KRİZ İLE GELEN(LER)

KRİZ İLE GELEN(LER)

“Hayal gücü doğanın bir gücüdür.

Hayal gücü, hayal gücü, hayal gücü!

Gerçek hâline dönüştürür.

Sürdürür, değiştirir, kurtarır!”[2]

 

Bertolt Brecht’in formülasyonuyla, “İşçi sınıfının insanlığa karşı hiçbir borcu yoktur. İnsanlık ona borçludur,” diyen bir ekole mensubum.

İşçi sınıfı mücadelesiyle müsemma “11. Tez”ci praksisi müthiş önemserim. Çünkü devrimci praksis, “İhtilalci bir etkinliktir,” Henri Lefebvre’in de altını çizdiği gibi…

Louis Althusser’in, “Kuramsal ve pratiğe ilişkin bir bütünlük”; Jean Paul Sartre’ın, “Tarihsel bir etkinlik” notunu düştüğü hâle ilişkin olarak, “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir,” diye ekler Karl Marx da.

Dünyayı değiştirecek yani özel mülkiyeti nihayet erdirecek öznenin hâlâ devrimci işçi sınıfı (kolektif proletarya) olduğu kuşku götürmez bir hakikâttir XXI. yüzyılda da…

“Nasıl” mı?

Patricio Albornoz Eco’nun Şili duvarlarına nakşettiği, “Hasta Que Haya Justicia/ Adalet Gerçekleşene Dek!” satırları…

Veya “Si Non Hay Pan Para El Pobre, No Habrá Paz Para El Rico/ Fakirler İçin Ekmek Yoksa, Zenginler İçin de Huzur Olmayacak,” diye haykıran sokaktakileri…

Ya da “Özgürlükler istenmez alınır” savaş narasıyla başkaldıran Fransa’nın, “Chili, Hong Kong, İrak, Liban, Colombie, France… Fini d’être dociles!/ Şili, Hong Kong, Irak, Lübnan, Kolombiya, Fransa... İtaat bitti!”

“Oeil Pour Oeil, Dent Pour Dent, Point Par Poing On Nous Aura/ Göze Göz Dişe Diş Yumruk Yumruğa Sizi Yeneceğiz!”

“Mai 68 On S’en Fout On Veux 1793/ Mayıs 68 Umurumuzda Değil, 1793’ü[3] İstiyoruz!” haykırışına kulak verin…

Sonra da 7 Aralık 2019’de Tahran Üniversitesi’ndeki, “İran, Fransa, Irak, Lübnan, Şili Kavgamız Aynı Neo-Liberalizmi Durduralım,” diyenlerin seslerine kulak verin…

“Hêvî, ar, û dû/ Umut, ateş ve duman” ile krizin getirdiği her şey hepimize Nikos Kazancakis’in, “İnsan uçurumun kenarına varmadan kanatlanmaz,” uyarısını anımsatıyor![4]

 

  1. AYRIM: KRİZ FASLI

 

Lucretius’un, “Gerçekler, diğer gerçekleri parlatan ışıktır,” ifadesiyle betimlenmesi mümkün olan kriz; kapitalizmin sürdürülemezliğiyle[5] küresel bir alt üst oluşun, yıkımın önünü açıyor; kapitalist sermayenin diyalektiği bu![6]

Bu çerçevede “Ulus devlette, devlet hazinesi vatandaşlar içindir, kapitalist devlette ise hazine sermaye sahiplerine -şirketlere dağıtılmak içindir,”[7] biçimindeki “iyi/ kötü kapitalizm” yanılgısına aldırmadan; kapitalizm ileriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi olduğu bir an dahi unutulmamalıdır.

Karl Marx şöyle yazmıştı: “Gelişmelerinin belirli bir aşamasında toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri hâline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. (...) Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin en son uzlaşmaz karşıtlıktaki biçimidir: Bireysel bir karşıtlık anlamında değil, bireylerin toplumsal varlık koşullarından doğan bir karşıtlık anlamında; bununla birlikte, burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda, bu karşıtlığı çözüme bağlayacak olan maddi koşulları yaratırlar.”[8]

Toplumsal değişim ve dönüşümleri maddi temelleri ve içerdiği karşıtlıklarla birlikte sunan Karl Marx’ın bu perspektifi, kapitalizmin neden bugün tarihsel bir krize sürüklendiğini ortaya koymaktadır. Kapitalizm her alanda köklü bir krizle ve çıkışsızlıkla karşı karşıyadır: Olağanlaşan ekonomik kriz, kâr oranlarının düşmesi, katlanarak artan işsizlik, işçi ücretlerinin düşmesi, yaşam standartlarının gerilemesi, on milyonların açlıktan kırılması, azgınca ilerleyen militarizm ve silahlanma, çıkışsızlığın yıkıcı ifadesi olarak emperyalist savaş, özellikle Avrupa’ya vuran göç dalgaları, burjuva demokrasisini daha da daraltan polis devleti uygulamaları, geleneksel burjuva siyaset sahnesinin çökmesi ve sağ eğilimlerin/faşist hareketlerin/ liderlerin yeniden hortlaması, toplumsal ilişkilerin her alanında çürüme ve kitlelere egemen olan derin bir umutsuzluk!

Kapitalist manzara, insanlığın yıkım ve felâkete sürüklendiği bilim kurgu filmlerinin kâbus sahnelerinden fırlamış gibidir. Zaten böylesi filmler de nesnel süreçlerden bağımsız değildir. Sekiz kapitalistin elinde tuttuğu servetin dünyanın yarısınınkine, 1810 kapitalistin servetinin ise dünya nüfusunun yüzde 70’ininkine, en nihayetinde yüzde birlik kesimin sahip olduğu servetin 7 milyarlık dünya nüfusunun yüzde 99’unun sahip olduğu toplam zenginliğe eşit olduğu bir dünya yaratmış bulunuyor kapitalizm![9]

Böyle bir sistemin toplumda pozitif bir ruh hâli oluşturması ve insanlığa müreffeh bir gelecek sunması elbette mümkün değildir.

Bugünkü durumu kapitalist işleyişin olağan periyodik krizlerinden ayırt etmek ve çarpıcı biçimde ifade etmek gerekirse, bu, kapitalizmin tarihsel bir sistem krizidir ve her alanda çelişki, her adımda çatışma dikilmektedir ve de kapitalizm ileriye doğru adım atacak potansiyelleri aşındığı için, kriz her alanda bir çıkmaz ve toplumsal çürümenin derinleşmesi olarak kendini dışa vurmaktadır.[10]

Bu kaçınılmazdır; çünkü kapitalizm bilindiği gibi genelleşmiş meta ekonomisidir. Bu üretim tarzının temel özelliği, yalnızca değerin değil, aynı zamanda artı-değerin üretildiği bir üretim süreci olmasıdır. Fakat ekonominin yolunda gidebilmesi için, daha çok artı-değerin üretilmesi yeterli olmayıp, bir de bunun piyasada gerçekleşmesi gerekir. Böylece gerçekleşen kârın önemli bir bölümü kapitalist sınıf tarafından yeni yatırımların gerçekleştirilmesi için kullanılacak ve kapitalist üretim süreci bir genişletilmiş yeniden üretim süreci olarak somutlanacaktır. Genişletilmiş yeniden üretim süreci, üretim alanıyla dolaşım alanının bütünlüğünden oluşur. Fakat bu bütünlük, eşzamanlı ve uyum içinde hareket edemeyen (örneğin üretim ve tüketim arasındaki, satış ve ödeme zamanı arasındaki kopukluklar gibi) iki alanın çelişkili birlikteliğidir.

Kapitalizm genişletilmiş yeniden üretimi sürdürebilmek için toplumsal emek üretkenliğini arttırmak zorundadır. Ne var ki bu devinim, sermaye birikimindeki duraklama ya da tıkanıklıklarla kesintiye uğrar. Kapitalizm, ortaya çıkacak tıkanıklıkları hesaba katmaksızın üretimi arttırma yönünde bir eğilim taşıdığı için, kârlılığı yükseltmede veya kârı gerçekleştirmede sorunlar çıktığında, sermaye birikimi sürecinde çeşitli spazmlar hasıl olur. Kapitalizmin devresel aşırı-üretim krizlerini oluşturan temel faktör, işte bizzat sürecin bu karakteridir. Dolayısıyla Karl Marx’ta sermaye birikimi sürecinin incelenmesi dışında ayrı bir bunalım teorisi yoktur. Çünkü kapitalist sistemin temel hareket yasaları sermaye birikiminin yasalarıdır. Sermayenin kendini sürekli geliştirme arzusuyla, bizzat kapitalist işleyişin çıkardığı engeller arasında patlak veren çatışma kapitalist bunalımların kaynağıdır. Kapitalist üretimin gerçek engeli, sermayenin kendisidir.

O hâlde, ekonomik gelişmeyi kesintisiz ve doğrusal bir süreç olarak algılamamak gerekir. Devinim hâlindeki tüm süreçleri incelediğimizde görürüz ki, yukarı doğru tırmanışı yaratan çeşitli faktörler süreci bir tepe noktasına taşıdıktan sonra kendi karşıtlarına dönüşür ve böylece ani düşüşlere, çöküntülere neden olurlar. Kapitalist ekonomik işleyişte de her yükselişin bir düşüşü vardır ve bu olgu sistemin bir hareket yasasıdır. Bu nedenle, arızi nedenlerle patlak veren bazı mali krizler bir yana, incelememize konu olan devresel ekonomik krizler tesadüfi olaylar değildir. Egemen kapitalist güçlerin sistemin bu krizlerinden kaçıp kurtulabilmelerinin bir yolu yoktur.[11]

Kapitalizmin devresel krizleri hem sistemin kaçıp kurtulamayacağı bir hastalıktır hem de sistemin içerdiği tüm çelişkilere ve orantısızlıklara rağmen işleyişini mümkün kılan tedavidir. Bunalım, üretim sürecinin birbirinden bağımsız duruma gelen evrelerinin birliğinin zorla kurulmasından başka bir şey değildir. Krizler temelinde ve krizler sayesinde yol alabilen bu sistem, sağlanan ekonomik büyümeye karşın aslında bir anlamda yap-boz tahtası benzeri düzensiz bir karaktere sahiptir.

Tıpkı Karl Marx’ın altını çizdiği gibi: “Kapitalist üretim, sürekli olarak, kendi niteliğinden gelen bu engellerin üstesinden gelmeye çalışır, ama bunu ancak, bu engelleri tekrar kendi yoluna ve hem de daha heybetli ölçekte koyarak becerir.”[12]

Kimse inkâra kalkışmasın: Kapitalist sistem XXI. yüzyılın başlangıcından beri kriz ve savaşlar eşliğinde yol alıyor.[13] Kapitalizm ekonomik ve siyasal bunalımlarına çare üretemediği ölçüde, dünya genelindeki otoriterleşme ve savaş yangını da büyüyor. Burjuva düzen aygıtları, yaydıkları çeşitli yalanlarla kitleleri manipüle etmeye çalışsa da nafile. Zira, derin ve tarihsel bir sistem krizinin içinde debelenen ve bunalımını “Üçüncü Dünya Savaşı” ile aşmaya çalışan bu kapitalist dünyada gerçekler ortada!

Kapitalizm artık tarihsel bir gerileme ve durgunluk eğilimi içine girmiştir. Bu eğilim, kapitalist ekonomideki kısa dönemli iniş çıkış döngülerinin çok ötesine geçen uzun dönemli bir düşüş dalgası yaratmıştır.

2000’li yılların başından bu yana, ekonomik göstergeler burjuva iktisatçıları küresel kriz ve küresel durgunluk konusunda her geçen gün daha da ciddi endişelere sürüklüyor. Kapitalist kriz koşullarının yarattığı kötümserlik burjuva sınıfın ideologlarını da sarmış durumda.

Çünkü günümüzde de, kapitalizmin üçüncü büyük krizinden kaynaklı “Üçüncü Dünya Savaşı”nın içindeyiz. Kapitalist ülkelerde alabildiğine tırmandırılan militaristleşme ve muazzam boyutlara ulaşan silahlanma harcamaları, kapitalizmin büyük bunalımıyla emperyalist savaşların yaygınlaşma eğilimi arasındaki ilişkiyi çarpıcı biçimde ifşa ediyor.

Bünyesinde pek çok çatışmalı yön barındıran kapitalist üretim tarzı, genişleyen üretim ile kitlelerin daralan satın alma gücü arasındaki çelişki temelinde yol alır. Karl Marx’ın altını çizerek belirttiği gibi, bütün gerçek bunalımların nihai nedeni kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir. Kapitalizm ekonomik büyümenin yaratıcısı olan işçi sınıfını devasa büyütür, ama bu sınıfın iş bulabilen bölümünü ve sınıfın kapitalist bölüşümden aldığı payı küçültür. Kapitalistler daha yüksek kârlar elde etmek için, çalıştırdıkları işçiler üzerindeki sömürü derecesini yoğunlaştırırlar. Ne var ki, bu noktada bile kapitalist ekonominin sınırlandırıcı yasaları işler ve ortalama kâr oranı düşme eğilimi sergiler.

Kâr için üreten ve plansız bir karaktere sahip olan kapitalist üretim tarzı, aşırı üretim krizlerinden yakasını kurtaramaz ve bu durum kesin bir yasa hükmündedir. Kredi sistemi de kapitalist üretim ve dolaşım süreçlerinde hızlandırıcı rol oynar ve aşırı üretim krizlerini büsbütün derinleştirip kızıştırır. Yükseliş dönemlerinde alınan krediler bunalım dönemlerinde geri ödenemez ve bu da kapitalist finans kuruluşlarını, kapitalist devletleri bir türlü içinden çıkamadıkları devasa bir borç sorunuyla yüz yüze getirir. Günümüzde bütün kapitalist ülkelerde özel sektör ve devlet borçları, bütçe açıkları büyümekte, kamu kaynaklarının büyük tekel ve bankaları kurtarma operasyonlarına tahsis edilmesi nedeniyle sosyal harcama fonları kırpıldıkça kırpılmaktadır.

İçinden çıkılamayan durgunluk eğilimine karşı yatırımları canlı tutma çabası, özellikle konut sektöründe kredi balonunun alabildiğine şişirilmesinde somutlanmaktadır. Bu durum bankacılık sisteminde ve çeşitli borsalarda yaşanan istikrarsız ve kırılgan koşulları yaratmaktadır. İstikrarsızlık eğiliminin ortadan kalkmaması, tersine daha da ciddi boyutlara ulaşması, sanayide yatırım arzusunu baltalayan ve sermayeyi kısa dönemli, yüksek getirili para oyunlarına yönelten bir faktördür. Ancak, yaratılan toplam artı-değerde reel artış sağlanmadan paradan para kazanma hırsının kumardan başka bir şey olmadığı da açıktır. Dünya işçi sınıfının ürettiği toplam artı-değer kümesinin kâr, faiz veya rant biçimindeki paylaşımı için yürüyen çekişme, muazzam bir spekülasyon kaynağı oluşturmaktadır. Para oyunları peşinde dünya borsalarında gezinen sıcak paralar temelinde ekonomiye dair rakamlar sanal olarak büyür. Ne var ki spekülasyonla şişen rakamlar, balon patladığında kendi gerçekliklerine dönerler.

Kitlesel borçlandırmayla yani tüketici kredileri yoluyla eksik tüketimin ürkütücü sonuçlarından kaçmaya çalışan kapitalizm, bunu yapmakla aslında içinden çıkılmaz bir “geri ödenemeyen borçlar” sorunu yaratmıştır. Bu sorun kapitalistlerin karşısına içinden çıkılamaz krizler şeklinde dikilmektedir. Bu durumun işçi sınıfına getirdiği ise, düşen ücretler, kesintiye uğrayan sosyal fonlar, kaybedilen işler, iptal edilen kredi kartları ve netice olarak neredeyse tümden yitirilen satın alma gücü olmaktadır. Ayrıca kredi sistemi işçiler ve işçi aileleri açısından pek çok yıkıcı sonuç yaratmaktadır. Dahası, onların kapitalist düzen konusunda tehlikeli yanılgılara sürüklenmelerine ve bu düzene karşı mücadeleci bir sınıf tutumu alamamalarına yol açmaktadır.

Kapitalist sistem, içsel işleyiş yasalarının ürünü olan ekonomik tıkanıklıklar ve dünya ölçeğinde sınıf savaşlarını tetikleyen köklü sosyal çelişkiler nedeniyle büyük bir çıkmaz içindedir. Bu çıkmazın en çarpıcı örneklerinden biri, bir zamanlar kapitalizme can veren kredi mekanizmasının artık krize çare olamayan durumudur. Kapitalizm için eşsiz bir kurtarıcı addedilen kredi mekanizması, giderek yeni krizleri mayalayan bir canavara dönüşmüştür. Ancak ne kapitalizm kredi mekanizmasından vazgeçebilir ne de kredi mekanizması kapitalizme ölümsüz bir yaşam vadedebilir. Modern kapitalist işleyişin en önemli unsuru olan kredi sistemi, kapitalizmin çelişkilerini bu düzenin yıkılmasını zorunlu kılacak derecede olgunlaştırmaktadır.

Kapitalizm, zengin ve yoksul arasındaki uçurumu inanılmaz ölçeklerde derinleştiren işleyişiyle bir “meçhule” doğru dörtnala sürükleniyor. Emperyalist paylaşım savaşları işçi-emekçi kitlelerin yaşamlarını cehenneme çeviriyor; çoluk çocuğuyla, kadınıyla erkeğiyle evlerini barklarını terk edip soğuk denizlerde son bulan “umut yolculuklarına” koyulan göçmen sürüleri, Jack London’ın Uçurum İnsanları’nı hatırlatıyor.

Kapitalizmin pek çok yönden derinleşen sistem krizine, ABD, AB, Rusya, Çin gibi büyük güçler arasında kızışan ve geleceği belirsiz hegemonya mücadelesi eşlik etmektedir. Çeşitli kapitalist ülkeler arasında tırmanan rekabet ve gerginlikler nedeniyle gelişen bölgesel sorunlar diplomasi masalarından siperlere taşınıyor, emperyalist savaşların alanı genişliyor. Günümüz tam anlamıyla sıcak savaşlar dönemidir. Tarihin bu son kesitinde zincirleme biçimde yaşanmakta olan emperyalist savaşlar, yeni tipten bir “Dünya” savaşının parçalarıdırlar.[14]

 

  1. AYRIM: DÜNYANIN HÂLİ VE GİDİŞATI

 

Lucretius’un, “Cehennem, akılsız ölümlülerin bu dünyada sürdüğü yaşamdır,” ifadesiyle müsemma “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nin (“YDD”) veya “küreselleşme”nin getirisi 1 zenginin servetinin 2-3 milyon emekçininkinden daha fazla olmasıdır. İngiltere’de en zengin 6 kişinin serveti, en yoksul 13 milyon 200 bin kişinin servetine eşittir.

10 Eylül 2019 itibariyle dünyanın en zenginlerini açıklayan ‘Bloomberg Billionaires Index’e göre, dünyada en yüksek servete sahip isimler değişmedi.[15]

 

DÜNYANIN ZENGİNLERİ

SIRA

KİM

TOPLAM GELİR (milyar dolar)

ÜLKE

SEKTÖR

1

JEFF BEZOS

113

ABD

TEKNOLOJİ

2

BILL GATES

107

ABD

TEKNOLOJİ

3

BERNARD ARNAULT

98.2

FRANSA

ALICI

4

WARREN BUFFET

82

ABD

ÇEŞİTLİ

5

MARK ZUCKERBERG

72.3

ABD

TEKNOLOJİ

6

AMANCIO ORTEGA

68

İSPANYA

PERAKENDE

7

LARRY ELLISON

59.7

ABD

TEKNOLOJİ

8

CHARLES KOCH

58.9

ABD

ENDÜSTRİ

9

LARRY PAGE

58.5

ABD

TEKNOLOJİ

10

SERGEY BRIN

56.9

ABD

TEKNOLOJİ

11

FRANCOISE BETTENCOURT MEYERS

54.8

FRANSA

ALICI

12

CARLOS SLIM

52.8

MEKSİKA

ÇEŞİTLİ

13

ROB WALTON

52.8

ABD

PERAKENDE

14

JIM WALTON

52.8

ABD

PERAKENDE

15

ALICE WALTON

51.4

ABD

PERAKENDE

 

Evet sürdürülemez kapitalizmin eşitsizlik dünyasında en zengin yüzde 1’lik kesimin toplam servetten aldığı pay 2002’de yüzde 39.4 iken, 2012’de yüzde 50’yi geçti; 2014’te ise yüzde 54.3’e yükseldi. Bu, ülkedeki servet birikiminin yarısından fazlasının yüzde 1’lik kesim tarafından kontrol edildiği anlamına geliyor. Geriye kalan yüzde 99’luk kesimin aldığı pay ise toplam servetin yarısı bile değil![16]

Konuya ilişkin olarak ‘Paris School of Economics/ Paris Ekonomi Okulu’ndan Lucas Chancel’ın derlediği rakamlara göre, 1970-1980 arası Batı Avrupa’nın yüzde 1 nüfusa denk gelen en zenginlerinin gelirden aldıkları pay yüzde 8 iken, bu pay 2010’ların sonuna doğru yüzde 10.5 ila yüzde 20’ye çıkıyor.

Zenginliğin çıtası daha da yükseltildiğinde durum da fena! Örneğin ABD’de en zengin binde birlik nüfusun gelirden aldığı pay 1980-2016 arası yüzde 650 artış gösteriyor. Bu esnada 1980-2017 dönem aralığında Batı Avrupa ve ABD’de en yoksul yüzde 50’nin gelirden aldıkları pay ise yüzde 20’den yüzde 12.5’a iniyor.

Japonya’da bu pay aynı dönemler için yüzde 8’den yüzde 10’a çıkarken, Avustralya ve Yeni Zelanda da benzer bir sıçrama görünüyor. Çevre ekonomilerinde ise gelir eşitsizliğindeki sıçramanın boyutları daha büyük. Örneğin Rusya ve Hindistan’da en zengin yüzde 1’in gelirden aldığı pay 1970’lerin sonunda yüzde 5 ila yüzde 7 aralığında yer alırken, günümüze doğru bu pay yüzde 20’lere çıkıyor.

‘Dünya Eşitsizlik Raporu’na (2018) göre, en zengin yüzde 10’luk kesim Sahra-altı Afrika, Brezilya ve Hindistan gelirin tek başına yüzde 55’ini, Ortadoğu’nun en zengin yüzde 10’u ise yüzde 61’ini eline tutuyor. Türkiye ise OECD hesaplamasına göre bugün Meksika, Şili, Kosta Rika ve Güney Afrika’nın ardında gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu beşinci ülke olarak sıralanıyor.[17]

Bu tabloda “YDD”/ “Küreselleşme”nin vahşetinden söz etmek kaçınılmaz oluyor!

Örneğin BM ‘Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) rakamlarına göre, dünyada 820 milyonu aşkın insan açlık çekiyor.[18]

1.3 milyar ton gıda çöpe giderken, her 9 kişiden birinin aç olduğu 7.5 milyar nüfuslu dünyada, BM raporuna göre, 1 milyara yakın insan hâlâ sağlıklı bir şekilde gıdaya erişemiyor; bu da dünya nüfusunun yüzde 11’ine denk geliyor![19]

Her gün 5 yaşından küçük 15 bin çocuk önlenebilir nedenlerden dolayı ölüyor.[20]

BM ‘Çocuklara Yardım Fonu’na (UNICEF) göre, 20 milyondan fazla bebek 2 bin 500 gramın altında dünyaya geliyor.[21]

Her 1 saniyede bir anne ya da bir bebek ölüyor.[22]

Her 39 saniyede bir çocuk zatürreden ölürken, 2018’de 609 bin çocuk hayatını kaybetti.[23]

Bunlar böyleyken; ‘BM Kalkınma ve Ticaret Konferansı Örgütü’ (UNCTAD) verileri 2000 sonrasında sermaye kesiminin bir bütün olarak payının küresel boyutta yüzde 3 artarak, dünya katma değerinin yüzde 47’sine ulaştığını belgeliyor. Yani, küresel boyutta en büyük 2 bin şirketin toplam satış gelirlerinin 36.8 trilyona (dünya ihracat hacminin iki misli), yıllık toplam net kârlarının ise 2.6 trilyon dolar düzeyine ulaştığını belgeliyor. Söz konusu 2 bin en büyük ulus-ötesi şirket dünya ihracatının yüzde 57’sini doğrudan denetliyor.[24]

Bu hâlde “İngiltere’de yaşayan 151 milyarderin sahip olduğu servetin dörtte biri en zengin yüzde 1’in kontrolünde,” vurgusuyla Lloyd Russell-Moyle soruyor: “Bir ülkede bir yandan milyarderler varken, ailesinde çalışan en az bir kişi olmasına rağmen, yoksulluk sınırı altında yaşayan 8 milyon insan olması nasıl kabul edilebilir?”[25]

Ayrıca ‘Alman Ekonomi Araştırmaları Enstitüsü’nün (DIW) araştırmasına göre, ülke nüfusunun en varlıklı yüzde 10’luk kesimi toplam mal varlığının yüzde 56’sına sahipken, en yoksul kesimin yalnızca yüzde 1.3’üne sahip olduğu belirtiliyor.[26]

Böylesine bir dünyada küresel ekonomide giderek yoğunlaşan gelir eşitsizliği ve bunun yol açtığı sosyal şiddet olgusunu artık krizin bir yandan nedeni, bir yandan da sonucu olarak değerlendirmemiz gerekiyor. ‘Oxfam’ın çarpıcı verileri şu gerçeğin altını çiziyor:[27]

  • 1988’den bu yana dünyanın en yoksul yüzde 10’luk kesiminin kişi başına gelirleri yılda 3 Amerikan dolarından daha az artabilmiş iken, küresel ekonominin en zengin yüzde 1’lik kesiminin gelirleri 182 misli artış göstermiş durumda;
  • ABD’de son otuz sene boyunca toplam gelirin alt yüzde 50’lik yarısına sahip kişilerin reel gelirlerinde hiçbir artış yaşanmamış iken, nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesiminin gelirleri yüzde 300 oranında arttı.
  • Zenginliğin yoğunlaşmasında mirasa bağlı servet birikiminin ana aktör olduğu biliniyor. Oxfam araştırmacılarının projeksiyonlarına göre önümüzdeki yirmi yıl boyunca sadece beş yüz kişinin mirasçılarına devredeceği servet 2.1 trilyon dolar olarak hesaplanıyor. Bu rakam 1.3 milyar nüfuslu Hindistan ekonomisinin milli gelir toplamından daha fazla.

Gelir eşitsizliğinin emeği ile geçinenler açısından uzantıları sadece gelir kayıplarını değil, aynı zamanda sosyal haklarındaki kayıpları ve uğramakta oldukları siyasal baskı ve şiddeti de içeriyor. ‘Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’ (ITUC) Genel Sekreteri Sharan Burrow, ‘ITUC Küresel Haklar Endeksi Raporu’ndan şu verileri paylaşıyor:[28]

Dünyamızda ülkelerin,[29]

  • yüzde 85’inde grev hakkı engellenmiş konumda;
  • yüzde 80’inde toplusözleşme görüşmeleri kısıtlanmış ya da tümüyle engellenmiş hâlde;
  • yüzde 59’unda işçi sendikalarının kayıtları otoriteler tarafından engellenmiş; işçilerin bir sendikaya üye olma girişimleri engellenmiş olan ülke sayısı ise 2018’de 92 iken, bu rakam 2019’da 107’ye çıkmış;
  • izlenmekte olan ülkelerin yüzde 72’sinde işçilerin yargıya ulaşımı ya hiç yok ya da kısıtlı. 154 ülkeden, 54’ünde işçilerin toplantı ve gösteri hakları engellenmiş durumda;
  • sendikal faaliyetleri ve hak arama mücadelesi yüzünden tutuklanmış veya gözaltına alınmış işçilerin söz konusu ülkeler toplamı 2018’de 59 iken, bu rakam 2019’da 69’a ulaşmış durumda.

ITUC Küresel Haklar raporunun değerlendirmelerine göre işçi haklarının en kötü konumda olduğu on ülke sıralamasında şu ülkeler dizilmekte: Cezayir, Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Guatemala, Kazakistan, Filipinler, Suudi Arabistan, Türkiye ve Zimbabwe...[30]

Evet, eşitsizlik ve yıkımla müsemma sürdürülemez kapitalizm konusunda -kredi derecelendirme kuruluşu- ‘Moody’s yayımladığı raporda 2020’de ekonomilerde aşağı yönlü risklerin artması, siyasi ve politik risklerdeki öngörülmezlik, ticaret savaşı belirsizlikleriyle kredi koşullarının zayıflayacağını açıkladı.

2019’da 2009’daki resesyondan beri en düşük büyümenin kaydedildiğini belirten kurum, küresel ekonominin 2020’de de kırılgan kalacağını ifade etti.

‘Moody’s yönetici direktörlerinden Elena Duggar raporda, 2020’de küresel ticaret gerilimi ve devam eden korumacılık aksiyonlarının kredi koşulları için temel risk olacağı vurgulandı.[31]

“Dünyanın ikilemi şu: üretimden elde edilen gelirler düşük, finansaldan getiriler düşüyor daha düzensiz alanlara doğru sermaye akıyor. Bu durumun 2008 öncesi koşullarını yaratma tehdidi var. IMF’nin raporu bu tehdidin altını çiziyor. Bu tehdit ‘2009’u yeniden yaşayabilir miyiz’den daha büyük bir tehdit. Çünkü o zaman elimizde finansal genişleme olanağı vardı. Şimdi böyle bir olanak yok.”[32]

IMF’nin Başkanı Kristalina Georgieva söz konusu durumu, “2019’da dünyanın yaklaşık yüzde 90’ında yavaşlayan büyüme bekliyoruz. Küresel ekonomi şimdi senkronize bir yavaşlama içerisinde” şeklinde ifade ediyorken; sermaye çevrelerinde karamsar hava egemen. ‘The Economist’ dergisinin 12 Ekim 2019 tarihli “Dünya Ekonomisi” ekinde de bu ruh hâli seziliyor.

Ayrıca 2019’un Ekim’inde yayımlanan IMF raporunda da krizin derinleşen boyutlarına dikkat çekiliyordu.

Söz konusu raporda altının çizilmesi gereken çok önemli bir tespit var. Buna gelmeden önce yine geleneksel olarak anlatılan “durgunluk devam ediyor, durgunluktan çıkmak için yapısal reformlara ihtiyaç var, kemer sıkma politikalarının izlenmesi gerekiyor, verimlilik artışlarının güçlendirilmesi gerekiyor” gibi tespitler yapılıyor.

Ancak dikkat çeken husus raporda, dünya ekonomisinin bir ikilem içerisinde olduğunun vurgulanması!

Krizin devreye soktuğu direniş dalgalarına şahit oluyoruz. Bu dalgalar zaman içinde geri çekilse dahi, sistem bu tepkileri ortadan kaldıramıyor ve başka bir yerde yeniden gündeme geliyor. Kapitalist sistem kendi sonuna doğru ilerliyor.

Geleceğe yönelik tasarım ve projeksiyon yapmak çok güç olsa da; toplumsal olaylar, hiçbir zaman toplumsal dönüşümler en devrimci grupların önceden toplanıp mükemmel kusursuz bir plan yapıp, sonra o kusursuz planı harfiyen uygulamaları sonucunda gerçekleşmedi. En ufak bir kıvılcım ummadığınız devrimler yaratıyor. Bolşevik Devrimi de böyleydi, Küba İhtilali de böyle oldu. Fakat şu tespiti yapmak mümkün çok gerçekçi olarak: Dünya hızla - V. İ. Lenin emperyalizmi “can çekişen kapitalizm” olarak tanımladığı- 1913 öncesi koşullara dönüyor.

Tam bu noktada Hindistanlı Marksist Prabhat Patnaik’in, “Devrimi artık ciddiye almalıyız” sözünü önemsemekte yarar var.

Çünkü ekonomik ve askeri çatışmaların derinleştiği, kapitalist küreselleşmenin ideolojik hegemonyasını yitirdiği, dünya düzeninin çatırdadığı bir ortam söz konusu… Küresel egemen sınıfların kendi aralarında uzlaştığı bir reçete de henüz ortaya konamadı. Sanki Antonio Gramsci’nin dikkat çektiği, “Çeşitli hastalık belirtilerinin ortaya çıktığı bir ara dönemden” geçiyoruz.

Bu hâlde 1930’lardaki gibi, bir finansal krizin ardından durgunluk döneminde, liberalizm gözden düştü, terk ediliyor. Buna karşılık, devlet müdahalesi, sanayi politikası talepleri, büyük güçler arası rekabet ve korumacılık eğilimleri yükseliyor. IMF ekonomistlerinin, gelişmekte olan ülkeleri, sermaye hareketlerinin zararlı etkilerinden (döviz-borç krizlerinden) korumak amacıyla sermaye kontrollerini gündeme getiren çalışmaları da bu resmi tamamlıyor.

1930’larda, faşizm yükseldi, korumacılık ve rekabet krizi derinleştirdi, uluslararası kurumlar işlemedi. Sonra, II. Dünya Savaşı, Avrupa ve Japonya ekonomilerini yıkarak kapasite fazlasını yok etti; yeni teknolojilerin gelişmesini hızlandırdı. ABD yeni hegemonya merkezi olarak yükseldi.

Bugün, bu hegemonya merkezi, kendini Çin’in ekonomik modeline, teknolojik atılımlarına, siyasi etkilerine, Avrupa’nın ekonomik gücüne karşı korumaya çalışıyor; Avrupa da bu ikisine karşı korunmaya… BM ve NATO gibi uluslararası kurumlar yaşamsal krizlerle boğuşuyor…[33]

Verili kaotik tabloda kapitalizmle mücadelenin yanında, umutsuzluğunu bertaraf edecek, umutlarını yeşertecek şeyler de söylememiz ve sokaklara barikatlar kurmamız gerekiyor.

 

 

DEVAM EDECEK

12.01.2020 (Temel Demirer)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR