MIHLI DEĞİLMİŞ!...

MIHLI DEĞİLMİŞ!...

Yeni bir yıla girdik ama umutlarla girmemizin önüne yılın son iş gününde bir ket vuruldu. Belki birilerine armağandı bu ama bizler için umutsuzluk kaynağı idi. Cumhuriyeti yok etme yolunda hazırlanan içeriği olmayacak şeylerle dolu Anayasa taslağı komisyondan geçti. Şimdi meclise gelecek, ardından da görünen o ki referanduma gidilecek. 

 Cumhuriyet bu ülkenin temeliydi. Bu ulus cumhuriyetine sonuna kadar sahip çıkar, yıkılmasına, rejimin değişmesine asla izin vermez diyorduk oysa. Bu ulus var oldukça kimse onu yerinden oynatamaz sanıyorduk. Oysa “Mıhlı değilmiş!” Böyle düşünürken aklıma Ömer Seyfettin’in “Keramet” öyküsü geldi. Kısaca özetleyeyim, belki ne demek istediğimi anlarsınız:

“Fakir bir mahallede yangın çıkar. Tulumbacılar yangını söndürmeye çalışır; ama halk yangının uzun sürmeyeceği konusunda hemfikirdir. Çünkü mahallede önemli bir zatın türbesi bulunur. Yangın devam ederken eşyaların yağmalanmaması için polis mahalleyi ablukaya alır. Çiroz Ahmet isimli bir külhanbeyi de etrafı kolaçan eder. Çünkü yangın onun için vurgun demektir, ama  mahallenin fakir olduğunu bilir. Ahali türbenin önünde toplanmıştır. Çiroz Ahmet de türbeye sokulur ve içeri bakar. Gözüne şamdan el yazması kitaplar ve seccadeler ilişir. 

Halk yangınla meşguldür. Çiroz Ahmet son derece kuvvetlidir; hani o yalnız külhanbeylerine mahsus, bahusus, idmansız, sporsuz, gizli, harikulade kuvvet... Dayandıkça kapı çatırdamaya başlar. Nihayet küt edip açılır. Çirozun içeriye girince ilk işi kör kandili üflemek olur. Fakat alacağı şeyler her ne kadar pahada ağır ise de yükte öyle pek hafif değildir. Zihni hemen bir vurgun planı tertibine başlar. Plan zihninde teşekkül ettikçe, Çiroz “neticeyi” beklemez, ayrıntısını uygular. Şamdanların mumlarını yere atar. Rahlelerdeki kitapları alıp belinden çıkardığı Trablus kuşağına sarar. Sonra biraz durur. Yavaşçacık seccadeleri toplar; bunları beygirin üzerine çul vurur gibi, sandukanın üzerine örter. Şimdi kapıdan çıkmak lazımdır. Ama dışarısı dolu.. Sandukaya dayanır. Biraz düşünür. Kavuk da bırakılacak bir şey değildir. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı. Sanduka birden bire kayar. Çiroz Ahmet düşmemek için toplanır. Acaba evliya diriliyor muydu? Durur, bakar, gülümser. “Vay canına, yere mıhlı değilmiş be!” der. Eğilip, altına bakmak için sandukayı kaldırır. Bu gayet hafiftir. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmış. Zihnideki çıkış planı tamamlanır böylece. Kitaplarla şamdanları kucaklar, sandukanın altına girer. Yavaş yavaş yürür. Sandukanın altından elini çıkarıp yavaşça kapıyı açar. Çiroz Ahmet, sandukanın altında uzun müddet düşünmez. Paldır küldür kapıdan çıkar. Gürültüye başını çeviren halk şaşırır. Herkes olduğu yerde kalır. İşte evliya kalkmış yürüyordu. Tulumbalar durur, şiddetle esen rüzgâr birden bire durur. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları, hortumları düşürür. Sanduka yangına doğru yürür. İki tarafa açılıp yol veren ahali korkudan titreyerek bu kerâmet karşısında ne yapacağını şaşırmış bir haldedir. Sanduka, korkunç manevi bir heybetle sallana sallana aralarından geçer, karanlıkta kaybolur…”


Ülke yangın yerine dönmüş durumda. Birileri cumhuriyeti yok etmeye kararlı. Gerçekten de cumhuriyetimizin kökleri hemen yıkılacak kadar sağlam değil mi? İnanmak istemiyorum. Hâlâ içimde bir umut taşımak istiyorum. “Türk ulusu buna izin vermez” demek istiyorum her şeye rağmen.

Yoksa gerçekten mıhlı değil mi?

Arzu KÖK
 
 
2.01.2017 (Arzu KÖK)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR