NE MUHTEŞEM EVREN BU! HER ŞEYE RAĞMEN

NE MUHTEŞEM EVREN BU! HER ŞEYE RAĞMEN

Trenleri severdim küçükken.
Kara tiren gelmezmola düdüğünü çalmazmola türküsündeki kara treni.
Kafası sıfır numara traşlı oğlan çocuklarının ardı sıra 'gassteee,, gasteee diye bağırarak koştuğu dumanı isli treni.
İstasyonu geçerdik, selvili bir köy mezarlığı durur kenarda. 
Onu da geçin, gelincik tarlaları..
Sonra bir ırmak ya da göl, ve yemyeşil uyuklayan ova. 
Haydarpaşa'dan yola çıkıp, önce Gebze, Düzce sonra da aralarından vagonların sarsılarak ilerlediği çocukluğumun bilinmedik kentlerini bir bir arkada bırakan trenler. 
Yeşil maruken koltuklu II Mevkide seyahat ederdik. 
Kırmızı maruken koltuklu I nci mevki için yoksul, tahta koltuklu III mevki için ise halliceydik sanırım. 
Koridora çıkar ve boyumun zor eriştiği üzerinde T.C. D.D.Y yazılı buzlu cama burnumu yaslayarak seyrederdim evreni. 
Muhteşemdi. 
Sonra birden paralel raylardan karşı yönde bir başka kara tren geçerdi. 
Penceresinden biri bakardı.
Belki bir başka çocuk. 
Bakışlarımız kesişirdi çok kısa bir an. Hatta bir anın kesiri kadar minik bir zaman. 
Ne buluşmaydı ama!.
Bir daha asla karşılaşmayacağı garanti olan iki insanın gözleri değmeye görsün birbirine o kadar kısacık bir zaman diliminde...
Ateşlere salar yeryüzünü. 
'Beni ateşlere salan o kapkara siyah gözler' şarkısındaki gibi salar ateşlere.

Bu akşam da böyle oldu resmen.

Şikago'da bir otel odasında yazıyorum bu satırları.

Çok sıkıntılı, yorucu ve de sinir sistemimi imtahandan geçiren bir günün sonunda otel odama gelir gelmez ayağımdaki yüksek topuklu süed ayakkabıların bir tekini bej renkli odanın bir köşesine, öteki tekini de öteki köşesine fırlattım.
Sonra da spor ayakkabıları geçirdim ayağıma ve ver elini sokaklar. 
Yağmur çiseliyor.
Kocaman ama seyrek damlalar.
Ahmak ıslatan bu muydu tam hatırlayamadım.
Bir 'Allah' olduğuna ve dualarıma kulak verdiğine inanmak üzereyim.
Amerika macerasının ilk durağı Şikago'dayım yine yıllar sonra.
Karnım tok sırtım pek.
Özgüvensizlikten dizlerimin bağı çözülmüyor üstelik.

Şikago kent merkezi geniş caddeler ve kocaman binalarla doludur.
Fakat her yer kapanır akşamları belirli saatte.
New York misali 24 saat diş ağrısı gibi zonklamaz bu kent.
Nabız gibi atmaz tap tap.

Dört sokak yürüdüm.
Yağmur hızlanırken, VİVERE adında bir lokanta çıktı önüme.
Kapısına 'Şikago'nun en eski İtalyan lokantası' yazmış akıllının biri.
Bana eskiliği değil, İtalyan olması yarar.
Insalada ve Ravioli con Pesto Verdure ısmarladım. 
Dilim dönmüyo diye parmak bastım menüde üzerine.

Eh artık bügün yaşadığım bu kadar eziyet üstüne bir bardak da Pinot Grigio içilir.

Lokantanın duvarlarında, tozlu, rengi solmuş sahne perdeleri ve koskoca karikatürler asılı.
Karikatürlerden benim hizama rastgelende çeşit çeşit insanlar lokantada güzel vakit geçirirken betimlenmiş
Envai çeşit etnik bir manzara.
Anglo-sakson, Germanik, İtalyan ( Marcello Mastroni sanırım, yanında Gina Lolobrigida) bir de kıvır saçlı bir siyahi çift, kadeh tokuşturuyorlar.
Çok kültürlülüğü, çok dinliliği, çok etnisiteliliği bir benimsedin mi, 'altı üstü bir bilet parası, haydi koş gel bir cennet burası'.
Ah bunu bir anlasa ülkem insanı. Anlayanları yalnız bırakmasa, vatan haini ilan etmese. 
Herkes nasıl da rahat edecek.

Yannız yannız yemek yerken locamsı masamın karşısındaki locamsı masada oturan bir çift gördüm. 
Yetmişin üzerinde görünüyorlar ama ikisininde sağlık durumları çok parlak değil. Aşırı kilolu ikisi de ve bastonla yürüyüyorlar. 
Ama mutsuz değiller katiyyen. 
Gözüm onlara ilişir ilişmez işte o buluşma yer aldı. 
Aksi yönde giden trenlerin pencerelerinden bakan iki çift gözün andan kısa zamanlık buluşması. 
Bir baktım bastonlu kadın bana ısrarla el sallıyor. Ben de ona. 
William Saroyan'ın 'İnsanlık Komedyası' romanında Ulysses'in trendeki siyahiye el sallaması gibi. Siyah adam 'Oğul oğul sılaya dönüyorum' diye seslenir yük vagonunun kapısından. 
Ulysses midir yoksa kardeşi Homer mi tam hatırlayamıyorum çakır keyif. 
Ama anladınız işte durumu. 
O anlık buluşma. 
Sonra çocuk annesine anlatır başına gelen o muhteşem olayı : 'Önce ben el salladım...sonra ihtiyar negro bana el salladı, sonra ben ona el salladım.. Sonra yine o bana el salladı. 
Sonra 'Hey sonny, I am going home'.. diye bağırdı' 
O kitabın başında William Saroyan (Aram Sarıyan) Ithaca kentinin girişinde 'East or west, your home is best' (Ne doğusu ne batısı kendi yurdun en iyisi. Hoşgeldin yabancı) yazılı bir tabeladan söz eder. 
Önsözde ise 'anacığım, bu kitabı senin için, senin bildiğin ve sevdiğin o dilde, yani Türkçe yazmak isterdim' mealinde bir şeyler yazar Bitlis'li annesine ithafen.

Lokantadaki bastonlu kadın bir uçtan bir uca bana : ' Yemek lezzetliymiş, tatlı da yemelisin mutlaka' diye bağırdı. Ben de 'peki madem' dedim, sanki onun hatırı için yiyormuşum gibi. 
Yok, bahaneydi bu aslında.. 
31 Mayıs gecesinden beri öyle bir cehennem ateşlerinde piştim ki, biraz acıdım kendime.

Şımartayım dedim ve Bruciatta diye yine dilimin dönmediği bişey ısmarladım. Deyzemin de hatırı olsun.. Haaa hahhaa haa. İnandınız!..

Sonrası otele dönüş.
Yazı uzamasın diye yolda olanları anlatmayayım.
Yalnız birlikte çalıştığımız arkadaşlardan bazıları çok üstüme üstüme geldiler.
Gezi'dekilerin ne hayın anarşik marcinaller olduğu konusunda.
Bazen yalnız susulur.

Ha bu arada söyleyeyim. 
Sebeb-i hal-i perişanımız asla ve katla emperyalizmin bize madik atması yüzünden değil.
Bu emperyalizm ne gaden işbilir, fettan ve marifettar olsa bile bize bizim yaptığımız kötülüğü yapamaz.
Nedenini anlatmayayım en iyisi.

26.06.2016 (Hale KORAY)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR