MAVİ, MAVİ, MASMAVİ...:)))))

MAVİ, MAVİ, MASMAVİ...:)))))

 

MAVİ, MAVİ, MASMAVİ...:)))))
Şu, aşağıdaki fotoğraf, Steve McCurry’e ait… 
Hani, özellikle 1985’te çektiği “Afgan Kız” fotoğrafıyla bütün dünyada tanınan fotoğrafçının.
Bu ise, Hindistan’da, Jodpur’da çekilmiş…
McCurry’nin pek çok fotoğrafı gibi, çok çarpıcı bir kare.
O çevrede kaydettiği pek çok görüntüden de belli ki, bölgede hemen her duvar o masmavi renge boyanmış.
Büyük olasılıkla çivittir o rengi veren, kirece katılarak elde edilmiş…
Belki bir çeşit hijyen kaygısı da vardır bu uygulamanın içinde, ama ne önemi var?
Oturduğumuz yerden baktığımızda olağanüstü bir atmosferi algılıyoruz ya… Büyüleyici bir atmosferi…
Başka neler görüyoruz, algılıyoruz?
Büyük olasılıkla pek çoğumuz yoksulluk, yoksunluk… Öyle, değil mi?
İçindeki meyve/sebzelerle yere koyduğu sepetlerden satış yapmaya çalışan gezici bir satıcı…
Ondan bir-iki elma -veya belki de domates(?)- alan bir kadın…
Yolun ilerisinden geçmekte olan bir, kadının yanında oturmuş halde bir, toplam iki erkek daha… Oturan adam belki kocası, belki işsiz, belki açlıktan gurulduyor midesi…
Ve olanca maviliğiyle dar bir sokak… Kentin merkezinden uzak, belki biraz unutulmuş, içinde yaşayanlarla birlikte kaderine terk edilmiş gibi…
İyi de neden? Nedir bize yoksulluğu çağrıştıran?
Evlerin eskiliği mi?
Kadının bir sokak satıcısından sadece üç-beş meyve alıyor/alabiliyor görünmesi mi?
Mekânın daracık bir sokak arası olması mı?
Gündüz gözüyle, yanında çöküp kalmış kocasının(?) işsiz olduğunu tahmin etmemiz mi?
Aynı kadını kent merkezinde, vızır vızır otomobillerin geçtiği bir caddede, pırıl pırıl bir süpermarketten alışveriş yaparken görseydik, başka türlü mü düşünürdük?
Evet, bence aynı kadın, öylesi farklı bir mekânda, yine aynı kadın olmazdı bizim için, ne dersiniz?
Oysa bir de şöyle düşünelim meselâ:
O mavi sokak, o kentin ya da eyaletin koruma altına aldığı, her metrekaresinin kilolarca altın değerinde olduğu tarihi bir mahallede olsun.
O kadın, yedi göbek önceki atalarından kalmış bu evi korumaya, o mahalleyi ısrarla yaşatmaya çalışıyor olsun…
Yanında oturan adam, işsiz olduğu için değil de, örneğin biraz üşütmüş olduğundan bugün ofisine gitmemiş, işleri evden telefonla halletmekte olan kocası olsun… Belki de kardeşi…
Satıcı sandığımız, kadının ailesinden kalma kent dışındaki bostandan topladıklarını getirmiş olan çiftlik kâhyası olsun da kadına sebzelerin bu yılki yoğun yağıştan nasıl etkilendiklerini gösteriyor olsun.
Yolun üst tarafından geçmekte olan adam, kadına çocukluğundan beri âşık olan komşunun oğlu olsun, nicedir günün hep bu saatinde oradan geçip sevdiceğini gördüğünde iki laf etmekle yetinir olsun, bugün kocasının evde olduğunu görünce de yan sokağa sapmak üzere olsun…
Ne bileyim… Neden olmasın? Daha neler, neler olabilir… Her birinin yaşantılarında da iç dünyalarında da bilemeyeceğimiz neler olabilir…
Ama yok, öyle değil…
Çünkü bir kere, bizim Hindistan’ın fakirlik içinde yüzen bir ülke olduğu gibi yerleşik bir bilgimiz var. Ve bu görüntüdeki koşullar da bizi doğruluyor.
Çünkü biz, böyle dar-ara sokakları ancak kendi sefil gecekondu mahallelerimizden biliriz.
Çünkü biz, çoktandır mahalle bakkalına girmekten vazgeçmiş, ekmeği bile marketten almayı bir çeşit refah göstergesi olarak sindirmişiz içimize…
Tabii, orası Hindistan, onlar fakir, adam işsiz ve aç, duvarlar da salgın hastalık olmasın diye mavi kireçle boyanmış.
Gerçek bu olabilir mi?
Elbette mümkün ve muhtemelen de öyle.
Zaten burada benim takıldığım da, önyargılarımız… “Olsa olsa…..”larımız…
Genellemelerimiz…. Yakıştırmalarımız… Bütün olasılıkları kendimizin belirlediği ‘kategori’lerimiz.
Gördüğümüz her şeyin, herkesin, ilk bakışta farkına varamayacağımız kendine has bir öyküsü, özellikleri, değerleri olabileceğini göz ardı edip ‘adını koyma’larımız…
Ve o adı koyduktan sonra tanımaya-anlamaya-öğrenmeye-bilmeye zahmet etmeyişlerimiz… Kararı ‘zart’ diye verip geçmelerimiz…
Hani şu ‘bir bakışta anlarım’larımız, ‘her şeyi zaten biliyorum’larımız…
Eh, bu güzelim fotoğrafa bakınca gele gele bunlar mı geldi aklıma?
Evet. Önce ve maalesef, evet.
Oysa önyargılarımız olmasa şu hayatta ne çok, ne farklı öyküler yazmak mümkün olur, olabilir, değil mi?
Her zaman olmuyor işte. Bu da bir çeşit hasar olsa gerek.
Ola ki 'her şeyi çoktan bilen ve herkesi bir görüşte çözümleyip kararını veren’lerle gereğinden fazla karşılaşmış olmaktandır…
Ben anlamaya çalışmaktan vazgeçmem, anlatmaya çalışmaktan da…
Peki, böyle tutum alınca hiç yanılmıyor mu, hata yapmıyor mu insan? Ben yapmıyor muyum?
Ohhooo, hem de sürüsüne bereket. Ama hiç değilse özen ve çaba göstermiş olduğumu bilmek, suçluluk duygusunu biraz olsun hafifletip o hataları kabullenmemi kolaylaştırıyor. Çekinmeden-gocunmadan özür dileyebilen biri olmayı da...
O 'her şeyi zaten hep bilenler'inse, canları sağ olsun, başka ne diyebilirim?
Pencereleri ardına kadar açık, mavi, mavi, masmavi bir dünyaları olsun; bıraksınlar ellerindeki tokmağı, gevşesinler, huzur bulsunlar... Sevgiyle...

Şu, aşağıdaki fotoğraf, Steve McCurry’e ait… 
Hani, özellikle 1985’te çektiği “Afgan Kız” fotoğrafıyla bütün dünyada tanınan fotoğrafçının.
Bu ise, Hindistan’da, Jodpur’da çekilmiş…
McCurry’nin pek çok fotoğrafı gibi, çok çarpıcı bir kare.
O çevrede kaydettiği pek çok görüntüden de belli ki, bölgede hemen her duvar o masmavi renge boyanmış.
Büyük olasılıkla çivittir o rengi veren, kirece katılarak elde edilmiş…
Belki bir çeşit hijyen kaygısı da vardır bu uygulamanın içinde, ama ne önemi var?
Oturduğumuz yerden baktığımızda olağanüstü bir atmosferi algılıyoruz ya… Büyüleyici bir atmosferi…
Başka neler görüyoruz, algılıyoruz?
Büyük olasılıkla pek çoğumuz yoksulluk, yoksunluk… Öyle, değil mi?
İçindeki meyve/sebzelerle yere koyduğu sepetlerden satış yapmaya çalışan gezici bir satıcı…
Ondan bir-iki elma -veya belki de domates(?)- alan bir kadın…
Yolun ilerisinden geçmekte olan bir, kadının yanında oturmuş halde bir, toplam iki erkek daha… Oturan adam belki kocası, belki işsiz, belki açlıktan gurulduyor midesi…
Ve olanca maviliğiyle dar bir sokak… Kentin merkezinden uzak, belki biraz unutulmuş, içinde yaşayanlarla birlikte kaderine terk edilmiş gibi…
İyi de neden? Nedir bize yoksulluğu çağrıştıran?
Evlerin eskiliği mi?
Kadının bir sokak satıcısından sadece üç-beş meyve alıyor/alabiliyor görünmesi mi?
Mekânın daracık bir sokak arası olması mı?
Gündüz gözüyle, yanında çöküp kalmış kocasının(?) işsiz olduğunu tahmin etmemiz mi?
Aynı kadını kent merkezinde, vızır vızır otomobillerin geçtiği bir caddede, pırıl pırıl bir süpermarketten alışveriş yaparken görseydik, başka türlü mü düşünürdük?
Evet, bence aynı kadın, öylesi farklı bir mekânda, yine aynı kadın olmazdı bizim için, ne dersiniz?
Oysa bir de şöyle düşünelim meselâ:
O mavi sokak, o kentin ya da eyaletin koruma altına aldığı, her metrekaresinin kilolarca altın değerinde olduğu tarihi bir mahallede olsun.
O kadın, yedi göbek önceki atalarından kalmış bu evi korumaya, o mahalleyi ısrarla yaşatmaya çalışıyor olsun…
Yanında oturan adam, işsiz olduğu için değil de, örneğin biraz üşütmüş olduğundan bugün ofisine gitmemiş, işleri evden telefonla halletmekte olan kocası olsun… Belki de kardeşi…
Satıcı sandığımız, kadının ailesinden kalma kent dışındaki bostandan topladıklarını getirmiş olan çiftlik kâhyası olsun da kadına sebzelerin bu yılki yoğun yağıştan nasıl etkilendiklerini gösteriyor olsun.
Yolun üst tarafından geçmekte olan adam, kadına çocukluğundan beri âşık olan komşunun oğlu olsun, nicedir günün hep bu saatinde oradan geçip sevdiceğini gördüğünde iki laf etmekle yetinir olsun, bugün kocasının evde olduğunu görünce de yan sokağa sapmak üzere olsun…
Ne bileyim… Neden olmasın? Daha neler, neler olabilir… Her birinin yaşantılarında da iç dünyalarında da bilemeyeceğimiz neler olabilir…
Ama yok, öyle değil…
Çünkü bir kere, bizim Hindistan’ın fakirlik içinde yüzen bir ülke olduğu gibi yerleşik bir bilgimiz var. Ve bu görüntüdeki koşullar da bizi doğruluyor.
Çünkü biz, böyle dar-ara sokakları ancak kendi sefil gecekondu mahallelerimizden biliriz.
Çünkü biz, çoktandır mahalle bakkalına girmekten vazgeçmiş, ekmeği bile marketten almayı bir çeşit refah göstergesi olarak sindirmişiz içimize…
Tabii, orası Hindistan, onlar fakir, adam işsiz ve aç, duvarlar da salgın hastalık olmasın diye mavi kireçle boyanmış.
Gerçek bu olabilir mi?
Elbette mümkün ve muhtemelen de öyle.
Zaten burada benim takıldığım da, önyargılarımız… “Olsa olsa…..”larımız…
Genellemelerimiz…. Yakıştırmalarımız… Bütün olasılıkları kendimizin belirlediği ‘kategori’lerimiz.
Gördüğümüz her şeyin, herkesin, ilk bakışta farkına varamayacağımız kendine has bir öyküsü, özellikleri, değerleri olabileceğini göz ardı edip ‘adını koyma’larımız…
Ve o adı koyduktan sonra tanımaya-anlamaya-öğrenmeye-bilmeye zahmet etmeyişlerimiz… Kararı ‘zart’ diye verip geçmelerimiz…
Hani şu ‘bir bakışta anlarım’larımız, ‘her şeyi zaten biliyorum’larımız…
Eh, bu güzelim fotoğrafa bakınca gele gele bunlar mı geldi aklıma?
Evet. Önce ve maalesef, evet.
Oysa önyargılarımız olmasa şu hayatta ne çok, ne farklı öyküler yazmak mümkün olur, olabilir, değil mi?
Her zaman olmuyor işte. Bu da bir çeşit hasar olsa gerek.
Ola ki 'her şeyi çoktan bilen ve herkesi bir görüşte çözümleyip kararını veren’lerle gereğinden fazla karşılaşmış olmaktandır…
Ben anlamaya çalışmaktan vazgeçmem, anlatmaya çalışmaktan da…
Peki, böyle tutum alınca hiç yanılmıyor mu, hata yapmıyor mu insan? Ben yapmıyor muyum?
Ohhooo, hem de sürüsüne bereket. Ama hiç değilse özen ve çaba göstermiş olduğumu bilmek, suçluluk duygusunu biraz olsun hafifletip o hataları kabullenmemi kolaylaştırıyor. Çekinmeden-gocunmadan özür dileyebilen biri olmayı da...
 
O 'her şeyi zaten hep bilenler'inse, canları sağ olsun, başka ne diyebilirim?
Pencereleri ardına kadar açık, mavi, mavi, masmavi bir dünyaları olsun; bıraksınlar ellerindeki tokmağı, gevşesinler, huzur bulsunlar... Sevgiyle...

19.10.2014 (Lale Dilligil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR