8 milyon 252 bin TL para harcanacak.

İslâmın kadına verdiği değerin doğru anlaşılması için yaşantıları ile Müslüman kadınlara örnek teşkil eden Hz. Hatice, Hz. Ayşe ve Hz. Fatma biyografisi hakkında eserler 1 milyon TL bütçe ile hazırlanacak.[59]

  • 28 yıl önce Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), anayasalarında İslâma yer veren ülkelerde bile görülmedik bir düzenleme yaptı; hicri takvime göre her yıl 10-11 gün öne gelmesi gereken peygamberin doğum gününü 20 Nisan’da sabitledi. Önce 20-26 Nisan, bu konudaki kimi eleştiriler üzerine 1994’ten sonra da 14-20 Nisan, Kutlu Doğum Haftası olarak saptandı. Hafta, AKP iktidarının elinde iyice kutsanır oldu; kutlamalar, siyaset ve dinin kaynaştığı eğitimi de içine alan ve kitleselleşen resmi bir törene dönüştürüldü.

29 Kasım Çarşamba günü Resmi Gazete’de yayımlanan DİB’in yönetmelik değişikliği ile “Kutlu Doğum” haftasının adı pat diye “Mevlid-i Nebi” olarak değiştirildi, haftanın başlangıcının da hicri takvime göre rebiülevvel ayının 12’nci günü olması kararlaştırıldı; bundan sonra hafta, kullandığımız miladi takvime göre değişik tarihlerde kutlanacak.[60]

 

“DİYANET’İN 2008’DEN 2017’YE TARTIŞMA YARATAN FETVA VE AÇIKLAMALARI!”[61]

“Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?”

Diyanet’e bağlı fetva sitesinde Ocak 2016’da, “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” diye soruldu.

Soruyu İslâm kaynaklarından farklı görüşleri referans gösterilerek yanıtlayan Diyanet, “Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz” ifadelerini kullanıldı:

“Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur.”

“Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır.”

“Erkek, telefon, faks, mektup, mesaj ve internetle ile de eşinden boşanabilir”

6 Aralık 2017 günü Diyanet’e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu, gelen bir soruya cevap olarak, erkeğin “Telefon, faks, mektup, mesaj ve internetle ile de eşinden boşanabileceğini” açıkladı:

“Bir kimse, yüzüne karşı ‘seni boşadım, benden boş ol’ gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahî olarak söylemek suretiyle, eşini boşayabileceği gibi, bu sözleri telefon, mektup, mesaj, internet ve faks yoluyla bildirerek de boşayabilir. Söz konusu iletişim vasıtalarıyla boşamak, sözlü olarak yüz yüze boşamak gibi geçerlidir. Ancak, bu durumda kocanın, boşamış olduğunu inkâr etmemesi gerekir.”

“Boşamanın yazılı olması hâlinde ise boşanan kimse, yazının veya mesajın eşinden geldiğinden emin olmalıdır. Bu durumda boşama hükümleri, kadının mektubu okuduğu andan itibaren başlar. Fakat koca eşini daha önce gıyaben boşamış da bunu mektupla haber veriyorsa, boşamanın hükümleri, kocanın boşadığı andan itibaren başlar.”

“Cemevlerine dini statü veremeyiz, iki kırmızı çizgimiz var”

3 Ocak 2016’da eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, AKP’nin 64. Hükümet Programı’nda yer alan, “Cemevlerine hukuki statü verilmesi” ile ilgili konuşmuştu:

“Biz dini statü veremeyiz, statüyü ancak bu yolun bizatihi sahipleri belirleyebilirler. Alevîlik meselesini teolojik bir tartışma zeminine çekmeden, sadece sosyal, hukuki zeminde konunun ele alınması gerektiğini hep ifade etmişimdir. Bizim daima iki kırmızı çizgimiz olmuştur, bundan hiçbir zaman vazgeçmedik.”

“Bir tanesi; Alevîliğin İslâm’ın dışında bir yol olarak tarif edilmesi. Çünkü bin yıllık tarih bunu yalanlıyor, doğru olmadığını ortaya koyuyor. İkincisi de; cemevlerinin caminin alternatifi, başka bir inancın mabedi gibi gösterilmesi. Ama kendi tarihinde var olduğu şekliyle ocakların talepleri doğrultusunda özgürce kendi geleneklerini, kendi kültürlerini, kendi inançlarını yaşamalarının da hem İslâm’ın, hem hukukun onlara verdiği bir hak olduğunu düşünüyorum”.

Bunun üzerine Alevî Dernekle

7.02.2018 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR