"O Güzel İnsanlar"

Fevzi Günenç

"O Güzel İnsanlar"

Mehmet Karakaş da Ayten Eşki kardeşimiz gibi bir kitap kurdu oldu çıktı. Ayten, aradığı kitaplara kütüphaneden kolayca erişiyor. Benim kitap mabedime ulaşmak daha kolay geliyor olmalı Mehmet'e.

Bu arkadaşım öykü yazarlığına sevdalı. "Okumayan insan yazamaz" görüşünü benimsemiş güzelce. Her gelişinde hemen dalıverir raflarımdaki kitaplara.

Dün de öyle yaptı. İki çocuk kitabı bulup çıkardı. "Bunları okudun herhalde usta," dedi.

Kültür Bakanlığınca1992 yılında yayınlanmış iki Talip Apaydın kitabıydı. Birinin adı "Merdiven" öbürününki  de "O güzel İnsanlar."

Ne zaman almışım, nasıl okumamışım. Oysa ne güzel kitaplarmış bunlar.  Okumaya "O Güzel İnsanlar"la başladım.

Kitaplar, İstemi Tamay'ın Kültür Bakanı olduğu dönemde yayınlanmış. Başta onun önsözü var. Kültür Bakanlığı şimdi de böyle kitaplar yayınlıyor mu acaba?

O Güzel İnsanlar"daki ilk öykü çoğumuzun okuyarak yakından tanıdığı Uzun Mehmet'i anlatıyor. Hani şu taş kömürünü ilk bulan güzel insan var ya, onu anlatıyor canım...

Adı "Ay Ağacı" olan ikinci öykü çarptı beni. 1940'lı yıllarda, kendini köy okullarına adamış Zihni bey adında bir botanikçiden söz ediliyor öyküde.

O yıllara kadar ülkemize çay uzakdoğu'dan getirilirmiş. Zihni bey Karadeniz'in dağlarında tepelerinde gezerken yaban bir çay çalısı buluyor. Bunu ıslah edip yaygınlaştırmayı tasarlıyor. Böylece milyonlarca liramız yurtta kalacak, yabancıya gitmeyecek.

Ne var ki işi zordur Zihni beyin. Önce köylüler yanaşmıyor bu işe. "Bizim buralarda çay yetişmez" deyip işin içinden çıkıyorlar. Sonra çay aksilik ediyor. Zihni beyin bulup getirdiği tohumlar bir türlü tutmuyor.

Köylü onunla alay ediyor ama o yılmıyor. İyi tohum bulup iyi ürün alıncaya dek aradan yıllar geçiyor. Doğu Karadeniz bölgesi onun çabasıyla çay bahçeleriyle donanıyor.

Daha düne kadar kendisiyle alay eden köylünün giderek gözbebeği oluyor hayalindeki işi başarınca Zihni bey.

Çay ürünüyle sağlam ekmek sahibi olan Karadenizliler ise onun bu adamlığını unutmuyor. Çay fabrikasının önüne kendisinin tunçtan yapılmış bir büstünü dikiyor.

Üçüncü öykü "Durak usta"yı anlatıyor. Bu usta, "usta değildir önceleri. Bir yabandır. Köylü onun yaban olduğuna bakmıyor. Kendilerinden sayıp ona iş veriyor, yurt yuva sahibi olmasını sağlıyor.

O da bunun altında kalmıyor. Alıyor eline bir budam bıçağı, yörede ne kadar yabani meyve ağacı varsa buduyor.

Bir yandan köylü, bir yandan doğa buna karşı çıksa da sonunda başarıyor, Durak çobanın adı oluyor Durak usta.

Onun sayesinde artık herkesin bahçesinde elma, armut, şeftali, erik ağaçları meyve veriyor. Bağlardan salkım salkım üzümler sarkıyor.

Dördüncü öyküde çoban Rıza'nın kurtlarla savaşı anlatılmakta. Benim en çok ilgimi çeken, öğrenim için köyden kente göç eden Ali Yanık çocuğun öyküsü.

İlk zamanlarda yarım yamalak okuma-yazmasıyla, kentliler gibi düzgün konuşmayışı, üstünden akan yoksul giysisiyle alay edilen bu iyi çocuk zamanla kendisine yöneltilen bütün zehirli okları, Eros'un sevgi oklarına dönüştürmeyi başarıyor.

Zaman ve azim her başarıya açıktır. En güzeli nedir biliyor musunuz? Ali, herkes gibi okuyup doktor, mimar, mühendis, subay olma kaygısında değil. Onun kaygısı işçi olmak. Ama bilgili işçi olmak.

"Evleri. yolları, okulları kim yapıyor? Giysilerimizi kim dikiyor? Yediğiniz ekmeği kim pişiriyor? Hepsini işçiler yapıyor." diyen Ali çocuğa göre:

 "İyi bir işçi topluma en yararlı, en gerekli insandır." Ona göre öyle de bize göre öyle değil mi? Öyküsünü okurken bu küçük emekçinin nasırlı ellerini öpesim geldi.

Keşke yerim yeterli olsa da size bu öykünün tamamını anlatabilsem. Sanırım seve seve dinlerdiniz. O zaman yapılacak bir iş var:

Bu kitabı artık kitapçı vitrinlerinde bulmak olası değil. Ama kütüphanelerde bulunur. Bulun, okuyun. Hiç kuşkum yok, öykülerin tümünü siz de benim gibi birkaç saat içinde keyifle hatmedersiniz.

 

27.06.2016 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR