Ne güzel yazıların vardı

Fevzi Günenç

Ne güzel yazıların vardı

Bu yazım nerelere gideceğini bilir. Umarım alıcıları da beni anlar, bana darılmaz. O nedenle isim belirtmeyeceğim.  Dost acı söyler ama onları okur gözünden düşürmenin de alemi yok, değil mi?

BİRİNCİ DOST: Ne güzel yazıların vardı.  Uzun olduklarına bakmadan su içer gibi okurdum onları. Son zamanlarda onlara rastlayamaz oldum. Bizi o güzel yazılarından mahrum etmeye hakkın var mı?

Gerekten var sık yazmamanı homini gırtllak olmana bağlıyorsun. "Benim işim bu" diyorsun. Kendini kandırıyorsun dostum.  Senin bedenine baktıkça keyiften delirecek gibi oluyorum. Zira "benden daha kilolu biri varmış meğer" diyerek seviniyorum.

İşin bu olabilir. Ama en azından onları yazabilirsin. "Bu da yazılır mıymış deme. Ben belki 50 yıl önce Ahmet Mithat efendinin bir yazısını okumuştum. Yazar, 100 yıl önce yazdığı yazısında lokanta yemeklerinin lezzetine değiniyor. Neden ev yemeklerinden daha lezzetli olduğunu merak ediyor.

Bu merakını gidermek için gidip bir lokantaya bulaşıkçılığa giriyor. Daha ilk günden kendini gösterebilmek içini sarılır suya sabuna. Yemek pişirilen kazanları piri pak edecek aklınca. Bunu gören patron eti koparılmış gibi bağırarak uyarıyor onu:

"Hey acemi! Ne yapıyorsun! Bırak şunları sabunlayıp arıtmayı. Lokanta yemeklerinin lezzeti yıkanmamış kazanlarda pişirilmiş olmasından geçer!"

Seni yeniden yazılarında görmekten büyük sevinç duyacağım dostum.

***

İKİNCİ DOST: Bir zamanlar yerel bir gazetede günlük yazılar yazardın. Ne büyük keyifle okurdum ben o yazıları. Sonra nasıl olduysa, sudan bir bahaneyle ayrıldın o gazeteden.

"Beş beş para mı veriyorlar sanki" diyerek yazdığından telif alamadığın işyerini bırakıp, üste para vermeye başladığın bir başka işyerine transfer ettin kendini.

Önceki işyerinde sadece bir saat bilgisayarın başına oturarak kotarıyordun işini. Yeni işinde ise 12 saat mesai veriyorsun. Sabahleyin kalkar kalkmaz, kargalar daha kakasını yemeye başlamadan atıyorsun kendini yeni işyerin olan Öğretmenevi lokaline.

Ne iş yapıyorsun orada? Sabahtan akşama kadar okey oynuyorsun, pişpirik atıyorsun, satranç düşünüyorsun. Bir masadan zaferle ayrılıp başka bir masaya koşuyorsun. Bütün oyunlarda yensen de yenilsen de hesabı sen ödüyorsun.

Bu afyonu daha ne zamana kadar yutacaksın sevgili yazarım? Seni yeniden yazılarında görmekten büyük sevinç duyacağım dostum, bil bunu.

***

ÜÇÜNCÜ DOST: Şaka değil, yazıların bulunmaz Bursa kumaşıydı. O kadar ki, ulusal medyanın büyükleri senden alıntılar yapıyorlardı. Hatta bir keresinde, bugün Cumhuriyet Gazetesinin genel yayın müdürü olan Can Dündar yazını tümüyle sütunlarına almıştı.

Gaziantep'te de, Mersin'de de yerel gazetelerde yazıların yayınlandı yıllarca. Yazdığın yazılar hep ses getiriyordu.  Manşetlere taşınıyordu. Doğrusu seni kıskanıyordum.

Peki, bugün ne yapıyorsun? Hiç... Yazmayış gerekçeni nüfus kâğıdının eskidiğine bağlıyorsun. Hata ediyorsun.  Aziz nesin baba kaç yaşına kadar yazmıştı biliyor musun? Doksan beş yaşına kadar... Senin daha o yaşa gelmen için uzun yıllar var.

Elbette ki hiç birimiz bir Aziz Nesin değiliz. Ama bizler de kendi çapımızda birer yazarız ve bizim de söylemek istediklerimiz var. Bunları yazıya dökmeden gözlerimizi yumarsak yazık olur.

Seni yeniden gazete sütunlarında görmek, o her biri diğerinden güzel yazılarını yine keyifle okumak, seni yine kıskanmak istiyorum sevgili dostum.

***

Gökten üç elma düşmüş, her biri bir dosta gitmiş. Bize bir şey kalmamış.

19.07.2016 (Fevzi Günenç)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR