KORKULARIMIZIN VE ÖFKEMİZİN DİLİ

KORKULARIMIZIN VE ÖFKEMİZİN DİLİ

Yaşadığımız şu dönemde, hem dünyamız hem de ülkemiz çok çalkantılı bir süreçten geçiyor. Yeniden sınırlar çiziliyor. Göçler almış başını gidiyor. Demografik yapılar değişiyor.  Özellikle ülkemiz ve Ortadoğu, emperyalizmin elinde oyuncak.

Atın izi, itin izine karışmış, kimin eli kimin cebinde belli değil.  Hangi nedenlerle eller ve cepler böylesine karışık, kimler niye ve nasıl karıştırıyor? Çözümlemeler yapmak,  eğriyi doğruyu ayırt etmek zorlaşıyor.  “En iyisi bu” diyebileceğimiz muhalif seçeneğin yokluğu, kırk katırla kırk satır arasında kalmak bizi bunaltıyor, yoruyor, içe döndürüyor. Böyle olmamız için yürütülen toplum mühendisliğini aşmak zorlaşıyor.

Bakar mısınız? ABD Suriye’den çekilme kararı alınca kimi sol yapılar “Aman çekilmesin” diye imza toplamaya çalışıyor. ABD’nin çekilip çekilmeyeceği, çekilirse hangi pazarlıklarla çekileceği, çekilirse kime vekâlet vereceği ve nasıl bir bölge bırakacağı henüz belli olmamışken ABD’den medet ummaya ne denebilir? Kafalar böylesine karışık ya da karıştırılıyor.

Ülkemiz, büyük bir hızla saflaşmaya, ayrışmaya gidiyor. İçimiz acıyor, canımız yanıyor. Sorgusuz sualsiz saf tutanlardan olsak işimiz kolay. Futbol takımı tutar gibi tut bir tarafı, rahatla kurtul. Onu da beceremeyip  seyirci kalınca daha çok canımız yanıyor, yüreğimiz sızlıyor.

Karşıt saflar arasında yer alanlar içinde, salt çıkar kaygısını öne alanları bir yana bırakalım. Şu ya da bu itkiyle safta yerini almış ama kafasında yığınla soru işareti taşıyanlardan ve henüz hiçbir safta yer alamayanlardan söz etmek istiyorum. Bu geniş kitle, kafasındaki soru işaretlerinin giderilmesi gereken kitledir ve geleceğin oluşumunda rolü önemlidir, diye düşünüyorum.

Bu noktada, farklı görüşlerin savunulmasında kullanılan üslubun niteliği çok büyük önem taşıyor bence.  Hangi konuda olursa olsun, saldırgan, sürekli birbirini hainlikle suçlayan, aşağılayan, öfke saçan bir üslup nasıl bir sonuç doğuruyor?  

Böyle bir üslubu kim kullanırsa kullansın ikna edici olmuyor. Aksine, savunulan doğrular da heba oluyor, güme gidiyor. Dahası, insanların kafalarındaki çelişkilerin hiç istemediğimiz bir biçimde çözülmesini sağlıyor. İnsanlar “Var mı ulan, böyleyim işte!” veya “Benim sorularıma, sorunlarıma böyle yaklaşırsan, ortada kalıp gelenin geçenin vurduğu top olmak yerine kendime azıcık daha yakın yerde saf tutmak zorunda kalırım, daha iyi.” diyor. Oysa o öfkenin altında çocuksu, naif, ince korkularımız yatmaktadır büyük olasılıkla.

Öfke anlaşılabilir ve çok insanca bir duygudur. Sevdiğimiz bir şeyi yitirme korkumuz, acılarımız, hayal kırıklıklarımız, doyurulmayan isteklerimiz, engellenmeler doğurur öfkemizi. Ama denetimsiz öfkemiz, savunduğumuz doğruların, evrilip çevrilip yanlışlar olarak gözümüze sokulmasına da neden olabilir. Öfkenin dili, doğruları kapatır. Ama amaç, hedef kitleyi kışkırtıp galeyana getirmekse eğer, bu dil işe yarayabilir. O zaman da başka sorunlar ortaya çıkar.

İnsanın eğilimi, kendini koruma güdüsü nedeniyle hele bizim toplumumuzda her zaman, güçlüden yana olmaktır. Korku da insanın kendini koruma güdüsünün doğurduğu bir duygu değil midir?

Silahların gölgesinde yapılan referandumda 12 Eylül anayasasına %99 “Evet” çıkması, milyonların, yüz binlerin peşinden koştuğu liderler kodese tıkılınca gıkımızı çıkarmamamız, sonra da kömüre, nohuta, üç kuruşa tav olmamız nasıl açıklanabilir?

Güce tapar bizim insanımız. Güç karşısında direnme, başkaldırma geleneğinden yoksundur. Boynunu eğip, el pençe divan duruverir hemen. Güçten, güçlüden öylesine korkar ki, çıkarlarına aykırı olduğunu bile bile eğiliverir.

Bazen korku, öfkeyi bastırır. Boyun eğişi getirir. Öyle olmasa koca bir toplum, kamunun ve yaşamın tüm alanlarını tek bir kişinin sözüne teslim eder mi? Sesini çıkarmaz mı?

İktidar olgusu,  gücünü kirden alır. Kirlendikçe güçlenir, güçlendikçe kirlenir, sertleşir, despotlaşır, faşistleşir. İktidar, iktidar olmanın getirdiği sınırsız nimetleri elden kaçırmamak için gözünü karartır. İktidar olmanın gücüyle öfkesinde de sınır tanımaz, nasıl ters tepeceğini düşünmez. Bir bakarsın o dil, aynı hınçla kendisine haykırıyor.

Çünkü, denetimsiz toplumsal öfke de korku gibi her zaman ve sür git bastırılamaz, patlar. Nereye ve nasıl evrileceği belli olmaz. Son örneğini Fransa’daki Sarı Yelekliler eyleminde görüyoruz. Adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı halkın öfkesinin patlaması. Fransa!nın köklü bir isyan geleneğinin olduğunu unutmayalım. Ancak, kapitalizmin bu yeni vahşet çağında gerçekten amacına doğru evrilecek mi? Egemen güçlerce başka bir yöne yöneltilecek mi, Gezi Direnişi gibi sönümlenecek mi? Bugünden bunu öngörmek olanaklı değil. 

Muhalefet olmak ise her zaman, her koşulda daha akıllı, daha uyanık, daha kıvrak, daha esnek ve an’a uygun doğru yöntemleri gerektirir. Toplumu adalete, refaha, barışa yönlendirmek, toplumsal korkuyu aşmak, öfkeyi, özlenen topluma doğru kontrollü yönetmek akıllı bir muhalefetin işidir. Bizim sıkıntımız da böyle bir muhalefetin kısa erimde görünmemesidir.

23.12.2018

Vildan Sevil

23.12.2018 (Vildan Sevil)

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR