NE OLDU ŞU AŞK DENEN ŞEYE?

NE OLDU ŞU AŞK DENEN ŞEYE?

 

Ne yaptılar kuzum, şu bizim “sevmek” dediğimize, “aşk” dediğimize?Kim, ne etti-ne hale getirdi de bu kadar boşalttı içini, bu kadar güvenilmez yaptı bu duyguların adını?

Sevginin, insana sevmekten başka bir şey yüklemediğini, bir borç da doğurmadığını nasıl hatırlayacağız? Sevdiğimize nasıl hatırlatacağız? Aşkın, sevginin, başlı başına yaşama karşılık gelebildiğini nasıl anlatacağız yeniden?


Aşkla, sevgiyle bir araya gelmenin, içinde hiçbir pazarlık barındırmadığını…İki insanın birbirine sevgiyle bakmasından-konuşmasından-dokunmasından başka bir şey olmadığını…Yalnızca sevmek dolayısıyla ve yine onun sayesinde, hayatta iyi-kötü ne varsa paylaşmanın böyle bir ilişkide doğal ve kendiliğinden olduğunu…Saygı ve sevgi göstermekten başka hiçbir görev ve sorumluluğun söz konusu olmadığını…Eğer birine karşı içinde bu duyguyu taşıyorsan, o da aynı duygular içindeyse, bundan başka hiçbir şeye ihtiyaç olmadığını…Bir elin diğerini sıkıca tutmasının her şeye yettiğini… nasıl hatırlayacak/hatırlatacağız? Nasıl anlatacağız?


Anlayamıyorum, hiç anlayamayacağım da galiba; maddi konu ve sorunların insanların yürekleri üzerinde bunca etkili olmasına, giderek birer engele ya da sakıncaya dönüşmesine hiç anlam veremiyorum.Evlilik ya da değil önemi yok, yürekten bağlanmışsa iki insan, para ya da mal, bunların varlığı ya da yokluğu, bunlara ilişkin sorunlar nasıl olur da o iki insanın arasına girebilir?Ben biriyle böyle bir ilişki kurabiliyorsam, böyle bir olağanüstü bağa erişebilmişsem, artık bu gibi sorunlar onunla benim değil, ikimizle bizim dışımızda kalanlar arasındadır.


Aşk-sevgi ilişkisi “ben” ve “sen” diye iki insan değil, “biz” diye tekil bir varlıktır artık.Kuşkusuz herkesin yalnızca kendine ait bir alanı da vardır, tümüyle kişisel sorunları da olabilir… Ama bu, “biz”den ayrıdır ve “biz”e engel olmamalı.


“Aşk” diyorum, “Sevgi” diyorum, “Sevda” diyorum yahu! Dibine kadar, doya doya yaşanacak duygular bunlar, ne pahasına olursa olsun.Bunların olduğu-durduğu yer diğer her şeyden ayrıdır, özeldir, değerlidir.


Nasıl bir zulümdür, bu duygulara yaşamın somut birtakım yüklerini bindirmek, onlarla tartmak, onların altında ezmek, değersizleştirmek, yok etmek?
Sırf bu gündelik-sıradan-maddi meseleler yüzünden kalbini kilitlemek, giderek karşısındakinden de bunu talep etmek, hatta dayatmak, nasıl bir işkencedir hem ona hem kendisine? Bu nasıl yaşamaktır?


Tabii ki ben şimdi bunu aklıma geldi de öyle yazıveriyor değilim. Böyle bir deneyimim oldu, çıkış noktam da o. 


Çok, sahiden çok saydığım ve sevdiğim biri var. O şimdi buralarda değil…Ve açıklaması oydu ki kendisini içinde boğulur gibi hissettiği sorunlar yüzünden uzaklaştık. 


Durum bu olunca bende uyandırdığı izlenim, bana güvenmediği, o koşullarla baş edebileceğime inanmadığı, kendisini bu sıkıntılı haldeyken taşı(ya)mayacağımı sandığı için böyle olduğu…Belki böyle düşünmüyordu, ama ben böyle anlıyorum. Ve elbette fena halde ağırıma gidiyor bu.
Kendince haklı olabilir belki… O’nun bugüne kadar bu bakımdan neler yaşadığını, ne gibi yanılgılarla-hayal kırıklıklarıyla hatta belki ihanetlerle karşılaştığını bilmiyorum. Ola ki kötü deneyimler getirmiştir onu da buraya. Güven duygusu temelden sarsıldığında onarmak zordur ne de olsa…


Öte yandan, erkeklerin sırtına her sorunu çözüp ortadan kaldırmak-ihtiyaçları karşılamak-dirlik ve düzeni sağlamak gibi yükler ezelden beridir yüklenmiş.Eh, bir de bu toplumda bir kadınla bir erkek arasındaki asal ilişki evliliktir, orada da erkek reistir-evin direğidir- vs… vs… ile dolduruluruz ya hep...


Bugün artık, bu kalıp dışında birlikteliklere girseler bile, hatta daha “flört” evresinde, erkek kendinde kadınınkinden farklı ve daha ağır sorumluluklar hissedebiliyor. İster maddi konularda olsun, ister duygusal, olana-bitene hakim olmaları gerekirmiş gibi bir baskı altında oldukları tartışılmaz, bilinçaltının dürtmesiyle bile olsa.Bir çeşit iktidar unsuru olması bakımından egoları da okşanıyor kuşkusuz, ama ağır bir yük bu ve zaman zaman ezici olabiliyor, kabul edelim.Çoğu kadının da işine geliyor böylesi, bunu da inkâr etmeyelim.(Bu arada hanımefendiler, bunu da –paylaşmak yerine yüklenmeyi- erkeklerin iliklerine anneleri işliyor ince ince, yani yine kadınlar, bunu da lütfen gözden kaçırmayınız…)


Yine benim özelime dönersem, hayatı zaten hemen hep kendi başına kotarmış, çoğu kişinin pes edebileceği birtakım koşullara dayanmış, epeyce badire atlatmış bir kadın olarak, hem de böyle ta gönülden severken bu noktaya gelmek, üzücü olmanın ötesinde incitici de…Ne yüreğimin ve duygularımın ne de omzumun sağlamlığı karşıdan bakınca anlaşılmıyor demek ki…


“Eee, şimdi ne oldu yani?” derseniz, ben tabii ki hâlâ seviyorum, hâlâ çok saygı duyuyorum, yapacağım başka bir şey de yok bu koşullarda…Ya O? Umarım gün gelip benim durduğum yerde nasıl durmakta olduğumu görebilir, diyelim… Ben vazgeçmeden ve sabırla bekliyorum…


İnanıyorum ki bu yaşadıklarım bana/bize has da değil… Benzer durumda olan pek çok ilişki olduğunu düşünüyorum ve yine sormadan edemiyorum:


“Ne yaptılar/ne yaptık şu “sevmek” dediğimize, “aşk” dediğimize?Nelerle karıştırdık da nasıl bozduk bu en saf-en derin-en yoğun olması gereken duyguların kimyasını?Yalnızca yüreğinin gücüne güvenmeyi ne ettik de bunca güçleştirdik?"


14.10.2013 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR