ÖĞRENCİ HAREKETİNİN TOPLUMSAL MÜCADELEDEKİ YERİ VE ROLÜ

ÖĞRENCİ HAREKETİNİN TOPLUMSAL MÜCADELEDEKİ YERİ VE ROLÜ

“Non fructificat automno arbor,

quae vere non floruit.”[2]

 

Seneca’nın, “Ondan vazgeçmeye istekli ve hazır olanlar dışında kimse hayatın gerçek tadını alamaz,”[3] saptamasına büyük değer atfeden birisi olarak, “Öğrenci Hareketinin Toplumsal Mücadeledeki Yeri ve Rolü”nün sınıf mücadeleleri dışında ele alınabileceğini düşünmüyor ve üniversiteleri de abartmıyorum![4]

O hâlde gençlik meselesini tartışırken de unutulmaması gereken V. İ. Lenin’in, “Ya burjuva ideolojisi, ya da Sosyalist ideoloji. İkisi arasında bir orta yol yoktur… Ezilenler ile ezenlerin, sömürülenler ile sömürenlerin ‘eşitliği’ olamaz, yoktur ve olmayacaktır… Biz, insanüstü ya da sınıf bilinçsiz kavramlardan kaynaklanan tüm ahlâki ilkeleri reddetmekteyiz. Biz bunların, toprak sahipleri ve kapitalistlerin yararı adına işçilerin ve köylülerin kandırılması, aldatılması ve akıllarının bulandırılması olduğunu söylüyoruz. Ahlâki ilkelerimizin, tamamen proletaryanın sınıf mücadelesi çıkarlarıyla ilişkili olduğunu söylüyoruz. Ahlâki ilkelerimizin kaynağı, proletaryanın sınıf mücadelesi gerçekleri ve ihtiyaçlarıdır,” saptamasıdır.

 

  1. I) KAVRAMLAR

 

Bu bağlamda öncelikle tartıştığımız kavramların, anlam ve bağlamlarına değinmek gerekiyor.

 

I.1) “TOPLUMSAL MUHALEFET” DEYİNCE

 

Coğrafyamızın en büyük eksikliklerinden birisi olan toplumsal muhalefet, tüm farklılıklara rağmen tüm itirazların tek bir ortaklıkta birleştiği zemindir.

Bob Marley’in, “Farkını yansıt, değiş, geliş, keşfedilmeyeni keşfet, yücelerin içinde yüksel!” deyişindeki üzere kendini iktidarın dışında tanımlayıp, iktidarla mücadelesini gerçek gündemiyle yürüten muhalefet, doğası gereği “zıddiyet ve çatışma”dır.

Mücadele açısından -Thomas Carlyle’in ifadesiyle-, “Her ramanên nû, destpêkêde di nav hindikahiyêde dimîne/ Her yeni fikir, başlangıçta azınlıkta kalır”ken; çatışmacılığıyla ezber bozan muhalefet, iktidarın oluşturduğu kabullere karşı çıkarken dik durur, diklenir.

Arapça kökenli bir kelime olan muhalefet, karşı durma, uyuşmazlık anlamı taşır ve kaçınılmaz olarak da; uyum göstermemek, aykırı davranmak, “ak koyunlar arasında kara olmak” özelliğiyle tanımlanır.

İktidara “Hayır” diyen, iktidarın da “günah keçisi” ilan ettiği muhalefet, kendine dikte edilen sınırları aştığı, ihlâl ettiği kadar vardır. Bunun için de düzene ve resmi ideolojisine dokunmayan muhalefet sahtedir, yapaydır, ne akar ne kokar cinsindendir. Çünkü gerçek muhalif, egemenlerin çıkarlarını temsil eden düzene karşıdır; düzenin nesnesi olmayı reddeden mücadeleci öznedir.

“Bir amaca ulaşmak uğruna çaba verilen süreç” olarak tanımlanması mümkün olan mücadele, engellere direnebildiğimiz, içimizde yaşattığımız ütopyaları gerçekleştirebildiğimiz kadardır.

“Hayır” diyecek gücü kendinde bulabilmek, uzun soluklu bir iştir; “Non nobis solum/ Sadece kendimiz için değil,” herkes içindir.

 

I.2) “OLMAZSA OLMAZ”LAR

 

“Toplumsal muhalefet”in “olmazsa olmaz”ları: “Yapmak”, “eylem”, “müdahale” “değiştirmek”te ifadesini bulurken; bu yolda “Marifet hiç düşmemek değil, her düştüğünde kalkabilmektir,” Konfüçyüs’ün işaret ettiği üzere…

Yapmak, “yap” eyleminin mastar hâliyken; ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmekte somutlanır. Öğrenmenin en iyi yollarından birisidir.

Zig Ziglar’ın, “Başlamak için mükemmel olmak zorunda değilsin; fakat, mükemmel olmak için başlamak zorundasın,” uyarısını kulağına küpe eden yapmak, bir hareket eylem, oluş, davranış hâlidir; kısaca yaşam demektir.

Ve Martin Luther King’in, “Uçamazsan koş, koşamazsan yürü, yürüyemezsen sürün. Ama ne yaparsan yap, ilerlemek zorundasın,” sözündeki üzere, yaşam harekettir.

Durağanlaştıran her şey ölümken; akan nehirler, büyüyen filizler, avlanan hayvanlar hareket hâlindedirler, yaşamın konusudur.

Ve hareketi başlatan olumsuz durumlardır. Olumsuzluğa karşı durmak için hareket ederiz. Virginia Woolf’un, “Bulunduğu yeri terk etmek isteyen insan mutsuz insandır,” uyarısındaki üzere bulunduğu yerle sorunu olmayan hareket etmez.

Hareket canlılık belirtisidir. Harekette yaşam vardır.

Yaşam, ölümden yeniden doğarken; doğada hareket; harekette de dinamizm vardır.

Harekette olmayan her şey durgundur ve yüzü ölüme dönüktür.

Hareketsiz her şey çürür. Hareket yaşamı besler. Hareket hareketi getirir.

Nihayetinde hareket yaşam demektir. Bu hâliyle de hareket, eylemek işidir.

Paulo Freire’nin, “Yetkinleşmemiş varlıklar içinde sadece insan yalnız eylemlerini değil, kendisinin kendisi hakkındaki bilincini de düşünme konusu edinir. Bu yetenek onu kendilerini faaliyetlerinden ayıramayan ve böylece de eylemleri hakkında düşünemeyen hayvanlardan ayırır,”[5] notunu düştüğü eylem, insan(lık)ı tanımlayandır; fiildir; faili vardır.

Pablo Neruda’nın, “Eylem umudun anasıdır,” hareket bir durumu değiştirme ve daha ileriye götürme yönünde etkide bulunma çabası, amel, fiilken; işi, hareketi, oluşu, davranışı, olayı da tanımlar/ anlamlandırır.

Bu çerçevede Stanislaw Lec’in de, “Geç kalmış eylemler, genellikle korkunç eksiklere neden olur,” demeden edemediği eylem, hareket etmektir... Hareket etmek, yapmaktır... Yapmak, anlama kavuşmaktır; dünyayı değiştirmektir...

  1. İ. Lenin’in, “İnsan zihni, maddi dünyayı yansıtmakla kalmaz, onu değiştirir de,” uyarısını dillendirdiği değiştirmek fiili, her gün yeniden başlayan doğrudan eylemin kendisidir.

Ve Jean-Paul Sartre’ın, “Sonra’ların ardışıklığı olmasaydı, olmak istediğim şeyi hemen bu anda olurdum, ben ve ben arasında hiçbir mesafe kalmaz, eylem ile düş arasında ayrılık olmazdı,”[6] notunu düşmeden edemediği değiştirmek eylemi, emek, sevgi, fedakârlık, sabır, bilinç ve kararlılık ister.

Değişmeyen tek şey değişimin kendisiyken; dünyayı bilinçle değiştirmek isteyenler, ona müdahale edebildiği kadar vardır.

Çünkü Andre Tardieu’nün, “Her kes dixwaze ku dinya bipergal be. Lê hewldan ji cîranên xwe hêvî dikin/ Herkes dünyanın düzene girmesini ister. Fakat çabayı komşusundan bekler,” uyarısını kulağına küpe eden bilinçli müdahale, “Farkındayım”, “Takipteyim,” demektir; karışmadır.

 

I.3) PRATİK VEYA ROL(ÜMÜZ), POZİSYON(UMUZ)

 

Forrest Carter’ın, “Doğru yaparsan... İnancı korursan... Daha yüksek yaylalara çıkarsın. En yüksekteki düzlük, doğal olarak geri dönemeyecek kadar güçlü olduğun yerdir. Yani... ‘kurtarılmış olmak’...”[7] saptamasında somutlanan görev, uğraşı, sorumluluk ve yapmakla doğrudan ilintili olup; statüye uygun davranış sergilemekte ifadesini bulan rol, davranma biçimidir. Yani hak ve görevlerinin nasıl yerine getirileceğiyle ilgilidir.

Bu bağlamda küçük rol ya da büyük rol yoktur; hakkını veren ya da vermeyen vardır.

Richard Sennett’e göre, “uygun davranış” meselesine mündemiç bir mevzudur. Doğru yer ve zamanda olmak rolünü yerine getirmektir.

Rol aynı zamanda insanların kendi davranışlarını, başkalarının davranışlarını ve içinde bulundukları durumları, hangi şartlarda ve ne kadar ciddiye aldıklarını belirler.

Rol, bilinç, inanç ve fedakârlık gerektirirken; toplumsal yaşama ilişkin pratik davranışları, müdahaleleri kaçınılmaz kılar.

O hâlde eylemsiz bir rol olamazken;[8] o, ideolojinin eylemli kılınması şeklinde tanımlanabilir. Bu eylemli kılma ise dilsel tutarlılık dayatmaları yoluyla değil, toplumsal koşulların etkisiyle gelişir.

Demek ki bilinçli, inançlı toplumsal yaşamın mantıksal idrakinin (ideolojinin) eylemli kılınması rolün “olmazsa olmazı”dır.

Bu bağlamda tutsak düşmüş fikirleri özgürleştirecek olan tarihsel rolünü oynayabilmekken; kendi rolüne sahip çıkmayanlar, vazgeçenlerdir.

Her rol, bir pozisyona, konuma, duruş denk düşerken; “Metotlu koşan topal, metotsuz koşandan daha çabuk ilerler,” der Francis Bacon…

 

I.4) ÖĞRENCİ GENÇLİK

 

Talebe, “talep etmek”ten gelen etken bir sözcük olup; Friedrich Nietzsche’nin, “Daima öğrenci kalan bir insan öğretmenine borcunu kötü ödüyor demektir,” notunu düştüğü öğrenci de, “öğrenmek”ten gelirken; öğrenmekle yükümlü kişiyi ifade eder…

Bu çerçevede eğitim, insan hayatındaki önemli bir dönemdir; coğrafyamızda da ticari bir kapı olarak görülen, eğitim almak için çaba gösteren mağdurlar topluluğu olarak öğrenciler ezilen, hor görülen ve sürekli sorgulanan bir topluluktur.

Kapitalizm koşullarında geleceğin “ağır işçi”leri, “köle namzedi” olarak betimlenmesi gereken öğrenciler, “öğrencilik sorumluluğu” altında ezilir; öğütülür; geleceksizleştirilir.

Gençlik, kapitalist düzenin birinci hedefidir. Bugünü yaşasın, hep genç kalacak sansın istenir. Marka giymeli, gezip tozmalı, flört etmeli, gülüp eğlenmeli, hiçbir şeyi dert etmemeli, dünya yansın umurunda olmamalıdır. Gözde tüketicidir, yeni çıkan ürünlerin, popüler kültürün insanıdır, “keyfine bak”tır, “salla gitsin”dir, “carpe diem”dir...

Bu tesadüfü değildir; bilinçlidir; iktidarın zaruretidir. Çünkü gençlik, özellikle de öğrenci gençlik başkaldırı potansiyeline sahip bir topluluktur.

Siz bakmayın Milan Kundera’nın, “Gençlik korkunç bir şeydir. Bu öyle bir sahnedir ki, çocuklar bu sahnede yüksek tabanlı kothornos’larla[9] binbir çeşit kostümler içinde tepinip dururlar, öğrendikleri ve yarım yamalak anladıkları, ama bağnazca bağlandıkları düşünceleri bağıra bağıra söylerler. Tarih de korkunç bir şey, o da olgunlaşmamış insanlara çoğu zaman oyun alanı olarak hizmet eder; genç bir Neron için, genç bir Bonapart için, büyüklere öykünen tutkuları ve gülünç rolleri korkunç ve acıklı bir gerçekliğe dönüşen coşmuş çocuk yığınları için bir oyun alanıdır. Bunu düşündüğümde tüm değer yargıları kafamda dengesini yitirir ve gençliğe karşı derin bir nefret duyarım. Tarih sahnesinde boy gösteren vicdansızlara karşı ise çelişkili bir hoşgörü vardır içimde; onların eylemleri olgunlaşmamış kişilerin korkunç çırpınmaları olarak görünür gözüme,”[10] zırvasına! Gençlik; heyecan, risk alma ve yüreğinde dünyayı değiştirme cesaretini taşıma dönemidir. Umudun öznesidir.

Genç insanların düşleri vardır, topluma ve düzene kafa tutma cesaretine sahiptirler.

Yaşlılar yorgundur, hayatları ihanetlerle, hayal kırıklıklarıyla, kronikleşen düşmanlıklarla ve umutsuzlukla örselenmiştir, üşenirler çoğu kez.[11] Dünyanın değiştirilmesi gereğine ya da değiştirilebileceğine pek inanmazlar. Böyle girişimler karşısında acı acı güler ve “Bunlar hayal!” derler.

Oysa hayalle her şey başlar. Büyük düşleri ve delice cesaretleri olmayan insanlar, toplumsal dönüşümleri sağlayamazlar.

Ayfer Tunç’un, ‘Mağara Arkadaşları’ başlıklı yapıtındaki ‘Gençlik Sabah Çiyidir’ öyküsünde, “Gençlik, sabah çiyi sanki. Uyku mahmurluğundan kurtulup tam tadını çıkaracakken, geçiveriyor,”[12] diye tanımlamıştı gençlik dönemi ölümsüzdür.

İnsan hayatında, cesaretin tavan yaptığı dönemdir: “Kanı deli akmak,” derler ya, işte öyle…

Öte yandan gençlik, herhangi bir yaşa sahip olmamaktır.

William Ewart Gladstone’a göre, “Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl hâli”yken;[13] “sevdiğin müddetçe/ ve sevebildiğin kadar/ sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe/ ve verebildiğin kadar gençsin,” notunu düşer Nâzım Hikmet…

Bir “ölümsüzlük dönemi” olan gençlik Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün bakışlarındadır.

Yaşamak macerasının en isyancı zamanlarına denk düşen gençlik bir hayat devresi olduğu kadar, bir akıl hâlidir ve insan(lar), yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır!

İnsan(lık)ın en verimli dönemidir. Gençliğini “ölüm pahasına” ateş hattına sürmeyene genç mi denir?

“Gelecektir” diye nitelendirilen insan ömrünün en verimli çağı gençlik, özgürlüktür, özgürlük için mücadeledir. Gençliğin bu özgürlük çığlığını duymayanlar, onun mücadelesine omuz vermeyenler, onun mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmeyenler gençliği anlayamazlar.

Pek çok etimolojik kaynakta, Farsça “hazine” anlamına gelen “kenc”den gelen gençlik dönemi çocukluktan hemen sonrası; olgunluk döneminden hemen öncesidir; “Henüz gelişmekte olan” anlamına da gelir.[14]

Adeta kendi zamanından günümüze seslenir George Bernard Shaw, “Korkmayın, mutluluk duymadan yaşamasını öğrendi o genç!”

Yani umutları ve hayalleri ile bir geleceğin varlığına olan inancını sürdürebilendir genç...

Yani Tevfik Fikret’in muhteşem dizelerini unutmaması gereken, yetişkinliğe son sürat koşan insanlar: “ …‘yarınlar senin’ dedim, beni alkışladın; hayır,/ bir şey senin değil, sana yarın emanettir;/ her şey emanettir sana, ey genç, unutma:/ senden de hesap sorar, yakınır gelecek.

yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;/ doymaz insan denilen kuş yükselmelere.../ uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;/ durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!”

Özetle gençlik hayallerle, geleceğe yönelik planlarla yaşayan, eyleyen insan(lar) topluluğudur ki, tam da bunun için “Gençlik, öğrenci gençlik, köylü gençlik ve özellikle işçi gençlik savaşımın sonucunu belirleyecektir,” der V. İ. Lenin…

 

  1. II) SOMUT GERÇEK(LER)

 

Tartıştığımız kavramların, anlamlarıyla bağıntılı somut gerçeğe yani coğrafyamızın bugününde gençliği(mizi)n hâline gelince…

 

II.1) GENÇLİĞİ(MİZİ)N BUGÜNÜ

 

Hızla aktaralım…

  • Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) ‘2016 Tek Bakışta Eğitim’ başlıklı raporunda Türkiye, 38 OECD üyesi ülke arasında 35. sırada yer aldı.[15]
  • OECD tarafından 3 yılda bir 15 yaş grubundaki öğrencilerin bilgi ve becerilerini değerlendirmek için yapılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) sınavlarında Türkiyeli öğrenciler, fende 52., okuma-yazmada 50., matematikte ise 49. sırada yer aldı. Yani 2012’ye göre büyük düşüş yaşandı.[16]
  • PISA 2015’e göre, 15 yaş düzeyinde öğrencilerin katıldığı programda Türkiye matematik, fen bilimleri ve okumada sıralamasında 35 OECD üyesi arasında sondan ikinci oldu.[17]
  • OECD tarafından 2015 yılında yapılan PISA sınavı sonuçları değerlendirmesinin ‘Öğrencinin Okuldaki Mutluluk Düzeyi’ konulu araştırmasına göre, Türkiye’de 15 yaş seviyesindeki öğrenciler başarılı olmak istiyor ama kaygı seviyeleri çok yüksek. Okuldan dışlanmış hisseden öğrenci oranı ise OECD ortalamasının üstünde. Yine rapora göre Türkiye’deki öğrencilerin yüzde 18.6’sı ayda birkaç defa zorbalığa maruz kaldığını belirtiyor.[18]

Coğrafyamızda bunlar böyleyken; üstüne üstlük bir de 15-29 yaş arası nüfusun önemli bir bölümü çalışma yaşamına katılmıyor. İşsizlerin büyük bölümünü de üniversite mezunları oluşturuyor.

Kalkınma Bakanı Lütfi Elvan’ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda bakanlık bütçesinin görüşmeleri sırasında verdiği bilgiye göre, Türkiye’de 2015 yılında eğitimde de istihdamda da yer almayan 15-29 yaş nüfusunun oranı yüzde 28.8. Elvan da oranın yüksek olduğunu kabul etti.

“Yükseköğretim mezunlarında Ağustos 2016 için işsizlik oranı yüzde 14, mesleki ve teknik lise mezunlarında yüzde 11.7, lise mezunlarında 12.9, lise altı eğitim durumunda ise 10.01. 2004’te yüzde 20.6 olan genç işsizliği oranı Ağustos 2016 rakamlarına göre yüzde 19.9 olmuştur.”[19]

Bu kadar da değil; artısı var!

Gençlerin yüzde 30’unun aylık geliri 600 TL’den az, yüzde 50’si borçlu, yüzde 70’i sahip olamadıkları iş ve gelirin özleminde…

Evet gençlerde eğitim, sağlık ve iş yaşamında memnuniyetsizlik oranı yüzde 30’a ulaştı.

‘Türkiye’deki Gençlerin İyi Olma Hâli Raporu’, gençlerin yaşamlarına ilişkin verileri gözler önüne sererken; gençlerin yüzde 70’inin sahip olamadıkları gelir nedeniyle yoksunluk hissi çektiklerini ve toplumsal olaylara neden olabilecek “göreli yoksunluk” kategorisinde yer aldıkları ortaya çıktı.

Gençlerin yüzde 30’unun aylık gelirlerinin 600 TL’den az olduğu belirtilen raporda, gençlerin yarısının borçlu olduğu ortaya çıktı.

16 ilde gerçekleştirilen araştırmadan çıkan raporun dikkat çeken sonuçlarından bazıları şöyle:[20]

 

İŞ ARAYAN GENÇLER UMUTSUZ

Görüşülen gençlerin yüzde 30’u hayatlarından “çok memnun” olduğunu belirtirken, yüzde 42’si “biraz memnun” olduğunu, yüzde 28’i ise hayatından memnun olmadığını söyledi. Mutsuzluk oranı iş arayan gençler arasında daha da arttı. Gençlerin geleceklerinden ne kadar umutlu oldukları sorulduğunda ise “çok umutluyum” oranı yüzde 27, “biraz umutlu” olanların oranı yüzde 39, umutsuzların toplamı ise yüzde 34’e ulaştı. Gelecekten umut oranları öğrenciler arasında en üst düzeydeyken, çalışanlar ve iş arayan gençlerde bu oran yüzde 50’nin altına kadar düştü.

 

600 LİRA İLE GEÇİNMEK

Gençlerin yüzde 30’unun aylık kişisel geliri 600 TL’nin altında kaldı. Yüzde 33’ünün ise 600 ile 1500 TL gelirle yaşadıkları sonucuna varıldı. İş arayan gençlerin yüzde 80’i, öğrencilerin ise yüzde 62’sinin 600 TL ve altında gelire sahip olduklarının altı çizildi.

YÜZDE 50’Sİ BORÇLU

Araştırmada gençlerin en az yüzde 49’unun borcu var. Bu oran öğrenciler arasında yüzde 44, iş arayanlarda yüzde 40 oranında kalırken, çalışanlarda borçluluk oranı ise yüzde 60’a ulaştı. Çalışan gençlerin borçlarının çoğunluğunu kredi kartı ve banka kredileri oluştururken, öğrencilerin en fazla borçlandığı devlet oldu. Öğrencilerin borçlu olduğu kurum, geri ödemeli olarak aldıkları devlet kredisi için Kredi Yurtlar Kurumu oldu.

İHTİYAÇ EN AZ 2 BİN

Gençlerin rahatça bir hayat sürebilmek için ihtiyaç duydukları gelir sorulduğunda ortalama değerler öğrencilerde 2 bin 84 TL, çalışanlarda 3 bin 126 TL, iş arayanlarda ise 2 bin 200 TL olarak belirlendi.

YOKSUNLUK ORANI YÜZDE 70

Gençlerin sahip olamadıkları gelir ve olanaklar nedeniyle içine girdikleri yoksunluk hissini tarif etmekte kullanılan bir “göreli yoksunluk” oranının yüzde 70’e kadar yükselmesi dikkat çekti.

İŞSİZLİK

Gençlerin yüzde 70’i, “Kolaylıkla iş bulabilir misiniz” sorusuna ise “Zor olur” yanıtı verdi. İş bulmanın önündeki engeller ise yeterli iş olanaklarının olmaması, ücretlerin düşüklüğü, iş bulacak tanıdıklarının olmaması, çalışma koşullarının zorluğu ve uygun bir iş bulamama olarak sıralandı.

 

Habitat Derneği’nin 18-29 yaş arasındaki gençlerle gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçlarına göre: Yüzde 81’i tiyatroya gidip bir oyun seyretmiyor/seyredemiyor… Yüzde 81’i sevdiği veya merak ettiği bir konsere gitmiyor/gidemiyor… Yüzde 66’sı kitap veya müzik satın almıyor/alamıyor… Yüzde 55’i zaten “neredeyse hiç” kitap okumuyor… Yüzde 43’ü için sinemaya gitmek söz konusu değil…[21]

Ayrıca 13-16 yaş grubundaki öğrenciler yılda 900 saatlerini okulda, bin 200 saatlerini ise ekran karşısında geçiriyor…[22]

Bir şey daha ‘Çocuk Ergen Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezi’ verilerine göre,[23] bağımlılık yaşı 9’a kadar indi…[24]

 

II.2) BİR ŞEYLER DAHA!

 

İşsizlikte 7 yılın en yüksek artışı gerçekleşti. İşsizlik oranı 1.9 puanlık artışla yüzde 12.7’ye çıktı. Her 4 gençten biri işsizler ordusunda yer alıyor.[25]

TÜİK’in açıkladığı işgücü verilerine göre tarım dışı genç işsizlik yüzde 25’e kadar yükseldi. Genç kadınlarda ise bu oran yüzde 33,9’a kadar ulaşıyor.[26]

2016’nın Kasım ayında işsizlik oranı 2015 yılın aynı dönemine göre 1.6 puan artarak yüzde 12.1’e yükseldi. Böylece işsizlerin sayısı aynı dönemde 590 bin kişi artarak 3 milyon 715 bin kişi oldu.

15-24 yaş arası genç işsizliği 3.5 puan birden yükselerek yüzde 22.6’ya ulaşırken, 15-64 yaş grubunda bu oran 1.6 puanlık artış ile 12.3 olarak gerçekleşti.

İşsizlik ve Türkiye’de yaşanan belirsizlikler insanları bunalıma sokuyor.[27] Türkiye’nin çeşitli illerinde her gün cinnet ve intihar olayları yaşanıyor. İnsanlar depresyona giriyor, cinnet geçirip canına kıymak istiyor. Ailesinin geçimini sağlayamayan babalar, işsizlik sorunuyla boğuşan gençler ölmek istiyor.[28]

Kadir Has Üniversitesi’nin ‘Sosyal-Siyasal Eğilimler 2015 Araştırması’ sonuçlarına göre, ekonomik durumun kötüleştiği, geçim sıkıntısı çektiğini söyleyip, bu nedenle mutsuz olanların oranı yüzde 61.4’e çıktı.[29]

‘BM Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’nın 21 Mart 2017’de yayınladığı ‘5. Dünya Mutluluk Raporu’na göre, 155 ülke arasında Türkiye dünya mutluluk endeksinde 69. sırada yer alıyor.[30]

Özetin özeti Leonard Cohen’in, betimlediği gibi her şey: “Herkes biliyor, zarlar hileli./ Herkes biliyor, yeminler bozuk./ Herkes biliyor, iyiler kaybetti./ Herkes biliyor, bu dövüş şikeli./ Fakirler hâlâ fakir, zenginler daha zengin./ Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini”…

 

III) BU TABLODA GENÇLİK!

 

Bu tabloda kapitalist sistem yaratmış olduğu toplumsal sorunları artık katlanılmaz boyutlara tırmandırıp, gençliğin geleceğini biraz daha karartarak geleceksizleştirirken; kapitalist düzen(sizlik)den hoşnutsuz genç insanların Marksizme her zamankinden daha çok ihtiyaçları olduğu çok açık.

Hatırlanacağı üzere: Dünya burjuvazisinin ‘80 sonrasında başlattığı neo-liberal saldırı dönemi, toplumsal kurtuluş düşüncesinin artık demode olduğu ve her bireyin kendi kurtuluşu için bencil bir kavgaya tutuşmasının teşvik edildiği bir değerler sistemini egemen kılmaya çalıştı. Genç kuşakların kapitalizmi yıkacak isyancı bir dünya görüşüyle donanmalarının ve bu uğurda mücadeleye atılmalarının önünü kesmek amacıyla, burjuva ideolojisi gençliğin toplumu dönüştürme ideallerini berhava etmeye girişti.

Kapitalist düzenin kitle iletişim araçları, kelimenin olumlu anlamında ideallere sahip bir genç olmayı neredeyse bir akıl hastalığına yakalanmış olmak biçiminde sunmaktaydı. Yeni kuşaklara öğütlenen yaşam tarzıysa, yalnızca kendini kurtarmaya endekslenmiş bir felsefeye sahip olarak günübirlik yaşamak ve bunun dışında kafayı insan toplumunun geçmişi ve geleceğiyle ilgili sorunlara takmaksızın yuvarlanıp gitmeyi başarmaktı. Daha sonra başta Sovyetler Birliği’nin ve genelde reel sosyalist ülkeler topluluğunun likidasyonu, sermaye tarafından sosyalizmin ve Marksizmin öldüğünün sık sık ilan edilmesinin bahanesi olarak kullanıldı.

Art arda gelen şoklar biçiminde yaşanan bu ideolojik saldırı dönemi boyunca devrimci bilinç ve örgütlülük alabildiğine geriye kaydı. Aslında kapitalist düzenden hiç de hoşnut olmaması gereken işçilerin ve gençlerin dünyayı kavrayışları bulandı, adeta bir boşluğa düşmüş gibi oldular ve sersemlediler. Ezilen, sömürülen ve baskı altında inletilen işçiler ve emekçi sınıfların gençleri, sermayenin ideolojik bombardımanı nedeniyle bir akıl tutulması ve korkutucu bir bilinç kayması yaşadılar.

Gerçekte içine girilen dönemin sosyalizm mücadelesinden umut kesme ve kapitalizmin parlak bir yükseliş dönemi olarak algılanmasının hiçbir nesnel temeli yoktu. Fakat ne yazık ki, dünyanın içine sürüklendiği yeni koşullar belli bir süre boyunca o şekilde algılandı. İçinde yaşadıkları köhnemiş toplumsal düzenden artık geleceğe dönük umutlarının kalmadığı, fakat geleceği nasıl kuracaklarına ilişkin bilinç ve örgütlülüğün henüz çok zayıf olması nedeniyle de alabildiğine şaşkınlık içinde sağa sola yalpaladıkları bir alaca karanlık kuşağıdır. Böyle bir karanlık dönemin en şiddetli kesitini artık geride bırakıyor olsak da, genel etkisi ve açtığı yaraların izleri hâlâ devam ediyor. Ancak Friedrich Engels’in deyişiyle, bir ilerlemeyle telafi edilmeyen hiçbir büyük tarihsel yıkım yoktur.

Marksistler için açık olan bir gerçek var ki, o da bugün emperyalist-kapitalist sistemin gerçek yüzünü artık gizlenemez biçimde tüm dünyada geniş kitlelere sergilemeye başladığıdır. Bu sistem, milyonlarca insanı içine çektiği açlık, yoksulluk, işsizlik, cehalet, yozlaşma ve zalim emperyalist savaş koşullarıyla tarihin çöp tenekesini boylamayı çoktan hak etmiş bulunuyor.

Artık yeni bir devrimci kabarışın şafağı sökmeye başlıyor. Marksizm, kapitalist düzenin yarattığı haksızlıklara karşı öfkeyle dolan genç insanları mücadeleye çağırıyor.

Marksizm, mücadele bayrağından yoksun bırakılmış bir gencin, bireysel kurtuluş ne kelime, aslında sermayenin emri altındaki bir ücretli köleden başka hiçbir şey olamayacağı açıktır. “Bireysel kurtuluş” ya da “bireyselleşme” vaazları ancak burjuva unsurların ve onların tuzu kuru çocuklarının dünyasında, çarpık da olsa bir anlam ifade edebilir.

O hâlde, Marksizmin artık demode olduğu yalanının tam tersine, bugün kapitalizmle çelişkisi olan tüm gençlerin kendileri olabilmek için “bireyselleşme” palavrasına değil, Marksizmin toplumcu ve devrimci düşüncelerine dört elle sarılmaya ihtiyaçları var.

Burjuva ideolojisinin bilinçli çarpıtmalarının aksine, birey zaten toplumsal bir varlıktır. Yaşamının kimi eylemleri başka insanlarla işbirliği hâlinde gerçekleştirilen bir toplumsal görünüş arz etmediği durumda bile, bireyin varoluşu aslında toplumsal hayatın bir yansımasıdır. Ne var ki insanla insan ve insanla doğa arasındaki harmoniyi bozan sınıflı toplum düzeni ve buradan doğan çelişkileri doruğa tırmandıran kapitalizm altında, sanki bireyin kurtuluşunun toplumsal kurtuluşla çatıştığı yolunda çarpık bir anlayış oluşmuştur.

Oysa Marx’ın belirttiği gibi, komünizm varoluşla öz, özgürlükle zorunluluk, bireyle tür arasındaki çatışmanın gerçek çözümüdür.

Bu tabloda gençliğin konumuna gelince: İki temel sınıfa bölünmüş kapitalist toplumda, gençliğin sınıf mücadelesindeki konumunu tek bir başlık altında toplamaya çalışmak beyhude bir çaba olurdu. Zira gençlik başlı başına sınıfsal bir konum değildir, tüm sınıfları yaş grubu bakımından bölen bir kesitten ibarettir. Kendi sınıfının tarihsel rolünü benimsemeyip bilinçlice reddeden unsurları bir yana bırakacak olursak, her sınıfın genç kuşakları son tahlilde o sınıfın toplumsal koşulları tarafından şartlandırılıp biçimlendirilir.

Kapitalist toplumda gençliğin sınıfsal yapısına ilişkin gerçekler, genel hatlarıyla öğrenci gençlik için de geçerlidir. Ayrıca öğrenci gençliğin ve özellikle üniversite gençliğinin bileşimi ilerleyen yıllar itibarıyla değişmekte ve bu değişimin yansımaları öğrenci hareketinde açıkça hissedilmektedir.

Tüm kapitalist ülkelerde sermayenin işçi sınıfının kazanılmış sosyal haklarına yönelen saldırısı, sosyal fonlardaki kesintiler, işçi sınıfının azalan ücretleri, işsizlik, gün geçtikçe yükseltilen eğitim harçları hesaba katıldığında, günümüzde üniversite gençliğinin sınıfsal yapısının geçmiş yıllara oranla daha bir burjuvalaştığı açıktır. Bu nesnel değişimin öznel cephedeki yansımaları ise, üniversite gençliğinin eylem düzeyinde, yaygınlığında ve eylem biçimlerinde eski dönemlere kıyasla ortaya çıkan gerilemedir. Bu faktörler aslında gençliğin proleter unsurlarıyla burjuva unsurlarının derinleşen ayrışmasını da yansıtıyor. Bu ayrışmanın henüz bu netliğiyle yaşanmadığı geçmiş dönemlerdeki üniversite gençliğinin durumuyla günümüzdeki durumu arasındaki farklılıklar, toplumsal gerçeklikteki değişimin ifadesi olduğu ölçüde doğaldır.

Burjuvazi genelde gençliğin toplumsal konulara ilgi duymasını engellemek maksadıyla, toplumsal duyarlılık, dayanışma, paylaşımcılık gibi duyguları çağdışı ilan eden sistematik bir propaganda faaliyeti yürütüyor. Gençlik, modern diye yutturulmaya çalışılan yoz ve boş bir yaşam tarzının girdabında öğütülüyor. Kapitalizmin işsizliğe mahkûm ettiği binlerce genç, enerjilerini ve umutlarını devrimci bir mücadele içinde değerlendirecek yerde, burjuva medyanın beyin yıkama operasyonunun esiri durumuna düşüp yaşamlarını köreltiyor. Bu nedenle varoşlar, devrimci patlamaların barutunu biriktirdiği kadar, burjuva yaşam tarzına özenip sınıf kimliğini yitiren veya faşizm gibi gerici ve şoven siyasal akımların kitle tabanını da oluşturabilen bir işsiz gençliği barındırıyor.

Öğrenci gençliğin beyni henüz en körpe olduğu dönemlerden başlanarak, bireysel bir varoluş kavgasının çıkmaz sokaklarında heder edilecek tarzda dumura uğratılmak istenmektedir. Çürüyen kapitalist sistemin özellikle yükselttiği sinsi ve sistematik saldırıların bilincine varıp, kendini onurlu bir biçimde var edebilmenin yegâne yolu olan devrimci mücadele yolunu tutmayan gençleri bekleyen akıbet bellidir. Birbirlerine karşı yarıştırıldıkları acımasız bir maratonda ruhsuzlaştırılacak ve böylece aslında kendi benliklerine de tamamen yabancılaşıp, sermayenin emrindeki uysal bir işgücü yığınına dönüştürüleceklerdir.

Burjuva ideolojisinin öğrenci gençliği devrimci fikirlerden ve politik mücadeleden uzaklaştırabilmek amacıyla, onları daha iyi bir eğitim, daha parlak bir kariyer edinme masallarıyla tuzağa düşürme niyetinin ardında yatan çıplak gerçek budur. Gençliğin daha güzel bir gelecek yaratabilmesi için ihtiyaç duyduğu bilimsel dünya görüşü Marksizmi gözden düşürmeye çalışan burjuvazi, genç insanları adeta bir kutsallık hâlesiyle sarılıp sarmalanmış bir “Bilim”le kendi yanına çekmeye çalışmaktadır.

Ücretli köleliğin egemen olduğu bir toplumda bilim asla tarafsız olamaz. Kapitalist sistem, bilimin ve tekniğin tüm kazanımlarını burjuvazinin hizmetine sunmaktadır. Her yeni buluş, emperyalist-kapitalist güçlerin ezilen sınıfları daha sinsi biçimde baskı ve kontrol altına alabilmesi ve emperyalist savaş makinelerinin daha da yetkinleştirilmesi için kullanılıyor. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyada toplumun hizmetine koşulacak olan bilim ve teknoloji, kapitalizm koşullarında egemen burjuvaların esareti altındadır.

Burjuvazi egemenliğini sürdürdüğü sürece de, bilim ve teknik işçi sınıfının ve emekçilerin ezilmesinin aracı olmayı sürdürecektir. Bilimi ve teknolojiyi de kapitalist kâr düzeninin prangalarından kurtaracak olan yegâne tarihsel eylem, ancak ve ancak proleter devrim olabilir. İşçi iktidarı, yani en tam ve engin demokrasi altında bilim ve teknoloji tüm insanlığın çıkarları doğrultusunda özgürce gelişebilecek, egemen proletarya teknik ve entelektüel donanımını her türlü sömürüyü ortadan kaldırmak ve tüm savaşlara son vermek için kullanacaktır.

Kapitalist toplumun varlığını sürdürmesi için çırpınan burjuva ideolojisi, genç insanları avlamak maksadıyla “iyi bir eğitim, iyi bir gelecek!” benzeri sahte mutluluk vaatlerinde bulunmaktadır. Eğitimli gencin kendi bireysel başarısının peşinde koşması hâlinde, toplumda keyif verici bir pozisyona ulaşabileceği öğütleniyor. Oysa kapitalizmin karakterini bilimsel olarak çözümleyen ve teşhir eden Marksizmin göstermiş olduğu gibi, gerçekler bu tür “parlak” vaatlerle hiç mi hiç uyuşmuyor. Genelde gençlik ve özelde öğrenci gençlik içindeki sınıfsal farklılaşmayı asla unutmamak koşuluyla, toplumun genç unsurlarını büyük ölçüde ilgilendiren önemli bir hususu vurgulayalım.

Aslında kapitalizm insanların etkinliğini kendilerine yabancı nesneler durumuna dönüştürür. İnsanlar arasındaki ilişkileri, meta değişimi üzerine kurulu ticari ilişkiler düzeyine indirgeyerek, insanların genel bir yabancılaşmasına yol açar. İnsan kendi emeğine, emeğinin ürününe ve öbür insanlara yabancılaşarak, gerçekte kendi kendine, kendi doğasına yabancılaşır. Ve böylece bir yabancılaşma küresinde yaşamaya mahkûm olur. Kapitalist toplumun ürünü olan bu durum, genelde genç kuşakların öğrencilik dönemlerinde hissettikleri bir gerçekliktir. Ayrıca kapitalist sistemin sergilediği bariz haksızlıklar, genç insanların henüz düzen tarafından köreltilmemiş duygularını harekete geçirir. Bu nedenle öğrenci gençlik genelde kapitalist toplumsal düzene karşı şu ya da bu ölçüde muhalif duygular taşır. Ancak, kapitalizme karşı gerçekten tutarlı, kararlı ve geçici bir hevesten ibaret olmayan devrimci bir tutum alışın, son tahlilde sınıfsal bir temeli vardır.

Kelimenin gerçek anlamında anti-kapitalist bir gençlik hareketinin gelişebilmesi için, bugün sınıfsal ayrımları yansıtan ideolojik farklılıkların üzerinin örtülmesine değil, tam tersine ideolojik bir netleşmeye ihtiyaç var.[31]

Yani “Gençliğin yolunun işçi sınıfının yolu” olduğunun bir kez daha anımsanması, anımsatılması gerekiyor.

 

  1. IV) “İYİ DE NASIL” MI?

 

Bir Bask atasözündeki, “Egizu beti on, ezjakinarren non/ Takdir edilmesen de doğru bildiğini yap,” ısrarla, heyecanla, yüreklilikle, cesaretle, irade ve bilincin kolektif eylemiyle…

Israrsız ve heyecansız bir mücadele mümkün değildir.

Jean Paul Sartre’ın, “Büyünün ta kendisi” diye betimlediği heyecan kalp çarpıntısıdır; ilk kıvılcım, ilk harekettir.

Vücudun adrenalin salgısı arttığında kişinin hissettiği duygular bütünüdür; hesapsız, kitapsızdır.

Kural tanımayan; ezber bozan organik bir katalizördür.

Nuri Bilge Ceylan’ın, “Bütün nehirler azgın çağlayanlar olarak doğar ama hiçbiri coşup köpürerek denize ulaşamaz. Napalım. Hayat böyle,” edilgenliğinin panzehiridir; yani hareket ettirici ve insanı motive edendir.

İnsana, yaşadığını hissettiren yürek(lilik)le doğrudan ilintilidir.

Henry Miller’in, “Yüreğe inanırım, her zaman doğruyu gösterir sonu keder ve umutsuzluk olsa bile” notunu düştüğü bu sözcük her türlü devinim ve arzu için geçerlidir, ama değişmez kalan yüreğin bir sunma nesnesi olmasıdır.

İnsan(lık)a yürek(lilik)in, daima kocaman olanı lazımdır.

Nâzım Hikmet’in, “yüreğin, kadını erkeği yoktur./ bir mert olanı vardır,/ bir de namert olanı” notunu düştüğü yürek(lilik), kalp kelimesinden daha fazlasını anlatır…

Kolay mı? Dayanır yürek, “En dayanmaz” dediklerine bile!

Gözüpeklikte somutlanan yürek(lilik), tehlikeyi korkusuzca karşılayan, hiçbir şeyden korkusu olmayan, yiğit, cesur, cüretkârlığın kaynağıdır; zor bir işi başarmanın “olmazsa olmaz” koşuludur.

Yürek(lilik)le iç içe olan cesaret, korkusuzluk değil; korkuya rağmenliktir; umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

“Cesaretin İngilizcesi olan ‘courage’ kelimesinin kökü Latince ‘kalp’ anlamına gelen ‘cor’dur. Cesaret esas anlamıyla ‘kalbindeki her şeyi anlatarak aklından geçeni söylemek’ demekti. Zaman içinde değişti ve bugün cesaret daha çok kahramanlıkla eş anlamlı kullanılır oldu. Kahramanlık önemlidir ve kesinlikle kahramanlara ihtiyacımız var.”[32]

Cesaret, hayal kırıklığını da göze almaktır; bizi korkularınızdan daha kuvvetli hâle getiren şeydir.

Umutla beslenir; başa gelebilecek her şeyi göğüsleme gücü; mukavemetini attırır.

Korkmaktan korkmamak;umutlar için emniyeti feda edebilme sanatıdır.

Tabiri caiz ise, cesaret ruhun oksijenidir. Cesaret korkunun yokluğu değildir, başka bir şeyin korkudan daha önemli olduğu bilincidir.

Ernest Hemingway’in, “Tehlikenin üzerine gitmek değil, tehlike karşısında zarif davranabilmektir,” dediği o, bilgiden geliyorsa cesarettir, bilgisizlikten geliyorsa cehalettir.

Ancak “modern zamanlar”da korkaklık, o kadar sıradanlaştı ki, normal davranışlar cesaret oldu.

Evet, evet korkaklık hayatımızın bir parçası oldu; “normal” (denilen!) hayatı yaşamanın da cesarete muhtaç olduğu gibi…

Oysa Friedrich Schiller’in, “Hiç bir şeye cesaret edemeyen, hiçbir şeye ümit beslemeyendir”; Alexander Graham Bell’in, “Cesaretin içinde zekâ, güç ve sihir vardır”; Konfüçyüs’ün, “Doğru olanı görüp de yapmayan, cesaretten yoksundur”; Lucius Annaeus Seneca’nın, “Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür”; Fernard Pouillon’un, “Cesaret, kişinin kendisi olmasında, tam bir bağımsızlık sergilemesinde, neyi seviyorsa onu sevmesinde, duygularının derin köklerini keşfetmesinde yatar”; Bernard Shaw’ın,“Cesaret, cesaret, cesaret. İşte, yaşamın kanını kıpkırmızı, capcanlı yapan o”; Carl von Clausewitz’in, “Harp bir tehlike alanıdır; o hâlde cesaret, savaşçının her şeyden önce gelen ilk niteliğidir,” diye tanımladığı cesaret, insan olmanın (ve kalmanın) “olmazsa olmazı”dır.

Dünyada taklit edilemeyen tek şey olan cesaret, korkunun üzerine gitmekten çekinmemektir; korkuya direnmek, korkuya hükmetmektir.

Çünkü iyi ve doğru olmanın yolu cesaretten geçerken; O, gözünü karartmaktır kimi zaman.

Kolay mı? Taraf olmaktır, seçim yapabilmektir cesaret, seçtiğinin bedelini ödemektir. İş bu nedenle de, “Umutsuzluğun yokluğu değil, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir,” diye tanımlar “cesareti” Rollo May.

Cesareti olmayan esarete mahkûmken; karanlığa adım atabilme dirayeti olan cesaret dürüstlükle ilintilidir. Dürüstlük de kalbinde ne varsa ortaya koyabilmekle bağıntılıdır.

Cesaret aldığın riskken; bazen sadece doğruları söyleyebilmek ve doğru yaşayabilmek için bile gerekir. Yani hiç bir şeyden çekinmeden görüş/davranış bildirme durumu ve iradenin yoldaşıdır O…

Siz sakın ola, “Nihil obscurius voluntate humanum est/ İnsan iradesinden daha müphem şey yoktur,” genellemelerini abartmayın!

O; erdemin, başarının kaynağıdır; güçlü ve özgür olmanın anahtarı olan irade = (eylemin sonucunu) bilmek + istemektir; kendine sahip olmaktır; cazip gelen yerine doğru olanı yapabilme gücüdür.

İnsan(lık)ı tereddütlerden, kararsızlıklardan, istikrarsızlıktan koruyandır. Çünkü irade, bir şeyi düşünebilme veya düşünmeme ya da bir şeyi yapma veya yapmama gücüdür.

Mecbur kalmadan kendine mecbur kılmaktır; bir şeyi istediği hâlde yapmama, ya da istemediği hâlde yapma istencidir.

Kolay mı? İnsan her türlü dışsal etkilere, baskılara, hakaretlere, tahriklere, dışlanmaya, yalnızlığa rağmen doğru bildiğini yapabiliyorsa; onun adıdır irade…

O irade sayesindedir ki İbrahim Kaypakkaya’ya ölümüne işkence yapılmasına karşın ağzından tek kelime alamamışlardır…

İnsan(lık)ın hayatını yönlendirme gücü, yapıp yapmamaya karar verebilme yeteneği ve gücü, kişisel yön çizebilme özelliğidir.

İdeallere ulaşmadaki en temel kavramdır irade, temeldir; insan(lık)ın, başarılarının arkasındaki yapabilme, tercih edebilme yeteneğidir.

Unutmayın: Bir insanda her şeyden önce olması gereken irade(miz) kadar özgürüz.

 

  1. V) UMUTLA, ÜTOPYA İLE

 

Siz bakmayın Friedrich Nietzsche’nin, “Umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır,” sözüne!

Öncelikle, “Umut arzu eden bir bellektir,” Honoré de Balzac’ın işaret ettiği gibi…

Fyodor Mihailoviç Dostoyevski’nin, ‘Ölüler Evinden Anılar’[33] başlıklı yapıtında, insanlar için ne kadar vazgeçilmez olduğuna dikkat çektiği umut; Jean-Jacques Rousseau’nun ifadesiyle, “Bizi en son terk edecek dosttur”…

İnsanın içini ısıtan, yaşama bağlayan umut, mücadeleye devam etmemizi sağlayan olgulardan; hem de en önemlilerinden birisidir.

Nâzım Hikmet’in, “Umuda bin kurşun sıksa da ölüm, unutma, umuda kurşun işlemez” betimlemesindeki umut, hayata bakış açınıza göre anlam kazanırken; en karanlık anda parlayan bir kıvılcımdır.

Kolay mı? “Umutsuz yaşanmıyor” der Nâzım Hikmet, ‘Büyük İnsanlık’ şiirinde ve ekler: “büyük insanlığın toprağında gölge yok,/ sokağında fener,/ penceresinde cam./ ama umudu var insanlığın; umutsuz yaşanmıyor.”

“ve güneş doğarken hiç umut yok mu?/ umut umut umut,/ umut insanda.”

“insan;/ denizin olmadığı yerde,/ umut adına,/ martı olmalı...”

“bizim kalbimiz hep kırıktır çocuk;/ ama yine de eksik etmeyiz sol cebimizden umudu.”

Gerçekten de Marcel Proust’un, “En büyük korkularımız da, en büyük umutlarımız da gücümüzü aşan şeyler değildirler; zamanla korkularımızı yenebilir, umutlarımızı gerçekleştirebiliriz”; Lev Tolstoy’un, “Umut, uyanık insanın rüyasıdır” notunu düştüğü umut varlığın kendisidir; hayatta kalma nedenidir. “Bitti” denirken yeniden yeşeren, boy veren aşktır umut ve her insan bir umuttur.

Umut insanın özüdür, çünkü gelecektir. Umut varoluşun tüm sıkıntıları karşısında insanın direnişini olanaklı kılan biricik yetisi; şimdi’den kaçıp kurtulmanın anahtarı, gönlün anahtarı: Yapabilmek demek. Umut istencin diğer adı, salt yaşamayı değil, iyi yaşamayı da istemenin adı. Temenni umudun değil umutsuzluğun eşanlamlısı bu yüzden. Temenni çabasız, emeksiz istenç, bir tür hüsn-ü kuruntu, peki ama umut öyle mi, aksine, umut çaba ve emek demek, kötücül olan ne varsa ona karşı ayak diremek, direnmek, ölümü değil yaşamı, kötüyü değil iyiyi, yokluğu değil varlığı seçiyorum demek. Bilincin en bilinçsiz, en ilkel, en insanî hâli, zaten öğretilmiştir, asla sonradan öğrenilmesi gerekmez, çünkü umut, bir bebeğin dünyaya daha ilk adımını atarken savurduğu çığlık demek, sözün özü: Umut demek yaşam demektir.

Albert Einstein’ın, “İnsanların hayata katlanmasının nedenidir; Gabriel García Márquez’in, “Umut karın doyurmaz ama insanı ayakta tutar”; Ursula K. le Guin’in, “Dünyadaki bütün ümit hiç hesaba katılmayan insanlardadır”; Andy Dufresne’nin, “Unutma red, umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. Ve iyi şeyler asla ölmez”; Özdemir Asaf’ın, “Umut, insana umutsuzluklardan daha çok zarar vermiştir,” diye tarif ettikleri umut umutsuzluğunun içindeyken; tüm zamanlarda ihtiyacımız var ona. Çünkü umuttur devam etmemizi, durmamamızı haykıran. Hasılı umuttur yaşatan; dirençli kılan insanı.

Kolay mı? Tüm dünya “Vazgeç” dediğinde umut fısıldar; “Bir kez daha dene…”

Çünkü kimsenin öldüremeyeceği yaşam ışığıdır o… (Tükendiği an -yürüyen!- ölüsünüzdür!)

“Ummak” fiilinden türetilmiş umut durmadan yol alandır; “Tükendi” denilen yerlerde bile çalıveriyor insanın kapısını.

“Asıl önemli olan şey, bir kaçma olanağı, amansız törenin dışına sıçrayış, alabildiğine umut olanakları veren çılgınca bir koşuştu. Tabii, umut, bir yolun dönemecinde, var hızıyla koşarken, birden yetişen bir kurşunla yere serilivermekti,”[34] riskiyle dayatılanın reddedilmesidir umut.

Sihirli bir kelimedir umut. Etrafında kopan fırtınaya, o şiddetli rüzgârlara rağmen sarsılmadan dik durmanı sağlar...

Nefes almak, yaşamak, başlamak olan umut yoksa yokum, yoksun, yokuz…

Kapitalizm koşullarında “umut”un kendisi de sınıfsaldır. Hemen her toplumsal formasyonda olumlu ve olumsal içeriğe sahip umut, sınıflı toplumların karakterinden bağımsız değildir.

Emekçi sınıfların nesnel “umut”u (asgari veya azami) belirli bir refah seviyesine ulaşmaksa bu da ancak kapitalist üretim tarzının dinamiklerinin ve ideolojik motivasyonlarının sonlandırılması ile gerçekleşecektir. Kapital’in III. cildinde “özgürlük dünyası” olarak nitelenen toplumsal koşulun gerçekleşebilmesi için öncelikli olan, (sömürünün ve tahakküm ilişkisinin hüküm sürdüğü) “zorunluluk dünyası”nın ortadan kaldırılmasıdır. Özgürlük dünyası nasıl ki zorunluluk dünyasının olumsuzlanması ise, komünist toplum da kapitalist toplumsal formasyonun olumsuzlanmasıdır.

Umut, “özgürlük dünyası”nı hedeflediği ölçüde bir rüyadan farklı olabilecektir. Umut sözcüğünün sınıflı bir toplumda çok da masum olmadığı açıktır; ancak sınıf mücadelesinin motivasyon kaynaklarından birisine dönüştürüldüğü oranda “umut”un sonuç vereceği aşikârdır.

Çünkü umut hiç bitmeyen bahar mevsimidir. Umut iyi insanların bir arada saf tutmasındadır. Hayal etmektir, güzeli düşünüp onunla yaşamaktır.

Karanlık bir gecede, buğulu cama güneşi çizen umut, akan bir sudur

Dünyanın en güçlü ilacıdır; dokuz canlıdır; hayatın ta kendisi ve temel elementidir.

Umut kesilmez umuttan. Çünkü hayatın ekmeği, suyudur O. Ayrıca umudun suya düştüğü yerde, yüzmeyi bilmek de beyhudedir!

“İhtimal”ler, “belirsizlik” hâlini aldığında insanı ayakta tutan yani tutunabileceğimiz en etkin şeydir.

Umut: Hep vardı. Hep var. Hep var olacaktır. Asla yenilmeyecektir.

İnsan(lık)ı ayakta tutacak ve tutmaya devam edecektir.

Umut, yarının çok güzel olacağını düşünmektir; sudaki yansımanızdır; silahtır; bitmek, tükenmek bilmeyendir.

Ve nihayet umut, içinde bulunduğu durumdan hoşnut olmayan insanlar içinken; hayal gücünüzün genişliğiyle umudunuzun büyüklüğü doğru orantılıdır.

Umutlu insan, “Gelecek bugünden daha iyi olacak”… “Bunu gerçekleştirebilecek yeterli güce sahibim”… “Hedeflerime ulaşmamın tek bir yolu yok, pek çok yolu var”… “Her aşamada problemlerle karşılaşabilirim. Ama o problemleri aşacak çözümler bulabilirim,” derken korkudan güçlü olan umut ısrarla “Bu kez olacak” diyebilmektir.

Tüm yolların tıkandığını düşündüğünüz bir anda içinizde hâlâ filizlenendir.

Umut bulmaktır, insanın kendini kendisi yapan her şeyi.

Aramaktır. Yaşamaktır.

Hayata tutunmanızı sağlayandır.

Yitirilmemesi gerek yegâne şeydir (ve elbette tehlikelidir).

Olmasaydı, olmazdık. (Hayaller ölünce umutlar da tükenir.)

Yaşam kaynağıdır; geleceğe götüren lokomotiftir; olmazsa olmazdır.

“Umut” dediğin, bir can yoldaşıdır; Turgut Uyar’ın, “kimse yoktur umut etmemeyi önleyecek/ çünkü umut kaçınılmaz gelecektir/ bütün gümbürtüsüyle/ umut kaçınılmaz gerçektir çünkü,” dizelerindeki üzere…

Kadim Yunanca’da “hiçbir yer” anlamına gelir. Eleştirel Marksizm içinse ütopyanın anlamı mekânla değil zamanla ilgilidir: “Henüz değil”i, “Olabilen ama şimdi olmayan”ı anlatmak için kullanılır.

Platon’a göre, “ideal olan”dır; “Düş Ülke”dir; yaşatandır; yaratıcı insanlar için besleyicidir ütopya…

Bu noktada Oscar Wilde, “Ütopyayı kapsamayan bir dünya haritası, insanlığın her zaman üzerinde yaşadığı bir ülkeye yer vermediği için bakmaya değmez. Ve daha iyi bir ülke arayan insanlık orayı görünce bir an önce ulaşmak için yelkenleri açar. İlerleme, ütopyaların gerçekleşmesidir,” derken; Radio France’tan bir muhabirin, “Sizi kızdırmak istemiyorum ama sizin için ütopisttir deniyor,” sorusuna Henri Lefebvre de şu yanıtı verir:

“Bilakis... Beni onurlandırıyorsunuz... Evet ütopyayı hak görüyorum... Bakışlarını ufukla sınırlayıp, sadece gördükleriyle yetinenler, pragmatizmi üstlenip sadece eldekiyle yetinenlerin dünyayı değiştirmek konusunda hiçbir şansları yoktur... Yalnızca gözle görünmeye doğru bakanlar, ufkun ötesine bakanlar gerçekçidirler. Bunların dünyayı değiştirme şansları vardır... Ütopya ufkun ötesinde olandır... Analitik aklımız kesinlikle neyi istemediğimizi, neyin mutlaka değişmesi gerektiğini kesinlikle bilir... Ama gelecek olanı, bizim istediğimizi, tamamen başka dünyayı, yeniyi, sadece bizim iç bakışımız, sadece içimizdeki ütopya bize gösterir.”

Tam da bundan ötürü “Zamanından önce dillendirilen her şey ütopiktir,” der Jules Verne ‘Aya Yolculuğu’ ve ‘Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’ı yazarken… Hezarfen Ahmet Çelebi’nin uçmaya çalışırken, Galileo Galilei’nin “Dünya yuvarlak,” derken ütopik olarak değerlendirildiği gibi…

“Her şeyin mükemmel olduğu ideal dünya” anlamına gelen ütopya surları yıkan koçbaşıdır. Ciddi toplumsal soru(n)lardan kalkan, daha iyi, daha yetkin, daha doğru bir düzen arayışıdır.

Ütopyanın çıkış noktası insan(lık)ın umut etme, hayal gücü olurken; ütopyacı, içerisinde bulundukları, sosyal, siyasal, iktisadi, ahlâki vs. boyutları toplumsal ölçekte kabullenemezler.[35]

Karl Mannheim’ın ‘İdeoloji ve Ütopya’sına[36] göre de, ütopya geleceği temsil ederken; statükoya karşı eleştirel pozisyonuyla evrensel değerleri öne çıkarır; yolumuzu açar.

O hâlde Albert Einstein’ın, “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü tüm dünyayı kapsar,” uyarısını “es” geçmeden; “Yapmamız gereken, bizi bir terbiye sürecine maruz bırakmayan, ağırlık ve uzunluk standartları bürosunda hesaplanmış eylemlere mecbur etmeyen nesneler keşfetmek. İnsanın içindeki hiç kullanılmamış yetileri uyandıracak nesnelerin icadıyla birlikte, Platon’un ütopyalarından çok daha heyecan verici bir dünyanın oluşacağını hayal edebiliriz. İnsanın, bedeninin, içgüdülerinin, güzel sanatların bütün güçleri bu sayede harekete geçirilmiş olurdu, insanlığın varoluşu kendini hissettirirdi. O günler gelinceye dek, yoksulluğumuzla, nesnelerin gelenekleriyle, kardeşlerimizin saplantılarıyla yaşayacağız, ama kimse mutlu olmayacak,”[37] diyen Paul Nizan’ı anımsamak ve anımsatmaktır.

 

  1. VI) O HÂLDE!

 

O hâlde “15 Temmuz’da sokağa çıkanlar Gezi Parkı’nın gençleri değildi,” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul Kongre Merkezi’nde Ensar Vakfı 38. Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Elbette çok sevindirici, ümit verici gelişmeler yaşandı. İmam hatiplere olan ilginin artması; tüm okullarda Kur’an-ı Kerim, Siyer-i Nebi, Osmanlıca gibi derslerin seçmeli olarak okutulması başlı başına çok güzel şeyler’ dedi. Erdoğan, ‘Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hâlâ en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Açıkça söylemek gerekirse bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum.

Biliyorsunuz siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz siyasi iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Elbette çok sevindirici, ümit verici gelişmeler yaşandı. İmam Hatiplere olan ilginin artması; tüm okullarda Kur’an-ı Kerim, Siyer-i Nebi, Osmanlıca gibi derslerin seçmeli olarak okutulması başlı başına çok güzel şeyler. Bununla birlikte ülkemizin ihtiyacı, milletimizin talebi, bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hâlâ pek çok eksiğimiz bulunuyor. Dilimizden, tarihimize kadar birçok alanda ecdadımıza ve kültürümüze duyulan husumetin ürünü bir yaklaşımla hazırlanmış olan müfredatlar daha yeni yeni değişiyor. Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hâlâ en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Açıkça söylemek gerekirse bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum,”[38] diye haykırdığı tabloda yapılması gereken, cüretkâr bir ısrarla, iddiayla vazgeçmeden toplumsal kurtuluş mücadelesine bağlanmaktır.

Horace’ın, “Destpêker nivxilase/ Başlayan yarısını bitirmiş demektir,” diye betimlediği ısrar, vazgeçmemekle yapmak, sormak, istemek, mücadeleye devam etmek, diretmekken; içinden geçtiğimiz belalı kesitte ısrarla, inatla mücadeleyi sürdürmek de “olmazsa olmaz”dır.

Unutmayın vazgeçmemek, kendisini ayakta tutan ve büyüten bilincin gölgesidir. O da, bağlanmakla olasıdır. O, hep gitmektir; vazgeçmemektir. İş bu nedenle Hamlet’i Ofelya’ya, Romeo’yu Jülyet’e bağlayan büyük tutkunun, bağlılığın vazgeçmemek olduğunu anımsamak/ anımsatmak önemlidir.

Tam da bunun için müthiş bir iddiaya muhtacız ki, bu da radikal sosyalizmdir. Evet devrimin güncelliğine ilişkin inanç ve inat bugünlerde giderek büyüyen bir ihtiyaçtır.

Tüm bunlara; yüreklilik, ataklık, cesaretle, bilinçle ilintili ve Murathan Mungan’ın, “Kendini bilen, malzemesini tanıyan, mücadele edebilen insanların silahıdır,” diye tanımladığı cüret de eklenmelidir.[39]

Kolay mı? Yürekli, yapılması büyük cesaret isteyendir ve bunun için de “Dibe ku bo hemû dinyayê tu tenê kesek bî, lê bo hin kesan tu bi xwe dinyayekî/ Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin, fakat bazıları için sen bir dünyasın,” der cüretkâra ilişkin Gabriel García Márquez…

Diyeceklerimi tamamlıyorum: Genç, yaşlı herkes dünyayı değiştirebilir. Kapitalizm koşullarında hiçbir gücün, hiçbir önemi olmadığı iddia edilse de, herkes, hepimiz dünyayı değiştirebiliriz.

İnsan olmanın (ve sonuna kadar da kalmanın!)[40] toplumsal mücadeledeki yeri ve rolü gençlik açısından budur; böyle olmalıdır.

Kapitalizmin bizlere dayatmak istediği sıradanlaş(tırıl)madan, yabancı(laştırıl)madan ancak böyle kurtulabiliriz.

Sıradan olanın yüceltilerek, insan(lık)ın sürüleştirildiği günlerindeyiz. Aslı sorulursa bu, tamı tamına çürüme günleridir. Kocaman bir yangının orta yerinde biz(ler)e, “Ateş düştüğü yeri yakar” sıradanlığını, kanıksamışlığını dayatıp, böyle evcilleşiyor, duyarsızlaştırıyorlar insan(lar)ı…

Her şey sıradanlaşırken; olağanüstü olağanlaştırılsa da, sıradanlaş(tırıl)ma hiç de sıradan bir şey değil!

Örneğin Türkiye’nin ışık hızının üzerinde bir hızla giden mermileri ateşleyen silahlar ürettiğini iddia eden (ışık hızının kesin değerinin saniyede 299.792.458 metre olduğunu bilmeyen!) ‘Akit’ yazarı Abdurrahman Dilipak’ın, Twitter mesajında “Namlusuz, patlayıcısız, mermisiz top yapıyoruz, yapıyorlar, saniyede 300.000 km hızla giden ve 300 km etkili silahlar,”[41] zırvalarıyla manipüle edilebilen sürüleştirme ortamında V. İ. Lenin’in, “Burjuva demokrasisi, sermayenin diktatörlüğünden başka bir şey olamaz,” uyarısını “es” geçmeden; liberal zırvaları elimizin tersiyle itmek, dikkate almamak gerekiyor.

“Nasıl” mı? Alın size birkaç örnek!

Mesela Etyen Mahçupyan’ın, “İslâmi duyarlılığı ağır basan siyasi hareketlere ilk kez 1994 yerel seçimlerinde oy verdim. O günden bu yana da, Baskın Oran’ın bağımsız aday olduğu 2007 genel seçimleri hariç, her düzeyde bu geleneğin partilerini destekledim. Bu hafta sonu bir seyahatte olacağım... Ama eğer oy kullanabilecek olsaydım, yine tereddütsüz bir biçimde AKP’yi desteklerdim.”[42]

“Bir işadamının servetini demokratlaşma ve özgürleşme gibi amaçlara hasretmesi dünyanın hiçbir yanında kolay değil. Bu tür ‘hevesler’ kişiyi hem kendi camiası içinde hem de devlet nezdinde tehlikeli kıldığı ölçüde, ticari faaliyetinin de baltalanmasına neden olur. Ne var ki [George] Soros bir Macar göçmeni… Geldiği dünyanın bütün aksaklıklarını bilme yanında, şimdi içinde yaşadığı dünyanın zafiyetinin de farkında. Belki de hayat ona hayatın anlamını bilme fırsatını daha çok tanıdığı için, o da bu bilgiyi hayatı değiştirmeyi hedefleyen bir cesaretle kullanabilmekte.”[43]

Mesela Baskın Oran’ın, “Ama hakkını yememek lazım, AKP Ergenekon konusunda çok sağlam bir siyasi irade sergiledi. Askeri Yargı denilen “terimlerdeki çelişki”yi nispeten makul boyutlara indirdi. Tören ve toplantıların yönetilmesi gibi çok önemli simgelerle, o hukuk dışı askeri vesayete haddini bildirdi. Helal olsun. Daha yapılacak neler var neler ama, tanrı esirgeye, CHP olsa daha bir milyon ışık yılı gerekirdi de, sonuç yine böyle olmayabilirdi.”[44]

Mesela Ali Nesin’in, “Tabii ki ‘Yetmez ama evet’ diyecektim. Ben doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Bugün olsa bugün de aynısını derim. İnsan haklarını ayaklar altına alan saçma sapan bir sistem vardı… Ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek kadar saçma… ‘Yetmez ama evet’ diyerek belki de

05.09.2017 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR