“Memleket mi, daha uzak, /gençliğim mi, yıldızlar mı?” Hangisi?

“Memleket mi, daha uzak, /gençliğim mi, yıldızlar mı?” Hangisi?

Çocuksuzken ve çocuklarımın bana gereksinimi kalmadığından bu yana ne yaşlanmaktan korktum ne de ölümden.

Çocuklarımı büyütürken yaşlanmaktan korkma gereği yoktu ama o ara dönemde ölümden epeyce korktuğum oldu. Ya çocuklarım anasız kalırlarsa…

Diğer zamanlarda, ölümü yalvar yakar çağırdığım da oldu, olmakta, kovaladığım da… Ama geldiğinde şöyle süründürmeden tık diye götüren bir ölüm bütün dileğim.  Hastalıklarım içinde kalp hastalığımı çok seviyorum bu nedenle.  Diğerleri yaşam kalitesini hayli düşürse de ölümcül değil. Umudumu kalbime  bağladım. Şöyle ansızın… Otururken, uyurken, bahçede eşinirken, hele de yüzerken… Denizin kollarında, göğsünde, onun muhteşem okşayışlarında salına salına… Dokunuşunu  hissedersem kollarımı başımın altına yastık yapıp arka üstü yatarmışım gibi geliyor bana. Veee…Tık!

Gel gelelim, güçsüzlük, halsizlik, çabucak yorulmak hiç işime gelmiyor. Sinirleniyor, öfkeleniyorum.

Nereden mi aklıma geldi şimdi bunlar? Bu can sıkıntısı, bu öfke…

2017 1 Mayıs kutlamasında artık neredeyse hiç ayrılamadığım Ayvalık’ta kısacık bir yolu gidip alanda konuşmalar yapılırken, halaylar çekilirken dizlerimin bağının çözülmeye başlaması, güneşe dayanıksızlık… Şapka almak aklıma gelmemiş. 1 Mayıs’a gidiyorum ya genç, sağlıklı  sanıyorum  herhalde kendimi. Seratonin, dopamin falan filan kanatlanmış yükseliyor. Ruhtaki adrenalin yükselişi, bedenin umurunda değil.

Sazıyla türküleriyle sahne alan gencin sesini, yol boyunca bana eşlik etmek üzere ardımda bırakıp ayrılıyorum alandan.

Dönüş yolunu sallana  sallana   gitmek… Offf!...

Vücudun isyanını duymazdan gelmekte kararlıyım.

Hayır!  Sıra sıra  pastanelerin, kıyıdaki çay bahçelerinin, bankların hiçbirinde oturmayacağım.  Yorulmak da ne demek? Toplasan  iki saat.

Bayram bayramdır. Üstelik “Her yer Taksim” bu yıl yine.

 Ah Taksim!  Geçmişi, bedeni, ruhu yok edilmeye çalışılan Taksim!  Bin bir çeşit aşkı soluyan, bin bir çeşit aşkı solutan Gezi Parkı… Taksim!

Çocukken kollarında siyah kolluklarıyla körüklü makinelerin arkasındaki fotoğrafçılara poz verdiğim Taksim… İlk kez stüdyoda halamla Şip Şak çektirdiğimiz fotoğrafları elime aldığımda şaşkınlaştığım Taksim… Yeni çıkmış Şip Şak modası, ilk deneyenlerden olduğumuzu söylüyor fotoğrafçı.

Çok şık tayyörlerini, ayakkabılarını, incilerini, zarif gerdanlıklarını, kırmızı rujlu dudakların boyasının bozulmaması için minicik lokmaları ağzına götürürken ağzın açılışındaki zarafeti, bakışlardaki, sohbetlerdeki nezaketi gözlediğim, özendiğim kadınlarla şık erkeklerin oturduğu masalar… Pastalarının, çikolatalarının tadının unutamadığım Markiz.

Sosyalist olunca inatla unutmaya çalıştığım/çalıştırılan, burjuva özentisi davranışlar(!) yerler işte. Buna karşın uzun yıllar boyunca o özenmelerin sinmiş kalıtları Ankara’daki öğrenciliğimde Tango lakabından kurtaramamıştı. Bir türlü, saçı başı dağınık, bot, postal giyen, kadın görünümünden çıkmak için uğraşan sosyalist olamamıştım bir türlü.

Taksim çok yüzlü, çok yönlü, çok dilli, çok dinliydi.

Pezevengi, orospusu, sarhoşu, sineması, barı, pavyonu…

Yerlerde sızıp kalanı, dileneniyle arka yüzü; lavanta kokularıyla, müzikleriyle, sinemaları, kitapçıları, İstiklal Caddesini, meydanı, Gezi Parkı’nı  inleten devrimcileriyle başka yüzü. Görüneni görünmeyeniyle iç içe geçen yüzler, bedenler, yaşamlar… İnsan, bina, yol halleri, insan, bina, yol öyküleri… Tarih! Yazılan, bozulan, yok edilen tarih.

Taksim, Beyoğlu  çevresi çok anlatıldı, anlatılacak.

Çağrışımlar nerelere götürdü beni.

Dönelim 2017 Ayvalık 1 Mayıs’ına.

Görünüşe bakarsan benim kaporta pek cilalı. Siyah bluz, beyaz pantolon, kırmızı fular, kırmızı ruj, bir de kırmızı ayakkabı inadına.

Çilek satan genç hemen anlıyor nereden döndüğümü. “İşçisin, işçi kal!  Yaşasın 1 Mayıs!” Benim yumruk derhal havalanıyor, tabureye çöreklenip  “Aslan oğlum, aslan yavrum!” diye çığırıveriyorum. Birkaç slogan da ben patlatıyorum. Delikanlı, gözlerinin içi parlayarak  “Teyzeeemmm!” diye ellerimi öpüyor. Bir kilogramı bulmayan çileği, pazar fiyatından epeyce yüksek ücretle itirazsız alıyorum.

Beş dakika sürmeyen bu moladan sonra yine sallana sallana yola koyulurken yirmili yaşların  sonunu, otuzların başlarını anımsadım.

1 Mayıslarda taşradan  gece yarısı  otobüslere doluşumuzu. Marşlar, türküler, şarkılar, söyleşiler, coşku… Uyku yok. Sabahleyin Barbaros Bulvarı’nın başında inip çay simitle doyunurduk.

Barbaros’un başından Beşiktaş’a yokuş aşağı iner, Dolmabahçe’den Gümüşsuyu yokuşunu tırmanıp Taksim’e ulaşırdık.

Taksim’de çeşitli il ve ilçelerden gelen arkadaşlarımızla, yoldaşlarımızla ayaküstü kucaklaşmalar, söyleşiler… Bir coşku, bir neşe! Marşlar, sloganlar… Davullar zurnalar yanımıza geldiğinde şıkır şıkır oynamalar, halaylar…

Dünya biziz, ülke biziz.  Sarmaş dolaşız, iç içeyiz. Biz geleceği kuruyoruz, geleceğin ta kendisiyiz.

Savaşsız, sömürüsüz, çocukların aç yatmadığı, okulsuz, eğitimsiz kalmadığı, gürbüz büyüyeceği geleceği kuruyoruz. Yoldaşça, dostça kenetlenmişiz. Yalandan dolandan, dedikodudan, vurdumduymazlıktan, sırttan vurmadan, ayak kaydırmalardan, en yakından en uzaktan gelen ihanetlerden habersiz, öylesine yoldaşça, dostça…

Taksim’de ayaktayız. En fazla arada yere çömelerek  konuşmalar… Kadınlar, kürsüye yakın olduğundan otobüs üstünden yayılan çok yüksek sesle müzikler dinler, onlara eşlik eder, sloganlar atar, kutlamalar bitince Taksim’den yola koyulup Mecidiyeköy’e gelmiş olan otobüslere ulaşarak  dönüş  yolunu tutardık. Otobüste değerlendirme faslı başlar, sabahleyin evde anneanne, babaanne ya da bir komşuya bırakılmış çocuklarımızı ayaküstü sever, yine uykusuz işimize koşardık.

Ne diyeyim şimdi ben?

Artık ölümden de yaşlanmaktan da hiç korkmuyorum. Gel gelelim süregen güçsüzlük, halsizlik, devinimdeki ağırlaşma… Vücutla ruhun çözümsüz  çelişkisinin  zorbalıkla vücuda  boyun eğdirişi. Ve isyan! İsyan! İsyan!

 “Yedi tepeli şehrimde 
bıraktım gonca gülümü. 
Ne ölümden korkmak ayıp, 
ne de düşünmek ölümü.

Memleket mi  daha uzak, 
gençliğim mi, yıldızlar mı? 
Bayramoğlu,  Bayramoğlu, 
ölümden öte köy var mı?” Nazım Hikmet Ran

“Memleket mi daha uzak, /gençliğim mi, yıldızlar mı?” 

HANGİSİ?      

02.05.2017

Vildan Sevil

 

4.05.2017 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR